Türkiye’nin en temel özelliklerinden biri, siyasal alanda da iktisadi devrelere benzer dalgalanmaların, iniş ve çıkışların kendisini sistematik bir biçimde tekrarlamasıdır. Krizler sanki Türkiye’deki sistemin doğal işleyişinin ayrılmaz bir parçası gibidir. Çünkü sistem yada rejim olağan hükmetme yetenekleri bakımından çok zayıf ve adeta kriz olmasa bile, yapay krizleri doğurtacak bir eğilimdedir. Bunun birinci nedeni ise siyasal rejimin, altındaki toplumsal yapı ile bir türlü örtüşmüyor olmasıdır. Dolayısıyla, periyodik olarak sistem, muhaliflerini, karşıtlarını, kendisi için oluşabilecek tüm potansiyel "düşmanları" tasfiye ederek ayakta durmaktadır.
Durumu bu böyle bir eksende değerlendirdiğimizde her kıyım, yeni bir dönemin habercisi oluyor. Kanlı Pazar 12 Mart darbesini önceliyordu. Maraş Katliamı 12 Eylül’ün ülke çapındaki daha geniş kapsamlı tinsel ve bedensel kıyımın habercisi idi. Sivas katliamı ise o dönemde gelişen sol muhalefete ve Kürt hareketine karşı halkımızı birbirine düşürmek suretiyle, faşizme toplumsal taban hazırlamak amacındaydı. Özellikle katliam sonrasında sayısız cinayet ve köy boşaltmalarda artış yaşandı. Türkiye'de devlet aygıtı her türlü muhalif eğilimi tasfiye eden bir öğütme makinesi işlevi görüyor. Bu ülke 86 yıllık tarihinin önemli bölümünü sıkı yönetim ve olağan üstü hal altında geçirdi. Dolayısıyla olağan üstü yönetme ve hükmetme biçimleri, aslında olağan yönetim biçimleri olmaya dönüştü. Devlet aygıtının kadroları da ağırlıkla böylesi kalıplar içinde şekillendi. Nispeten ılımlı denebilecek ara dönemler ise aygıt mensupları arasında hoşnutsuzluğa neden oldu. Sistem karşıtları, bu güne değin, bu kısır döngü zincirini kırabilecek güç veya yeteneğe erişemedi. Bunun içinde faşizmin sistematik kurbanları rolünü üstlendiler. Direniş retoritiği bir türlü gerçeğe dönüşmedi. Bir niyet olarak kaldı. Girişimler örgütlü bir direniş praksisi içine akıtılamadı. Teker teker sistem tarafından tasfiye edildi. Bu yıl Sivas Katliamının 17. yıldönümü. Sivil faşist güçler devlet güçlerinin hoşgörüsü altında bir kıyım başlatmışlardı. Bu kıyımın hedefi esas olarak bugünde olduğu gibi; ulusal, dinsel ve siyasal “azınlıklar” idi. Bu gün sol düşünceyi benimseyenleri de ülkenin sürekli olarak baskılanma altında tutulan “azınlıkları” arasında sayabiliriz. Çünkü temel savaş konseptini "buçuk" (iç savaş) üzerine kurmuş olan ülke faşizmi, kendini iç savaşa göre şekillendirmiştir ve sol, iç savaş konseptinde her zaman öncelikli tehdit algılaması içindedir. Bugün başka türden Sivas'lar yeniden yaşanıyor. Özellikle Kürt coğrafyasında sayılabilecek onlarca örnekten sözedebiliriz. Olguya böyle bir perspektiften baktığımızda, bugün yeni bir kıyım sürecine girmek üzereyiz ve bu kıyımda dün aleviler ve solcular varken bugün kıyım çıtasına sistemin azınlık saydığı başta Kürtler olmak üzere tüm kesimler girmiştir. Toplumsal olayların, direnişlerin bastırılmasında kıyım eşiklerine gelinmesi, halen siyasal bunalımın, rejim krizinin vardığı boyutları net bir biçimde gösteriyor. Sistem kendi içinde “çözüm” üretemiyor. Kendi dar kalıpları, bütün manevra olanaklarını kısıtlıyor. Hoşgörü, diyalog doğrultusundaki her türlü kapının kapanmasına neden oluyor. Kandırmacadan ibaret olduğu her halinden belli olan "açılımlar" retoriği bile böylesi bir anlayışın duvarına çarpmış görünüyor. Faşizmin içsel bir olgu olarak varolduğu ülkemizde en küçük bir hak kazanımı bile güçlü direnişleri yani faşizme karşı mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. SİVAS BİR DAHA ASLA DİYEBİLMEK İÇİN... Yeni Sivas’ların olmamasını istemek bir yerde “direnmenin” sorgulanmasını dayatıyor. Örneğin 12 Eylül'de neden direnilmedi? Nasıl devlet güçleri tarafından “kolay” bir lokma haline gelindi? Ve sonrasındaki trajik dağınıklık hali vs. 12 Eylül'ün Türkiye solu açısından en önemli başarısı “direnme” perspektifini kırmasıdır. Cuntaya karşı direnişte öncülük yapması zımni olarak herkesçe kabul edilen devrimci hareketin yediği darbelerden sonra bir türlü toparlanamayışı genel olarak sürecin tıkanmasına neden olmuştur. “Tekelci sermayenin yükümlülüklerini yerine getirebilmesi içerde “huzur ve istikrar”ın tesisine bağlıdır. Ülkenin asıl yöneteni olan MGK’nın 1982 Faşist Anayasası’nın kalın ve ayrıntılı çizgilerle belirlediği, “muhalif” ve “düşman” kavramlarını mütemadiyen genişletmesi, egemen güçlerin “nasıl bir toplum” özlemlerine yanıt oluşturacak niteliktedir. Böylesi bir kavramsallaştırma, kutuplarda yoğunlaşmayı hızlandıran bir etkimede bulunmaktadır. Soygun ve sömürü politikalarının halkın tepkisinin nötralize edilerek uygulanabilmesi, muhalif yapıların siyaset yapma olanaklarının daraltılması veya ortadan kaldırılmasına bağlanmakta. MGK’nın izlediği baskıcı/terörist çizgi, rafine biçimleriyle muhatap/muhalif gücün sistemli bir hedef küçültme politikasına maruz bırakılarak izole edilmesine dayanmaktadır. İzole edilen gücün, hemen ardından ‘tepkisiz’ bir ortamda şiddetli darbelerle ufalanıp parçalanması amaçlanmaktadır. Faşizmin, resmi ve sivil örgütlenmeleriyle ülke sathına yaygınlaştırmak istediği, son dönem birçok örnekte gördüğümüz işte bu imha ve katliam politikalarıdır” (Devrimci Gençlik, Sayı 1) Ülkemizde faşist katliamları önlemenin olmazsa olmazı emekçi halkımızın yükselteceği demokrasi mücadelesi ile mümkündür. Bu ise güçlü bir direniş hattını oluşturmayı zorunlu kılmaktadır. Nitekim ülkemizde “burjuva anlamda demokrasi” yaşanmamaktadır. Emekçi halkımızın hak ve özgürlükleri kısıtlanmış zora ve şiddete dayalı sömürü politikaları ile teslim alınmıştır. Emekçilere burjuva demokrasisinin kırıntısı bile çok görülmektedir. Her şey burjuvalar için ve onların istemlerine göre düzenlenmektedir. Kendileri dışında kalan sınıf ve tabakalar itaatte kusur etmeyen hizmetkarlar olarak görülmektedir. Böylesi bir siyasal ortamda emekçi halkımız gün be güne daha fazla ezilmekte ufacık, düzen içi olan demokratik talepleri bile şiddetle karşılanmaktadır. Neredeyse ülkemizde devletin emekçiler üzerine uyguladığı “polisiye zor” halk tarafından kanıksanır hale gelmiştir. Ülke emekçileri ve ezilen kesimleri “12 Eylül hukuku” ile nefes alamaz bir durumda bırakılmak istenmektedir. Halktan yana aydınlarımız düşüncelerinden ötürü ağır para ve hapis cezaları ile zindanlarda çürütülmektedirler. Devrimciler yargılı, yargısız infazlarla yok edilmektedir. Kürt halkının demokratik talepleri yok sayılmaktadır. Sistem kendi Kürdünü yaratma çabasına girmiş ve köleleştirmeye çalışmakta direnen Kürtler ise imha edilmektedir. Öte yandan, Emperyalist-kapitalist sistem, bilhassa bağımlı ülkelerdeki çarpık kapitalistleşme ve kestirmeden kar elde etme hırsı ile, denizleri, gölleri, nehirleri, bitki örtüsünü, havayı aşırı bir şekilde kirletmiş ekolojik denge altüst olmuştur. Giderek “çevreyi koruma” mücadelesi “demokratik insan hakları” mücadelesinin bir parçası haline gelmiştir. Böylesi bir toplumsal atmosferde halkın acil ihtiyacı “demokrasi”dir. Demokrasi kavramı sınıfsal kimliğe göre anlam ve nitelik kazanır. Nasıl bir demokrasi? “Demokrasi”nin sınıfsal temelleri nedir? Bunlara yanıt vermeyen bir demokrasi mücadelesi bize göre anlamını yitirecektir. Sınıflar varolduğu müddetçe saf ve eşitlikçi bir demokrasi toplumlar tarihinde görülmemiştir. Kapitalist toplumlarda burjuva demokrasileri, sosyalist toplumlarda sosyalist demokrasilerden söz edebiliriz. Ülkemizde demokrasi mücadelesi, tüm halk kesimlerinin özgürce örgütlenebildiği, düşüncelerini açıklayabildiği ve iktidara gelebildiği halk demokrasisini hedeflemelidir. Buda sınıflar mücadelesinde DEVRİM perspektifi ile ele alınmalıdır. Halk demokrasisi için mücadele, iktidar ve gelişim süreci içinde sosyalist demokrasiyi hedeflemelidir. Mücadelenin “sınıfsal” yanını kaçırıp politik mücadeleden arındıran mantık mücadeleyi, burjuva demokratik haklar mücadelesine indirgeyerek hedefi daraltır. Kitlenin geleceğe ve kurtuluşa olan yönelimini düzen içi kanallarda boğar. Bu anlamda emekçilerin nihai kurtuluşu, mücadeleleri sonucu kuracakları kendi demokrasilerinde olacaktır. Bunu asla unutmamalıyız!... Devrimci hareket içerisinde etkin olan farklı görünümlerin ortak özelliği açık ya da örtük düzen içi arayışlar ekseninde siyasal hat izlemesidir. Dün Sivas'ta bugün Kürt coğrafyasında tezgahlanmaya çalışan katliamların bir nedeni de halkın cılızda olsa yürüttüğü demokrasi mücadelesinin düzen içi kanallara aktarılması ve aktarma işlerinde devrimciler aktif bir rol oynamasıdır. YENİ KATLİAMLAR OLMASIN DİYE: DEVRİMCİ BİR HAREKETİN ZORUNLULUĞU Türkiye’de bugün sol saflarda tam bir garabet, dejenere edici varlığıyla hüküm sürmektedir. Bir tarafta ülke tarihinde görülmedik boyutlarda derinleşen bir kriz yaşanır ve bunun sosyal-siyasal-ekonomik her düzeyde sonuçları, toplumu bir arayış noktasına getirirken: bundan en çok yararlanması gereken solcularımız, değerler erozyonundan en çok payı almış olduklarını, sanki her vesileyle kanıtlama uğraşı içerisine girmiş durumdalar. Bizler açısından ise özellikle belli bir devrimci gelenekten geldiğini iddia eden insanlar söz konusu olduğunda biraz daha fazla ehemmiyet arz etmektedir. Ülkemiz solu, öteden beri, yakasına musallat olan bazı hastalıklarla maluldür. Bu her dönem, farklı özellikler taşır ve farklı formasyonlarla ifade edilir. Fakat sonuçta, bir çoğunu belli bir genelleme veya bazen de –incitici olma pahasına da olsa- indirgeme yapmak suretiyle “toparlamak” mümkün olmaktadır. Bu sapmalarla ilgili olarak tipik bir takım özelliklerle karşılaşmaktayız. Bazen kitaplar ve bazen de “ilginç” bulduğu deneyimler, dogmatik düşünce tarzı için kullanılacak malzemeler arasında sayılabilir. Kimi zaman marksizmin lafzi düzeyde, ezbere kavranışının bir ürünü olarak tezahür edebileceği gibi, kimi zaman da “teori” nin yeniden ele alınması ekseninde ifadesini bulan bir “arayış” çabası içerisinde dogmatizmin-şablonculuğun köklerini bulmak da olası. Kendini hiçbir zaman tam olarak ifade edememe, gerçekte ne düşündüğünü bir türlü açıklayamama, davranış biçimleri arasında sayılabilir. Kafalarında oluşturdukları “sistematik” bir türlü gerçek yaşamda karşılığını bulamaz. Bu yüzden de bazen kitaplara ve bazen de yaşama küstükleri olur. Bazen de “yeni” fikirler ürettiklerini düşünürler. Oysa gerçekte yapmış oldukları “”eskimiş, çürüyen” yaşamın dışına itilmiş, ne kadar “teori” yığını varsa onun bir biçimiyle “yeniden” türetilmesi olur. “Burada, düşünceler evirilip, çevrilip yenilenir.”Bu cümle bir diskur biçiminde içselleştirilmeye çalışılır. Öykünme devam ederken, uygun biçimler de aranır. İmdatlarına yine ‘düşünce satıcıları’ yetişir. “Ne isterseniz yapın, ama uygun bir biçimini bulun.” Yani “kılıfınızı hazırlayın” denilmek istenir. “Arayış”tan kastedilen aslında tam da bu olmamaktadır. Bunu yaparken, “orada olan”a, ellerinin altındaki ilk kitaba “tesadüfen”bakarlar. “Özgün” bir önermeyle ortaya çıkar ve yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. Durum öyle noktalara varır ki dün tamamen karşı olduklarını söyledikleri şeyleri bugün karikatür düzeyinde yaparlar. Örneğin dün Devrimci Yol sözünden imtina etmeyi yenilenmenin ve devrimciliğin birinci koşulu sayarken bugün içine düştükleri çöküntü siyasetini maskelemek için ruh çağırma töreni yaparcasına Devrimci Yol'u imdatlarına çağırırlar. Yahut Mahir'den Troçki çıkarırcasına özgün(!) yorumlarla omurgasız bir legalizmin batağına saplanırlar. Yeni bir şeyler söyleme telaşı sürekli bir politik "kabe" arayışını da beraberinde getirir. Şiddetten uzak durduklarını her seferinde iman tazeler gibi beyan etmekten geri kalmazlar. Oysa devrimciler, içinde bulundukları toplumsal-siyasal koşullarda nasıl yer alacaklarını, piyasa araştırmaları vasıtasıyla değil (Latin kuşağından yapılan İspanyolca çevirilerin oradaki deneyimleri Türkiyeli'leştireceği yine beklenti sahiplerinin başvurduğu yöntemler arasındadır), verili koşulların analizi sonucunda belirleyebilirler. Siyasal mücadele ve örgütlenme biçimleri rastgele bir tercihin sonucunda, önceden belirlenen kalıplarla “seçilmez”. Bir diğer konu, “gizlilik” ve “şiddet” denildiğinde ilk elde akla gelmesi gereken “adres”in devlet olduğudur. Türkiye’den söz ediyoruz . Hani şu MİT’in, Kontr-gerillanın, "Ergenekon'un" özel timlerin cinayet ve katliamlarının rutinleştiği, kendi ülkemizden. Şiddetten söz edeceğimiz zaman, öncellikle egemen sınıfların ve onların devletinin uyguladığı şiddetin konu edilmesi gerekir. Diğer bir açıdan ise, tamamen spekülatif bir tarzda gizlilik ve şiddet sözcüklerinin iç içe kullanılmış olması, “gizli yapılar şiddet uygular” gibisinden mekanik bir anlayışın sonucunda ulaşılan sübjektif bir yargıdır. Bir de unutmadan söylemiş olalım: “Türkiye’de yaşayan insanlar”sadece “sözü söyleyeni”değil, asıl sözünü yerine getirenleri “karşısında görmek istiyor”! Bu yüzden Sivas Katliamının yıldönümünde emekçi halkımızın ve devrimcilerin hiç unutmaması gereken şeyi bir kez daha hatırlatıyoruz: FAŞİZME KARŞI MÜCADELE! Faşizme karşı mücadele devrimci hareketin temel görevidir. Devrimci hareket ülkedeki sosyalist hareketin ve özellikle geleneğimizin içine düştüğü savrulma karşısında güçlü bir duruşu örgütleme iddiasında olacaktır. Devrimci Yolda Özgürlük bu iddianın cisimleştiği yer olarak Devrimci bir yaşamı kurmak için bir araya gelen öznelerin YOLUDUR adresidir. Sivas bir daha asla diyebilmenin gereği faşizme karşı birleşik mücadele ve örgütlenmedir. Mücadelenin ve örgütlenmenin yeri tasfiyeciliğe, reformizme ve mirasyediciliğe karşı fakat hepsinden önemlisi faşizme karşı düzen dışı ve düzen karşıtı bir yolu önüne koyanların yani bizlerin harcıdır. FAŞİZM YENİLECEK HALK KAZANACAK! |