Kapitalistlerin dillerinden düşürmediği ve hemen her ortamda çalışanlarına [sömürdükleri kölelerine] telkin ettikleri ve en sık kullandıkları kavram “dürüstlük”tür. Oysa dürüstlük o kavramı sürekli dillendiren için değil, dürüst olması istenenler için salık verilir. Çünkü dürüst olması istenenler, kendinden çalınanın farkına varmasından ve kendinden çalınanı kendinden çalandan çalmasından korkulan emek güçleri sömürülen işçilerdir. Örneğin tüm holding ve bankalarda teftiş mekanizmaları vardır. Aslında bu teftiş mekanizmaları patronların ya da CEO’ların değil çalışanların çalmasını önlemek için vardır. Patronlar çalabilir ama çalışanlar çalamaz. Bankalar para aklayabilir ama işçi aklayamaz. Şirketler vergi kaçırabilir ama vatandaş kaçıramaz. Dürüstlük senin benim için, yoksul ve fakir için, ayaklanma ve isyan potansiyeli olan ezilenler için emredilir. Günah kullar için vardır, peygamberler ve onların yandaşları için değil. Dürüstlüğü en çok dillerine dolayanlar ise en namussuz olanlardır. Dürüst bir insanın dürüstlüğünün reklamını yapmaya ihtiyacı olmaz. Benzer şekilde bir kişi işsiz olunca işsizliğin sebebi kendisinde görülür. Tembellikle, işe yaramazlıkla ve hatta ahlaksızlıkla suçlanır. Oysa patronlar en az çalışanlardır ya da hiç çalışmayanlar. Yine de en dürüst onlardır.
Bu örneklemeyi toplumsal yaşamın her alanında ya da her kesimine uygulayabiliriz. Örneğin siyasiler dillerinden demokrasi ve özgürlük kelimelerini düşürmezler. Diktatörler bile demokrasi ve özgürlük ipine sarılmaktan imtina etmezler: “Yeni dönem, daha fazla demokrasi, daha güçlü hukuk devleti dönemi olacaktır. Yeni dönem daha fazla refah, daha fazla zenginlik, daha geniş özgürlük dönemi olacaktır. Yeni dönem kalıcı huzurun, kalıcı güven ortamının, daha büyük atılımların dönemi olacaktır. Yeni dönem, yürütmenin daha etkin, yasamanın daha itibarlı, yargının daha bağımsız hale geldiği bir dönem olacaktır.” Yeter ki, ezilenler ve sömürülenler demokrasi ve özgürlük talep etmesinler. Ne de olsa parlamenter sistemde onlar için talep edecekler vardır. Demokrasi ve özgürlük meclis kürsüsünde bir anlam ve güzellik ifade eder. Sokaklarda, kaldırımlarda ve parklarda değil…
Batı’da her türlü biçimsel özgürlük -kendini ifade etme, örgütlenme, toplanma, çalışma hakkı vs.- vardır, bir tanesi haricinde…Ben daha çok biçimsel demokrasi istiyorum diyerek meydanları yüz binlerce insanla doldurabilirsiniz. Bunun hiçbir mahsuru yoktur. Hatta egemen sınıf tarafından sırtınız bile okşanabilir. Ne de olsa özgürlüklerin ve demokrasinin beşiği Batı’dır….Gel gör ki, tek bir şey talep etmemeniz durumunda tüm bunlar geçerlidir. Gerçek demokrasi! Yani, ekonomik eşitlik. Yine de biz gerçek demokrasi istiyoruz diye ayaklanırsanız, o zaman on yıllarca süren işçi sınıfının sosyalist mücadeleleri sonucunda hak ederek, zorla aldıkları -liberalizmin ve liberallerin bahşettiği değil- biçimsel demokratik haklar rafa kaldırılır ve size verilecek olan demokrasi cop, biber gazı, gözaltı, işkence ve en son aşamada da yargısız infazlar ve faili meçhuller olur. Bu durum Batı’da da geçerlidir. Diğer yandan, bırakın gerçeğini, biçimselinin bile bulunmadığı yüzyıllara dayanan despotik devlet yönetim anlayışının olduğu Türkiye’de demokrasi sadece meclis, parlamento, partiler, yerel yönetimler, yani kısacası devletin içinde değil en çok zamanımızı geçirdiğimiz yerlerde de bulunmamaktadır.
Biz ezilenler en çok zamanımızı nerede geçiriyoruz? Hiç düşündünüz mü?
Evde ve iş yerinde!
Peki, evimizde ve iş yerimizde ne kadar demokrasi var? Eğer yoksa ne kadar talep edebiliyoruz? Ya da talep etmeye cüret edebiliyoruz?
Bu soruyu çeşitli ideolojilere sahip ezilenler içinde ilk önce sosyalist olan anne/babalara ve iş yerlerindeki sendika temsilcilerine ve sol parti mensuplarına yöneltelim?
Kısacası bu soruyu ilk önce kendimize soralım!
Bizler, biçimsel de olsa ne kadar demokratız? Biz anneler ve babalar? Çocuklarına her fırsatta ne yapılmasını dikte edenler? “Sus, çok konuşma! Otur oturduğun yere!” diyenler. Ya da özgürlüklerden ve demokrasilerden dem vurup sendika ve sosyalist-sol partileri bizler “takip edilmesi geren öncüleriz,” “siz işçiler ise takip etmesi gerenler” yoz zihniyetiyle yönetip senelerce öncülüklerinden bir türlü vazgeçemeyenler, “Sizler ne kadar demokratsınız?”
Daha da kavramlaştırırsak, kemalizmle sosyalizmi buluşturma sevdasına düşüp emperyalizme karşı geleceğim diye kafa karışıklığı yaratan aslında “gerici” olan Marxistlere de soralım: Milletleri ve milliyetçiliği reddetmeyen birisi demokrat olabilir mi?
Unutmayalım ki, kimlikleri yaratan kapitalist burjuva sınıfıdır. Kapitalizmin sahip çıktığı biçimsel demokrasi yaratıcısı olduğu kimlikleri savunur. Çünkü o kimlikler gerçek demokrasiyi maskeleme ve sosyalist bir sınıfsal mücadeleyi önleme işlevi görürler. Sosyalistlerin hedefi ise tüm kimlikleri reddetmektir. İnsanı “kimliksiz” saf haline, doğaya ve kendi kendini geliştirme hakkına doğuştan sahip olan kendine yabancılaşmamış insana döndürmektir. Bunun için de gerekli olan sadece biçimsel demokrasi değil gerçek demokrasidir de. Nihayetinde, gerçek özgürlüğün yolu gerçek demokrasiden geçer. Tarihi tecrübelerimiz bize tek bir şeyi öğretti: Özgürlük olmadan sosyalizm olmaz; Sosyalizm olmadan gerçek özgürlüğe ulaşılamaz! Bizim tek bir amacımız ve hedefimiz var: Mutlak iktidara sahip olmak değil, tüm kimlikleri, tüm iktidarları ve tüm sınıfları sonsuza dek yok etmek!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here