Özgürlük

12 Mart Dosyası

Giriş

İkinci Dünya Savaşı ertesinde ABD birikim modelini değiştirmiştir. Bu, yeni bir uluslararası işbölümünü içermektedir.

Bu çerçevede, 1944 yılında Ereğli Demir çelik kompleksine şiddetle karşı çıkan ABD, 1960 yılında ABD kredileri ve teknik danışmanlığında bu kompleksin oluşturulmasına izin verecektir. (Şeni,1978: 53, TMMOB: 1977)

Sanayi bu yıllarda niteliksel açıdan bir dönüşüme iteklendi. Ağırlıkla tüketim araçları-yoğun bir sanayileşmeden, üretim aracı üreten ithalat bağımlı bir sanayileşmeye geçmeye yöneldi

Bu yeni birikim modelinin ve işbölümünün özünü göstermektedir.

“...1970'lerde kapitalist dünya kabuk değiştirmeye başlıyordu. Zaten 1971'de Amerikan Doları'nın hukuki egemenliğinin sona ermesi ve devalüe edilmesi bunun kanıtıydı.

Yığınlara yönelik tüketim mallarının yerini yeni sektörler alıyordu. Yüksek teknolojiye dayalı bilgisayar, biyo-teknoloji gibi ürünler piyasaya girmeye hazırlanıyordu.

Bu yüzden de Amerika'nın ve kapitalist dünyanın, gelişmekte olan ülke iç pazarlarına eskisi kadar ihtiyacı yoktu. Dünya Bankası sistemi de bu değişime ayak uydurarak, borç vermekten vazgeçip eski borçları toplamaya koyuldu.

Gelişmekte olan ülkeleri borçlarını ödemeye zorladılar. Bunun için tek şart “içe dönük büyüme”modelini bırakarak, dışa açılmaktı. Döviz kazanmaktı.

Türkiye bu değişime direndiği ve ithal ikamesinde ısrar ettiği için 1971 darbesi oldu. Ama o sırada, hiç aklımızda olmayan işçi dövizlerindeki olağanüstü artış ve kapitalist kamptaki iç itiş-kakış bizim sallanmamızı olanaklı kıldı. Durumu, ithal ikamesi ile 1978-79'lara kadar idare ettik.”(Altan,1990:5)

İzleyen yıllar liberal dış ticaret rejimi çerçevesinde “iç kaynaklarla”devlet eliyle gelişme stratejisinin terk edildiği yıllardır. Türkiye Sınaî Kalkınma Bankası, bu yıllarda dış yardımları, sanayi sektörüne dağıtım göreviyle kurulmuştur.

Uluslararası sermaye yatırımları güçlü ticari sermaye vasıtasıyla Anadolu'da en ücra köşelere değin ulaşmış ve kapitalize ilişkilerde bir yaygınlaşma yaşanmıştır. İthal ikameci politikaların temel anlamda yaygınlaştırılması bu dönemlerden itibaren başlatılmıştır. Türkiye'de; pazara sunulmak üzere belli aşamalardan geçmiş olan ürün, son üretim faaliyetlerine eklemlenerek, bu sürecin bir parçası haline getirilmiştir. Ve ülkenin bu anlamda temel sanayileşme stratejisi uluslararası işbölümü çerçevesinde kabul ettirilmiştir.

İşletmelerin hemen tümü dayanıklı tüketim malları montajında yoğunlaşmış ve bir kısmı da bağımlı bir yapıda tüketim malları üretiminde yer almaktadırlar. (Bu dönem kurulan işletmeler için bkz. Şeni, 1978: 51–52) Türkiye'de bu gelişmelerden de anlaşılacağı üzere tekelci sermaye 1960 dönemine değin, çocukluk evresi yaşamıştır. Büyümeye başlaması ve daha dinamik bir yapıya ulaşması ise 1960 darbesi ve ardından 12 Mart darbeleriyle tamamlanmış veya sıçratılmış bir sürece yayılmıştır.

1960 sonrasındaki dönem aynı zamanda sermayenin kendi iç çelişkilerinin arttığı tam bir alt üst oluş yıllarını içerir. Değişen koşullar, yeni ilişkiler ve yeni düzenlemeler gerektirmektedir. Bu iç çelişmelerle gelişen siyasal ekonomik süreç, ötekilerini kendilerine bağımlı kılma ya da savunma yolunda çabalarla yüklüdür.

“...1963 yılından sonra hâkim ittifak içinde tekelci burjuvazi hızlanan bir şekilde güçlendi. ülke ekonomisinde ağırlık kazandı. Feodal kalıntıların bir kısmı kapitalistleşti. Toprak ağalarının (gelişen tarım teknolojisi, iç pazarın genişlemesi ve pazar için üretimin artması nedeniyle) tekelci burjuvaziye bağımlılığı arttı. Tefeciler, bankalardan aldıkları krediyi, köylüye ve esnafa yüksek faizlerle vererek daha “çağdaş”bir biçim aldı. Toptancı tüccarlar, tekelci burjuvazinin mallarını pazarlayan aracılara dönüştü. Tekelci burjuvaların, fabrikalarının ürünlerini stoklamaya başladı. AP hükümetleri tekelci burjuvazinin belirleyiciliğinde hâkim sınıflar arasındaki bir dengeyi temsil ediyordu...”(Koç, 1979:107)

1965 seçimleri sonrasında ortaya çıkan tabloya baktığımızda, parlamentoda çoğunluk sağlayarak hükümeti kuran AP'nin, hâkim sınıfsal ittifak çelişkilerinin uzlaştırılmasını simgelediğini görüyoruz. AP hükümeti ile birlikte daha önceleri toprak ağalarına karşı alınan kısmi önlemlerde rafa kaldırıldı.

“...1965'te tek başına iktidara gelen AP siyasal mücadele içinde egemen sınıflar arasında gerekli ittifakı gerçekleştirdi; yönetimde ve hükümette sanayi sermayesi ile mali sermayenin ağırlığı DP döneminde olduğundan daha çok görünüyorsa da, büyük toprak sahipleri seçmen çoğunluğunun oyunu denetimi altında tutarak Meclisi, buradan da Partinin seçim yazgısını etkilerler. Böylece kapitalist üretimin kırsal alana girişini hızlandırmayı amaçlayan önlemlere büyük toprak sahiplerinin karşı çıkmaları ile kalınmadı, aynı zamanda büyük toprak sahipleri kendi temsilcileri aracılığı ile kamu kredilerinin büyük bir bölümüne de el koydular. Bütün bunlar ekonominin hızlanmasına bu açıdan kent burjuvazisine ve emperyalizme karşı önemli güçlükler çıkardı...”(Yerasimos,1980: 927)

AP Hükümetleri, belli bir denge oluşturmakla birlikte Oligarşik ittifak içerisindeki çıkar çatışmaları, emperyalizm ve işbirlikçi tekelci burjuvazi açısından tahammül sınırlarını zorlamaya başladı.

Siyasal süreçte yaşananlar bu kamplaşmaların, üstünlüklerin, değişen güç ilişkilerinin açığa çıkmasıdır. Nitekim bu çatışmaların en yoğun ifadesi, AP ekseninde yaşandı.

Oysaki “karma ekonomi”, o yıllara kadar, dönemin iki büyük siyasi partisince, yani CHP ve AP tarafından ekonomideki rejimin esas çerçevesi olarak kabul edilmişti. Fakat 1960'ların sonlarında “karma ekonomi”zorlanmaya başlamıştır. Sınaî gelişme hızlandığı zaman, daha önceden kestirilemeyen sermayenin kendi arasındaki çıkar uzlaşmazlıklarının artışı, tarihin öğrettiği derslerdendir. 1960'larda sınaî gelişmeyi uyaran AP' de artan kaynaklardan pay almaya istekli kısımlar arasında ve tercih yapmanın zorlaştığı bir noktada kalmıştır. Ekonomik gelişmenin sanayi politikalarıyla hızlandığı 1960'ların ikinci yarısı, “karma ekonomi”nin ve AP'nin zorlanışı ile birlikte, Türkiye'de sağ siyasal yelpazenin de çeşitlendiği yıllar olmuştur. (Petrol-İş, 1991: 532)

Mevcut koşullarda yeni güç dengelerini yansıtmayan, siyasal çerçeve aşınmış, sermayenin yeni ihtiyaçları açısından yetersizleşmiştir. Bu gelişmeler sonucunda AP, önce zayıflamış, sonrasında ise parçalanmalar yaşamıştır.

Sanayi kesiminin tarıma nazaran önemli mesafeler kat ettiği bu süreçte, sanayinin bu gelişimi salt tarım kesimi ile sınırlı kalmayıp, ticaret kesimi karşısında da açık bir üstünlüğe dönüştü.

Yerli tekelci sermaye mevcut ekonomik yapı içerisinde belirleyici bir rol oynamaya başladı. İşbirlikçi tekelci sermaye, artık var olan statükonun ilerisinde ulaştığı gövdeye uygun, sınıfsal ittifaklarında yeni bir düzenleme talep ediyordu.

12 Mart öncesinde Oligarşik Yapıda Parçalanmalar

Tekelleşme, “Holdingleşme”süreci, kaçınılmaz sonuçlarını yaratmakta gecikmedi. Birçok orta ve küçük ölçekli işletme piyasadan silindi. Merkezileşme ve yoğunlaşma sürecinde “karar mekanizmaları”na etkide bulunmak, gelişmeleri kendi yörüngesinde oturtmak amacıyla çeşitli girişimler oldu. Gerileyen, duraksayan kesimler ise varlıklarını koruyacak, gerilemeyi durduracak tedbirlerin alınmasını kendi siyasal temsilcilerinden (AP) istiyorlardı. çelişen ve çatışan istemlerin tam ortasında bulunan AP'nin bu kaotik ortamda üzerine bastığı zemin kaymaya/değişmeye başladı.

“...1965 seçimleri bir yandan öncelik kazanan endüstri ve ticaret kesiminin öncülüğünde, 1960 öncesinin egemen siyasal güçlerini yeniden ve tek başına iktidara getirirken, bir yandan da karşı ideolojilerin Meclis'te de temsilci bulmasını sağlamış ve böylece sorun ve tartışmalar parlamentoya yansımıştır. Yapısal sorunlar giderek ağırlaşırken, kalkınma -beklenen hıza ulaşamadığı gibi- geniş yığınlara yaygınlaşamamış, toplumsal dengesizliklerin artması, siyasal ortamın giderek gerginleşmesine neden olmuştur...”(Sencer, 1986: 125)

Sermayenin tekelleşmesi olgusu, öncelikle ithalat ve buna bağlı ticari kesimleri etkisi altında aldı. Tekelleşme olgusu, ithalatın sınırlanmasına dönük mali kararların alınmasını gerektirdi. Türkiye 1971'e tekelci sermaye öncülüğünde giriyordu. Bu sınıfın içerisinde gelişmelere damgasını vuran sanayi kesimiydi. “Ancak hâkim zümrelerin iç çelişmesindeki son gelişmeler, sanayi kesiminin siyasi önceliğini sürdürmek konusunda ciddi sorunlarla karşılaştığını göstermektedir. Büyük toprak sahipleriyle ve Anadolu tüccarıyla ara zaten açılmış, bu soğukluk MNP ve DP aracılığıyla siyasal plana da sıçramıştı. Şimdi aynı hâkim zümrenin ticaretin ithalat burjuvazisiyle ve asker/sivil bürokrasinin finansman kanunundan etkilenen bölümüyle arasının açıldığı yönünde belirtiler vardır...”(İsmail Cem,1973: 27)

Büyük hesaplaşmaların yaşandığı 1969–71 arasında ticari kesimdeki suskunluk sınaî ve tarım kesimini rahatsız ediyordu. Alınan önlemler, ithalatçı tüccarın pay ve yaşam alanında daralmaya neden oldu. Hâkim sınıfların var olan dengeyi bozdukları önemli bir kesimde yukarıda sözü edilen “asker-sivil zümre”ydi. Cumhuriyetin ilk yirmi beş yılını denetlemiş ve sonraki yirmi beş yılda ise, sistemi kendi mantığı içinde rasyonelleştirici baskılarda bulunan (Gevgilili,1989: 102) bu kesimle ipler tamamen kopmuştu. Bu kesimin temsilcileri 12 Mart öncesinde var olan “iktidar boşluğunu”doldurmak amacıyla harekete geçtiyse de (Milliyet, 21.3.1971) başarısız oldular.

Tekelci sermaye bağlaşıklarının çekildiği kanalları ise (özellikle ithalatçı tüccarın) doldurdu. Sanayi kesimi bu sıralarda ithalatı da denetlemeye başladı. İlaç sanayi bu gelişmeye somut bir örnek teşkil etmektedir. Tekelci sermayenin güçlenmesi ve bu gücünü karar mekanizmasına yansıtmak isteyişi, bu gücü yansıtacak yasal ve kurumsal düzenlemeler talep etmesi, haliyle bu sürecin dışına itilmekte olan irili ufaklı sermaye kesimlerinin yaşamsal dayanaklarını ortadan kaldırıcı veya en azından sınırlayıcı özellikler taşımaktadır.

Güç ilişkileri ve dengelerinden kaynaklanan talepler, her kesimin değişik düzey ve açılardan “şikâyeti”olarak siyasal iktidara yansıtıldı. Sanayi kesimi açısından, tüccar onun sırtından geçinen bir parazit olarak görülürken, sonraki gelişmelerde, sanayici kesimin, iç pazarda kendi dağıtım mekanizmalarını oluşturmaya başlamasıyla, ticaretin gelişimi tamamen sanayiye bağımlılık ölçüsünde oldu. Keza devletin desteği ve kredi dağılımı da sanayi-ticaret-tarım üçgeninde sanayinin üstünlüğünü perçinledi. Tüm teşvik ve primler, sanayiyi gözetici tarzda yönlendirildi.

Tekelci sermayenin kendini olağanüstü ölçülerde dayatması, küçük sermayenin elini kolunu tamamen bağlamış ve bu kesimde, tekelci sermayeye “bağımlılığı”ölçüsünde var olma şansını yakalamıştı. Bankalardaki gelişim, tekelci sermaye grupları arasında da çelişkileri derinleştirici olmuştur. Yüksek oranlı faizler ve pahalı kredi kullandırma yöntemleri, elinde bankası bulunmayan tekelci sermaye gruplarının da şikâyetlerini yükseltmelerine neden olmaktadır. Alınan pahalı krediler, alıcı bankaya olağanüstü ölçülerde bağımlılığa neden olmaktaydı.

12 Mart öncesinde özellikle banka sahibi olmayan sanayiciler açısından, kredi alanında, bir “düzen değişikliği”istemi temel bir slogan haline geldi. Sermaye piyasasının oluşması ve ucuz kredi istemleri sürekli ifade edilmiş ve kendi göbeğini kesmek isteyen bu kesimler “tahvil”, “hisse senedi”gibi olanaklarla bankaların “haksız rekabetinden”korunmaya ve bu vasıtayla onları aşmaya çalışmışlardır.

Bu arada, “....özel sektörün, AP'ye karşı bir “tedirginlik”duyması, 1969'a, hatta öncesine rastlar. Sonra, bir kuşkuya dönüşen tedirginlik, özellikle ünlü “finansman kanunu”nun, “Emlak ve Arazi Vergisi”nin tartışmalarında, 16 Haziran 1970 işçi olayları sırasında sol düşüncelerin geliştiği oranda AP'ye karşı açıkça cephe almaya götürür özel sektörü. Sıra, Finansman Kanunu'nun son yılların tek gerçek reform girişimi olan Emlak Vergisinin görüşülmesine geldiğinde, artık Odalar Birliği İkinci Başkanı bile “...Hükümetin koyu bir devletçilik anlayışından endişe ettiklerini”kesinlikle kamuoyuna duyurmaktadır. Bizzat AP'nin bazı senatörleri, “Son vergilerin komünizmi getireceğini”Meclis kürsüsünden açıklamaktadırlar. (İsmail Cem, 1973: 58)

Bütün bu çelişkiler bir noktadan itibaren patlamaya yol açar. AP'li Maliye Bakanı Mesut Erez'in başlangıçta 28,5 milyar TL olarak sunduğu 1970 Bütçesi'nde iç kaynakların sağlanabilmesi amacıyla yeni bir vergi öneren olağanüstü bir paket hazırlanır. Finansman Kanunu adıyla bilinen öneriler demeti, 10 Ağustos 1970 devalüasyonunun yapıldığı gün Resmi Gazete'de yayınlanır Finansman Kanunu olarak bilinen ve tartışmaları alevlendiren bu pakette yer alan yeni ve değişen vergiler ise şunlardı: (Gevgilili, 1987:448–449)

— Taşıt alım vergisi,

— İşletme Vergisi,

— Gayrimenkul Değer Artış Vergisi,

— Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi, — Bina İnşaat Vergisi,

— Veraset ve İntikal vergisi,

— Damga vergisi ve harçlar,

— Spor Toto vergisi,

— Gider vergileri.

“...1970'lerin başından başlayarak, sanayi burjuvazisinin siyasal iktidardaki etkisi geniş ölçüde artmış, (...) siyasal iktidara büyük burjuvazi içinde damgasını vuran kesim sanayi burjuvazisi olmaya başlamıştır. Bunu birçok siyasal ve iktisadi göstergeden çıkarmak olasıdır: Kredilerin sanayi burjuvazisine doğru açık bir biçimde kayması, kotaların sanayi burjuvazisinin isteklerine göre düzenlenmesi, vb... Devalüasyon ve bunu izleyen bir sürü ekonomik karar, büyük burjuvazi içinde sanayicilerin kazandığı ağırlığın belirtileridir. İşletme Vergisi, emlak ve öteki alım-satım vergileri, sanayiyi, kolayca desteklemek için çıkarılan önlemlerdir...”(Tanilli, 1986: 279)

Alınan bu kararlar çeşitli sermaye kesimleri açısından bardağı taşıran damla olmuştur. AP eksenli parçalanmalar başlar. Artık, 12 Martın hemen öncesinde sermaye grupları giderek sertleşen kamplara bölünmüş durumdadırlar. Tüm olumlu göstergeler ve gerçekleştirdiği sıçramaya rağmen tekelci sermaye ise hala mevcut gelişmelerden rahatsızlık duymaktadır. Birçok istekleri AP iktidarınca hala yerine getirilememektedir.

Tekelci Sermayenin AP üzerindeki “yanılgısını”tekelci sermayenin en yetkin ismi Vehbi Koç dile getirmiştir:

“... 1969 senesi Ekim ayında yapılan Millet Meclisi seçimini kazanan Adalet Partisi'nin dört yıl müddetle ülkeye istikrar getireceği ve bu devrede memleket kalkınmasının daha süratle yürüyeceği kanaatindeydik.

Oysaki hadiseler, bu tahminlerimizde yanıldığımızı bize gösterdi.”(Yeni Gazete, 9.4.1971)

AP, tüm çıkar çatışmalarının ortasında erimekte ve hâkim sınıfları temsil yeteneğini sıfırlamaktaydı. Bir kesimin taleplerini yerine getirmek, başkaca kesimleri karşısına almasına yol açıyordu. Bu safhada Anadolu sermayesi dışlandığını ve geleneksel olarak, temsilciliğini yapan bu partinin talepleriyle ilgilenmediğini görmüştü. 41'ler olayı, bu temsil olanağının ve partide kalmanın olanaksızlığını simgeliyordu.

Tekelci burjuvazi, tek başına iktidar olmak ve bu amaçla iktidar ilişkilerini biçimlendirmek istediğinde, Türkiye'de daha önce DP ve AP ekseninde kurulan ittifaklar, var olan çelişkiler nedeniyle parçalandığında, AP, “peynir ekmek gibi”ufalandı. Politik arenadaki parçalanma, çıkar çelişkileri üzerinden gelişmekte ve AP, tekelci burjuvazinin istemlerine artık yanıt oluşturamamaktadır. Bu nedenle, tekelci burjuvazi “kuvvetli bir iktidar”istemektedir. (Milliyet, 21.3.1971)

Temsil Krizi ve Siyasal-Sosyal Kutuplaşmalar

Tekelci burjuvazi, 1961'de 1965'ten başlayarak tümüyle iktidara gelmişti. Küçük burjuva (asker-sivil) radikallerinin kurmak istedikleri denge, artık koşullarını yitirmeye başlamıştı. Ancak Tekelci sermayenin doğrudan emperyalizme bağımlı kesimleri, her şeye rağmen bir hareket serbestîsine sahip değillerdi. Sağ taraflarında büyük toprak sahipleri ve öteki pre-kapitalist kalıntılarla mücadele etmek, sol tarafta ise, sömürülen kitlelerin bilinçlenmesini bastırmaları gerekiyordu. İşte bu amaçlar içinde, ordunun yeniden kazanılıp rejimin gereksinimlerine uygun kullanılması gerekmekteydi. (Yerasimos, 1980: 926–927)

AP, daha 1969 seçimleri sürecinde bir “Anayasayı Islah Programı”nı gündeme getirmişti. Programda ağırlıkla devlet organlarının yeniden düzenlenmesi amaçlanıyordu. (Programın tam metni için, bkz. Tanör, 1994: 34/35) AP bu amaçla dönemin yoğun siyasal sosyal olayları karşısında, temel yönelimine uygun bir politik tutum sergiliyordu.

“...en ilginç davranış biçimi Adalet Partisi hükümetinde gözleniyordu: Şiddete karşı hiçbir önlem almayan hükümet, sanki şiddet eylemlerini destekliyordu. Hükümetin bu davranışı ancak aşağıdaki nedenlere bağlanabilir:

İlk olarak, hükümet, Menderes örneğinden korktuğu için, etkili önlemler almaya yanaşmıyor olabilirdi. “Devletçi - seçkinciler”ve solcular tarafından yapılan sert eleştiriler, hükümetin imgesini zayıflatmıştı. üniversite profesörleri, yargıçlar, doktorlar, mühendis ve mimarlar, işçiler, hükümete karşı gösterilerde bulunuyorlardı. Basında etkili bir karşıt eylem sürdürüyordu. Büyük bir olasılıkla, hükümet böyle bir kargaşa ortamı içinde, kendisini, şiddeti durduracak önlemler alacak kadar güçlü görmüyor olabilirdi.

İkinci olarak, hükümet, sol eylemlere karşı, sağcı “militan”grupları kullanmayı yeğ tutuyordu. Bu yöntemle hem hükümetin yıpranmasının önleneceği, hem de kamuoyunda solculara ve “devletçi, seçkinciler”e karşı “halkın”tepki gösterdiği görüntüsünün yaratılabileceği umut ediliyordu. Kısa dönem için, karşıt gruplarla uğraşta, bu yöntemin uygulanmasının daha etkili ve daha güvenli olacağı düşünülmüş olabilirdi.

üçüncü olarak, hükümet, bu kargaşalığı abartarak ve nedenini de hükümetin yetkisizliğine bağlayarak, kamuoyunu, istediği Anayasa değişiklikleri yönünde hazırlamak amacını güdüyordu.

Dördüncü bir neden de, dinamizmini yitiren AP'nin, şiddet eylemine dönük sağda destek arama gereksinmesi olabilir...”(Sencer, 1986: 184)

AP, gelişen sınıfsal mücadelenin bastırılması amacıyla, dini gericiliği kullanma yoluna gitti. “Komünizmle Mücadele Dernekleri”1960'ların başlarında ortaya çıkmıştı. Silahlı Kuvvetlerin istenen doğrultuda yönlendirilmesine kadar, bu son derece güçlü temellere sahip dini gericilik, önemli rol oynadı. Amerikan petrol şirketi ARAMCO tarafından finanse edilen ve CIA'nin açık desteğine sahip bu sağcı militan örgütler vasıtasıyla Türkiye'de dinsel gericiliğin yerleşmesinde önemli rol oynadılar. Bu militan güçler daha sonraları (burjuva partilerinin) birbirlerine karşı üstünlük aracı olarak da kullanılmak istenecekti. Bu amaçla, AP özellikle tek parti döneminin olumsuz jandarma ve tahsildar görüntülerini kırsal kesimde hatırlatıp; Laiklik ve CHP'nin orta-sol çizgisini “komünizm”olarak lanse ederek, kitlesel bir temel oluşturmak istedi.(Yerasimos, 1980: 928)

Anayasa değişikliklerini yapmayı temel diskur haline getiren AP, bu amaçla kamuoyunu buna göre hazırlama stratejisi geliştirmeye yöneldi. Bu amaçla da ordunun üst kademelerini tümüyle kendisine kazanması gerekiyordu. Gelişmelerden anlaşıldığı kadarıyla AP, bu konularda epeyce adım atmış ve bu alanda oldukça emin gözüküyordu. Hatta Mart 1971'in ilk günlerinde bir AP'li Bakanın Suat Hayri ürgüplüye bir askeri darbe olasılığına karşı söyledikleri, AP'nin orduya bakış açısını sergilemesi nedeniyle öğreticidir:

“...Hiç korkmayın Sayın ürgüplü, (...) Ordudan hiçbir tehlike gelmez. Beş yıllık iktidarımızda bunun tedbirlerini aldık. Komutan evleri, otomobiller, uçaklar, sık sık dış geziler ve çeşitli imkânlarla bağladık onları...”(Koçaş, 1977:1860)

Bunun nasıl bir tarihsel yanılgı olduğu ise ancak 12 Mart'la birlikte anlaşılacaktı!

AP, 1965'ten sonra, işçi sınıfı ve küçük köylülüğün eylemleri giderek radikalleştiğinde askerlerin kararsızlığı ve CHP'nin güçsüzlüğünü fark etmişti. Ancak AP, askerin açık işbirliğini sağlamak istiyordu. Bu nedenle para militer örgütlerin, sola saldırması ikili bir yarar sunmaktaydı; yasallık ile çelişme tehlikesi olmayan yarı resmi bir baskı mekanizmasını elde tutma üstünlüğü ve “aşırı uçlarda kardeş kavgası”na son vermede bu yasallığın işlemediğini kamuoyunda savunmak.(Yerasimos, 1980: 929) Tüm bunların üzerinden “bol geliyor”denilen 1961 Anayasasını değiştirecekti!

Bu dönem nispeten daha zayıf konumda olan muhalefetteki CHP'de ise, Ortanın Solu hareketi gelişmekteydi. O yıllardaki, Ortanın solu hareketi, 1930'ların halkçılık anlayışından oldukça farklı bir halkçılık anlayışına sahiptir. Sınıfların varlığını kabul etmekte ve fakat sınıf mücadelesine karşı çıkmaktadır. Sosyal adalet, sosyal güvence ve özgürlük temel diskurlardır. (Ayata, 1992:83) Bu yaklaşım ilk önceleri bir uzlaşma sonucu ortaya çıkmışsa da sonraları CHP içerisinde de ayrılıklara neden olur. Halkçılık diskuruyla hareket eden sol kanat parti içerisinde kilit noktaları ele geçirirken, 1945 sonrası gelişmelerde partide kalan eşraf kesiminin yer aldığı sağ kanat merkez sağ bir parti olan Milli Güven Partisi'ni kurmak üzere ayrıldı.

Turhan Feyzioğlu başkanlığındaki Cumhuriyetçi Güven Partisi, koyu anti-komünist ve Atatürkçülük vurgularıyla, 12 Mart döneminde, parlamentoda askeri kesimin bizzat temsilcisi olmuştur...”(Sakallıoğlu, 1993: 91)

DP geleneğini sürdüren siyasal hareketlerin toparlanması süreci aynı zamanda burjuvazinin sanayiye dayalı diliminin sözcülerinin bu hareket içinde önderliği ellerine geçirmesine denk düşer. 1960'lı yılların AP'sinin DP'nin mirasçısı olduğu kuşkusuz doğrudur. Ama önemli bir kayıtla; DP içinde sanayi burjuvazisi tabi bir unsurken, AP bünyesinde yönetici güç bu sınıf dilimidir...”(Savran, 1987: 148) Bu tabiyet ilişkisi sorunlar yaratmaya adaydı. 1968–69 yıllarındaki bunalım, AP hükümetlerini aşarak çatlak yarattı. Bunalım, hâkim sınıflar içindeki dengeyi bozdu. AP hükümetleri, hâkim ittifak içinde tekelci burjuvaziyi kollayarak adım atarken, 41'ler hareketi, 1970 yılında bütçenin mecliste kabul edilmemesine yol açtı. AP hükümetlerinin hâkim ittifak içinde tekelci burjuvaziyi kollamasından huzursuz olan feodal kalıntıların bir kısmı 41'ler hareketiyle çıkış yaptı ve daha sonra Demokratik Parti'yi kurdu. Bunlar, devletin kredilerinden daha fazla pay, tarım gelirlerinin yükseltilmesini, tarım teknolojisinin geli

ştirilmesini vs. içeren bir dizi taleple ortaya çıkmışlardı. (Koç, 1979: 108, Ergil, 1979: 56, Yerasimos, 1980: 932)

Sadettin Bilgiç liderliğindeki bu hareketin ortaya çıkışı, yenilgiye uğraması ve sonuçta partiyi terk etmesi, partinin ağırlıkla hangi sınıfın temsilcisi olduğuyla ilgilidir. Bu süreç aslında, 1969 seçimleri sırasında, sanayi burjuvazisiyle büyük toprak sahipleri arasındaki kopmayla başlamıştı. Kırsal kesimde emperyalist sömürü mekanizmasının tabanını oluşturan küçük tüccar-tefeciler, tekelci burjuvazi karşısında uğradığı kayıplardan ötürü tepkilidir ve aşırı dinci sağın da tabanını oluşturmaktadır. Daha önce vurguladığımız üzere, bir koalisyon partisi olan AP içerisinde sanayi burjuvazisinin çıkarları ağırlıkla savunulmaktadır. AP bunun yanı sıra tarım, esnaf, küçük sanatkâr ve ticaret kesimleriyle de dengeli bir ilişki sürdürmeye çalışıyordu. İthal ikameci sanayileşme politikalarının sürdürüldüğü bu dönemde artık var olan denge bozulmuştu. Ticaret ve tarım kesimleri, uğradıkları haksızlığa isyan ediyorlardı. (Sakallıoğlu, 1993: 63, Yerasimos, 1980: 932)

Bu gelişme eski Demokrat Parti ve onun devamı AP'de sınıflar arasındaki yeni farklılaşmayı meydana getirdi. Bu farklılaşmayladır ki, politik arenada AP, artık bazı sınıfların ittifakı ile birlikte karar aldığı politik güç olmaktan çıkmıştır. özellikle gelişme ve farklılaşma ekonomik bakımdan (imalatçı) sanayi burjuvazisini ön plana atmış ve bu sınıfa, politik olarak da, kendisine gerekli olan genişleyen bir üretim düzenini yeniden üretmek ihtiyacını duyurmuştur...”(Milliyet, 12.12.1971)

“...Demirel önderliğinin sanayi burjuvazisinin çıkarlarına verdiği mutlak öncelik, Türkiye'de burjuvazinin parlamenter hâkimiyet biçiminin “altın çağı”nı oluşturan 1965–1969 döneminden sonra hâkim sınıflar bloğunda yeni çatlaklar doğuracaktır. 1969 sonrasının Demokratik Parti ve Milli Nizam partisi (MSP' nin atası) girişimleri, hâkim sınıflar içindeki bu çatlağın birer siyasal ifadesidir...”(Savran, 1987: 150)

Büyük tarım burjuvazisi AP'ye ve onun zaman zaman toprak reformundan söz açan sanayi burjuvazisine olan yakınlığını protesto etmektedir. Daha sonra sanayi ve ticaret burjuvazisinin yabancı sermaye ile bütünleşip ithalat veya üretimden dağıtım işlerine kadar ekonomik faaliyetin her alanını kontrolüne alması Anadolu tüccar tefeci ve küçük imalatçı kesimlerinin kârını ve yaşam alanını önemli ölçüde sınırladı. Necmettin Erbakan'ın önderliğinde Odalar Birliği içinde sürdürülen mücadele Milli Nizam Partisi'nin doğuşu ile AP'den yeni bir sosyal kesimin ayrılması şeklinde noktalandı. Bu parti daha sonra muhafazakâr sağ Milli Selamet Partisine dönüştü. (Ergil, 1979: 96)

MNP' nin ortaya çıkmasına neden olan gelişim sürecinin önemli halkası Türkiye Odalar Birliği seçimleri olmuştur.

Prof. Dr. Necmettin Erbakan, 1966 yılında T.O.B. Sanayi Dairesi Başkanlığı'na getirildi. 1968'de ise büyük sanayi ve ticaret çevrelerinin itirazlarına karşın “küçük ve orta çaptaki işadamlarının temsilcisi olarak”T.O.B. Başkanlığına seçilir.

Bu seçime karşın AP'li Ticaret Bakanı tarafından başkan olarak tanınmamış ve bu görevden uzaklaştırılmıştır. Ardından AP'den milletvekilliği aday adaylığı da reddedilmiştir. Erbakan, bu durum karşısında 1969 genel seçimlerine Konya'dan bağımsız aday olarak girer ve kazanır. Erbakan, Anadolu küçük girişimci kesiminin tepkisini şu şekilde dile getirir:

“...Ekonomik mekanizma büyük kent tüccarlarından yana işlemekte, Anadolu tüccarı, kendilerini üvey evlat olarak bilmektedir. ithalat kotalarından aslan payı, üç dört kentin tüccarına ayrılmakta(dır)... Anadolu bankalarında toplanan mevduatı, Anadolu halkı yatırmakta, ama bu para kredi şeklinde büyük kent tüccarına verilmektedir... Odalar Birliği tümüyle komprador-mason bir azınlığın vasıtası halinde çalışmaktadır. Koca teşkilat komprador ticaret ve sanayinin kontrolü altındadır. O halde önce idare heyetine girelim ve Odalar Birliğini Anadolu tüccar ve sanayicisinin hizmetine yarar bir hale getirelim dedik...”(Sarıbay, 1985: 98–99, İsmail Cem,1970: 57)

Odalar Birliği içerisindeki bu mücadele sürecinde Anadolu küçük ve orta girişimciliğinin İslami motiflerle bezenmiş olan siyasal örgütlenmesi MNP, 26 Ocak 1970'de kurulur.

MNP, 20.5.1971'de Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılır. 61 Anayasasının çizdiği sınırların dışında ve ona karşı mücadele eden parti, mevcut kuralların (Kemalizm esprisi!) sonucunda faaliyetlerine son verir.

11 Ekim 1971'de MSP kurulur. MNP ile aynı doğrultuda olmakla birlikte ilk başlarda bir paralellik kurmamaya özen göstermişlerdir. Hatta bu nedenle ilk Genel Başkan kongreye kadar Süleyman Arif Emre olmuştur.

Yaşananlar Türkiye'de kapitalizmin yukarıdan aşağıya emperyalist üretim ilişkileri temelinde gelişmesine uygun bir seyir izledi:

“...Türkiye'de meydana gelen menfaat çatışmalarıyla bozulan ittifaklar ve belli sınıflar içindeki farklılaşmalar onları artık aynı iktidarı paylaşır birbirleriyle uyuşur bulunur durumdan çıkarmaktadır. Menfaatlerin çelişmesi sonucunda ortaya bir iktidar boşluğu çıkmakta çoklarının beraberce ‘kuvvetli iktidar' istemesi olayı doğmaktadır. Bugün özellikle sanayi burjuvazisinin, büyük burjuvazinin daha fazla gelişmesiyle, tarihin daha ileri gitmesi için zorunlu ortama, ilişkilere ve gerekli olan kanunların çıkmasına doğru gidilmektedir. Kapitalist gelişmenin rasyoneli bu noktadadır. Daha çok Anadolu ticaret burjuvazisinin temsilcisi olan Erbakan bir Nakşî lideri olarak, sanayinin emrinde ticarete dönüşme sürecinde tarihe de karşı düşmektedir. Erbakancılar büyük sanayinin emrine girmeyip ona karşı çıkmaktadır. Erbakan bu oluşuma karşı mücadeleyi önce Odalar Birliği'nde vermiş ve mağlup olmuştur.

Görülüyor ki, iktidar boşluğu ve kuvvetli iktidar sorunu Türkiye'de sanayinin gelişmesiyle ve onun zorunluluğu ile ilgilidir. Sanayi yalnız montaj sanayisinden ibaret değildir. Sanayi bugün diğer kuruluşlarıyla birlikte bir işbölümüne gitmeğe itilmektedir.

Türkiye'de şimdi tefeci sermayesi de dönüşmekte ve kapitalizme has faiz getirir sermaye ortaya çıkmaktadır. Buradan bugünkü görüntüsüyle, tahvil piyasasıyla karşı karşıya gelmekteyiz. Esham piyasasına tarihi şartlar henüz müsait değildir. Tahvil piyasasının bu kadar alıcı bulabilmesi bize sanayiye kaynak akımında, artık yalnız bankaların yahut sanayi Kalkınma ve Yatırım Bankası'nın ve ticari kredi içinde sanayiye ayrılabilen sermayenin değil, tahvillerinde ilaveten önemli bir katkıda bulunduğunu gösteriyor. Bunların hepsi beraber, sermayenin artık ‘sanayi sermayesi' olması, emtia halindeki sermayeye dönüşmesi, sonra da tekrar belli bir ortalama kâr haddiyle para halindeki sermayeye dönüşerek dolaşımını tamamlaması safhasına geldiğimizi açıklar.

Bu noktada daha gür bir sınıf olarak sanayi burjuvazisi Türkiye'de kendisi için gerekli olan ilişkileri getirmek ister. Tarih buraya meseleleri getirmiştir. Kendisine ait kanunları çıkarmak ortamı hazırlamak ister. Ama işlerin bu yönde gelişmesine dünkü ilişkiler kâfi değil... Arada bir uyumsuzluk var: Sermaye zaten genişleme büyüme eğilimindedir. Sermayenin genişleyerek yeniden üretimi ise bir yerde, ilişkilerin üretimidir. Onun gereği olan düzenin üretimi yeniden üretilmesidir. Bunun içindir ki, bugün oldukça gelişmiş bir seviyede olan sanayi burjuvazisi nitelik itibariyle de Türkiye'nin yönetiminde, kanunlarında, parlamentosunda ağırlığını koymak istemektedir. Bu açıdan tarihi olarak rasyoneldir...”(Milliyet, 21.3.1971)

Tüm bu politik kamplaşma ve parçalanmalar. Emperyalizmle bütünleşmiş işbirlikçi tekelci burjuvazinin programını dayatmasını engellemeye yetmedi. çünkü, “...Büyük burjuvazinin kanatları arasındaki dalgalanmalar, aslında, kapitalizm karşısında kapitalizm öncesine ait çeşitli kesimlerin direnişleridir. Tefeci sermaye, geleneksel toprak ağası, eski eşraf ve mütegallibe kalıntıları, kapitalistleşmenin getireceği rasyonellere ve iç bağlılıklara özellikle de 1970'ler başlarında politik muhalefet yoluyla umutsuzca karşı çıkmaktaydılar...”(Gevgilili, 1989: 93)

12 Mart Darbesi ve Geçiş Süreci (1971–1973)

Askeri Darbenin Niteliği

1970 yılı sonlarında parlamenter rejim çıkmaza sürüklenmiş ve tekelci burjuvazinin, siyasal kurumların işlemezliğinden duyduğu rahatsızlık had safhaya ulaşmıştır. Aynı dönem ekonomik bunalımın ağırlaşmasına da tekabül etmektedir.

Bu dönem, tekelci burjuvazi nicel/nitel açılardan Türkiye'nin başlıca “ayarlayıcısı”olmaya evirilmiştir. (Milliyet, 21.3.1971)

Emperyalizm ve yerli işbirlikçileri kendi gereksinimlerinin önünde bir engel olarak gördükleri, 1961 anayasasının getirmiş olduğu rejimi değiştirmek için azami bir çaba gösterdiler. Bu değişimin politik savunuculuğunu AP yaptı. 1970 sürecinde yaşanan bölünme ile AP kendi ayak bağlarından kurtulmaya çalıştı ve tamamen hâkim sınıflar ittifakının partisi haline geldi. Büyük toprak sahiplerinin bölünmeler vasıtasıyla kendi öz siyasal oluşumlarını yaratma özlemleri çatışmaları keskinleştirdi. İşbirlikçi tekelci sermaye kesimleri istedikleri değişimleri mevcut siyasal yapı içerisinde gerçekleştiremeyeceklerini anladıkları noktada devreye ordu girdi.

“...1970'lere doğru dünya genelinde yaşanan ekonomik bunalım Türk ekonomisinin yapısından gelen tıkanıklıkla birleşince (...) bunalımı emekçi halk kesimlerine yükleyerek atlatmayı düşünen model, (...) işveren çevreleri ile yerli ve yabancı strateji uzmanlarının gündemine gelmiştir. Buna Türkiye'nin NATO ittifakı içinde birlikte bulunduğu, ABD ve müttefiklerinin Kuzeydoğu Akdeniz'de istikrarlı rejim görme isteklerini ve bu konudaki NATO politikası...”(Akşin, 1989: 229–230) eklendiğinde, bu saptamaların ışığında, Türkiye'yi 12 Mart'a sürükleyen koşulların genel çizgileri oluşmaktadır.

12 Mart Askeri Darbesi birkaç Amerikancı generalin değil, 1947 sonrası ABD ile girilen ilişkiler sonucunda kurumsallaştırılan ilişkiler üzerinden gerçekleştirildi. Genelkurmay Başkanı, “ekonomik gelişme ile sosyal gelişme arasındaki dengesizliğin yarattığı karşıtlıkların düzeni demokratik araçlarla sürdürmeye elverecek anayasa değişikliği ile önlenmesi”gerektiğini açıkladığında darbenin rengi belli oldu. İçinde bulunulan dönem, sanayi üretimi vasıtasıyla sermaye birikiminin başlangıç evresi sayılabilir. Dolayısıyla, kapitalizmin en azgın dönemidir ve emperyalizm/yerli burjuvazi gibi iki çıkar çevresinin varlığı pervasız saldırı/sömürü için yeterli olmaktadır. Böylece sömürge bir ülke, emperyalizmin vesayetinde, “sanayileşme stratejisi”izlerken; faşizm, egemen sınıfların çıkarlarının korunmasında en etkili silah durumundadır. (Yerasimos, 1980: 938)

“...özgül bir birikim biçimiyle belirlenen bir aşama, sermaye birikimi sürecinin sürekliliğine tehdit oluşturan bir krizle noktalanır. Fakat bu kriz, sermaye birikiminin yeniden yapılanması yoluyla yeni bir biçime geçişin unsurlarını da içerir. Her bir birikim biçimi belli bir sınıf ilişkileri bütünüyle belirlendiği için, sermaye birikiminin yeniden yapılanması zorunlu olarak ‘iktidar blok'unun yeniden yapılanmasını da gerektirir. Dolayısıyla, birikimin sürmesine tehdit oluşturan ve işbaşındaki hükümete yeni bir yapıya geçişin unsurlarını dayatan ‘ekonomik kriz', aynı zamanda ‘siyasal' bir krize neden olur. Bu, geçiş zorunluluğu ile mevcut siyasal ve ideolojik taahhütleri arasında kapana kısılan hükümet için bir ‘temsil krizi' niteliğindedir. İşbaşındaki hükümetin ‘iktidar blok'unun yeniden yapılanmasını gerçekleştiremeyişi, yalnızca bir hükümet değişikliği değil, ayrıca bazı durumlarda bir siyasal rejim değişikliği biçimini alan radikal bir kopuşla sonuçlanır. Bu değişiklikleri ortaya çıkaran şey devletin sürekliliğidir...”(Gülalp, 1993: 76)

“12 Mart 1971'deki askeri müdahaleyi siyasi ve ekonomik istikrar için nöbet değişimi şeklinde tanımlamak yanlış olmaz. Dış çevreler, (ABD ve NATO) sanayi ve ticaret burjuvazisi, büyük toprak sahipleri, ordu yüksek komuta konseyi ile parlamento çoğunluğu (AP-CHP ve bazı partiler) böyle bir formül üzerinde geçici uzlaşma (consensus) sağlamışlardır...(Akşin, 1989: 230)

Yaşanan değişim ve dönüşüm sürecinde ise eski ittifaklar çözülmüş yerini yeni ittifak ve ilişkilere bırakmıştır. “Bu farklılaşma ve çözülmeler, politik arenada yansımakta...”anarşi var”sözünü söyletmiştir. Bu çözülme, önce DP'de, sonra da AP'de ittifak halinde olan sınıflarda meydana gelmiştir. Aslında bu, üretim güçlerinin gelişmesi neticesinde yeni bir takım ilişkilerin, yeni bir düzenin, onun kanunlarının, ona uygun değişikliklerin gerekliliğinin ortaya çıkışıdır...(Milliyet, 21.3.1971)

İşte bu “gereklilikler”, askeri bir darbenin arka planını oluşturucu niteliktedir. Yine bu gereklilikler askeri darbeye yol açtı ve “tekelci burjuvazi hâkim sınıfların diğer kesimlerini yana iterek tek başına iktidar oldu...”(Koç, 1979: 108) 12 Mart darbesini izleyen günlerde, tekelci sermayenin önde gelen grupları; Koç, Eczacıbaşı ve Tekfen tarafından TüSİAD'ın kurulması, darbeye en fazla ihtiyaç duyan ve bundan güç kazanan kesimi de gösteriyordu. Daha sonraları öteki sermaye grupları da bu yeni oluşuma katıldılar. (Sönmez, 1992: 152)

“Muhtıra”görünüşte AP'ye yönelik algılansa da, Cunta destekli hükümetlerin uygulamalarıyla, AP'nin genel eğilimleri çakışmaktadır. Bu güdümlü hükümetler, parlamentoda öncelikle, CGP ve CHP içerisindeki sola kapalı kesimlerce desteklenmekteydi. Bu çerçevede “Muhtıra”Hükümetleri daha önce AP tarafından saptanmış, hukuksal/siyasal/ekonomik önlemlerin çoğunu uygulamaya koyuldular. AP, böylece “Muhtıra”Hükümetlerinin doğal destekçisi haline geldi. (Sencer,1986:191)

Tekelci burjuvazinin hukuksal/siyasal öncelikli istemleri Anayasal değişikliklerle gerçekleştirildi.

1971 değişimleri, özellikle Anayasa'daki temel hak ve ödevler, yasama/yargı organlarını konu edinmiş, gereğinde hak ve özgürlükleri kısıtlayarak, yasama/yargı denetimlerinden arınmış bir yürütme organını hedeflemiştir. 1971'deki biçimiyle Anayasa'da (...) “Milli Güvenlik”, “Kamu Düzeni”, “Genel Ahlak”, “Cumhuriyet İlkeleri”, “Devletin ülkesi ve Milletiyle Bütünlüğü”, gibi kavramlar, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmalarına gerekçe olarak kullanıldı. (Sencer, 1986: 126–127)

Geçiş Dönemi Hükümetleri

12 Martta Parlamento kapatılmadı. çözüm Cuntanın gözetiminde aynı parlamentoda arandı. Hazırlanan formül uyarınca tarafsız bir Başbakan'ın yönetiminde iki büyük parti (AP-CHP)'den bakanlarla oluşturulacak bir Teknokratlar Hükümeti kurulması kararlaştırıldı.

I. Erim Hükümeti

Erim Hükümetinin programı Türkiye'yi 1950 sonrası hızlanan gelişmelerle ortaya çıkan değişimin niteliklerine özgü bir yapıya oturtma anlayışını yansıtmaktadır. Tekelci sermayenin istemleri doğrultusunda, bu kesimin dışındaki ittifak bileşenlerinin tam anlamıyla tasfiyesi amaçlanmaktadır. Var olan çıkar çelişmelerinin kesin sonuca vardırılması ve halk muhalefetinin bastırılması, adeta yeni Hükümetin varlık nedenidir.

I. Erim Hükümeti'nin programı, öncelikle özel sanayinin gelişmesini engelleyen bazı ayak bağlarını tasfiyeye yönelmiştir. Programda, sanayi kesimini tedirgin eden işçi hareketlerine önemli sınırlamalar getirilmekteydi. Yine programın birçok unsuru, Demirel Hükümetince de ele alınmış ancak gerçekleşme şansı bulamamıştı. Sermaye piyasasının gelişmesi, toprak reformu, tarım gelirlerinin vergilendirilmesi, mali reformlar, sanayileşme çabasının gerekleri uyarınca, devlet kuruluşlarının ve idarenin yeniden düzenlenmesi vb. (İsmail Cem, 1973: 105) reorganizasyon çabalarının çatısını teşkil etmektedirler

İşte bu yaklaşımdan ötürü, 12 Mart Muhtırası ve Erim Hükümeti programında yer alan, “devrimcilik”ve “devletleştirme”anlayışı, TİSK tarafından, rahatsız edici bulunmadı. İzmir Ticaret Odası, programı, “Hükümetin ilkeleriyle programı desteklememeye imkân yoktur, diye yorumluyordu. (İsmail Cem, 1973: 113)

Erim Hükümeti'nin kuruluşu sermaye kesimleri arasında ciddi kapışmalara neden oldu. Yapı Kredi ve Akbank grupları arasında büyük çekişmeler yaşandı. Maliye Bakanı Sait Naci Ergin, Yapı Kredi Bankası Yönetim kurulu üyesiydi. (Koçaş, 1977: 395) Dönemin Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş anılarında bu çekişmelere yer vermektedir:

“...Evvela Akbank Genel Müdürü, Milletvekili Sayın Ahmet Dallı, benimle bazı konuları görüşmek istediği haberini gönderdi, memnun oldum..”

“Kasım 1971 sonlarında bu kez, Yapı ve Kredi Bankası Genel Müdürü Kazım Taşkent, Donanma Komutanı aracılığıyla çok önemli bazı konularda görüşmek üzere randevu istedi...”(Koçaş, 1977: 396)

Erim Hükümetinden (“Teknokratlar Kabinesi”) beklenti; yapısal reformların gerçekleştirilmesiydi. Bu anlayışta esas olarak, sanayi ve toprak zenginleri arasındaki çıkar çekişmesini, burjuvazi yararına kesinlikle çözümlemesidir. Burjuvazinin geliştiği oranda, tarım kesimindeki feodal kalıntıların tasfiyesi önem kazanıyordu

Erim Hükümeti yanı sıra, ondan öncesinde Demirel Hükümetince de özel sanayi kesimine öncelik tanınmakla birlikte, egemenliğin niteliğinde değişiklik vardır. Demirel döneminde tekelci sermaye, öteki bağlaşıklarıyla büyük bir mücadele yaşamıştır. Bu evrim/mücadele sonucunda, tekelci sermayenin isteklerini uygulama şansı bulabiliyordu. Erim programında ise, hükümetin otoriter özelliğinden dolayı, bu istekler hızla uygulanabilecekti. Böylece egemenliğin kesinlikle yansıması hesaplanmaktadır. Yeni Hükümet programı, bu nedenle önceki hükümetin gündemindeki konuları da ele almıştı. (İsmail Cem, 1973: 115)

CHP'den istifa ettirilen Nihat Erim Başbakanlığında kurulan I. Erim Hükümetinde AP 5, CHP 3, MBK 1 ve parlamento dışından 14 teknokrat görev aldı. Bu koalisyon, 26.3.1971/3.12.1971 arasında toplam sekiz ay sürdü. Kendinden beklenen “reform”paketini parlamentodan geçiremeyince varlığı anlamsızlaştı.

Dönemin İSO Başkan Vekili Nurullah Gezgin I. Erim Hükümeti'nin sermayenin beklentilerine tam bir yanıt oluşturamadığını vurgulamaktadır:

“Birinci Erim Hükümeti'nin teknokrat zümresinin getirmiş olduğu yenilikler ve 1971 yılının siyaset ortamı, Türkiye'nin ekonomik hayatında bir durgunluk dönemini ifade eder. Bu Hükümet, ekonomik sorunlardan çok, siyasal ve sosyal ortamı daha sıhhatli bir duruma getirmek konusuna ağırlık ve öncelik vermiştir. Dolayısıyla 1971'de ekonomik hayatımızda, gecikmeler ve durgunluk görülüyordu. Ancak bu arada, bazı isabetli tedbirlerde alınmıştı. Başlangıçta, bir takım bürokratik sürtüşmelere ve gecikmelere yol açmasına rağmen, ithalat ve ihracatta ön fiyat kontrolünü, ithalat rejimini, Bakanlıkta objektif kriterlere göre yapılmasını sanayiciler olarak olumlu bulmaktayız...”(Gezgin, 7.5.1972)

çıkar çelişkileriyle bozulan ittifaklar ve sınıfların iç farklılaşmaları, ortaya tekrardan bir “İktidar boşluğu”çıkarıyordu. Böylece “güçlü iktidar”özlemleri kendini daha fazla dayatmaktadır. Sanayinin gelişimi ve onun zorunlulukları tarihe ters düşen, sanayiyi ticarete bağlamak isteyenleri (Erbakan vb.) yenilgiye uğratmaktadır. Dönüşüm tefeci sermayesini de kapsamakta, kapitalizme özgü biçimlere zorlamaktadır. “Tahıl Piyasası”yalnızca bankalar veya Kalkınma ve Yatırım Bankası'nın kredileri değil, tahvillerinde tekelci burjuvaziye önemli aktarımlar için araç durumuna geldiğini göstermektedir. Bu nedenle önceki dönemin ilişkileri, 12 Mart Türkiye'sini açıklamaya yeterli olmuyordu. Sermayenin dönüşümüne uygun yapılanma/işleyişlerin gerçekleştirilmesi gerekiyordu. (Milliyet, 21.3.1971)

I. Erim Hükümeti beklentileri tam olarak karşılayamadığında tekelci sermayenin sözcülüğünü üstlenmiş olan Hürriyet gazetesi aracılığıyla bir kampanya başlatıldı. Tekelci sermayenin girişimleriyle Hükümet sarsıldı ve “on birler”olayı yaşandı. “Beyin takımı ve Erim, artık fonksiyonunu yitirmiş ve kullanılabileceği kadar kullanılmış bir grup olarak, adeta yaylım ateşi altındadır. Hele, anti-demokratik anayasa değişimleri de gerçekleştikten sonra, şimdi onların, reformist düşünceleri özel sektöre ve Meclise büsbütün ters gelmekte, sermaye, ekonomik yönden kendine daha bağımlı bir ekip istemektedir. 1971 Ekim ayında, hava adamakıllı değişmiştir. Basında Hükümetin ekonomik tasarılarına karşı kampanya sürerken, Hükümetle Meclisin en büyük partisi AP arasında bütün köprüler atılmıştır...”(İsmail Cem, 1973: 215)

II. Erim Hükümeti

Tekelci sermaye sözcüleri ilk dönemlerinde yeni kurulan Hükümetten oldukça memnun olduklarını gizlemeye gerek duymamaktadırlar. Artık tam bir balayı havası hüküm sürmektedir.

“İkinci Erim Hükümeti, kuruluşu bakımından birincisinden biraz daha değişik bir bünyeye sahiptir. Bu dönemde, ekonomik işlere bakanların tutumu, birinci hükümetteki teknokratlardan daha olumlu, objektif ve gerçekçidir. Gerçekten de, Şubat ayından bu yana bütün olanaklara rağmen gecikmiş olan, ekonomik gelişmelerin, daha çok geri kalmasını önleyecek ve hızlandıracak bir takım kararlar alınmıştır. İhracat ve teşvik tedbirleri konusunda getirilen yenilikler sanayicilere imkân sağlamaktadır...”(Gezgin, 7.5.1972)

Oligarşik ittifak açısından bu Hükümet tam anlamıyla bir uzlaşmayı temsil etmektedir.

“...II. Erim Hükümetinin programı, sanki Odalar Birliği tarafından kaleme alınmış gibidir. Programın bu özelliği, Millet Meclisi'nde görüşülmesi sırasında Başbakan Erim'in yaptığı konuşma ile daha da vurgulanmıştır. Programda 12 Mart Muhtırasının Meclise yönelik tehdit havası yoktur artık. Cunta, bu süreçte Parlamento üzerindeki etkisini yitirmeye başlamıştı. “Reformları gerçekleştirmek çabamızda, Anayasamızın çizdiği hak ve yetkiler sınırları içinde parlamentomuzla işbirliği yapmaktan başka yol tanımıyoruz”denmektedir. (İsmail Cem,1973: 219) Programın devamı sermaye çevrelerine verilen “müjde”lerle doldurulmuştur.

Artık Erim'in reformculuğu yerli yerine oturtulmuştur. II. Erim Hükümeti, birincisinin bozulduğu noktadan başlamaktadır. Karaosmanoğlu ve arkadaşlarının Hükümetten ayrılmaları için adeta kasıtlı olarak Hükümete alınan Mesut Erez, II. Erim Hükümeti'nde de yer almaktadır. Bu şekilde Oligarşi bileşenleri arasında yeni bir “uzlaşma”gerçekleşmiştir. Erez, Adana sermayesi ve Akbank'ın temsilcisi olarak Hükümette yer almaya başladı. Askeri darbeden önce, Demirel Hükümetin de Maliye Bakanlığı yapmıştı. Böylece 12 Mart'ın ikinci Hükümeti Yapı Kredi'nin yanı sıra Akbank'la da pekiştiriliyordu. Erim, bu kez kazaya uğramak istemiyordu.

II. Erim Hükümeti, AP ve onun temsilciliğini yaptığı ittifak kesimlerine teslim olduktan sonra dört ay kadar dayanabildi.

Melen ve Talu Hükümetleri

Nihat Erim'den sonra Milli Savunma Bakanı Ferit Melen Başbakanlığa getirildi. (22.5.1972/10.4.1973) Cevdet Sunay'ın görev süresi dolduğunda, Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Tüm anlaşmazlıklara rağmen, AP ve CHP, Korutürk ismi üzerinde uzlaşmak zorunda kaldılar. Ferit Melen, Org. Faruk Gürler'in Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi için yapılan kulislere katıldığından ötürü istifa etmek zorunda kaldı. Bu kez, yeni Cumhurbaşkanı tarafından görev Naim Talu'ya verildi. AP ve CGP'nin 14 Nisan 1973'te imzaladıkları koalisyon protokolü ile Naim Talu Başbakanlığında hükümet kuruldu.

Tekelci sermaye her şeye rağmen artık yeni gündemini belirleme çabasındadır. Hükümet güvenoyu aldıktan sonra, reform tasarıları bir kenara bırakılarak, seçim tarihi belirlendi. AP-CGP Koalisyonu CHP ile çelişmeyecek bir yol izledi.

Bu, AP-CGP ve bağımsızlardan oluşan bir seçim Hükümetiydi. CHP Hükümete Bakan vermeyerek bu Hükümetin dışında kaldı. AP, bu sayede Hükümet üzerinde etkili olmayı başardı. Melen Hükümeti'nde Cuntanın arzuladığı/dayattığı reform maddeleri yer alırken, Talu Hükümeti'nde bunlardan hiç söz edilmiyordu. CHP ise, Talu'nun Başbakanlığına “1972 yazında düşük tarımsal destek fiyatları izlediği”gerekçesiyle Ticaret Bakanı olmasına karşı çıktığı tarzda itiraz etmektedir. Naim Talu Başbakanlığındaki Hükümet programı 26 Nisan 1973'te güvenoyu alır. Seçim tarihi olarak da 14 Ekim 1973 tarihi belirlenir.

1973 ilkbahar sonlarında parlamento görev süresinin sonuna yaklaşırken, bu kez Demirel dönem sona ermeden en az beş reform tasarısının çıkarılmasını dayatır. Talu'da bu isteğe uygun olarak “parlamento kendisine düşen vazifeyi yapacak ve kanunlar en kısa sürede çıkacaktır”demekteydi. (Gevgilili, 1987: 692)

CHP ve AP, 70'li yıllar boyunca sanayi sermayesinin (...) iki sorununun çözümü açısından karşıt kutupları oluşturacaklardı. AP, büyük mülk sahibi sınıfların birliği temelinde işçi sınıfı hareketinin bastırılması stratejisini benimserken, CHP, işçi sınıfı, öteki kentsel emekçi sınıf dilimleri ve yoksul-orta köylülük üzerinde kurduğu hegemonya yoluyla sınaî sermaye birikiminin önünde bir engel haline gelmiş olan öteki mülk sahibi sınıfları geriletme stratejisini sunuyordu, sanayi burjuvazisine. Yeni CHP'ye 70'li yıllarda emekçi sınıfları savunan retoriğine rağmen, burjuvazinin gözünde saygınlık ve inanılırlık kazandıran işte bu partinin sanayi burjuvazisi için ifade ettiği sınıf ittifakıydı. (Savran, 1992: 142)

CHP, 1973 seçimleri sürecinde özellikle iki kesim üzerinde etkiliydi:

“Bunlardan biri büyük şehirlerin, kenar mahallelerinde yaşayan işçi sınıfı ve yoksul şehirlilerdi. Sanayi işçileri özellikle de imalat sanayinden, madenlerde, özel teşebbüsün hâkimiyetindeki sanayi kollarında çalışan sendikalı işçiler arasında CHP'ye destek çok fazlaydı. İkinci olarak, CHP, hali vakti yerinde küçük köylülerin yaşadığı yerlerde başarılıydı. Ege, Marmara ve Trakya, tarım açısından en gelişmiş ve Pazar için üretimin en yaygın olduğu bölgelerdi. Buralarda üretilen pamuk gibi bazı ürünler sanayide girdi olarak kullanılmaktaydı. Bu bölgeler, 1960'larda yaşam standartlarının büyük bir hızla yükseldiği yerlerdi...”(Ayata, 1992: 91)

1973 seçimlerinde CHP, birinci parti çıktıktan sonra, sonuçların yarattığı kaos ortamı CHP/MSP koalisyonuyla aşılmak istendi. 12 Mart Döneminde Tekelleşme Olgusu ve çıkar çatışmaları

12 Mart askeri darbesiyle tekelci sermayenin önemli kazanımlar elde ettiğini vurgulamıştık. 12 Mart tekelci sermayenin bağlaşıklarını geriletmesi yolunda önemli bir adım oldu.

Tekelleşme olgusu

Bu dönem daha çok montaj sanayi ekseninde yaşanan kalkınma/burjuvalaşma evresinin 1960 sonrası uygulanan ekonomi politikalar düzleminde bir üst aşamaya geçişin/sanayi sermayesine dönüşümün perçinlenmesidir. Dolayısıyla 12 Mart emperyalist/kapitalist sistemin sömürge ülkeye biçtiği misyonun gerçekleştirilmesi yolunda önemli bir milat olmaktadır.

Başlangıcından itibaren yabancı sermaye ile ortaklık tarzında yaşanan tekelleşme eğilimi, teknoloji, hammadde, pazar ve karar alma sürecinde emperyalizme bağımlılığı dayatan unsurlardır. Bunlar, teknoloji transferi, patent, lisans, know how anlaşmaları, yabancı sermaye yatırımları, makine ve donatım, teknik işbirliği programları ve öteki bilgi akışı yollarıyla yapılmaktadır.

ülkemizde montaja dayalı sanayileşme süreci 1965–1971 yılları arasında yoğun yaşanmıştır. 12 Mart darbesi sonrası geçiş dönemi olarak bilinen 1971–1973 süreci bunun pekiştirilmesine çalışıldı. Bu dönemeçte tekelci sermaye kendi dışındaki, sınıf ve katmanları korkunç bir baskı altına almayı başardı. Aynı dönem, yoğun iflas, el değiştirme vb. tarzında mülksüzleştirme eylemlerine sahne oldu:

Bu hızlanan tekelleşme evresinde “...Türkiye'de 1973 yılı sonunda 10.206 ithalatçı vardı. Bunların öz sermayelerinin (nominal sermaye+ihtiyatlar+dağıtılmayan kârlar+kâr-ödenmemiş sermaye-zarar) toplamı 36 milyar 604 milyon lira idi. 10 bin ithalatçı içinde yüksek düzeyde bir tekelleşme izlenmektedir. Ticaret Bakanlığı verilerinden yapılan hesaplamalara göre, öz sermayesi 50 milyon liradan fazla olan 128 ithalatçının öz sermayeleri 15 milyar 425 milyon liradan fazladır. (ortalama olarak 121 milyon liradan fazla). Yani ithalatçıların % 1.25'i, bütün ithalatçıların öz sermayelerinin % 42,0'sından fazlasına sahiptir.

öz sermayesi 50 milyon liranın üstündeki ithalatçıların % 66'sı kendi ihtiyacı olan hammadde, yarı mamul madde ve sermaye mallarını ithal eden yerli tekelci sanayi şirketleridir. En büyük 128 ithalatçının 86'sının yerli tekelci sanayi şirketlerinin olması, bir taraftan Türkiye'de görülen sanayileşmenin dışa bağımlı ve çarpık niteliğini ve emperyalist tekellerin pazar gereksinmelerinin bir sonucu olduğunu, diğer taraftan yerli tekelci sermaye ile emperyalizmin nasıl bir bütünleşme içinde olduğunu göstermektedir. öz sermayesi 5 milyon ile 50 milyon lira arasında değişen 904 ithalatçının 619'u da “sanayicidir.”(TİB, 1979: 46)

12 Mart askeri darbesiyle büyük bir inisiyatif kazanmış olan, Ordu'da bu sıralarda, özellikle 1960'la birlikte önemli evrim geçirmiştir. MGK vasıtasıyla siyasete dâhil olmuş, OYAK vasıtasıyla da ticari-ekonomik süreçte söz sahibi olmaya çalışmıştır. (Akşin, 1989: 201)

“...12 Mart 1971 darbesi sonrasında OYAK artık, Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı'lar ile boy ölçüşebilen dev bir finans holding haline gelmiştir. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 arası gerek “Askeri-Sınaî Kompleks”için gerekse OYAK için altın devri açılmıştır. 12 Mart darbesinden sonra askeri cuntanın baskısıyla Milli Piyango gelirlerini THKGV'ye tahsis eden bir yasa kabul edilmiş, ardından da Türkiye Uçak Sanayi Anonim Şirketi (TUSAŞ) kurulmuştur. Yine bu darbeden sonra Türk Donanma Vakfı da büyük bir gelişme göstermiş, ayrıca Kara Kuvvetleri'ni güçlendirmek üzere bir vakıf daha kurulmuştur...”(Kılıçer, 1991: 24)

Yine OYAK'ın ticari faaliyetleriyle Ordu gerek yerli tekeller ve gerekse de uluslar arası tekellerle “ortaklıklar”kurdu. “Goodyear”veya “Renault”ta çalışan bir işçi greve çıktığında orduyu karşısına almak zorundadır. Türkiye'de Koç, Sabancı gibi dev sermaye kuruluşlarının hemen ardından subay/tüccar/yapancı tekel ortaklıklarını gerçekleştiren OYAK'ın gelmesi 12 Mart öncesi ve sonrasında sermaye/bürokrasi ilişkilerini de açıklayıcıdır. (İsmail Cem, 1973: 33)

Tekelci sermayenin kendi içerisinde de bir yoğunlaşma yaşanmaktadır. Sanayi ve ticaret kesiminde tekelleşme aşamasına gelen burjuvazi, kendi sınıfı içerisinde otoritesini kurmaktadır. 1971 döneminde sanayi kesimindeki işletmelerin % 11'ini oluşturan, 200'den fazla işçi çalıştıran işletmeler, toplam sanayi üretiminin % 71,5'ini üretmektedirler. Bu potansiyelin % 49'i yani yarısı beş yüzden fazla işçi çalıştıran dev kuruluşlar vasıtasıyla sağlanmaktadır. (Gevgilili,1989:.94)

Tekelci sermayenin elde ettiği bu üstünlük kendine uygun yeni düzenlemeler için kendi sınıfı içerisinde de gerekli hegemonyayı kurma savaşına girmeyi göze alacağını da gösteriyordu.

“Bu dönemdeki en önemli gelişme TüSİAD'ın kurulmasıdır. TüSİAD'ın kurulması, zaten Odalar Birliği'nin döviz dağıtım mekanizmasının, kanunla tanınmış hakkını kaybetmesi ile başlıyor. TüSİAD'ın hem burjuvazinin, hem de toplumun farklı kesimlerine kendi siyasi ve sosyal projelerini dayattığını görüyoruz. Bu hegemonya, kırılmaz, değişmez ve sürgit olan bir şey değil; sürekli bozulabilen, dinamik sınıf mücadelesiyle ilgili bir şey. Burada önemli bir noktada, TüSİAD'ın kurulmasından sonra, pazara dönük üretim yapan orta ve küçük işletmelerin ihracata dayalı sanayileşme stratejisine ikna edilme süreci yaşamalarıdır...”(Panel Dizisi 3: 53)

İzlenen politikaların ağırlıkla boy hedefi, tarımsal küçük üretici ve emekçi kesimlerdir. Tekelci sermaye lehine uygulamaya konulan önlemler, bağımlı iktisadi yapının zayıflıkları içerisinde güçlü bir konum edinmiş bulunan tüccar kesimini de yaptığı spekülasyonlarla geliştirici oldu. Bu lehte gelişme her iki sermaye sınıfı arasındaki çelişkiyi giderici değil, keskinleştirici bir mahiyettedir.

İthal ikameci nitelikteki politikaların tekelleşmeyi doğurucu sonuçları, aynı zamanda tarım kesiminde de kapitalistleşmeyi hızlandırıcı bir unsur olmuştur. Düşük taban fiyatları, girdi maliyetlerindeki artışlar, küçük ve orta üreticiyi hızla mülksüzleştirmiş, büyük toprak sahipleri ise kapitalistleşme yoluna girmişlerdir. Bu süreçte, yer yer köylünün ürettiği –özellikle sınaî tarım ürünlerini tüccar yerine doğrudan sanayi kesimine aktardığı gözlemlenmektedir.

Tekelleşme sürecinin en önemli çelişkisi, bağımlılık ve tekelleşme olgusunda görülen iç içeliktir. Uluslararası işbölümü çerçevesinde çizilen rolün sınırları, ihtiyaç duyulan dallar dışında, üretim yapan küçük üreticilerin yok oluşunu/devre dışı kalışını hızlandırdı.

Bu dönemde sermaye birikimi yetersizliğini ekonomik önlemlerle aşmaya çalışan tekelci sermaye, bankalarla olan ilişkilerinde de farklı davranmaya başladı. Türkiye'deki kapitalizme özgü gelişim dinamiği modern sermaye hareketlerini, mali sermayeyi ve sermaye piyasasını yaratmaya başladı.

Kapitalistleşmenin planlı döneminde bankalarda toplanan fonlar, öncelikle özel kesime aktarılmıştır. 1963 yılında 5 milyar 242 milyon olan bankalardaki vadesiz mevduat, 1971'de 16,8 milyar lira, vadeli mevduat ise, 1,3 milyar'dan 8,2 milyara çıkar. Vadeli mevduattaki sıçrama, sermaye piyasası için gerekli maddi potansiyelin varlığını gösterir. SSK, Emekli Sandığı, OYAK, büyük fonlar biriktirmişlerdir. 1968'den itibaren özel kesim tahvil, hisse senedi çıkarmaya ve bankalar dışında, doğrudan halk tasarruflarını elde etmeye yönelmiştir. 1970 sonrası da tahlil ve hisse senedi artışı çok hızlıdır. (Gevgilili, 1989: 72)

 

Sanayi kesiminin tüm baskılarına rağmen, 12 Mart Cuntası, banka sahibi grupların zararına olacak talepleri yerine getiremedi. Kredi piyasası yüksek maliyet düzeyini korudu. Sanayi ve kredi mevduat faizlerinde küçük bir indirim ve bir yatırım bankası projesi, orta vadeli sanayi kredilerindeki artışla yatıştırılmak istendi. Sanayi sermayesi, kredi sorununu çözümlemek için, büyük holdinglerin “kendi bankalarını”kurmalarına daha 12 Mart öncesinde yönelmişti. 12 Mart döneminde sanayi kesiminin kullandığı yıllık kredinin yaklaşık 40 milyardan 60 milyara yükselmesi bile bu gereksinmeyi değiştirmedi. Akbank, İstanbul Bankası büyüme gösterirlerken, Koç grubu da Garanti Bankası'nda hisselerin çoğunluğuna sahip oldu. (İsmail Cem, 1973: 202)

64 YILDIR MESLEĞİMİZİ, MESLEKTAŞLARIMIZI VE ÜLKEMİZİN ÇIKARL…

64 YILDIR MESLEĞİMİZİ, MESLEKTAŞLARIMIZI VE ÜLKEMİZİN ÇIKARLARINI SAVUNUYORUZ, SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ!

18.10.2018   18-21 Ekim 1954 tarihlerinde toplanan TMMOB'nin İlk Genel Kurulu'nun 64. yıldönümünde kutlanan Mühendislik-Mimarlık Haftası nedeniyle TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz tarafından basın açıklaması gerçekleştirildi.   64 YILDIR MESLEĞİMİZİ, MESLEKTAŞLARIMIZI VE ÜLKEMİZİN ÇIKARLARINI SAVUNUYORUZ, SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ! 4 Şubat 1954 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 6235 Sayılı Kanun’la kurulan TMMOB’nin ilk Genel Kurulu, 18-21 Ekim 1954 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilmiştir. Farklı mühendislik ve mimarlık disiplinlerinden temsilcilerin katılımıyla gerçekleştirilen ilk genel kurulumuzda, TMMOB tüzüğü kabul edilmiş ve birlik bünyesinde 10 meslek odası kurulmuştur. TMMOB’nin örgütsel hayatının fiilen başlangıcı olan ilk genel kurulumuzun yapıldığı 18-21 Ekim günleri her yıl Mühendislik-Mimarlık Haftası olarak kutlanmaktadır. 1954 yılından bu yana aradan geçen 64 yıl içerisinde Türkiye’nin teknik gücünü oluşturan mimar... Read more

Tekirdağ: “Krizin faturasını işçiler değil, krizi yaratanlar…

Tekirdağ: “Krizin faturasını işçiler değil, krizi yaratanlar ödesin”

DİSK Trakya Bölge Temsilciliği’nin Tekirdağ’da düzenlediği basın açıklamasına katılan DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu “Krizin faturasını işçiler değil, krizi yaratanlar ödesin” dedi. 17 Ekim Çarşamba günü saat 12.30’da, Tekirdağ Bedesten Meydanı’nda gerçekleşen basın açıklamasında ilk olarak konuşan DİSK Trakya Bölge Temsilcisi Salim Şen, belediyelerdeki taşeron işçilerinin yaşadığı haksızlıklara dikkat çekerek, tüm işçilere kadro verilmesi gerektiğini ifade etti ve %4+4 olarak sabitlenen sözleşmelerin revize edilmesi gerektiğinin altını çizdi. DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu krizin karşısında işçilerin acil taleplerini sıraladı: “Başta asgari ücret olmak üzere tüm ücretler derhal arttırılsın. Toplu işten çıkarmalar yasaklansın ve işsizlerin İşsizlik Sigortası’na erişimi kolaylaştırılsın. Vergide adalet sağlansın. Elektriğe, suya, doğalgaza, ulaşıma zam yapılmasın” Bu taleplerin krizde toplumun yüzde 99’unu, işçi sınıfını korumak için bir zorunluluk olduğunu vurgulayan Genel... Read more

Tutuklanan sendikacı ve havalimanı işçileri için uluslararas…

Tutuklanan sendikacı ve havalimanı işçileri için uluslararası imza kampanyası devam ediyor

Tutuklanan Dev Yapı-İş Genel Başkanı Özgür Karabulut ve havalimanı inşaat işçilerinin serbest bırakılması için labourstartcampaigns‘ta 11 Ekim’de başlatılan uluslararası imza kampanyası sürüyor 12 Ekim’de Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ITUC ve Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ETUC ile Almanya’dan IG BAU Sendikası, Dev Yapı-İş Genel Başkanı Özgür Karabulut ve tüm tutuklu inşaat işçilerinin serbest bırakılması için bir çağrıda bulundu. 13 Ekim’de ise bir araya gelen DİSK, KESK, TMMOB ve TTB başkan ve yöneticileri, DİSK/Dev Yapı-İş’in tutuklu genel başkanı Özgür Karabulut’un eşi Ayla Karabulut ile İnşaat-iş yönetiminden Özkan Özkanlı’nın eşi Sema Özkanlı’ya bir dayanışma ziyareti gerçekleştirdi. 15 Ekim’de Pazartesi günü Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nda gerçekleşen Üçlü Danışma Kurulu toplantısında ise DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu başkanlığındaki DİSK heyeti aralarında tutuklanan DİSK Dev Yapı İş Genel Başkanı Özgür Karabulut’un da olduğu 35 işçi ve sendi... Read more

Kosova ordu kurmak için harekete geçti

Kosova ordu kurmak için harekete geçti

Kosova'da meclis, 5 bin kişilik ulusal bir ordu kurulması için ilk adımı attı. Kosova Güvenlik Gücünün orduya dönüştürülmesini de içeren üç tasarı parlamentodan onay aldı. 120 sandalyeli parlamentoda 98 milletvekili tasarıya destek verirken, 11 Sırp kökenli vekil oylamayı boykot etti. Tasarının meclisten geçebilmesi için önümüzdeki günlerde yapılacak ikinci oturumda da onaylanması gerekiyor. Oylama öncesi yaptığı konuşmada Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj, "Bu üç yasanın tek bir görevi var, Kosova'nın toprak bütünlüğünü ve Kosova'daki tüm halk gruplarından vatandaşları korumak" dedi. Kosova'nın kendi ordusunu kurması daha önce de gündeme gelmişti. Ancak Sırp milletvekilleri, böyle bir hamlenin anayasal değişiklik gerektireceğini öne sürerek bu adıma karşı çıkmıştı. Yeni tasarı, Kosova Güvenlik Gücünün bir orduya dönüştürülmesi için yetkilerinin artırılmasını öngörüyor. Bu nedenle Kosova hükümeti, anayasal değişikliğe ihtiyaç olmadığını savunuyor. NATO tarafından eğitilen 2 bin 500 ... Read more

Tutuklanan havalimanı işçilerinden 3'ü tahliye edildi

Tutuklanan havalimanı işçilerinden 3'ü tahliye edildi

Gaziosmanpaşa 2. Sulh Ceza Hakimliği tarafından yapılan tutukluluk incelemesinde, 18 Eylül'den beri tutuklu olan 3. havalimanı işçilerinden Selami Sarıboğa, Birkan ve Bilal Topçu tahliye edildi. NE OLMUŞTU? 2013 yılında ihalesi yapılan ve “Cumhuriyet tarihinin en büyük ihalesi” olarak tanıtılan 3. havalimanında 14 Eylül'de kötü çalışma koşullarını, ücretlerin düzenli ödenmemesini, barınma ve servis sorununu "Köle değiliz" diyerek protesto ettikleri için gözaltına alınan ve 18 Eylül'de savcılık işlemlerinin ardından tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edilen 28 işçiden 24'ü tutuklanmıştı. Read more

Üçlü Danışma Kurulu’nda DİSK’in görüş ve önerileri dile geti…

Üçlü Danışma Kurulu’nda DİSK’in görüş ve önerileri dile getirildi

DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu toplantıda ilk olarak İstanbul’daki yeni havalimanında yaşanan sürece dair değerlendirmelerde bulundu. İşçilerin her biri birer suç duyurusu niteliğindeki taleplerini değerlendirmek yerine devletin yanıtının kitlesel gözaltı ve tutuklamalar olduğunu hatırlatan Arzu Çerkezoğlu, “Haklı talepleri dinlemek ve gereğini yapmak yerine, yüzlerce işçi gözaltına alındı, aralarında DİSK Dev Yapı İş Genel Başkanı Özgür Karabulut’un da olduğu 35 işçi ve sendika yöneticisi tutuklandı” dedi. Özgür Karabulut’un ertesi gün ifade vermeye gideceğinin bilinmesine rağmen DİSK Genel Merkezi önünden gözaltına alınarak hızla tutuklandığını ifade eden Arzu Çerkezoğlu, tüm tutukluların serbest bırakılmasını, yeni havalimanındaki çalışma koşullarının değerlendirilmesi için bir heyet kurularak işçilerin insanca çalışma taleplerinin yerine getirilmesini istedi, Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ve Uluslararası Çalışma Örgütünün de benzeri ... Read more

Kaşıkçı olayında yeni iddialar

Kaşıkçı olayında yeni iddialar

New York Times gazetesi, Türkiye'nin Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın ortadan kaybolmasıyla ilgili olarak 15 şüphelinin kimliklerini tespit ettiğini ve bunlardan en az beşinin Suudi yönetimi ile alakalarının olduğunu iddia etti. Gazetenin Salı günkü haberinde, şüphelilerden birisinin Veliaht Prens Muhammed bin Selman'a yakın olan bir kişi olduğu belirtildi. Haberde kimliği tespit edilen diğer üç şüphelinin Prens'in özel güvenlik ekibinden olduğu, beşinci şüphelinin ise bir adli tabip olduğu belirtildi. Şüphelilerden birinin 2007'de Suudi Arabistan Londra Büyükelçiliği'ne atanmış olan diplomat Maher Abdulaziz Mutreb olduğunu belirten gazete, Mutreb'in Prens Muhammed ile Madrid ve Paris seyahatlerinde uçaktan inerken fotoğraflandığını ve kendisinin prensin koruması olabileceğini belirtti. Gazete, diğer şüphelilerden üçünün ise Prens'e seyahatlerinde eşlik eden güvenlik ekibinden olduğunu söyledi. NYT, beşinci şüphelininse otopsi uzmanı adli tabip olduğunu ifade etti. Yeni Şafak: Kaş... Read more

Katliam ve keyif

Katliam ve keyif

Bayrampaşa Cezaevi’nde 17 yıl önce Hayata Dönüş Operasyonu’nda 12 kişinin ölümü ve 29 kişinin de yaralanmasına ilişkin görev sınırlarını aştığı iddia edilen dönemin jandarma görevlisi 196 sanığın yargılandığı davanın 33. duruşması dün görüldü. Sanık Fuat Polat, “Operasyondan sonra bir hafta izin verildi. Boğaz keyfi yaptık. Gezdik” ifadesi duruşmaya damga vurdu. Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davaya tutuksuz sanıklar katılmazken, tarafları avukatları temsil etti. Kimlik tespitinin ardından sanık ifadelerine geçildi. Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile duruşmaya katılan sanık Harun Ateş, “O dönem jandarma uzman çavuştum. Operasyona katıldım ama içeriye girmedim. Cezaevi bünyesinde çalışmıyordum” dedi. Avukat Güçlü Sevimli’nin aralarında komutanının kim olduğuna dair sorularına sanık Ateş, “Detayları hatırlamıyorum” diye cevapladı. ‘Nasıl keyif yaptınız?’ Arama kurtarma ekibinde görev yapan sanık Fuat Polat ise olay sırasında tahliye edilen mahkûmları araçlara b... Read more

TMMOB, CUMARTESİ ANNELERİNİN YANINDADIR

TMMOB, CUMARTESİ ANNELERİNİN YANINDADIR

TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz ve Emek, Meslek Örgütleri başkanlarının da katıldığı Cumartesi Anneleri'nin 707. Hafta eylemi, Galatasaray Meydanına yürüyüşe izin verilmediği için İnsan Hakları Derneği (İHD) önünde 13 Ekim 2018'de gerçekleştirildi.   Gözaltında kaybedilen yakınları için 23 yıldır adalet mücadelesini sürdüren Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Lisesi önünde oturma eylemi yapmaları 700. haftasında Beyoğlu Kaymakamı tarafından yasaklanmış; yasağın ardından her hafta İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi önünde toplanıp Galatasaray Meydanı’na yürümeye çalışan kayıp yakınları polis şiddetine maruz kalmıştı. Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’na çıkmasına izin vermeyen polis, 13 Ekim 2018 tarihinde ise dernek önünde açıklama yapılmasına izin verdi. TMMOB, KESK, DİSK, ve CHP ile HDP Milletvekilleriyle avukat gruplarının destek verdiği 707. hafta basın açıklamasını zorla kaybedilen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun okudu. “Hak... Read more

Can Dündar ve İlhan Tanır hakkında kırmızı bülten kararı

Can Dündar ve İlhan Tanır hakkında kırmızı bülten kararı

Cumhuriyet gazetesi davasında dosyaları ayrılan gazeteciler Can Dündar ve İlhan Tanır hakkındaki davaya bugün İstanbul 27'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam edildi.  Duruşmada, savcı firari oldukları gerekçesiyle ifadeleri alınamayan Can Dündar ve İlhan Tanır hakkında kırmızı bülten çıkarılmasını talep etti. Bu talebi değerlendiren mahkeme heyeti gazeteciler hakkında yakalama kararı bulunduğunu hatırlatarak, Dündar ve Tanır’ın ifadeleri alınamadığı gerekçesiyle kırmızı bülten çıkarılmasına hükmetti ve duruşmayı erteledi. Can Dündar'ın avukatı Bülent Utku, Alman haber ajansı dpa'ya yaptığı açıklamada, mahkemenin kırmızı bülten hükmüyle ilgili kararı Adalet Bakanlığı'nın vereceğine dikkat çekti. Cumhuriyet gazetesinin yazar ve yöneticilerinin yargılandığı davada karar 25 Nisan'da açıklanmıştı. Yaklaşık 20 kişinin yargılandığı davada, üç kişi beraat etmiş, gazetenin diğer çalışanları ise 10 yıla varan hapis cezalarına çarptırılmıştı. Mahkeme heyeti, haklarında yakalama kararı bulunan... Read more

Meşale Tolu'nun eşinin yurt dışına çıkış yasağı kaldırıldı

Meşale Tolu'nun eşinin yurt dışına çıkış yasağı kaldırıldı

İstanbul'daki mahkeme Salı günü görülen duruşmada Alman gazeteci ve çevirmen Meşale Tolu'nun eşi Suat Çorlu hakkındaki yurt dışına çıkış yasağının kaldırılmasına hükmetti. Mahkeme kararına göre Çorlu, Türkiye'den ayrılabilecek. Tolu ve Çorlu hakkındaki terör suçlamalarına ilişkin dava ise 10 Ocak tarihine ertelendi. Tolu, İstanbul’daki Çağlayan Adliyesi'nde görülen duruşmaya bizzat katılabilmek için Türkiye'ye gitmişti. Rbb Inforadio'ya konuşan Tolu, "Beraatim için mücadele edeceğim. Ancak birçok kararın siyasi olarak alındığını biliyorum" demişti. Avukatları 15 yıl hapis cezası istemi ile yargılanan 33 yaşındaki Alman gazetecinin yeniden tutuklanmasını beklemediklerini ifade etse de Tolu, "Türkiye'de bir şeyler olma ihtimalinin hep olduğunu, yeniden tutuklanabileceğini ya da hapis cezasına çarptırılabileceğini, ancak bu riski göze aldığını" ifade etmişti.  Marksist-Leninist Komünist Parti (MLKP) üyeliği ve propagandası ile suçlanan Etkin Haber Ajansı (ETHA) çalışanı Meşale Tolu, g... Read more

Ankara'da Halkevleri'ne Abluka

Ankara'da Halkevleri'ne Abluka

Ankara'da Tuzluçayır, Keçiören, Eryaman, İlker ve daha önce "izinsiz eğitim-öğretim faaliyeti yürütmek" bahanesiyle mühürlenen Mutlu Halkevi şubelerine baskın düzenleyen polis arama yaptı. Şubede yapılan aramalara Halkevleri Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin katılmasına ise izin verilmedi.   Polis ayrıca evlerinde arama yaptığı Mutlu, Tuzluçayır, Keçiören ve Eryaman Halkevi şube başkanlarını da gözaltına aldı.   Baskınlara ilişkin Halkevleri yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, "Ancak biliyoruz ki; Halkevleri'nin muhalif kimliğidir bu soruşturmanın nedeni. Bu soruşturmanın nedeni hukuksuz mühürlemelere rağmen halkın hakları mücadelesinin kesintisiz devam etmesidir. Krizin faturasının halka ödetilmek istenmesinin karşısında buna karşı çıkmamızdır. Bugün hesap vermeyip bundan rahatsız olanlar Halkevleri'ni susturmaya çalışmaktadır. Rahatsız etmeye devam edeceğiz. Halkevleri'ni susturamayacaksınız. Halkevleri'ni susturmayacaksınız! Halkevleri susmaz, memleket susmaz!" den... Read more

GIDAYA ERİŞİM HAKKI HER İNSANIN EN TEMEL HAKKIDIR! TARIMDA V…

GIDAYA ERİŞİM HAKKI HER İNSANIN EN TEMEL HAKKIDIR! TARIMDA VE GIDADA DIŞA BAĞIMLI POLİTİKALARA VE YÜKSEK GIDA FİYATLARINA SON VERİLMELİDİR!

15.10.2018   TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, 16 Ekim Dünya Gıda Günü etkinlikleri kapsamında bir basın açıklaması gerçekleştirerek, açlık ve yoksulluğun engellenmesi için tarımda ve gıdada dışa bağımlı politikalara ve yüksek gıda fiyatlarına son verilmesi çağrısında bulundu.   DÜNYA GIDA GÜNÜNDE BİR KEZ DAHA SESLENİYORUZ: GIDAYA ERİŞİM HAKKI HER İNSANIN EN TEMEL HAKKIDIR! TARIMDA VE GIDADA DIŞA BAĞIMLI POLİTİKALARA VE YÜKSEK GIDA FİYATLARINA SON VERİLMELİDİR! Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) kuruluş tarihi olan 16 Ekim, Dünya Gıda Günü olarak kutlanmaktadır. Dünya Gıda Günü kapsamında gerçekleştirilen etkinliklerde, gıda üretimi, tüketimi ve gıda güvencesine ilişkin konular gündeme taşınarak küresel anlamda büyük önem arz eden açlık sorunuyla mücadeleye dikkat çekilmeye çalışılmaktadır. Her yıl Dünya Gıda Gününde, tüm dünyada yetkili kesimler tarafından açlık, açlıkla mücadele, yetersiz beslenme, kaynakların paylaş... Read more

İŞSİZLİK VE İSTİHDAM RAPORU- Ekim 2018 KRİZ İŞSİZ BIRAKIYOR …

İŞSİZLİK VE İSTİHDAM RAPORU- Ekim 2018 KRİZ İŞSİZ BIRAKIYOR İşsizlikte Patlama

Kayıtlı İşsiz Sayısı Son Bir Yılda 558 Bin, Son Bir Ayda 381 Bin Arttı Aktif Sigortalı Sayısı 270 Bin Azaldı İşsizlik Sigortası Başvuruları Patladı: 140 Bin Kadın İşsiz Sayısı Erkeklerden Fazla Özet Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi (DİSK-AR) Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK’in 15 Ekim 2018 günü açıkladığı Temmuz 2018 dönemi İşgücü İstatistikleri ile İŞKUR tarafından açıklanan Eylül 2018 dönemi verilerini ve Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından açıklanan Temmuz 2018 dönemi sigortalı istatistiklerini değerlendirdi. DİSK-AR’ın işsizlik ve istihdama ilişkin değerlendirmeleri aşağıda yer almaktadır. Krizin etkileri Temmuz 2018 dönemi TÜİK işgücü istatistiklerine henüz tam olarak yansımasa da İŞKUR ve SGK verileri işsizlikte krizin etkisiyle büyük patlama yaşandığını gösteriyor. TÜİK’e göre Haziran 2018 döneminde yüzde 10,2 olan dar tanımlı standart işsizlik 0,6 puan artarak yüzde 10,8 olarak gerçekleşti. Dar tanımlı işsiz say... Read more

Uluslararası sendikalar: Üçüncü havalimanı işçilerini serbes…

Uluslararası sendikalar: Üçüncü havalimanı işçilerini serbest bırakın!

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) Cumhurbaşkanı ve Çalışma Bakanı’na mektup yazarak, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) bir açıklama yayınlayarak, tutuklanan üçüncü havalimanı işçilerinin serbest bırakılmasını istedi. ITUC Genel Sekreteri Sharan Burrow mektubunda “Söz konusu işçiler meşru örgütlenme ve itiraz etme haklarını kullanmak dışında hiçbir şey yapmadılar” derken, ETUC Genel Sekreteri Luca Visentini “Yaşanan sorunlar polis aracılığıyla çözülemez; çözüm yolu sendikaların, işverenlerin ve hükümetin katılacağı müzakerelerdir” dedi. ITUC’un Cumhurbaşkanı’na ve Çalışma Bakanı’na mektubu Sayın Cumhurbaşkanı, Size 163 ülkeden 207 milyon işçiyi temsil eden Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu adına yazıyorum. 2014 yılında İstanbul’da devasa üçüncü havalimanı inşaatı başladı. Şantiyede 32 bin işçi çalışıyor. IGA havalimanının ana yüklenicisidir. Projenin başladığı günden bu yana işçiler güvenlik, uzun çalışma süreleri, gıda ve barınma gibi konularda sorunları... Read more

Maltepe’de panel: “Krizin faturasını halk ödemeyecek”

Maltepe’de panel: “Krizin faturasını halk ödemeyecek”

İstanbul’da “Maltepe Emek ve Demokrasi Güçleri”nin düzenlediği “Krizin faturasını halk ödemeyecek”  başlıklı panele DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu ve CHP İzmir Milletvekili Selin Sayek Böke katıldı. 14 Ekim 2018 Pazar günü Maltepe Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde gerçekleşen panelde ekonomik krizin nedenleri ve emek açısından sonuçları değerlendirildi. Panelde konuşan  CHP İzmir Milletvekili Selin Sayek Böke “Kriz AKP’nin yönetemezliğidir. Çözüm, krize karşı tüm emek ve demokrasi güçlerinin ortaklaşarak birlikte mücadele etmesidir. Ortak mücadelenin ete kemiğe bürünmesi gerekir” dedi. DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu da krizin bahane edilerek işten atmaların ortaya çıktığını söyledi. Yüzde 24 enflasyon karşısında emekçilerin ücret ve maaşlarının güncellenmesi gerektiğini söyleyen Çerkezoğlu, “İşyerlerinden başlayarak bunun karşısında mücadele etmek gerekiyor. İşçi ve emekçilerin krizi yaratmadığını söylemek gerekiyor” dedi. Çerkezoğlu, DİSK’in taleplerini bir kez daha yinele... Read more

Amedspor Başkanı: Suç duyurusunda bulunacağız

Amedspor Başkanı: Suç duyurusunda bulunacağız

 Amedspor ile Sakaryaspor’un oynadığı maçta izletilen görüntüler ve çalınan marşlar, 90 dakikadan sonra fiziksel saldırıya dönüştü. Amedspor Başkanı Nurullah Edemen, görüntülerin provokasyon olduğunu belirterek, sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını söyledi.    Ligde elde ettiği başarılarından dolayı her deplasmanda ırkçı saldırılara uğrayan Amedspor sürekli hedef gösteriliyor. Amedspor, Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) 2. Lig’inin 7’nci haftasında Yeni Sakarya Atatürk Stadı’nda Sakaryaspor ile karşılaştı. Amedspor, 2-0 mağlup olduğu karşılaşmada bir kez daha ırkçı saldırıya uğradı. Ancak bu kez ırkçı saldırının yanı sıra stadın iki skorboardında, bölgede ilan edilen sokağa çıkma yasakları sırasında yaşanan çatışma görüntüleri ve “Ölürüm Türkiyem” marşı seslendirildi. Galeyana gelen Sakaryaspor taraftarları maç esnasında Amedspor’un yedek kulübesine saldırdı. Saldırılar maç sonrası soyunma odasına kadar uzandı ve takımın Teknik Direktörü Sertaç Küçükbayrak sözlü ve fi... Read more

iyi Parti Bildiğimiz Gibi

iyi Parti Bildiğimiz Gibi

24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerinde CHP’yle birlikte ‘Millet İttifakı’ blokunda yer alan İYİ Parti , yerel seçimler öncesi direksiyonu AKP tabanına kırdı. Parti yönetiminde, partinin “ CHP ve HDP’yle yan yana anılmasının  İYİ Parti’ye zarar verdiği” belirtilirken, parti Meclis’te de AKP’ye ‘şartlı destek’ verecek. AKP’nin hazırladığı bir yasa teklifinin işçinin, memurun, emeklinin, esnafın veya Türkiye dış politikasının yararına olması halinde İYİ Parti, o düzenlemeleri Meclis’te destekleyecek. İYİ Parti ’nin, yerel seçimlerde “ CHP ile birlikte ittifak halinde olmaktansa, bazı iller için işbirliği içinde olmayı” tercih edeceği belirtiliyor. İYİ Parti ’nin İstanbul, Ankara ve İzmir’de “AKP ve MHP ittifakının oylarını düşüreceği” değerlendirmeleri de yapılıyor. Parti, 24 Haziran seçiminde il ve ilçelerde, ikinci ve üçüncü olan partilerin işbirliği yapmasıyla, yerel seçimin sonucunun değiştirilebileceğini de hesaplıyor. “AKP ile işbirliği yapılması” halinde, 2... Read more

Amedspor'a saldırı

Amedspor'a saldırı

Maç öncesinde ‘Ölürüm Türkiyem” şarkısı çalınan, skorbordda askeri operasyon görüntüler yayınlanan Yeni Sakarya Atatürk Stadı'nda maçın ardından çok sayıda güvenlik görevlisine rağmen Sakaryaspor taraftarı Amedspor kulübesine saldırdı. Taraftarlar bununla yetinmeyerek, Amedspor oyuncularının soyunma odasına giderek futbolculara ve teknik heyete de saldırdılar. Saldırı anına dair görüntüler Amedspor’un resmi Twitter hesabından ve taraftar gruplarının sayfalarından paylaşıldı. Görüntülerde Sakaryaspor ekibi ve taraftarları Amedspor soyunma odasına gelerek oyunculara ve teknik heyete saldırdıkları gözleniyor. 2-0 Sakaryaspor üstünlüğüyle sonuçlanan karşılaşma öncesinde Sakarya İl Spor Güvenlik Kurulu, Amedspor’un taraftarının maça alınmamasına karar verdi! Read more

Bitlis'te sokağa çıkma yasağı

Bitlis'te sokağa çıkma yasağı

Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Doyumlu köyünde, ‘eğitim-öğretim hakkının kısıtlanmaması kaydıyla’ 1 günlük sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Bitlis Valiliği'nden yapılan açıklamada Doyumlu Köyü ve mezralarında PKK mensupları bulunduğu ve sığınakların tespit edildiği belirtildi. Açıklamada, "Bahse konu BTÖ mensuplarının yakalanmaları, halkımızın can ve mal güvenliğinin sağlanması için 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesi gereğince 14 Ekim 2018 Pazar günü saat: 05.00'dan 15 Ekim 2018 Pazartesi günü saat: 06.00'a kadar (öğrenim görmekte olan öğrencilerin eğitim ve öğretim hakkının kısıtlanmaması kaydıyla) sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir" denildi.  Read more

İşten çıkarılan işçilerden, Zeytinburnu Belediyesi önünde ‘K…

İşten çıkarılan işçilerden, Zeytinburnu Belediyesi önünde ‘KHK forumu’

Belediye önünde işten atmalara, ihraçlara ve ekonomik krizin faturasının işçi ve emekçilere ödettirilmek istenmesine karşı forum yapan Güngördü işçi ve emekçileri birleşik mücadeleye çağırdı. KESK İstanbul Şubeler Platformu’da OHAL ve ihraçlara karşı haftalık olarak çeşitli ilçelerde gerçekleştirdiği eylemi bu hafta Güngördü’ye destek amacıyla Zeytinburnu Belediyesi önünde yaptı. Bugün saat 17.30’da belediye önünde bir araya gelinen eylemde, “ KHK ’lar gidecek, biz kalacağız!”, “Direne direne kazanacağız!” sloganları atıldı, KESK İstanbul Şubeler Platformu’nun pankartı taşındı. Güngördü’den önce KESK İstanbul Şubeler Platformu adına yapılan açıklamada, öncelikle Güngördü’nün yalnız olmadığı belirtildi. Ardından ise işçi ve emekçilere dönük baskılar teşhir edildi. KHK zulmünün de anlatıldığı açıklamada “Haksız-hukuksuz bir şekilde ihraç edilen, açığa alınan kamu emekçileri olmak üzere; emekten, demokrasiden, barıştan, insanca bir yaşamdan yana olan herkesi OHAL- KHK ile örülen sar... Read more

İzmir'de içinde göçmenlerin bulunduğu kamyon devrildi: 19 ki…

İzmir'de içinde göçmenlerin bulunduğu kamyon devrildi: 19 kişi öldü

İzmir'in Menderes ilçesinde sığınmacıları taşıyan kamyonun devrilmesi sonucu ilk belirlemelere göre aralarında çocukların da bulunduğu 19 kişi öldü, 26 kişi de yaralandı. Alınan bilgiye göre, Aydın'dan İzmir yönüne ilerleyen kamyon, Menderes ilçesinde yoldan çıkarak Değirmençay'a devrildi. Çevredekilerin ihbarı üzerine olay yerine polis, sağlık ve itfaiye ekipleri sevk edildi. Kazada ilk belirmelere göre aralarında çocukların da bulunduğu 19 kişi hayatını kaybetti. Kazada 26 kişi de yaralandı. Read more

Hakikat ve adalet talebimizden vazgeçmeyeceğiz!

Hakikat ve adalet talebimizden vazgeçmeyeceğiz!

Hakikat ve adalet talebimizden vazgeçmeyeceğiz!Tüm dünyada, yargının ve yargıçların görevi hak ihlaline uğrayan bireylerin hakkını teslim etmektir. Türkiye’de bağımsız, tarafsız ve verimli adalet dağıtan bir yargı sistemi olmadığı için hak ihlaline uğrayanların adalet talebi karşılıksız kalmaktadır. Haksızlığa uğrayanların hakkının teslim edilebilmesi ancak iktidarın hukuk kurallarıyla sınırlandığı durumlarda mümkündür. Türkiye bugün hukukun üstünlüğü ile bağlı olmayan iktidar ve yargı gücünün yarattığı bir hukuksuzluk felaketini yaşamaktadır. Bizim adalet talebimizin 8 haftadır polis baskısı ve şiddeti ile engellenmesi bu felaket ortamının sonucudur. 707. haftamızda hukuk ve adaletin bu topraklara ne kadar uzak olduğunu gösteren bir kaybedilme davasını hatırlatmak için buluştuk. 27 Ekim 1995 günü Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul komutasındaki Yüksekova Komando Taburuna bağlı askerler, Yüksekova’nın Ağaçlı Köyü'ne baskın yaptı. Baskın sırasında ... Read more

Berlin’de ırkçılığa karşı büyük gösteri

Berlin’de ırkçılığa karşı büyük gösteri

Almanya'nın başkenti Berlin'de bugün "Açık ve özgür bir toplum için – Dışlama yerine dayanışma” sloganıyla ırkçılığa, ayrımcılığa, Akdeniz’deki sığınmacı ölümlerine ve sosyal hakların budanmasına karşı bir gösteri düzenleniyor. "Parçalanamayız" sloganı ile düzenlenen gösteriye organizatörlerin verdiği bilgilere göre 150 binden fazla kişi katıldı. Gösteriye yaklaşık 40 bin kişinin katılması bekleniyordu.  Almanya saati ile saat 13:00'te Berlin Alexanderplatz'da biraraya gelen göstericiler, Leipzig Caddesi üzerinden Potsdam Meydanı’na oradan tarihi Brandenburg Kapısı'na ve ardından Zafer Sütunu’na yürüdü. Burada akşam saat 21.00'e kadar devam edecek olan gösteride, ünlü şarkıcı Herbert Grönemeyer ve Die Ärzte grubunun da sahne alacağı bir konser düzenlenecek. Gösteriye çok sayıda sivil toplum örgütü, sendika, parti ve kiliseler çağrıda bulundu. Maas: Biz parçalanamayız Gösteriye destek veren siyasetçiler arasında Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas da bulunuyor. Maas resmi Twitter h... Read more

Rahip Brunson Serbest

Rahip Brunson Serbest

Türkiye'de Aralık 2016'da tutuklanan ve 25 Temmuz'dan beri ev hapsinde tutulan ABD'li papaz Andrew Brunson, dördüncü kez hakim karşısına çıktı. Mahkeme, Brunson'ı 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırdı. Ayrıca Brunson'ın ev hapsinin ve hakkındaki yurt dışı yasağının da kaldırılmasına hükmedildi. Brunson, hapiste kaldığı süre göz önünde bulundurularak serbest bırakıldı. Reuters haber ajansı Brunson'ın ABD'ye dönmek üzere uçağa bindiğini duyurdu.  Brunson'ın avukatı İsmail Cem Halavurt, karara ilişkin yaptığı değerlendirmede, "Brunson ABD'ye gider diye düşünüyorum" dedi. Halavut, kararı temyize götüreceklerini de belirtti.  ABD Başkanı Donald Trump, Brunson kararı ile bağlantılı iki tweet paylaştı. İlk tweetinde "Papaz Brunson için çok yoğun çalışıyoruz!" ifadesini kullanan Trump, ikinci tweetinde ise "Dualarım Papaz Brunson'ladır ve bir an önce güvenli bir şekilde eve dönmesini umuyoruz" dedi.  İzmir 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada savcı, Brunson üzerindeki adli ko... Read more

3. havalimanı işçileri ve sendikacılar serbest bırakılsın:4…

 3. havalimanı işçileri ve sendikacılar serbest bırakılsın:400 imza

Sendikalar, emek ve meslek örgütleri ile dernekler tutuklanan 3. Havalimanı işçileri ve sendikacıların serbest bırakılması için İstanbul Tabip Odasında basın toplantısı yaptı. Toplantıda 400'e yakın kurum ve kişinin imzasının yer aldığı ortak açıklama yapıldı. Kurumlardan adına ortak açıklamayı yapan Gıda-İş Genel Başkanı Seyit Aslan, tutuklu 3. Havalimanı işçileri ile sendikacıların serbest bırakılmasını istedi. Tutuklanan havalimanı işçilerinin insanca çalışma talebinin tüm işçi sınıfının talebi olduğunu vurgulayan Aslan şöyle konuştu: “Sürekli iş kazaları yaşayan, ağır çalışma koşulları altında çalışmak zorunda kalan, ücretleri düzenli ödenmeyen, insanlık dışı uygulamalarla yüz yüze bırakılan, balık istifi gibi tahtakurularıyla koğuşlarda yatırılan İstanbul 3. Havalimanı inşaat işçileri haklı talepleri için eyleme geçti. Taleplerinin karşılanması için meşru yollardan hak arayan binlerce işçinin taleplerini karşılamak yerine, işçileri suçlayan açıklamalar sonrası çağrılan kolluk ... Read more

GIDAMO: GIDA KONTROL GÖREVLİLERİNE YAPILAN SALDIRILARI KINIY…

GIDAMO: GIDA KONTROL GÖREVLİLERİNE YAPILAN SALDIRILARI KINIYORUZ

11.10.2018   Muğla`nın Seydikemer İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü`nde görevli olan Gıda Mühendislerinin Gıda Kontrol Görevi sırasında uğradığı saldırı üzerine Gıda Mühendisleri Odası11 Ekim  2018 tarihinde bir basın açıklaması gerçekleştirildi.   GIDA KONTROL GÖREVLİLERİNE YAPILAN SALDIRILARI KINIYORUZ Gıda denetim ve kontrol hizmetleri, 5996 sayılı Kanun`un EK-2 sayılı listesinde belirtildiği gibi en az lisans düzeyinde eğitim almış olacak şekilde, Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesindeki Gıda, Ziraat, Kimya ve Su Ürünleri Mühendisleri ile Veteriner Hekim gibi mesleklere mensup olan ve Gıda Kontrol Görevlisi unvanı almış personel ile yürütülmektedir. Sayısının az olduğunu birçok açıklamamızda ifade ettiğimiz Gıda Kontrol Görevlileri, bu görevlerini özveri ile yerine getirmektedir. Yaptıkları görev ile bir yandan toplumun güvenilir gıdaya erişim hakkını korurken diğer taraftan gıda gibi hepimizin yaşamını doğrudan ilgilendiren ürünün sağlığı, niteli... Read more

Almanya'da Ziraat Bankası soruşturması

Almanya'da Ziraat Bankası soruşturması

Almanya'da Ziraat Bankası'nın bir grup müşterisini hedef alan bir soruşturma başlatıldığı bildirildi. Aachen Savcılığı sözcüsünün Perşembe günü yaptığı açıklamaya göre savcılık tarafından başlatılan soruşturma kapsamında Ziraat Bankası'nın Almanya'daki genel müdürlüğü ve şubelerinde arama yapıldı. Resmi verilere göre operasyonda 80 kişi görev yaptı. Savcılık sözcüsü, soruşturma kapsamında bankanın değil bankanın bir grup müşterisinin hedef alındığını belirtti. Sözcünün açıklaması öncesinde konuyla ilgili soruşturma haberini Salı günü yayınlayan kamu yayın kuruluşu Hessischer Rundfunk'a bir açıklama yapan Ziraat Bankası da soruşturmanın bir grup müşteriyi hedef aldığı bilgisini teyit etti. Kendilerine kara para aklama ve vergi suçu suçlamaları yöneltilen müşterilerin, vergilendirilmemiş kazanımlarını Türkiye'ye aktardıklarından şüpheleniliyor. Sözcü, soruşturmanın iki ila üç ay daha sürebileceğini söyledi. Read more

Kardeşimiz Musa Erdal

Kardeşimiz Musa Erdal

Kardeşimiz Musa Erdal'ın uğurlama töreni'nin,Gültepe Nihat Aydın Kültür ve Dayanışma Derneği önünde gerçekleşen bölümünde,ailemiz adına yaptığım konuşmayı bütün dostlarımızla bu biçimde de paylaşmak istiyorum.''Musa Erdal benim kardeşimdir. Bu uğurlama töreni'nin yapıldığı bu derneğe adı verilen Nihat Aydın benim devrimci bir arkadaşımdır. Bugün burada,bu mahallede,bir dönem içinde benim de yer aldığım direnislerle anılan bu mahallede 1979'tan sonra ilk kez ve yeniden bugün siyasi bir konuşma yapmak arkadaşımın adına kurulan bu dernekte ve kardesimin cenazesinde olacakmış:Bu tarihin -bana karşı -garip bir cilvesidir.  Musa, aynı adını taşıdığı Musa Erdal'ın, namı diğer 'Hardal Musa'nın 11 çocuğundan 10.dur.5 kız ve 6 erkek kardeşten birisidir.Tire'nin Ayaklıkırı köyünde bir çiftçinin,bir bakkalın oğlu olarak 04.03.1962 yılında doğmuştur.İlkokulu, artık şimdi yıkık bir bina olan aynı köydeki okulda okudu.Ortaokulu İzmir Fevzi Çakmak Ortaokulu'nda okudu.Lise'yi okumak için Esrefpada L... Read more

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde