Herkes yalan söyler. “Ben en çok yalandan nefret ederim” diyenler de yalan söyler. Bataklık içinde yaşayıp da ben çamura saplanmadım, tertemizim demek de bir yalandır. Koca bir yalan üzerinde yükselen bir sistem altında yaşayan herkes yalan söyler. Kimi az söyler kimi çok söyler. Kimi kararında söyler kimi abartarak söyler. Kimisi beyazdır kimisi yılan ama herkes yalan söyler.
Peki ama en çok ve en sık kimler yalan söyler? En çok yalanı genelde siyasiler, özelde ise mutlak iktidarın en tepesinde yer alan tek adamlar söyler. Mesela emperyalist imparatorluğun en tepesindeki bir başkan milyonların gözü önünde rahatlıkla söyler:
“Amerika halkına bir şey söylemek istiyorum. Beni dinlemenizi istiyorum. Bunu tekrar söyleyeceğim. Bu kadınla, Levinski hanımla seksüel bir ilişkim olmadı. Kimseye yalan söylemedim, bir kere bile, hiç. Bu suçlamalar asılsızdır.”
Ya da korku imparatorluğunun en tepesinde ölmek ve öldürülmek korkusuyla gözüne uyku dahi girmeyen diktatörler söyler:
“. . . Bizler kendisi yemeyip bize gönderdiği infaklarla bugünlere ulaştık. Ben bütün bu camianın, harama el uzatmaktan kendisini ne denli sakındığını biliyorum.” Ya da,  “İmam hatip camiasının yetimin hakkını korumakta, milletin tek kuruşunu kılı kırk yarar bir hassasiyetle muhafaza etmekte ne denli hassas olduğunu çok iyi biliyorum. . .”  Yalanın nasıl gerçeğe, gerçeğin ise nasıl yalana dönüştürüldüğünün güzel örnekleri. Aslında yalan söyleyenlerin çoğu bir gerçeği unuturlar. İstediğiniz kadar yalan ve yanlış konuşun yalan ve yanlış karşısında doğru ve gerçek her zaman kendini hatırlatır.
İyi de liderler ve politikacılar niçin bu kadar sık yalana başvururlar? Çünkü “yalana en kolay kananlar çocuklar ve halktır”. Neden halktır? Halkın kendisi de bir yalandır da ondan. Halk ve özelde halkçılık kavramı sadece sınıfsal mücadele perspektifinin yok edilmesi için yaratılmış hiçbir bilimsel tarafı olmayan bir yalandır da ondan [millet, milli olma, milliyetçilik de burjuva sınıfının ekonomik ve ideolojik çıkarları doğrultusunda iktidarı ele geçirmesi adına kilise ve aristokrasi ve onların politik silahı din kurumu karşında sonradan yaratılan siyasal olan ile ulusal olanın çakıştığı benzer kavramlardır.]. Toplum halklardan oluşmaz. Toplum birbiriyle çatışma ve politik rekabet içerisinde olan ve karşıtlıklar ve çelişkiler arasında ekonomik ve ideolojik gizli bir savaşın yürütüldüğü her birinin çıkarları birbiriyle çelişen sınıflardan oluşur. Toplum sınıfsız olamaz. Patron ve işçi, toprak ağası ve maraba, efendi ve köle… Oysa yaratılan “halk” yalanı sınıfsızdır. “Sınıfsız, kategorisiz, çatışmasız, bölünmez bir bütün olan halk.” Böylece dayatılan burjuva sınıfının egemen olduğu tüm üst yapının payandası olan milliyetçilik vurgusunun ön plana alındığı homojen, işçi sınıfı mücadelesinden kopuk bir toplum değil de bir yığın olma algısı olur. Böyle olduğu için de gerçek yalana ve yalan gerçeğe basitçe dönüştürülür. Hele bir de elinizin altında din, milliyetçilik ve her şeyi serbest pazar ve parasal işlemler olarak gören ve liberalizmin çıkış ideallerine ihanet edip beyinlerini para sayma makinesi ile değiş-tokuş eden liberaller varsa…
Bu yalanlar arasında en tehlikelilerden biri de liberallerin-kapitalistlerin söylediği “Proletarya Diktatörlüğü” yalanıdır. “Proletarya Diktatörlüğü” liberaller tarafından sanki sınıf karşıtlarına karşı uygulanan devrimci terör ve özgürlüğün ölümü gibi pazarlanır. Oysa bu koskoca bir yalandır, çünkü proletarya diktatörlüğü henüz uygulanmamıştır. Aynı komünizmde olduğu gibi. Komünizm henüz uygulanmamasına rağmen komünist devlet nitelemeleri yapılır. Oysa uygulanmamış bir şeyin ne eleştirisi olur ne de değerlendirmesi. Nasıl ki komünizmin ne olacağına ilişkin tek bir yer hariç hiçbir yerde ne bir program ne bir taslak ya da bir reçete yoksa proletarya diktatörlüğü’de sadece Komünist Manifesto ve Gotha Programı’nın Eleştirisi’nden kaynaklanan bir düşüncedir. Nasıl ki Karl Marx Gotha Programı’nın Eleştirsi’nde komünizmin nasıl olacağına ilişkin sadece tek bir cümlelik “herkesten yeteneğine göre herkese ihtiyacına göre” reçetesini sunduysa, proletarya diktatörlüğü için de politik iktidarın tüm işçilerin ortaklığında yönetildiği bir dönemi kapsadığını öne sürmüştür. Burada vurgu işçi sınıfının ortak yönetimidir.
Oysa proletarya diktatörlüğü denince daima Lenin’in teorileri yorumlanır. Yani Sovyetler Birliği. Gerçekte ise Sovyetler Birliği’nin kuruluşundan itibaren “Proletarya Diktatörlüğü”ile uzaktan yakından bir alakası yoktur. Çünkü sınıfsal çelişkileri ve karşıtlıkları yok etme amacıyla yola çıkıp sınıfı bireyin üzerine koyarak aracı bir amaç haline getirirsen yaratacağın şey yeni karşıtlıklar ve çelişkilerin gölgesinde eski sömürü düzenin yerini alan yeni bir sömürü düzeni olur. Yok ettiğini sandığın burjuva sınıfının yerini ise bir başka seçkinler sınıfı alır. Oysa ne birey sınıfın üzerindedir ne sınıf bireyin üzerindedir. Ana hedef sınıfları ortadan kaldırmaktır. “Proletarya Diktatörlüğü” de bu amaca ulaşmak için sadece bir dönemsel araçtır. Karl Marx asla aracı bir amaç haline getirin dememiştir. Sovyetler Birliği sadece marxizmin çarpık bir yorumlamasından başka bir şey değildi. Bunun nedenleri tartışılabilir. Dünya Savaşları, iç savaş, kıtlık, emperyalist kuşatma, tümü öne sürülebilir. Ancak Karl Marx’ın yaşarken dile getirdiği de herkesçe çok iyi bilinen bir gerçek vardır.  Marx’ın kendisi, tarihsel materyalizm ve kapitalizm teorilerinin birtakım çarpık yorumları “Marxist” ise kendisinin “Marxist olmadığını” bir zamanlar söyledi.
“Marksizmin bize öğrettiği şey, toplumun sorularına maddi bir temelden yaklaşmaktır: İnsan yaşamını nasıl sürdürür? Yaşamaya ihtiyaç duyulan mal ve hizmetlerin üretimi yoluyla. Bu şeyler kapitalist toplumda nasıl üretilir? İşçi sınıfının emeğinin sömürülmesi yoluyla, yani, değer üretmek için bir meta olarak emeklerini bir başka sınıfa satan bir insan sınıfına ihtiyaç duyarak. Bu sistemin sonucu nedir? O işçilerin, hayatlarının büyük çoğunluğunda gitgide riskli hale gelen geçim araçlarına erişim yüzünden sürekli daha da üretmeleri gerektiğinden, emeklerine yabancılaşmasıdır. Yani insanların insanlıktan çıkmasıdır. Tüm duyguların dahi pazar tezgahında ya da sosyal medya ekranlarında satılığa çıkarılmasıdır. İnsanların boş zamanlarının ve kendi kendilerini geliştirme potansiyelinin çalınmasıdır. Kısacası insanın alınır satılır kılınmasıdır. Düşüncesiyle, duygusuyla, aşkıyla özgürlüğüyle insanın yozlaştırılması ve insanın insanlıktan çıkarılmasıdır. Aynaya ve etrafınıza baktığınızda bunun en gerçekçi somut örneklerini bulabilirsiniz.
Nihayetinde, alternatif olarak insanlara dayatılan ezelden beri var olduğu ve insanın doğasına ve “bozuk” olduğu iddia edilen genlerine ya da genlerinden kaynaklı dürtülerine en uygun sistemin kapitalizm olduğu gerçeği koskoca bir yalandır. Eğer kapitalistlerin iddia ettikleri gibi “proletarya diktatörlüğü” kötü ise bu dünyadaki en kötü diktatörlük kapitalist diktatörlüğün kendisidir.
Evet diktatörlük kötüdür. Bugün bir diktatörlük altında yaşıyoruz: kapitalist sınıf adına bir diktatörlük. Bu, işçi sınıfı insanlarının sıfır özgürlüğe sahip olduğu anlamına gelmez; Bu, içinde yaşadığımız devletlerin, kapitalist sosyal ilişkiler sistemini korumak için özel olarak düzenlendiği anlamına gelir. Bazı insanlar üretim araçlarına sahip olabilirler ve geri kalanlarımız da hayatta kalmak için emeğimizi satmak zorunda kalırız. Proletaryanın diktatörlüğü bunu tersine çevirir: devleti, üretim araçlarının ortak mülkiyetini korumak için örgütler.
Oysa kapitalizmin tek yaptığı bir yanılsama yaratmaktır. Kendi diktatörlüğü altında yarattığı devletin anayasası, güçler ayrılığı (yasama-yürütme-yargı), hukukun üstünlüğü, her bir bireyin mahkemeler önünde eşit oluşu, özünde sosyalist işçi sınıfı mücadeleleri sonucu elde edilen ama görüntüde kapitalist liberallerin bahşettiği bir lütuf gibi pazarlanan biçimsel demokrasi, tüm bunların tek amacı burjuva sınıfının mülkiyetini yasalarla güvence altına almak ve korumaktır. Devletin idaresini elinde bulunduranların yularını çekmek ve bir tek adam, bir diktatör çıkıp da elindeki mutlak güce dayanarak burjuva sınıfının servetini, şirketlerini ve özel mülkiyetini gasp etmesinin, el koymasının ve kısacası yağmalamasının önüne geçmektir.
Bununla birlikte işçi sınıfı mücadelesi sadece sokaklarda barikatlar kurmak ya da egemen bir avuç seçkini yargısız infaz etmek anlamına gelmez. Bir diktatörlük anlamına hiç gelmez. Tüm bunlar mücadelenin içinde olan gerçeklerdir. Elbette devrimler kansız olmaz. Ancak asıl mücadele sosyal ve politik mücadeledir. Çünkü mücadele kapitalist sisteme içseldir. Kapitalist sistemin doğasından kaynaklanır, nesneldir. Kimin galip geleceğini ise tarafların göreceli gücü belirleyecektir. Sosyalistlerin hangi stratejileri belirleyecekleri ise özneldir. Birçok faktöre bağlıdır. O yüzden toplumsal başkaldırı ve kabarış ha deyince olmaz. İster beğenelim ister beğenmeyelim tek bir gerçek vardır. Metaların kapitalist üretim şeklinde patron ve işçi arasında bir savaş vardır. İşçi daha fazlasını ister, patron çok daha azını vermek.
Tek gerçek budur.
Gerisi yalan.
Neye inanacağımızı belirlememizde bize yolu gösterecek olan, şu ana kadar herhangi bir başka alternatifi ortaya çıkmamış olan tek rehber Marxizm’dir.
Neye inanacağınız ise size kalmış?
Gerçeğe mi,
Yoksa koskocaman bir yalana mı?
Nasıl bir insan olacağınız size kalmış?
Başkaldıran bir insan mı?
Yoksa boyun eğen mi?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here