Türkiye devrimci hareketi oldukça uzun bir süredir adeta narkoza alınmış durumda. Tabi ki devrimin emekçiliğini yapan devrimcilerin varlığı sınırlı sayıda da olsa mevcut. Lakin dünya ve ülke konjonktürü ile devrimin görevleri arasında kurulan bağlantı ve devrimcilerin bu kompozisyondaki yeri bizler açısından böylesi bir tespiti zorunlu kılıyor. Ülkenin devrimcilere en fazla ihtiyaç duyduğu zamanlarda geliştirdiğimiz toplumsal pratik son derece yetersiz. Elbette mesele sadece geliştirilen yetersiz pratikle de sınırlı değil ideolojik karmaşanın vardığı nokta ve bunun üzerine devrimcilik algısına yönelik niteliksel düşüklüğü de hesaba kattığımızda karşımıza çıkan manzaranın iç açıcı olmadığını görüyoruz.

Türkiye gibi krizlerin olağanlaştığı, politik gündemin sıklıkla değiştiği, bir kriz durumunu atlatmadan diğerinin başladığı bir ülkede, devrimcilerde her kriz sonrası esen rüzgârların etkisiyle bir taraftan diğerine doğru savruldular. Bu savrulma halleri üzerine birçok değerlendirme yaptık. Fakat bugün bu savrulma halinden daha önemli olduğunu düşündüğümüz başka bir şeyle karşı karşıyayız. Yukarıdaki satırlarda ifade ettiğimiz “narkoza alınma” hali devrimcilerin ruhlarına sızmış bir hastalık gibi bizleri “kendinde şeyler” haline getirmiş görünüyor. Bu tespitimize nesne olan olgular, çoğu kez devrimci militanların şahsında, onların sosyal pratiklerinde, olguları görme biçimlerinde ve dillerinde açığa çıkıyor.

Gündelik ilişkilere sirayet etmiş politik dilimiz, serzenişler, şikâyetler ve devrimci pratiği neden layıkıyla yerine getiremediğimize yönelik savunma mekanizmalarıyla şekillenmiş durumda. Oysa devrimci hareketin neden başarısız olduğunu açık ve seçik bir biçimde tartışmak ancak ve ancak onun nasıl başarılı olacağını ve bizim bu konuda neler yapabileceğimizi ortaya koymakla anlamlı bir nitelik kazanır. Şayet böylesi bir niyet taşımıyorsak yapacağımız başarısızlık tartışmaları bizleri pasifize etmenin argümanları olmak dışında bir işe yaramaz bunun objektif karşılığı ise karşı devrime hizmet etmektir. Nitekim bu türden pozisyon alışların doğurduğu politik depresyon halleri, kişiye, kişinin taşıyıcılığını yaptığı ideolojiye ve ideolojiye bağlam teşkil eden devrimci harekete –ki bu hareket sadece şimdinin hareketi değildir dün bugün ve yarına uzanan içerisinde sayısız devrimcinin emeği, teri ve kanı olan canlı bir organizmadır- zarar vermekte sistemin ekmeğine yağ sürme işlevi görmektedir.

Hegel’in felsefi dizgesinde tarif ettiği “kendinde şey” ve “kendi için şey” kavramsallaştırmasına, Marx’ın kazandırdığı yeni anlam ve bu anlam çerçevesinde, devrimcilerin “bilinç” kavramını devrimci tanımlamasına içkin hale getirmesi bizlere çok şey anlatmaktadır. Zira devrimciler insan tanımına öz teşkil eden bilinçli eylem (prakhsis) yapabilme niteliğine sahip olduklarına yönelik derin bir farkındalık yaşayan öznelerdir. Dolayısıyla bir yerde devrimciden söz ediyorsak “kendinde şey” oradan uzaktadır. Devrimci, eylemini –ama tüm eylemini- bilinçli eylemeyi içselleştirmiş insandır. Buradaki bilinç kavramını sömürü ve baskı düzenine karşı farkındalık yaşayan ve ona karşı nerede durduğunun, ne yaptığının farkında olan insanın taşıyıcılığında ele alıyoruz. Netice itibari ile bir insan devrimcilik sıfatını kendinde taşıdığı gibi bir iddiaya sahip ise o her an yeni bir şeyler öğrenme çabasında ve her an zulüm ve zorbalık düzenine karşı mücadele etmek zorundadır. Bu öğrenme ve mücadele sürecini ne kadar layıkıyla yerine getirdiği konusunda içsel bir sorgulama başta olmak üzere eleştirelliği elden bırakmamalıdır. Zira devrimcinin her koşulda ve şartta birinci önceliği devrimdir. Devrim mücadelesi ise beklemeye alınacak bir şey değildir çünkü karşı devrim cephesi sömürü ve baskı düzenini hiçbir zaman bekletmez.

Devrimciler esen rüzgarların peşine takılmayanlardır ve fakat mücadelenin narkoza alındığı durağanlık dönemlerinde de devrim rüzgarını yaratanlardır. Devrimci mücadelenin tarihi devrim rüzgârlarının nasıl yaratıldığına ilişkin sayısız örnekle doludur. Ve bizler hala o rüzgârların etkisiyle mücadele yürütürken artık kendi devrimci rüzgârımızı yaratma zorunluluğu ile karşı karşıyayız. Ve şüphesiz emperyalizmin ve faşizmin estirdiği baskı ve sömürü düzeninden yana esen rüzgarları devrim lehine çevireceğiz. Nitekim zor zamanlarda devrimci kalmayı örgütlü bir zeminde başaranlar devrime dair umudun bizatihi kendisidirler. Halkımızın umudu dimdik ayakta.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here