Özgürlük

KİMLİK POLİTİKALARI BİZİ SADECE BİR YERE KADAR GÖTÜRÜR

 
 
ROGER LANCASTER
 
 
Gelin kimlik politikalarına hak ettiğini verelim; amma, neden evrensel politikalara ihtiyacımız olduğunu da açık hale getirelim.
 
 
Kadınların özgürlük yürüyüşü, 1970. Kongre Kütüphanesi / Wikimedia
 
1990'lı yıllarda bir ara, "bütün politikaların kimlik politikası" olduğu savıyla ilk kez karşılaştım. Judith Butler[ABD'li postyapısalcı feminist filozof], toplumsal kuralların geri kalmış, sabit ve belirgin bir şekilde devrimci olmayan düzeltilmesi olarak, politika ve performans olarak bütün kimlikleri tanımladığında, o on yıl boyunca bu iddia, ihtiyaca özel hazırlanmış ve yapılmış görünüyordu. 
 
Şüphesiz, bu fikir süregeldi, çünkü bu savı şekillendiren geniş politik konjonktür hala yürürlükte kalmaya devam etmektedir. Bu sav, 2016 seçimleriyle ilgili güncel münakaşalarda ve 1960'lar sonrası toplumsal hareketler ve yenilenmiş bir sosyalist sol arasındaki ilişkiler konusundaki tartışmalarda yankı buluyor.
 
İlk bakışta bu düşünce, politikanın gerçekte nasıl işlediğine dair yararlı bir stenografi gibi görünüyor. Örneğin, Hayali Cemaatler'de Benedict Anderson, belirli bir tür kimliğin dünyayı nasıl şekillendirdiğini gösterir. Gutenberg'den sonra, kitaplar, gazeteler, okullar ve diğer doğmakta olan kurumlar eskinin kalıntısı aksiyomları[kendiliğinden apaçık kabul edilen temel önerme] çürüttü, insanları farklı topluluklara katılmaya ikna etti ve böylece milliyetçiliğin yayılması ve ulus devletlerin yükselişi için zemin hazırladı.
 
Aynı şekilde, Karl Marx'ı kimlik politikaları teorisyeni olarak okuyabiliriz. Takipçileri sınıf bilincini, bir sınıfın kendi başına kendisi için bir sınıf haline gelmesi olarak tanımladıkları zaman, bir sınıfın üyelerinin bir sınıf olarak kendilerinin farkına varmaya başlamaları ve kolektif kimliğe şekil vermeleri vasıtasıyla bir süreci etkin bir şekilde tanımlarlar.
 
Bununla birlikte, Anderson ve Marx'ı kimlik düşünürleri olarak kategorize etmek, onların çalışmalarını saptırmak olur. Anderson analizini, zamansız kimlik oluşumunun oluşbiçimi hakkındaki genel savlara dayandırmaz. Daha ziyade, ortak bir sonuca doğru giden politik-ekonomik faktörleri  -özellikle de baskı(print) kapitalizmi olarak adlandırdığı şeyin yükselişini- kılı kırk yaran bir ehemmiyet içinde ele alır.
 
Ve E. P. Thompson'ın ileri sürdüğü gibi, sınıf bilincini kimlikle hizalamak, sınıfı tarihsel koşullardan ve üretiminin mücadelelerinden soyutlar.
 
Bir kere burada varsayılan; eğer işçi sınıfı kendi konumunun ve gerçek çıkarlarının doğru bir şekilde farkına varırsa, işçi sınıfının sahip olması gereken(ancak nadiren sahip olduğu) sınıf bilincini ortaya çıkarması mümkün hale gelir yaklaşımıdır. Kültürel bir üstyapı vardır, sayesinde bu tanınma etkisiz yollarla doğar. Bu kültürel "boşluklar" ve çarpıklıklar bir derttir, bu nedenle bundan ikame teorisine geçmek kolaydır: sınıf bilincini olduğu gibi değil ancak olmalı gibi tebliğ eden parti, mezhep ya da teorisyen.
 
Aslında, bütün politikaların kimlikle ilgili olduğu iddiası o kadar genel bir şeydir ki, gözlemciler bunu kullanarak hemen hemen her politik hadisede uçuşa geçerek fikir beyan ederler. Her şeye karşın, her hareket, "onlar"a karşı "biz"i konumlandırır ve insanların bir gruba katılmalarını ve bir ülkü ile özdeşleşmelerini sağlayarak destek oluşturur.
 
Bu savın bir çok duruma uygulanabilmesi güç değildir. Paradigma, genelde uzmanlık yapar gibi görünmek için ayrıntının analizini reddeder, verilmiş mücadelelerin ve hareketlerin tarihsel özelliklerini siler ve her şeyi aynı fırçayla boyar.
 
 
SİLAH HALİNE GETİRİLEN KİMLİKLER
 
Sosyalist ve işçi sınıfı hareketlerinin genellikle talep ettiği şeylerin - evrensel sağlık hizmeti, ücretsiz eğitim, kamu konutları ve üretim araçlarının demokratik kontrolü gibi- dürüst bir gözden geçirilmesi, kimlik politikalarının alışıla geldik şekilde nasıl anlaşıldığıyla pek uymaz. En katı anlamında kimlik politikaları, marjinalize olmuş kişilerin, daha önce damgalanmış kimlikleri nasıl benimsediklerini, paylaşılan nitelik ve menfaatleri(genellikle temel ve değişmez olarak bağlı kalınan) temel alarak topluluklar yaratmalarını ve ya özerklik adına ya da haklar ve tanınma adına bir araya getirilmelerini tarif eder. Bu argümanı bir adım daha ileri götürüp, kimlik politikası terimini doğuran yeni sol sosyal hareketlerin bile her zaman bu kalıba uymadığını söylüyorum.
 
Gay hareketini düşünelim. 1960'ların sonlarında yükselişe geçen gay politikaları, şiddeti ve baskıyı sona erdirmek için acil taleplerden ziyade kimliğin parlak şaşaası ile daha az ilgili oldu. Aktivistler ilk önce polisleri barlarımızdan çıkmaya, kurumları sırtlarımızdan inmeye ve psikiyatristleri hayatlarımızdan defolup gitmeye çağırdılar. 
 
Elbette kimlik zamansız çıkagelir, genellikle toplum önüne çıkma tartışmalarında. Bununla birlikte, bu bağlamda, aktivistler Nancy Fraser'ın "tanıma" dediği şeyi aramaya yönelik ne hiçbir şey çıtlattılar ne de eşcinselliği bir kişinin değişmeyen özü olarak somutlaştırdılar.
 
Eşcinsel kurtuluşun erken tarihiyle ilgili araştırmaları inceleyen Henry Abelove, bugün, Stonewall sonrası peşin hükümler tarafından örtbas edilmiş olarak, ilk eşcinsel aktivistlerin kimlik edinmek zorunda kaldıkları ilişkiyi esasen yanlış anladığımızı savunur. "İlk kurtuluşçuların toplumda ortaya çıkanı sözde içsel bir benliğin içine doğru gerçeği aramanın derin yolculuğunun bir sonucu olarak gördükleri izlenimine biraz kapıldım" "Bunu daha ziyade kasıtlı olarak kabul edilmiş bir suskunluğun serbest bırakılması olarak düşünüyorlardı," diye yazar. Yani, gay olarak herkesin önünde tanımlanmayı, politik bir hareket inşa etmek için "zorunlu araç" ve homoseksüellerin kolektif mücadelesinde bireyin ısrarcı ve asil silahlanması olarak düşünüyorlardı.
 
Diğer şeyler arasında bu, kurtuluşçuların genellikle cinsel kategorilere karşı diyalektik bir yaklaşım aldığı anlamına gelir. Başından beri heteroseksüel ve homoseksüel gibi etiketlerden kurtulduktan sonra bütün kimliklerin bir kenara atılacağını savunuyorlardı. Gay Kurtuluş Cephesi Kırmızı Kelebek tugayı tarafından yayınlanan, Carl Wittman'ın yaylım ateşi olan, "Eşcinsel Manifesto," ilk militanların düşüncesinin iç yüzünü anlamakta bize yararlı fikir verir. Gay gettoyu göklere çıkarmanın çok ötesinde Wittman, San Francisco'yu bir "mülteci kampı" olarak ele alır. Eşcinsel evliliği siyasi bir amaç olarak reddetmek yerine evlilik birlikteliğine alternatifler önermektedir. Wittman, toplum önüne çıkmanın siyasi zorunluluğunu vurgularken, özgür bırakılmış biseksüel geleceğe kısa bir bakışla kimliğin belirsizliğinin altını çizer: "Herkes tarafından bunun bir sorun olduğu unutulana kadar gay olacağız." Benzer şekilde, Dennis Altman'ın 1971 tarihli polemiği, Eşcinsel Zulüm ve Kurtuluş, "Homoseksüelliğin Sonu," başlıklı bölümle sona erer.
 
Kurtuluş başlığı altında, aktivistler kimliği ortadan kaldırmak için onu kucakladılar. Benzer şekilde sosyal sınıfların ortadan kaldırılmasıyla neticelenen sınıf mücadelesi hakkındaki Marxist görüşler onların fikirlerini etkiledi. Yeterli gelir, konut, tıbbi bakım, ekolojik refah ve tatminkar iş talepleri etrafında toplandılar. Kurtuluş mücadelesi sonuçta, evrensel bir özgürlük görüşü ile birlikte eylem için devrimci bir çağrıydı.
 
Kilit politik mecaz olarak, bunun yanı sıra bu dar kavrama uyan taleplerin geri kırpılması olarak kimliğe dönüş, kentsel gay toplulukları büyüdüğü için, gay bir niş pazar[ihtiyaç olan bir ürünün veya hizmetin potansiyel müşteri olduğu düşünülen belli bir hedef kitleye pazarlanmasına yönelik olan bir market stratejisidir] olarak ortaya çıktığı için ve politik söylem toplumsal kurtuluştan bireysel kurtuluşa kaydığında özgün politik yükselişin peşi sıra geldi. Bu bağlamda, gittikçe artan şekilde somutlaştırılmış kimlikler, her biri artan şekilde özenle hazırlanmış akronimler[kısaltma ad] altında tanınma için rekabet ederek, haklarını iddia etmek için mahremin dışına çıkacaklardır.
 
 
EVRENSEL KURTULUŞ
 
Yeni sol sosyal hareketlerin tümü benzer yörüngeleri izlemektedir. 1970'lerin akışı içinde, kadın hareketi, siyah hareket ve gay hareketi, temelde liberal dünya görüşleriyle uğraşmak için hepsi köşelerine çekildiler. Politik hayaller gerçekleştikçe, her biri kimliğin hanedanlığında daha rahat oturmaya başladı.  Bu süreç, post-Fordizm'in ve neoliberalizmin yaşam tarzı tüketimciliğinin yeni biçimleriyle uyuştu. Radikalizmdeki periyodik artışlar zaman zaman bu eğilimi kesintiye uğrattı, ancak bu baş göstermeler sessizleştirildi, evcilleştirildi ve ana harekete tekrar dahil edildi.
 
Kimlik politikaları, bu perspektiften bakıldığında, ne politikalarla ne de yeni sol toplumsal hareketler tarafından benimsenen değişmeyen biçimlerle bitişiktir; daha çok, bu hareketlerin değişen şartlar altında aldığı şekli açıklar.
 
Fakat bu tür bir siyasi angajman, ilk kurtuluşçuların aktivizimlerini merkezileşdirdikleri çevrede sosyal eşitsizlik türlerine hitap etmeyi başaramadı. Ve şimdi, sınıflar arası eşitsizlik açıldıkça, düzen politikacıları, herhangi bir dirence karşı neoliberalizmi payandalamak için kimlik gruplarıyla ittifak yapıyorlar.
 
Kimlik politikalarına hakkını verelim ancak sınırlamaları konusuna da açıklık getirelim. Geçmişten öğrenebiliriz, ancak kimlik gibi kelimeleri soyutlamaya çeviren kavramların kısaltılmış tarihinden değil. Ve ileri ki hayat biçiminde azınlığın sahip olduğu sermaye birikiminin çoğunluğu kapsayacağını, önceden oluşturulmuş kimlikleri salt bütünleştirmenin sosyalist bir harekete dönüşeceğini eğer düşünüyorsak, kendimizi kandırırız.
 
Sol şu anda, kimlik simsarları tarafından temsil edilen toplulukları kapsamlı ve evrensel bir sosyalist programla nasıl kazanacağını keşfetmelidir.
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde