Anasayfa | Dergiler | Broşürler | Temsilcilikler | İletişim
 
 
       
 
Özgürlük'ten | Siyasi Gündem | Gençlik | Kadın | Emek | Dünyadan | Son Haberler | Sizden Gelenler | Görseller | Videolar | Tek Yol...
 
 
ŞİDDETLENEN SİYASİ BULANTININ RESMİ
Cumartesi, 13 Ekim 2012

1. AKP'NİN DERİNLEŞEN YÖNETME KRİZİ

Ortadoğu'da yaşanan sürecin Suriye üzerinden Türkiye sını-rına dayanması, PKK'nin "devrimci halk savaşı" seçeneğini gündeme getirmesiyle savaşın seviyesini yükseltmesi ve ÖYM'lerin kaldırılmasıyla birlikte Ergenekon türevi davalar konusunda yaşanan tartışmalar Türkiye'de yönetim krizinin derinleştiğinin ve daha da derinleşeceğinin göstergeleri olarak karşımızda duruyor. Saydığımız başlıkların her biri başlı başına birer tartışma konusu olmakla beraber biz burada yönetilemeyen krizlerden ziyade 7 Şubat'ta MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın ifadeye çağrılmasıyla görünürlüğe kavu-şan yönetim krizinin kendisini ve oligarşinin iktidarı paylaşmada düştüğü anlaşmazlıkları irdeleyeceğiz.

7 Şubat krizinin hemen ardından oligarşinin vizyonunda raks eden iki önemli örgütlenme ve bu örgütlenme-lerin ittifakının akıbetine dair beklentiler ülke siyasasını ele geçirmişti. Sorunun gösterilen yönü, otoriterleşme eğiliminde olan Erdoğan'ın, iktidarını yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri vesilesiyle yeterince paylaşmadığına yönelikti. Dolayısıyla otoriterleşme eğilimi eleştirisi yapan çevre demokratiklik, şeffaflık gibi argümanlarla Erdoğan' a iktidarını kendisiyle paylaşmasına yönelik uyarılarda bulunuyordu. Gülen cemaati ile görünür olan bu çevrenin uyarılarını fiile geçirme konusunda 7 Şubat operasyonunu yapacak kadar ileri gideceğini, sanıyoruz Erdoğan'da kestiremedi.  

Olaydan sonra "oldu olacak gelin beni tutuklayın" ifadesi kendisi açısından durumun ciddiyetini nasıl anladığını gösterir nitelik oldu. Elbette Türkçe olimpiyatlarında Gülen'e ülke-ye dön çağrısı yapması ve hemen ardından Gülen'in gelmeyeceğini ifade eden bir cevap vermesi, mesajlaşmanın "duygusal" tınısıyla beraber ele alınıp, barış süreci şeklinde değerlendirilme-sine neden oldu. Fakat bu gerilimin bitmesinin mümkün olmadığı 7 Şubat sonrası gelişmelere bakıldığında, net bir şekilde anlaşılıyor. Bu krizin ardından ya da Hüseyin Gülerce'nin deyimiyle "bu olayı fırsat bilerek" ÖYM'lerin kaldırılması ve Ergenekon ve türevi davaların savcılarının yerlerinin değiştirilmesi Erdoğan'ın geri adım atmamakta direnç gösterdi-ğini düşünmemize sebep oluyor. TSK ile hükümet arasında oluşan uyum Gülen Cemaati'ni kendisine yüz yapan çevreleri rahatsız ederken daha önceden ANAP ve DP'yi yutmuş olan AKP, HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş'u da bünyesine katarak yaklaşan seçimlerde kendisini, desteklenmesi makul olan tek seçenek haline getirme çabasında.

Diğer yandan Gülen cemaatinin sözcüsü diyebileceğimiz ve kendisi de bunun farkında olarak konuşan / yazan Hüseyin Gülerce'nin 08.08.2012 tarihli "Hükümet-TSK İlişkilerinde Yeni Dönem" Başlıklı, Zaman gazetesinde yayınlanan yazısı da bir barış-tan söz etmenin en azından şimdilik zor olduğunu açıklıkla ortaya koyuyor. Tutuklu bulunan bütün generallerin -ki sayısı 40'a tekabül ediyor ve önceki yaş toplantılarında emekli edilenlerle birlikte toplam sayı 55- emekliye sevk edildiği yaş toplantısının ardından kaleme aldığı yazıda Gülerce"Sayın Başbakan, halen tutuklu olan emekli Orgeneral İlker Başbuğ için; 'Genelkurmay Başkanı örgüt elemanı değil. Suçlama insaf dışı. Tutuklu yargılanmasını doğru bulmuyorum.' dedi. Devam eden bir davada, düpedüz yargıya müdahale olan bu yaklaşımını Sayın Erdoğan, bir adım daha ileri götürdü ve şunları söyledi: 'Silahlı kuvvetler mensuplarının tutuksuz yargılanması gerekir. Ben kolay kolay bir silahlı kuvvetler mensubunun bu ülkeden kaçacağına ihtimal vermiyorum...' (Soru soran gazeteci arkadaşların, Sayın Başbakan'a, internet andıcı davası sanığı Tümgeneral Mustafa Bakıcı'nın geçen yılın kasım ayında, PKK'nın yardımıyla Rusya'ya kaçtığını hatırlatması gerekmez miydi?)" ifade-lerini kullanarak açıkça bir fikir ayrılığını dillendiriyor. Gülerce yazının de-vamında hükümetin Ergenekon dava-larındaki  tutum değişikliğinden duyulan rahatsızlığı "Sayın Başbakan'daki bu değişimin bir sebebi olmalı. Bir harp ihtimali mi var? Evet, bu değişi-min sebebi ne olabilir?" diye sorarak eleştiriyor.

Özellikle Kürt hareketine karşı mücadele noktasında ortaya çıkan fikir ayrılıkları ( aslında öz itibarı ile ortada bir fikir ayrılığı yoktur), Gülen cemaati tarafından askeri darbeleri ve Kürt hareketini temele alan tehdit algılamasının diri tutulması, Kürt hareke-tinin her operasyonunda TSK'nın hedefe oturtulması gibi propagandalar şeklinde gündem olmaya devam ediyor. AKP hükümeti ve Erdoğan'ın ise bu cemaatin eleştirilerine karşı önemsemez tavrı ve TSK ile geliştirdiği uyum çerçevesinde her seferinde or-duya sahip çıkması, iki örgütlenme arasındaki gerilimin sürdüğünün net göstergeleri. Şimdilik ülkedeki politik yapının görünür kılınan iki önemli unusurunun geriliminin detaylarını bir kenara bırakacak olursak net bir şekilde ülkeyi yöneten koalisyonda derinleşen bir kriz hali olduğunu söyleyebiliriz.

2. KÜRT SORUNUNDA TARİHİN SONU

Türkiye oligarşisinin aşil tendonu ise şüphesiz Kürt sorunu ve son 30 yıldır oligarşinin yönetim krizinin merkezine oturan bu mesele, 10 yıldır koalisyon hükümeti işlevi gören AKP'yi de doğal sınırların sonuna vardırmak üzere. Özellikle devlet kurma sürecinde tarihinin en önemli fırsatını yakalayan Kürt halkı neredeyse tüm kesimleriyle beraber ulusal bilincinin doruğunda. Böylesi bir durum karşısında oligarşi tüm devasa askeri gücüne rağmen yekpare olmak-tan uzak yapısıyla Kürtlerle uzun süre gerilim ve çatışma yaşama şansına sahip değil.  Zira Ortadoğu'da yaşananların ışığında, Türkiye'deki Kürtlerin 90 yıllık statüsüzlüklerini aşma noktasında ısrarcı olacakları ortadadır. Netice itibarı ile AKP hükümetinin yönetim ittifakı ve bu ittifak dolayımıyla Kürt hareketini oyalama siyaseti açısından "tarihin sonuna" doğru ilerlendiğini söyleyebiliriz. Uzun sure devam ettirilmesi mümkün görünmeyen düşük yoğunluklu savaş stratejisi ya bir uzlaşmayı ya da orta vadeli kanlı bir iç savaş sürecini dayatıyor.

3. ORTADOĞU'DA PANDORANIN KUTUSU AÇILDI

Ortadoğu'da pandoranın kutusu açıldı ve ortadoğunun bir parçası olan ülkemiz her geçen gün kanlı bir sürecin içine daha fazla çekiliyor. Suriye'deki mevcut siyasi grupların arkasında yer alan halk katmanlarının örgütlülük düzeyi ve buna paralel, aralarındaki ruhsal kopuşmanın yoğunlaştığı düşünüldüğünde Suriye'de artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylemek isabetli olacaktır. Öte yandan bölgedeki tüm sınırların suni olduğunu, dolayısıyla ülkeler ve halklar arasındaki bağıntılılık durumu eskisi gibi olmayacak tek yerin Suriye olmayacağını gösteriyor.

Elbette bunun neden böyle bir hale geldiğine ilişkin çokça sebep gösterilebilir fakat bu sebepler arasında tartışmasız en büyük neden emperyalizmin bir bölge provokasyonu başlatmasıdır. Ortadoğu da halkların hoşnutsuzlukları ve bu hoşnutsuzlukların toplumsal muhalefete dönüşmesi vakadır. Ancak bu muhalefet dinamiklerinin emper-yalizm tarafından maniple edilmek suretiyle büyük bir provokasyona dönüştürülmesi bölgeyi ateş çemberine dönüştürmüştür. Özellikle politik grupların şiddetlenen çatışmalarının yanında Doğu Akdeniz'de sayısı her geçen gün artan savaş gemileri, sorunun sadece Suriye'de başlayıp Suriye'de bitecek gibi görünmediğini gösterir nitelikte.

4. DEVAM EDEN GERİLİMİN İKİ ENSTÜRMANI: MİT - EMNİYET

Türkiye oligarşisi ise gelişen, bü-yüyen ve serpilen Kürt realitesi karşısında paniklemiş haldedir. Son zamanlarda batı bölgelerinde Kürtlere yönelik faşist saldırıların yanında bir de Alevilere yönelik tacizlerin başlaması hayırlı gelişmeler değildir. Hükümet cephesindeki günden güne ısınan gerilimin önümüzdeki aylarda Cum-hurbaşkanlığı seçimleri başkanlık rejimi tartışmalarıyla alevleneceğini söylemek gerekiyor. Yine hükümete karşı kinlenmiş bir parlamenter muhalefetin (elbette toplumsal desteğiyle beraber) şiddetleneceğini ve yine oli-garşi içerisindeki huzursuzluklarında daha fazla görünür hale geleceğini söylemek mümkün. Tüm bunların yanında Şemdinli savaşıyla beraber Kürtlerin askeri mücadele çıtasını yük-seltmesi psikolojik etkisiyle beraber ülke oligarşisindeki gerilimi de arttırıyor. PKK'nin Hakkari'de devleti iş-levsizleştirdiği bir kısım burjuva medya organlarında dahi yer alıyor. Bölge'deki eylemlerini sıklaştıran PKK, işi milletvekili kaçırmaya ya da kendi ifadesiyle gözaltına almaya kadar vardırıyor (Eylemin karar ve icra süreci örgütün iç tartışmasıdır ve buranın konusu değildir) ve "devlet muktedirdir" algısını kökünden sarsıyor. Bu şekilde oligarşinin yönetim krizi bir kat daha derinleşmiş oluyor. Antep'te yaşanan patlama ise üzerindeki şaibe ile birlikte alışıldık terörü lanetleme naralarının gölgesinde kalsa da zaafiyetin kaynağının MİT'mi yoksa emniyet teşkilatı mı olduğu tartışmalarıyla 7 Şubat krizinin sür-düğü izlenimini güçlendiriyor.

MİT-Emniyet, Hükümet-Cemaat gerilimleri şeklinde görünür olan tüm bu itişmenin temelinde ise yıllardır temsiliyet noktasında çok önemli bir paya sahip olan malum kesimin bu konumunu kaybetmesinin ardından yeni iktidar paylaşımındaki anlaşmazlıklar olduğu açıktır.

5. "BUÇUK SAVAŞ" STRATE-JİSİ VE DEMOKRATİKLEŞMENİN OLANAĞI

Ayaklanmaları bastırma stratejisine göre şekillenen yeni sömürge ülkele-rin, sağlam temellere oturmuş burjuva anlamda bir demokrasi geliştirmeleri kendi rejimlerinin niteliğine tezat bir durumdur. Yeni sömürge bir ülke olan Türkiye yaklaşık 60 yıldır (elbette kuruluş felsefesinin işbirliğine şerbetli yapısınıda göz ardı etmeden) emperya-lizmle uyumu kendine vazgeçilmez bir yol olarak benimsemiştir. Milli Güvenlik Siyaset Belgelerinin vazge-çilmezi olan "buçuk savaş" stratejileri rejimin ve onun silahlı güçlerinin iç savaşa göre şekillendiğinin açık göstergeleridir. Rejimin yapısına içkin bu mevzileniş ancak bir devrimle bertaraf edilebilecek denli güçlüdür. Fakat daha önce defalarca kez belirttiğimiz üzere Türkiye sosyalistleri ısrarla AKP hükümetini rejim değişikliği yapacak denli muktedir gören parlementerist bir bakış açısıyla olayları ele almaktadır. Parlamento da çoğunluk olan bir partinin ekonomi politiğini açıklama adına yapılan analizler ise içler acısıdır(Türkiye'de değişen/değişmeyen sermaye yapısı ve bunun politik teza-hürlerine dair değerlendirmeler başkaca bir yazıda etraflıca ele alıncaktır) başka bir yazıda ele alınacaktır. Yaşanan süreç ne bir demokratikleşme ne de bir oto-riterleşme süreci olabilir. Gelinen noktada bir demokratikleşme olduğu savı cevap verilmeye gerek duyulmayacak derecede geri düşmüştür. Bir başka açıdan ise AKP'yi ve Erdoğan'ı ken-dinden menkul birer muktedir olarak ele alan bir takım çevrelere hatırlatmak isteriz ki velev ki Erdoğan diktatörlük sevdasında olsun, oligarşinin kendi iç çatışmaları böyle bir ihtimalin gerçek-leşmesine mahal vermez. Devrimci-lerin görevi Erdoğan'la mücadele etmek değil oligarşik ittifakın tamamı-na karşı halkın devrimci örgütünü yaratmaktır.

SONUÇ YERİNE

Son 70 yıldır savaşın ve kanın eksik olmadığı Ortadoğu bölgesi 2. Dünya savaşından bu yana görülmedik denli bir savaş ve çatışma sürecine doğru eviriliyor. Elbette Türkiye'nin de bu kanlı süreçten nasibini alması ka-çınılmaz olacaktır. Bir taraftan şiddet-lenen Kürt muhalefetinin yıkıcı gücü ve onun etrafında filizlenmesi muhte-mel başkaca gerilim odaklarının varlığı diğer taraftan oligarşinin böylesine sert bir süreci karşılayacak bütünlükten yoksun hali, yönetilmesi pek de mümkün görünmeyen bir krizi her geçen gün yaklaştırmakta. Kendini dışarıda yabancı ülkelerle, içeride ise ayaklanan kesimlerle savaşma üzerinden şekillendirmiş bir rejimin ülkeyi ve bölgeyi kanlı bir çatışmanın içine çekme hevesi ancak ve ancak emekçilerin savaşa karşı halkların kardeşliği mücadelesi ile durduru-labilir. Bizler devrimci mücadele adına attığımız her adımın yüz binlerce in-sanın ölümünü engelleyecek bir gü-cün oluşturulması adına atılan adımlar olduğunu unutmadan kararlılıkla yolumuzda yürümeliyiz.

 
< Önceki   Sonraki >
YAKLAŞAN PROVAKASYON SÜRECİ VE SEÇİMLER

YENİ REJİM KRİZİ VE REEL POLİTİĞİN KAVRANIŞINDAKİ SORUNLARTürkiye sosyalist hareketi reel politik değerlendirmeler konusunda tarihinin en bü [ ... ]


Diğer Açıklamalar
SEÇİMLER VESİLESİYLE...

Türkiye her seçim döneminde politize olmasının yanı sıra “devlet sırlarının&r [ ... ]


Diğer Yazılar
KARAR VERİLEMEYEN KARARLAR... NEYSE HALİMİZ ÇIKTI FALİNİZ..!

KARAR VERİLEMEYEN KARARLAR...NEYSE HALİMİZ ÇIKTI FALİNİZ..!Baştan belirlenmişleri’&rsqu [ ... ]


Diğer Yazılar

ARŞİVDEN SEÇTİKLERİMİZ

Kızıldere’yi farklı açılardan değerlendirip birçok yazıya konu etmek mümkün. Ancak bizce bugün itibariyle devrimci hareketin yakıcı problemi olması ve bir devrimci siyasetin ülke devrimine talip olmasının ön koşulu olması vesilesiyle cüret sorunsalıyla değerlendirmek en akıllıca olanıdır.

DOSYALAR
BROŞÜRLER
 
 

   


   

 
 
SON EKLENENLER
 
EN ÇOK OKUNANLAR
 
ZİYARETÇİ İSTATİSTİKLERİ
Bugün54
Dün249
Bu Hafta1040
Bu Ay4537
Toplam470861
 
     
 
DEVRİMCİ YOLDA ÖZGÜRLÜK
Konur 2 Sokak 24/17 Kızılay / ANKARA