Özgürlük

SÜRGÜNDEKİLERE DAİR

 

"Ağaçta duran kuş, dalın kırılmasından hiç korkmaz.
Onun güveni ağaca değil, kendi kanatlarınadır."
Charles Bukowski
 
 
"Zengin insanlar yurt dışına çıkıp yaşamak ister, ama çıktıklarında istediklerinin ve tasarladıklarının gerçekleşmediğini gördüklerinde ne kadar yanlış yaptıklarını ve ülkelerinin harabelerinin bile önemli olduğunu anlarlar" demiş bir zamanlar Montesquieu. Yaklaşık 300 sene önce. Ve o günden bugüne hiç bir şey değişmedi.
Zenginler yine her kaos ve her kargaşa sonrasında yurt dışına kaçıyorlar ve sular durulduğunda geri dönüyorlar. Ne de olsa memleket hasreti hiç bir şeye benzemiyor. Zenginler bile o kadar imkanlarına rağmen topraklarından kopamıyorlar.
 
Zaten milletlerin ve milliyetçiliğin ilk tasarlanmasında ikisinin de özünü oluşturan toprağa bağlılık ve toprak sevgisi değil midir? Toprağı sahiplenme duygusu olmasaydı milliyetçiler milletleri yaratabilir miydi? Mümkün olmazdı. Zaten bu sahiplenme duygusunun ileride yozlaşması ve yozlaştırılması sonucu aydınlanmanın insani değerlerinin çok uzağında gerici bir milliyetçilik anlayışı doğmamış mıydı? Toprağa bağlı bir duygunun yerini, ki toprak bir kimlik vurgusuydu aynı zamanda, dile, ırka, dine, kültüre(Avrupalı kültürü gibi) veya etnisiteye bağlılık almamış mıydı? Bulunduğun ya da sahip olduğun toprağın güzelliği, bakımı ya da özenilirliği insanların kendi kimliklerini ifade ediş biçimleri iken-yani zararsız bir ifade şekli iken- üretici güçlerin sömürüsünün bir sonucu olarak burjuvazinin hükmetme gücünü ele geçirmesiyle değişen ekonomik alt-yapının maskelenmesi adına kendi kültürünü oluşturan bütün üst-yapı kurumlarında siyasi bir yeni din olan milliyetçilik kimliğini yaratıp, bunu tanımlanmış bir sınır içerisinde bireyin ya da topluluğun toprağı olmaktan çıkarıp siyasi bir anlam yükleyerek politika ile çakıştırması sonucu insanları o sınırlar ve o sınırların dışındaki insanlar olarak bir kategoriye sokması, bireyin kendi kimliğini diğerine karşı ifade edişinde ırka, dile, dine, kültüre yaslanmasına sebep vermiş, bu da zamanla bireyin gericileşmesine olanak tanımıştır. Çünkü gericileşen ve gerici kimliklere sarılan birey gerçeğin uzağına düşer. Gerçek de, burjuva medeniyetinin varlığı üretici güçlerin sömürüsü sonucu oluştuğundan, milliyetçiliğin, bütün üst yapı kurumlarıyla sömürünün gölgelenmesine ve üstünün örtülmesine hizmet etmesidir.
 
Devletin tarihi çok eskilere gider. Fakat milliyetçilik bir devlete ihtiyaç duyar. Ernest Gelner'in "çakışma prensibi"nde ortaya koyduğu "ulusal olan ile politik olanın çakışmasını" gerektirir. Çünkü milliyetçilik sadece bireyin bir duygusu, yani ona özel bir şey olarak ortaya çıksaydı o zaman faydasız olurdu. Kullanılamazdı. İşin içine politika girdiğinde de devlet, hukuk, eğitim, kültür velhasıl bütün üst-yapı kurumları girer. Devletin olduğu yerde de baskı ve ayrımcılık vardır. Çünkü devlet üreten değil, üreteni sömürendir. O yüzden devlet çalışanları da üretici güçleri sömürenlerdir. Sonuç olarak burjuva patronları da devlet memurları da ortaklaşa bir sömürü çarkının keyfini sürerler. Ve asıl olan devletin bekasıdır. Ve de devletin bekasına, "milletin" bütünlüğüne zarar verenlerin de bu topraklarda işi yoktur. Sonuçta sürgün edilirler.
 
Aslında somut deliller tartışmayı geçersiz kılar. Ama anlamak isteyene. İnsanlar kimliksiz doğarlar ve sonradan kimlik edinirler. Müslüman olmak, Türk olmak ya da liberal, solcu, muhafazakar olmak gibi. Takım tutmak bile bir kimlik ifadesidir. Beşiktaşlı olmak gibi-bu arada en büyük Beşiktaş. Bakın hemen duygularımız okşanmaya başladı. İkisi haricinde bütün kimlikler zararsızdır. Zararsız oldukları için de devletin gözünde hukuksal bir yaptırımla karşılaşmazlar. Beşiktaşlı olmanın ya da müslüman, liberal, solcu, Türk olmanın kime zararı var ki. Oysa güzel ve yalnız ülkemizde iki kimliğin devletimizin bekasına ve birlik ve bütünlüğüne zararı var. Sosyalizmin-bu bağlamda anarşizm, komünizm ve diğerlerinin- ve Kürtlüğün. 
 
Ülkemizde sosyalist iseniz ya da Kürt iseniz, kendi kimliğinizi ifade etmeye kalkıştığınızda sizin için insan hakları da, hukuk hakları da, birey hakları da rafa kaldırılır ve önünüze konulacak olan sürgün ve eziyet olur. Diğer başa gelen zorlukları bir kenara koyduğumuzda belki de içlerinde en zor olanı sürgüne mahkum olmak ya da sürgüne katlanmaktır.  
 
Yaşayanlar çok iyi bilir, vatanı ve şehrinizi terk etmek kadar üzücü bir şey yoktur. Her defasında yutkunmaktan boğazınızda düğümler o kadar çoğalır ki, artık gözyaşlarınızı içinize dökersiniz. Bulunduğunuz topraklar dikendir, trende, otobüste, imbisste, kioskda o gerici milliyetçi bakışlar dikendir. Ve kalbinize her batırmalarında toprağınıza daha çok sarılırsınız, sürgün edilmenize sebep olan kimliğinize daha çok sarılırsınız...Değiştiğinizi sansanız da, değişmiş gibi davransanız da gönlünüzün derinliklerinde değişemezsiniz. Çünkü siz ağaca değil kendi kanatlarına güvenenlersiniz.....
 
Bir ölüyüm ben, dolaşıp duran 
artık hiçbir yerde kaydım yok 
bilinmiyorum mülki amirin görev yerinde 
sayı fazlasıyım altın kentlerde 
ve yeşeren taşra yörelerinde
Vazgeçilmişim çoktan 
ve hiçbir şeyle anımsanmamışım
Yalnızca rüzgarla ve zamanla ve sesle
ben insanlar arasında yaşayamayan
Ben Almanca diliyle 
çevremde kendime mesken 
edindiğim bu bulutla 
bütün dillerde sürüklenmekteyim.
Nasıl da kararıyor bulut 
yağmurun tonları da koyulaşmakta 
çok azı yağıyor
O zaman bulut ölüyü daha aydınlık bölgelere taşıyor
(Çeviren: Ahmet Cemal)
INGEBORG BACHMANN
Özgür Devrim

FACEBOOK SAYFAMIZ