|
Türkiye oligarşisinin yaşadığı politik krizin tırmandığı şu günlerde AKP hükümetinin uyguladığı politikaların boy hedefi haline getirilen emekçi kesimler, siyasal sürecin yaşadığı tüm altüst oluşlara rağmen emeği yeniden gündemin üst sıralarına taşımayı başarmışlardır.
Toplumsal süreçte, emekçilerin siyasallaşma eğilimlerinin arttığı gözlenirken, muhalif kesimlerin, siyasal ortama denk düşen politikalar geliştirebildikleri veya izleyebildikleri ölçüde daha etkili olabilme şansını yakalayacağı ortadadır. Tekel işçilerinin direnişiyle kristalize olan emekçi hareketin, sol kesimlerin gözlerinin önünde arzı endam etmesiyle de bir dönemin moda haline gelmiş değerlerinin,diğer bir deyişle liberal demokrasi anlayışlarının yerinden edilerek devrimci hareketin gündemi yeniden emek eksenine çekilmektedir. Gelişmekte olan bu potansiyelin yanında, yenilgi atmosferinden doğan ve uzun süredir süregelen sol kadrolardaki politik-etik anlayışın, bu atmosferin tam orta yerinde olması, her türlü olumlu gelişmeye karşın bir dizi sorunlu eğilimi de beraberinde getirmektedir. Böylesi bir atmosferde ortaya çıkan ve EHP (Emekçi Hareket Partisi) ile yaptığımız BİRLİK sürecini de bitiren bu eğilimlerden söz etmek de fayda var. Böylesi bir eğilim ilk olarak, siyasal alandaki yükselme eğrisine paralel şekilde ve koşar adım siyasetin yapıldığı yerlere bir yönelme tarzında kendini ele vermektedir. TEKEL direnişi bu konuda en açık örneklerdendir. Bu eğilimi taşıyan “tiplerin” elbette direniş alanının yarattığı politik atmosferde “yapacak işleri” vardır. Ancak işlerin lafzî düzeydeki yoğunluğu tüm berraklığıyla direniş alanında açığa çıktığında bu sefer direnişi örgütleyenlerin “başarısızlığı” gündemlerinin birincisi sırasında yerini alır. Artık gün kendilerince “biriktirdiklerini” aktaracakları gündür. Bu konuda epeyce bir “deneyimleri” zaten mevcuttur. Ve onların “yanlış” giden şeylere müdahale etmeleri birinci dereceden devrimci(!) görevleridir. Bunun için o güne kadar geliştirilen siyasal pratiğin çiğnenmesi olağan bir durum olarak karşılanır. Çünkü kendilerinden “ayrı” bir başarıya karşı tahammülleri yoktur. İkinci sorunlu eğilim ise, devrimcilerin yaptığı BİRLİĞE bakış açılarındaki sakatlıktır. EHP ile yapılan birlik zihinlerde tamamen bir “katılım” olarak algılanmaktadır. BİRLİĞE karşı sürekli bir şüphe ile bu şüphenin beslediği korku hali politik manipülasyonu da beraberinde getirmektedir. Bu eğilime göre, devrimci yapılanmalar, “anlaşma”ya varılmış, “uzlaşma” ya da “pazarlık” sonucu satın alınmış “şirketler” gibi algılanmaktadır. Devrimci harekete yaklaşımları da yine, bu şirketteki kar/zarar hesabına bakış gibidir. Ve esas olan kendilerine neyin düştüğü/veya düşmekte olduğudur. Bu şirkette kendileri her daim merkezdir ve merkez “tehlikeye” düştüyse gerisi teferruattır. İşte bu “merkezicilik” vurgusunu taşıyanların tutucu harcı ise bu eğilimi taşıyanların her birinin aynı değerleri paylaşmaları ve bu değerleri “devrimci değerler” olarak görmeye ve gözetmeye aşırı derecede tutkun oluşlarında gizlidir. Bu arada düşüncelerini ve eğilimlerini gizlemek üzere başkalarını suçlamayı, kendilerini son derece radikal bir tutumun temsilcileri olarak görmeyi ve göstermeyi de ihmal etmezler. Aynı oranda sağlıksız ve zaaflı ilişkileri yaratılan bir değer” olarak aktarma çabası kendi yazdıkları program ve tüzüğe ters düşmüş olsa dahi -gerontokrasi sözünü diline pelesenk ettikten sonra gerentokratik cümleleri- politik bir analiz gibi sunmaktan geri kalmazlar. Aslolan zevahiri kurtarmaktır. Bu eğilimin taşıyıcıları açısından girmek istedikleri/veya girdikleri ortamın nereye gittiği veya ne yapılmak istediğini anlama çabasından ziyade, kendilerinin “nerede olacakları” önem taşımaktadır ve girdikleri ortamlarda kendilerini gelişmelerin tam orta yerinde görmeye özellikle eğilimlidirler. Öyle ya ortada bir “merkez” vardır. Ve yine sahip oldukları “kültür”lerini siyasi bir ortama “devrimci ilişkiler” olarak aktarmaya çalışmakta beis görmezler. Üstelik bu kültür Marksizmin temel taşı olan diyalektiği hiçe sayarcasına, “merkez”le politik farklılıklar taşıyan ve hatta yalnızca nüans farklılıkları taşıyan fikir ve bunların görüngüsü olan söylemleri konuşma, tartışma yetisinden yoksun tamamen “merkez dediyse doğrudur” ya da “merkez dışından dillendiriliyorsa zaten yanlıştır” anlayışına sahip kadrolar yetiştiren kültürden başka bir şey değildir. Üstelik bu kültürün adeta devrimci öğütme makinası gibi çalıştığı ve birçok parti kadrosunu bu öğütme sürecinden geçirdiğinin bilinmesine rağmen bunda ısrar etmeleri durumun vardığı noktayı anlamak açısından da oldukça anlamlıdır. İşler kötüye gitmeye başladığında ise, duruma uygun politik(!) bir açılım peşinden gelebilir. Çünkü aslolan politik tutumdur ve politik tutumun terazisinin kendi ellerinde olduğuna dair güçlü bir imanları vardır. Şizofrenik bir safhaya varan bu kendine iman hali Marksizm’in ustalarına bolca gönderme yaparak tazelenir. Çünkü merkeze olan vurgu tam ve şuursuz bir bağımlılık çağrısıdır. Örneğin merkezdeki birkaç yöneticiye ilgili ilgisiz her konuyu bildirme hali en devrimci eylem olarak sunulur. Kendilerinden azade her düşünce veya davranış, merkez-kaç bir eğilimmiş gibi lanse edilerek, bir an önce kurtulunması gereken bir durum olarak anlatılır. Artık örgütteki bazı yöneticilere sadakat tüm konuşmaların amentüsüdür. Bu yöneticilerden müteşekkil olduğu iddia edilen bu merkez'den habersiz politik ya da apolitik nedenlerle her yan yana diziliş bir başkaldırı ya da “tanımama” paranoyası ile yaftalanır. Burada BİRLİK karşısındaki özgüvensizlik yine kendini tekrarlamıştır. Artık aslolan ne BİRLİK'tir ne de devrimci siyasetin bütünlüğü. Yaşanan paranoya ve telaş hali bütün devrimci sorumlulukları kenara iter ve tasfiyecilik mikrobu örgütsel bütünlüğü ele geçirir. Artık devrimci söylemin yerini spekülatif ilişkiler ve o ilişkilere paralel geliştirilen spekülatif bir dil almıştır. Gerekli ya da gereksiz kullanılan siyasal liberalizm söylemi adeta kendi liberal tutumlarını saklamanın bir aracı haline gelmiştir. Örneğin Parti organlarının önemine yapılan vurgu liberalizme karşı koyulan bir tavır olarak dillendirilirken organların toplanması tamamıyla “başkan” ya da “yönetici” sıfatlarının arkasına sığınılarak bireysel bir süreç gibi uygulanmakta ve buradaki liberal tutum maskelenmektedir. Partide ortaya çıkan bu eğilimin bir başka yansıması ise, kendi yetiştirdiği kadro ve yöneticilere karşı yaşadığı güvensizlik halidir. Ve güven feodal bir dille yeniden kazanılmaya çalışılır. Öyle ya “seni biz yetiştirdik nasıl onlardan olursun” anlayışı, örgütsel ilişkilerin değerlendiriliş biçiminin kendini ele vermersini de beraberinde getirmektedir. Burada “ya bizdensin ya da onlardan” anlaşıyışı açıkça dayatılır. İşte tam burada yaşanan şey politik bütünlüğe ve birliğe bakıştaki sakatlığın kendi özüne rücu etmesidir. Yukarıda anlattığımız tablonun vuku buluşu ve tüm yaşananlardan sonra bile hareketin birlik ve bütünlüğünü korumak üzere göstermiş olduğumuz özverili tavır hiçe sayılmış, birlik-eleştiri-birlik ilkesi Emekçi Hareket Partisi'ni esir olan bu eğilim ve bu eğilimi taşıyan “tipler” tarafından çiğnenmiş ve yaptığımız BİRLİK sona ermiştir. Elbette EHP ile yapılan birlik sosyalist hareket ve DEVRİMCİ YOL geleneği açısından oldukça önemli bir adım olarak görülmüş fakat devrimci hareketteki gelenekselleşmiş rahatsızlıkların BİRLİK sürecinde de kendini göstermesi sonucunda bu süreç noktalanmıştır. Öte yandan kapitalizmin içinde bulunduğu kriz, tüm dünyada ve ülkemizde sosyalizmin yeniden hegemonik bir güç haline gelmesi için büyük imkanlar sunmaktadır. Buradan hareketle, yaşamış olduğumuz başarısız birlik deneyiminin olumsuzluklarını bir kenara atarak, üzerimize düşen devrimci görevleri bir an önce ifa edebilmek adına tekrar kolları sıvıyoruz. Bu yol ayrımında politik tutumlarımızdaki ortaklık neticesinde birlik sürecinden evvel de EHP'de bulunmuş yoldaşlarımızla beraber yaptığımız tartışmalar sonucunda yeni bir heyecan ve güçle politik bir süreç örgütlemeye karar verdik. Bu sürecin yayın organı olarak ÖZGÜRLÜK DERGİSİ en kısa zamanda yeniden yayın hayatına başlayacaktır. Artık aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerdedir. Bizim açımızdan tarihimizin olumlu değerleri yaratacağımız yeni başlangıçta inci tanesi gibi kıymetlidir. Her ne kadar başarısızlıkla sonuçlanmış birlik deneyimini arkamızda bırakmış olsak da, içinden gelmiş olduğumuz geleneğin bu güne yansıyan ışığında “devrimci hareketin birliği” sorununun önümüzde çözülmeyi bekleyen bir problem olduğunun farkındalığıyla daha da bilenmiş bir şekilde YOL'a koyuluyoruz. Yürüdüğümüz ve yürüyeceğimiz yol DEVRİMCİ YOL'dur. Ve devrimci yolumuzda bizlerle beraber yürüyen ve yürüyecek tüm yoldaşlara selam olsun geliyoruz. YOLCU YOLUNDA GEREK |