Özgürlük

MARKSİZMDE SERÜVENLER

 
 
MARSHALL BERMAN
 
 
 
En iyi Marks hayat dolu, neşe dolu ve hepsinden öte son derece insancıl olandır.
 
Jeanne Menjoulet / Flickr
 
Marksizmin huysuz Yaşlı Adamı, Marshall Berman'ın Marx'ı yorumlamasında görünürde yoktur. Berman'ın tasvirinde Marx, insan gelişmesi ile kararlı şekilde ilgilenen bir radikal ve kesin olarak birey üzerindeki etkisi yüzünden ateşli bir kapitalizm karşıtıdır. Marx’ın iki yüzüncü doğum gününün şerefine, ilk olarak 1999’da yayınlanan Berman'nın bu insancıl Marx'a övgüsünü yeniden yayımlıyoruz.
 
Bütün hayatım boyunca Marksizm benim bir parçam oldu. 50'li yaşlarımın sonunda nasılda hala öğreniyorum ve aydınlanıyorum. Şimdiye dek Marksizm'de sadece bir tane gerçek serüvene sahip olduğumu düşünmüştüm. Gerçi, o bir tane bile zorluydu. Gelişmeme ve dünyada kim olacağımı düşünerek bulmama yardımcı oldu. Ve iyi bir hikaye çıkar. Babamın da Marksist bir serüveni vardı, benimkinden daha trajik olan. Kendi ayaklarım üzerinde duracak konuma geleyim diye hayatı boyunca sadece çalıştı. Yaşam dersleri, Marksizm için en büyük şeylerden biridir. 
 
Babam Murray Berman, 1955'te, kırk sekiz yaşına geldiğinde ve ben tam on beş yaşımda iken, kalp krizinden öldü. New York'un Aşağı Doğu Yakası'nda ve Bronx'ta büyüdü, okulu on ikisinde terk etti ve bir göz oda içindeki ailesine ve dokuz çocuğa destek sağlamak için bir giyim merkezinde el arabası iterek, annemin ve onun dedikleri şeye, "iş hayatına" atıldı. Onu "işkence sehpası" diye adlandırırdı ve sık sık hala üzerinde olduğunu söylerdi. Fakat giyim merkezinin dostça kötücüllüğü ona ev hissi verirdi ve biz o evi asla terk etmeyecektik. 
 
Yıllar içinde, dışarıda hamallıktan içeride hamallığa(sanırım günümüzde stok yazıcısı diye adlandırılıyor) ve daha sonra da çeşitli yazıcılık ve satış işlerine terfi etti. Ben doğmadan önce ve çok küçükken devamlı yolda olurdu. Birkaç yıl, Women's Wear Daily için hem muhabir hem de reklam satıcısı olarak çalıştı. Tüm bu yıllar benim için muğlak. Ama biliyorum ki, o ve Bronx'tan bir arkadaşı büyük bir sıçrama yaptı: bir dergi çıkardılar. Baş sayfasındaki sloganı, "Giyim endüstrisi dünyayla buluşuyor," idi. Babamın ve arkadaşı Dave'nin eğitimleri ve sermayeleri çok azdı ama çok fazla öngörüleri vardı. Giyim merkezindeki küreselleşme kimin zamanın geldiğinin habercisiydi ve iki yıl boyunca dergi, her zamankinden çok kapitalist ekonomilerde gazete ve dergileri ayakta tutan şey olan reklam satarak(babamın uzmanlık alanıydı) büyüdü.
 
Fakat daha sonra, aniden, 1950'nin ilkbaharında maaşları karşılayacak para kalmadı ve tam o anda arkadaşı Dave de aniden ortadan kayboldu. Babam beni bir Cumartesi sabahı Doğa Tarihi Müzesi'ne götürdü; Cumartesi öğleden sonra, Dave'i ararken Yukarı Doğu Yakası'nı gezdik. En sevdiği Üçüncü Avenue barlarında hiç kimse iki gündür onu görmemişti. Kapıcısı da aynı şeyi söyledi ayrıca bizi Dave'nin odasına yönlendirdi ve eğer etrafta olsaydı köpeğinin sesini duyacağını söyledi. Girmedik ve orada değildi ve babam küfrederken ve kapının altından atmak için bir not yazmaya çalışırken, koridordaki yarı açık bir kapıdan içeriye baktım ve bir asansör boşluğu gördüm. Aşağıya merakla baktığımda, babam beni kavradı ve duvara karşı fırlattı - şimdiye dek bana sadece iki kere şiddetle dokunmuştu, bu onlardan biriydi. Bronx'a dönmek için trene bindiğimizde dahi pek konuşmadık. Kısa sürede dergi iflas etti. Bir sonraki ay babam kalp krizi geçirdi ve neredeyse ölüyordu.
 
Dave'i bir daha hiç görmedik, ama polis onu takip etti. Rak Avenue'de ve Miami'de metresleri ve kumar alışkanlığı olduğu ortaya çıktı. Derginin kasasını boşaltmıştı, fakat onu bulduklarında geriye çok az para kalmıştı ve bizim için yapacak bir şey yoktu. Babam, tüm hikayenin sanki bir giyim merkezi klişesi(böylece klişenin ne anlama geldiğini öğrendim) olduğunu söyledi, yalnızca arkadaşının bunu ona nasıl yapabildiğine inanamıyordu. Birkaç yıl sonra, birdenbire, yeni bir isimle ve yeni bir teklifle -bir diğer giyim merkezi klişesi- tekrardan aradı. Telefonu ben açtım, sonra anneme verdim. Babamın hayatını bir kez mahvettiğini söyledi ve yetmedi mi dedi. Dave olan biteni sineye çekmesinde ısrar etti. 
 
Babam yavaş yavaş gücünü topladı ve ailem artık  “Betmar Tag and Label Company”de idi. Giyim imalatçıları ve marka üreticileri arasındaki aracılar, giyim merkezinin simsarları ya da taşeronları olarak yaşadılar. Bu şirketin sermayesi yoktu; tek varlığı babamın boş ve anlamsız konuşma ve annemin bir şeyleri anlamaya çalışma kabiliyetiydi. İş durumlarının güvencesiz olduğunu biliyorlardı, yine de gerçek bir çaba gösterdiler ve ayakta kalmak için yeterli bilgiye sahip olduklarını düşündüler. Birkaç yıl geçindiler. Fakat Eylül 1955'te babam bir kalp krizi daha geçirdi ve bu sefer kurtulamadı.
 
Onu kim öldürdü? Bu soru yıllarca aklımdan çıkmadı. On beş yıl sonra ilk kafa doktorum "yanlış soru," dedi. "Kötü bir kalbi vardı. Vücudu tükendi." Bu doğruydu; ordu bunu gördü ve II. Dünya Savaşı sırasında onu askeri hizmete almayı reddetti. Fakat, birdenbire büyük para kaybettiği son yazını hatırladım. Müdürler ve satın almacıların hepsi onun arkadaşlarıydı: Suffolk Caddesi'nde "stickball" oynamışlardı, beraber çalışmışlardı ve yıllarca birbirleriyle görüşmüşlerdi; sadece iki yıl önce tüm bu dostlar benim barım mitzvah'ta onun sağlığına içmişlerdi. Şimdi, birdenbire, onun telefonlarına çıkmaz olmuşlardı. Başkasının daha yüksek teklif verdiğini söylediklerini söylemişti; o sadece neyin ne olduğunun söylenmesini ve bir teklif yapmak için bir şans verilmesini istemişti.
 
Tüm bunlar bize cenazede(büyük bir cenazeydi; çok hoşuna gitmiştir) ve hemen ardından shiva haftası[yahudilikte ölenin ardından tutulan yedi günlük yas haftası] sırasında açıklandı. Tüm müşterilerimiz ve diğer şeyler, 7. Cadde'de yeni bir ölçek ve tarzda iş yapan Japon bir kartel tarafından ele geçirildi. Kartel, Amerikalı irtibatlarına dikkat çekici rüşvet vermişti.(elbette onlar buna rüşvet demiyorlardı). Fakat bu iki şarta bağlıydı: tespit edilmemeli ve karşı-teklif verilmemeli. Arkadaşlarına baskı yaptık: Niçin Babaya söylemediniz - hatta söyleyemeyeceğiniz bir şeyin olduğunu bile söylemediniz? Hepsi babanın kötü hissetmesini istemedik dedi. Timsah gözyaşları olduğunu düşündüm, ama gözyaşlarının gerçek olduğunu görebildim. Sonraları, Babamın öngördüğü ve kavradığı küresel pazarın ilk dalgalarından biri olduğunu düşündüm. Sanırım onu geri aramayan arkadaşlarıyla birlikte yaşamaktansa bununla birlikte çok daha iyi yaşayabilirdi.
 
Annem şirketin sorumluluğunu yüklendi, fakat gönülden orada değildi. şirket defterini kapadı ve bir muhasebeci olarak çalışmaya başladı. Yasımızın bitmesine yakın, 1956 yazında bir gece, annem, kızkardeşim ve ben hep birlikte Bronx'da çöp fırınımızın içine kaybedilen müşterilerin hesaplarından oluşan devasa bir kağıt yığınını attık. Fakat annem faturaları koymak için kullandıkları karton dosyaları tuttu. (“Hala onlardan bolca fayda sağlayabiliriz” dedi.) Kırk yıl sonra hala o dosyaları kullanıyorum, uzun zaman önce kaybolmuş işletmelerin saklama kapları -Puritan Sportswear, Fountain Modes, Girl Talk, Youngland- şimdi neredeler? Bir bakıma babamın işini devam ettirdiğim anlamına mı gelir bütün bunlar? (Bir Satıcının Ölümü'nün[Arthur Miller'in oyunu] sonunda Happy Loman şöyle der: "Bu şehirde kalıyorum ve bu tezgaha son vereceğim!") Hangi tezgah? Hangi iş? Karım bağlantıyı, çok sevdiğim şekilde açıkladı: Babamın yarım bıraktığı işe girdim.
 
 
Bu dünyada tek sahip olduğunuz şey, ne satabilirsiniz'dir. Satıcının Ölümü'nden bir başka replik. Babamın en sevdiği oyundu. Ailem, Lee. J Cobb'un oynadığı Satıcı'yı sahnede en az iki kere izledi ve bir kerede Fredric March'ın oynadığı filmini. Oyun, babam ölene kadar taşıdıkları sonsuz sevgi ve ironi dolu hazır cevaplılığın en başta gelen malzeme kaynağı olmuştu. Ölümünden sadece birkaç hafta önce filmi görene kadar bilmiyordum; sonra aniden dalga geçme yıllarının anlamı netleşti. Sohbete katıldım, akşam yemeğinde bu takılmaları denedim ve replikler trajik olmasına rağmen ve hatta daha da trajik olmak üzereyken tüm gülücükleri topladım. 1955 yazının sıcak bir gününde giyim merkezinden tükenmiş halde eve geldi ve "Artık beni tanımıyorlar," dedi. "Baba. . . Willy Loman? ” dedim. Yaptığı alıntıları bildiğim için mutluydu fakat bunun sadece bir alıntı değil gerçek olduğunu da bilmemi istedi. Ona, yaz sıcağında sevdiğini bildiğim bir bira verdim; bana sarıldı ve kendisinden daha özgür olacağımı bilmesinin ona huzur verdiğini söyledi, kendi hayatıma sahip olacaktım.
 
Öldükten bir süre sonra burslar ve talih beni Columbia'ya[New york'ta yerleşim yeri] sürükledi. Orada bütün gece konuşabiliyor ve okuyabiliyor ve yazabiliyordum ve sonra da Hudson nehrine gün doğumunu seyretmeye gidiyordum. Sahip olduğumu asla bilmediğim taze enerji kaynakları keşfederek, vurgun yapmış bir maden arayıcısı gibi hissettim. Ve öğretmenlerimin bazıları, fikirler için yaşamanın benim için hayatı kazanmanın bir yolu olabileceğini hatta söylediler! Hayatım gibi hissettiğim bir hayata adım attığım için şimdiye dek hiç olmadığı kadar mutluydum. Sonra bunun babamın benim için istediği şey olduğunu anladım. Ölümünden bu yana ilk kez onu düşünmeye başladım. Nasıl mücadele ettiğini ve nasıl kaybettiğini düşündüm ve kederim öfkeye dönüştü. Ne yani seni tanımıyorlar mı? Düşündüm. Bana izin ver, o p.çlerin canına okuyacağım. Hatırlamıyorlar ha? Onlara hatırlatacağım. Ama hangi p.çler? Kimdi "onlar"? Onların nasıl canına okuyacaktım? Nereden başlayacaktım? Sevgili ilahiyat profesörüm Jacob Taubes'ten bir randevu aldım. Babam ve Karl Marx hakkında konuşmak istediğimi söyledim.
 
Jacob ile ben Butler Kütüphanesi'ndeki odasında oturduk ve konuştukça konuştuk. Tüm radikal arzulara sempati duyduğunu ancak intikamın tatminin steril bir şekli olduğunu söyledi. Nietzsche bunun üzerine kitap yazmamış mıydı? Onu sınıfta okumamış mıydım? Gelmiş olduğu Avrupa'nın bir kısmında(1923'de Viyana'da doğmuştu) intikam politikalarının Amerikalıların hayal edebileceğinin çok ötesinde başarılı olduğunu söyledi. Bana bir espri yaptı: "Kapitalizm insanın insan tarafından sömürülmesidir. Komünizm tam tersidir." Bu şakayı daha önce duymuştum, hatta babamdan bile olabilir; haklı olarak, çok yaygındı. Fakat korkutucu bir espriydi ve gülerken acıtıyordu, çünkü sonucu olan şey tamamen insani bir çıkmazdı: sistem dayanılmazdır ve bu yüzden sisteme karşı tek alternatiftir. Oy!
 
Öyleyse ne yani, "hepimiz uykuya mı dalacağız?" diye sordum. Hayır, hayır, dedi Jacob; beni hareketsiz kılmayı kastetmedi. Aslında, bana anlatmak istediği bu kitap varmış: "Daha bir gençken, Karl Marx olmadan önce" Marx'ın yazdığı kitap; asiydi ve ben onu sevdim. Columbia Kitapçısı'nda("o aptallarda") yoktu, ama şehir merkezindeki Barnes & Noble'da kitabı bulabilirdim. Kitap "bir yüzyıl boyunca gizli tutulmuştu" - bu Jacob'un başlıca serüveni, gizli kitabı, Kabbalah'ı idi- fakat şimdi en sonunda yayınlanmıştı. Bazı insanların onun "insanın nasıl yaşaması gerektiğinin alternatif bir vizyonunu" sunduğunu düşündüklerini söyledi. Bu intikamdan daha iyi değil miydi? Ve metroyla oraya ulaşabilirdim.
 
Böylece, Kasım ayında güzel bir Cumartesi sabahı, şehir merkezine doğru giden 1 numaralı trene bindim, Flariton Binası'ndan güneye döndüm ve Barnes & Noble'a doğru ilerledim. O zamanlar Barnes & Noble, "Barnes Ignoble," küçük kitapçıların felaketi, 1990'ların tekelci görünümünden oldukça uzaktı. Union Square'de henüz daha yeni tek bir dükkandı ve Abraham Lincoln ve Walt Whitman ve "Cumhuriyetin Savaş İlahisi" romanının geriye doğru izini sürüyordu. Fakat oraya varmadan önce her zaman önünden geçip yürüdüğüm başka bir yere uğradım: Dört Kıta Kitap Mağazası, tüm Sovyet yayınlarının resmi dağıtıcısı. Benim Marx'ım orada olabilir miydi? Eğer gerçekten "asi" ise, Sovyetler Birliği onu ortaya çıkarır mıydı? Budapeşte'de sokakta çocukları öldüren Sovyet tanklarını hatırladım. Yine de, 1959'da Sovyetler Birliği'nin açılması gerekiyordu(onlar bunu "Çözülme" diye adlandırdılar) ve bir olasılık vardı. Görmem gerekiyordu.
 
Dört Kıta Kitağ Mağazası'nın içi yağmur ormanı gibiydi, duvarlar yeşil boyalıydı, duvarlarında ayı, çam ağaçları, buzdağları ve buzkıran gemi posterleri vardı, raflar geniş bir ufka doğru uzanıyordu ve modern bir odadan daha çok ağaç gölgesini andıran bir aydınlatma vardı. İlk düşüncem, "İnsan bu aydınlatmada nasıl okuyabilir?" oldu. (Geçmişe baktığımızda, 1950'lerde mobilya mağazaları ve romantik komedilerdeki aydınlatmaya benzediğini fark ettim. Film kahramanın Doris Day'i getirdiği bekar dairesindeki aydınlatma düzeniydi.) Personel benim istediğim kitabı biliyordu: Marx'ın 1844 tarihli Ekonomi ve Felsefe El Yazmaları, Martin Milligan tarafından tercüme edildi ve 1956'da Moskova'daki Yabancı Diller Yayınevi tarafından basıldı. Kısa denemelere bölünmüş gençlere özgü üç not defterinden oluşan bir koleksiyondu. Başlıklar, bizzat Marx'tan çıkmış görünmüyordu; Moskova veya Berlin'deki yirminci yüzyıl editörleri tarafından sunulmuş gibiydi. Gece mavisi renginde, güzel ve kompaktı, 1950 model spor ceketin yan cebine mükemmel uydu. Oradan, şuradan, başka bir yerden rastgele sayfalarını açtım ve soğuk ve sıcak şimşekler çakarken, aniden kan ter içinde kaldım. Ön tarafa koştum: “Bu kitabı almalıyım!” Beyaz saçlı katip sakindi. “Elli sent, lütfen.” Şaşkınlığımı görünce, "Biz, sanırım Sovyetleri kastediyordu- 'kar için kitap basmayız'" dedi. El Yazmaları'nın en çok satanlarından biri haline geldiğini, ancak bunun nedenini bilemeyeceğini söyledi; Lenin çok daha açıklayıcı olduğu için.
 
İşte orda benim maceram başladı. Çoğunluğu üniversite kütüphanesinden gelen maaşım olan 30 dolardan fazla paranın üzerimde olduğunu fark ettim; muhtemelen hayatımda üzerimde taşıdığım en fazla paraydı. Yeniden bir şimşek çaktı. "Elli sent mi? Yani 10 dolara yirmi tane alabilirim?" Katip, satış sonrası vergilerle birlikte yirmi tanesinin 11 dolara geleceğini söyledi. Arka tarafa koştum, kitapları kapıp getirdim ve "Az önce benim Hanukkah sorunumu çözdünüz," dedim.
 
Bronx'a giderken metroda kitapları açtığımda(Mağaza onları çok güzel paketlemişti), kendimi bulutların üzerinde hissettim. Sonraki birkaç gün, hayatımdaki tüm insanlara onları verme heyecanıyla etrafta kitap yığınıyla dolaştım:annem ve kız kardeşim, kız arkadaşım, onun ailesi, birkaç eski ve yeni arkadaş, öğretmenlerimden birkaçı, kırtasiye dükkanındaki adam, bir sendika lideri (geçen yaz, 65. Bölge için çalışmıştım), bir doktor, bir haham. Daha önce hiç bu kadar çok hediye vermemiştim(ve bir daha yapmadım). Kimse kitabı reddetmedi ama nefes nefese konuşurken insanların garip bakışlarını sezdim. İnsanlara zorla dayatarak, "Alın bunu!" dedim. "Sizi şok edecek. Bu Karl Marx ama Karl Marx olmadan önceki Karl Marx. Size tüm hayatımızın nasıl yanlış olduğunu gösterecek ama sizi mutlu da edecek. Eğer anlamazsanız, istediğiniz zaman beni sadece arayın ve ben size hepsini açıklarım. Yakında herkes onun hakkında konuşacak ve ilk öğrenen siz olacaksınız." Ve daha fazla kafası karışmış insanlarla yüzleşmek için kapıdan çıktım. Kitap yığınımla birlikte Jacob'un odasında durdum; ona hikayeyi anlattım; sohbetin altından girip üstünden çıktım. İkimizin de gözlerinin içi parladı. "Gör bak şimdi," dedi, "intikamdan daha iyi değil mi?" Anında bir hazır cevap uydurdum: "Hayır, o en iyi intikam."
 
O sihirli anda kendimi hayal etmeye çalışıyordum: Dostum, bu çok fazlaydı! Ben harbi miydim?(Bunlar 1959'da birbirimize söylemeye alıştığımız şeylerdi.) Kendimden nasıl bu kadar emin olabildim? (Bir daha asla!) Akıllıca görür görmez satın almam; hatta doğru dürüst okumamış olduğum kitabı eğlenceli şekilde dışa vurmam; tüm insanlar üzerinde çoşkuyla baskı yapmam; onların hayatlarını hem parçalayacak hem de onları mutlu edecek bir şeye, özel bir şeye sahip olduğuma dair kuşku duymamam; hayat boyu kişisel hizmet vaatlerim; hepsinden öte dünyayı değiştirecek olan muhteşem yeni ürünüme olan aşkım: Willy Loman, Karl Marx'la karşılaşır. Böylece 60'lara beraber girdik.
 
Tüm bu yıllar boyunca, beni aniden yıldırım gibi çarpan Marx'ta olan şey neydi? Yakın zaman önce şu eski gece mavisi Dörk Kıta'dan aldığım kitaba bir daha göz attım. Sovyetler Birliği'nin ölümü zor unutulan bir tecrübeydi; ancak Marx'ın kendisi hareket ediyordu ve yaşıyordu. Kitabı okumak zordu çünkü neredeyse her satırın altını çizmiş, her satırı daire içine almış ve yıldız imleriyle doldurmuştum. Ama kırk yıl önce beni yakalayan fikirlerin bugün hala benim bir parçam olduğunu biliyorum ve bu fikirlerin en azından bazıları aklımdan çıkarırsam eğer, kısa ve net bir biçimde bu kitaptan ayrılmamam yardımcı olacaktır.
 
Marx'ın 1844 denemelerinde en çarpıcı bulduğum ve hiçbir şekilde bulacağımı ummadığım şey, birey ile ilgili duygularıydı. Bu ilk denemeler kişinin geçmişten günümüze gelişimi(Bildung) ve yabancılaşmış emek arasındaki çatışmayı ifade ederler. "Bildung," liberal romantizmde temel insani değerdir. İngilizce'de karşılığını bulmak zor, ancak “öznellik”, “kendini bulma”, “yetişme”, “kimlik”, “kendini geliştirme” ve “kim olduğunuz” gibi birçok düşünceyi kucaklar. Marx bu ideali modern tarihin içine yerleştirir ve ona toplumsal bir teori getirir. "Özgürce etkin olmak," "kendini kabul ettirtmek,"kendiliğinden etkinliğin" tadını çıkarmak, "fiziksel ve ruhsal gücünün özgür gelişiminin" peşinde olmak için evrensel insan hakkını ileri sürdüğünde doruk noktasına ulaşmış büyük devrimler ve Aydınlanma ile ne olduğunu tanımladı. 
 
Fakat aynı zamanda, bu devrimler tarafından gelişmesine yardım edilen piyasa toplumunun da kötü yanlarını açığa vurur, çünkü "Para tüm kişilikleri altüst eder," ve çünkü "Sizin olan her şeyi Satılığa çıkarmak zorundasınız. . ."(Marx'ın vurgusu) Modern kapitalizmin işi nasıl düzenlediğini gösterir; şöyle ki, işçi doğaya ve diğer işçilere olduğu kadar kendisine de "yabancılaştırılır". İşçi "bedenini çürütür ve aklını bozar"; "iş, işçiye dışsaldır. …onun doğasının bir parçası değildir; o, sonuçta yaptığı işte kendisini gerçekleştiremez; ancak kendisini inkâr eder. … Bu nedenle işçi, yalnızca boş zamanı süresince kendisini yuvasında hisseder, işte ise yuvasız hisseder. Emeği bu yüzden özgür değildir; zorla çalışmadır”. 
 
Marx, 1840'larda ortaya çıkmaya başlayan sendikaları saygıyla selamlar. Ancak sendikalar kendi hedeflerine ulaşsalar bile - işçiler sendikalaşmayı yaygınlaştırıyor ve sınıf mücadelesinin zorlamasıyla ücretleri yükseltiyor olsalar bile - modern toplum, işçinin ve işin anlamını ve haysiyetini" anlamaya yanaşmadıkça, işçi "ücretli köleden başka bir şey değildir". Kapitalizm korkunçtur çünkü insan enerjisini, kendiliğinden oluşan duyguları, insani gelişimi en tepede olan birkaç kazanan dışında sadece işçileri ezmek için teşvik eder.
 
Bir entelektüel olarak kariyerinin başlangıcından itibaren Marx bir demokrasi savaşçısıdır. Fakat o, demokrasinin kendi içinde olan yapısal sefaleti iyileştirmeyeceğini düşünür. İş, hiyerarşi ve mekanik rutinler içinde düzenlendiği ve dünya pazarının taleplerine yönelik olduğu sürece, en özgür toplumlarda bile çoğu insan hala köle olacaktır - babam gibi hala işkence sehpası üzrinde olacaktır. Marx, işkence sehpasında acı çeken modern insana karşı duygularında, Keats, Dickens, George Eliot, Dostoyevski, James Joyce, Franz Kafka, DH Lawrence gibi modern ustaların bir yoldaşı, büyük kültürel geleneğin bir parçasıydı. Ancak Marx bu sehpanın neden yapıldığını kavramasında benzersizdir. Tüm eserlerinde bu vardır. Fakat Komünist Manifesto ve Kapital'de onu aramak zorundasınız. 1844 El Yazmaları'nda bu gözünüzün önündedir. 
 
Marx, bu eserlerinin çoğunu büyük maceralarının ortasında, Jenny von Westphalen ile Paris'teki balayında yazdı. Marxist maceramın başladığı yıl, birden aşık oldum, ilk aşk ve bu beni, aşk ve seks hakkında onun söylediği bir şeyler olup olmadığı konusunda meraklandırdı.Yıllar boyunca tanıştığım Marksistler, seks ve sevgiden tam olarak nefret etmeyen kolektif bir tutum sergilemişlerdi, ama sanki bu duygular kaçınılmaz kötülükler olarak hoş görülmüş gibi üstünkörü onları ele alıyorlardı, ayrıca onlara bir gıdım ilave zaman ya da enerji bile harcanmamalıydı ve içlerinde insani bir anlam ya da değer olduğunu düşünmekten daha aptalca bir şey olamazdı. Yıllarca bunu duyduktan sonra, genç Marx'ı kendi sesinden duymak yeni bir soluktu. "Bu ilişki noktasından, biri insanın tüm gelişim düzeyini muhakeme edebilir." Tam da benim hissettiğim şeyi söylüyordu: cinsel aşk en önemli şeydi.
 
Paris'in Sol Yakası'nda aylak aylak dolaşırken, Marx'ın, burjuva kısıtlamalarından kurtuluş eylemi olarak cinsel ilişkiyi teşvik eden radikallerle tanıştığı görülür. Marx, modern aşkın, eğer aşıkları "kişiye özel mülkiyet" olarak sevdiklerini sahip olmaya iterse, bir sorun haline dönüşebileceği konusunda onlarla hem fikirdi. Ve esasen, "Özel mülkiyet, bir nesneye sahip olduğumuzda o nesnenin sadece bize ait olduğu konusunda bizi çok fazla aptallaştırdı." Ancak evliliğe karşı tek alternatifleri, herkesi herkesin cinsel mülkü yapan bir düzenleme olduğu gibi görünür ve Marx bunu "evrensel fahişelik"ten başka bir şey değil diye kötüler.
 
Bu “acemi, akılsız komünistler” in kim olduğunu bilmiyoruz, ancak Marx’ın eleştirisi büyüleyici. Sol'un sorunu olduğunu düşündüğü her şeyin bir simgesi olarak onların cinsel kabalığını kullanır. Onların dünyaya bakışları “her alandaki insanın kişiliğini ortadan kaldırır”. Bu, “tüm kültür ve medeniyet dünyasının soyut inkarına” yol açar; mutluluk ile ilgili fikirleri "önyargılı en ufak değerden kaynaklanarak aşağı seviyeye düşer". Daha da ötesi, "kendini bir güç olarak tayin eden genel kıskançlığı" ve "sadece bir başka biçimde kendini yeniden tesis eden ve kendini tatmin eden para hırsını gizlemeyi somutlaştırırlar. "Özel mülkiyetin ötesine geçmeyi aynı zamanda henüz ona ulaşmayı bile başaramamış iddiasız insanın doğal olmayan basitliğine geri çekilmesini" teşvik ederler. Marx, bazı liberalleri nefret edilir yapan ve Sol'un korktuğu açgözlülük ve kabalığın insani niteliğine odaklanır. Tüm solcuların böyle olduğunu düşünmenin aptalca bir ön yargı olduğunu söyler ama bazı solcuların böyle olduğunu düşünmekte haklıdır - o ya da ona yakın kişiler olmasa da. Burada Marx Tocqueville[Fransız siyasi düşünür;  "benim tek tutkum özgürlük aşkı ve insan onurudur" der.] geleneğine yardım elini uzatmakla kalmıyor aynı zamanda onu sarmaya çalışıyor. 

Marx, kötü komünistleri "düşüncesiz" olarak adlandırdığında, sadece onların düşüncelerinin aptalca olduğunu değil aynı zamanda gerçek güdülerinin ne olduğunun bilincinde olmadıklarını, asil eylemler gerçekleştirdiklerini düşündüklerini ancak aslında sonunu düşünmeden yapılan kinci, sinirli eylemlere kalkıştıklarını öne sürüyor. Burada Marx'ın analizi Nietzche ve Freud'a doğru uzanıyor. Ama aynı zamanda Aydınlanmadaki köklerine de dikkat çekiyor: istediği komünizm kendinin farkında olmayı içermelidir. Bu "kaba, düşüncesiz komünizm"in kabus görüntüsü Marx'ın ilk yıllarındaki en güçlü şeylerden biridir. 1840'ların Paris’inde gerçek yaşam modelleri var mıydı? Hiçbir biografi yazarı ikna edici aday bulamadı; romancıların kendi karakterlerini yaratıkları şekilde, belki de kendini basitçe onlarda hayal ediyordu. Fakat bir kez Marx'ı okuduktan sonra, Sol'un yanlışa düşebildiği tüm yolların bu canlı kabuslarını, onları unutmak zordur.
 
Genç Marx'ın seks hakkında endişe duyduğu ve onu daha büyük bir şeyin sembolü olarak algıladığı başka çarpıcı bir taraf var. İşçiler işlerinde kendi etkinliklerine yabancılaştığında, cinsel yaşamları telafinin saplantılı bir biçimi haline dönüşür. Ardından çaresiz "barınma ve giyinme" ile birlikte "yeme, içme, üreme" yoluyla kendilerini gerçekleştirmeye çalışırlar. Ancak çaresizlik dünyevi zevkleri olabildiğinden daha az zevkli yapar çünkü onlara dayanabileceklerinden daha fazla ruhsal ağırlık verir. 
 
“Özel Mülkiyet ve Komünizm” denemesi geleceği daha çok göz önüne alır ve en hassas yerinden vurur: "Beş duyunun oluşumu tüm dünya tarihinin günümüze kadar uzanan bir emeğidir." Belki de balayı neşesi Marx'ın ufukta görünen yeni insanları hayal etmesini sağlar, daha az açgözlü ve sahiplenici; duygusallık ve canlılıklarıyla daha çok uyum içinde olan; aşkı insani gelişimin canlı bir parçası yapmak için içten içe daha iyi donanımlı insanlar.
 
İnsanlığı temsil etmek ve özgürlüğe kavuşturmak için birdenbire bir güce sahip olacak bu “yeni insanlar” kim? Cevap, Marx'ı dünyaya karşı hem ünlü hem de kötü şöhretli kılan Manifesto'da ilan edilir: “Proletarya, modern işçi sınıfı.” Fakat bu cevabın kendisi çok yoğun ve baskılı soruları gündeme getirir. Onları kabaca ikiye bölebiliriz, ilki işçi sınıfına mensubiyet hakkında bir dizi sorular, ikincisi ise onun misyonu hakkında. Kimdir bu insanlar, tüm çağların mirasçıları? Ve Marx'ın çok iyi tanımladığı çektikleri acıların kapsamı ve derinliği göz önüne alındığında, sadece iktidarı ele geçirmek için değil aynı zamanda tüm dünyayı değiştirmek için ihtiyaç duyacakları bu positif enerjiyi nereden alacaklar? Marx’ın 1844 Elyazmaları “mensubiyet” sorularını ele almaz, ancak misyon hakkında söyleyecek çok etkileyici şeyleri vardır. Modern toplumun kişiliği gaddarlaştırırken ve sakatlarken dahi, aynı zamanda, diyalektik olarak, "zengin insanı[der reiche Mensch] ve zengin insani ihtiyaçları" meydana getirdiğini söyler.
 
“Zengin insan”: Onu daha önce nerede görmüştük? Goethe ve Schiller okuyucuları burada klasik Alman hümanizminin görüntülerinin farkında olacaklar. Fakat bu hümanistler, sadece çok az sayıda erkeğin ve kadının hayal edebilecekleri iç derinliğe sahip olabileceğine inanıyorlardı; Weimar ve Jena'dan görüldüğü gibi insanların büyük çoğunluğu, saçmalıklar tarafından tüketildi ve çoğunluğunun hiçbir ruhu yoktu. 
 
Marx, Goethe’nin ve Schiller’in ve Humboldt’un değerlerini miras aldı, ancak onları Rousseau’dan ilham alan radikal ve demokratik bir toplumsal felsefe ile birleştirmiştir. Rousseau'nun 1755 Eşitsizliğin Kökenleri Üzerine kitabı, modern uygarlığın insanları kendilerine yabancılaştırdığı, yabancılaşmış benlikleri geliştirdiği ve derinleştirdiği ve onlara toplumsal bir sözleşme oluşturma ve radikal olarak yeni bir toplum oluşturma kapasitesi verdiği paradoksunu ortaya koydu. Bir yüzyıl sonra, büyük bir devrim dalgası sonrasında ve bir diğeri öncesinde, Marx modern toplumu benzer diyalektik bir biçimde görür. Onun düşüncesi, burjuva toplumu işçilerini fakirleştirdiğinde ve onların cesaretini kırdığında dahi onları ruhsal olarak zenginleştirip onlara ilham vermesidir. “Zengin insan”, “kendisi için kendini gerçekleştirmenin bir iç gereklilik, bir ihtiyaç olarak var olduğu,” bir erkek veya kadındır; O, “insani faaliyetlerin bir bütünlüğüne ihtiyaç duyan bir insan” dır. Marks, burjuva toplumunu, sonsuz sayıda yolla, işçileri bir işkence sehpasında geren bir sistem olarak görür.
 
Burada onun diyalektik hayal gücü çalışmaya başlar: Onlara işkence yapan toplumsal sistem aynı zamanda onlara öğretir ve onları dönüştürür, böylece onlar acı çekerken diğer taraftan da enerji ve düşüncelerle dolup taşmaya başlarlar. Burjuva toplumu, işçilerini nesneler olarak ele alır, ancak öznelliğini de geliştirir. Marx'ın, örgütlenmeye(elbette yasal olmayan şekilde) başlayan Fransız işçileri üzerine kısa bir pasajı vardır: araçsal olarak, ekonomik ve politik amaçların bir aracı olarak bir araya gelirler, ancak bu birlikteliğin bir sonucu olarak yeni bir gerksinim -toplum gereksinimi- ve aracın amaca dönüşmeye başladığı şeyi edinirler." İşçiler "zengin insanlar" yerine konulmazlar ve kesinlikle de hiç kimse onların olmasını istemez, ancak onların gelişimi onların kaderidir, arzu etme güçlerini tarihsel olarak bir dünya gücüne dönüştürür.
 
Kitabı alırken, "Şunu açıklığa kavuşturayım," dedi annem. "Bu Marx, ama komünizm değil, doğru mu? Öyleyse ne? 1844 yılında Marx, iki farklı komünizmi hayal etmişti. İstediği olan, "insan ve doğa ve insan ve insan arasındaki çatışmanın gerçek bir çözümü" idi. Ödü koptuğu diğeri ise, "sadece özel mülkiyetin ötesine geçmeyi becerememiş değil ona henüz ulaşamamış olan" idi. Yirminci yüzyılımız, ikinci modeli fazlasıyla üretmişti, ama birincisini fazla değil. Kısaca, sorun, ikinci modelin, Marx'ın ödünün koptuğunun, tanklarının olmuş olmasıydı ve hayal ettiği birincisinin yoktu. Annem ve ben o tankları televizyonda, Budapeşte'de, çocukları öldürürken görmüştük. Hem fikirdik, bu Komünizm değildi.
 
Ama bu değilse, o zaman neydi? Kendimi TV'de bilgi yarışmasında zamanı tükenen yarışmacı gibi hissettim. Fikirlerini Marxizm ile birleştirmeye ve Soğuk Savaş dualizmlerinin aşacak radikal bir perspektif yaratmaya çalışan Fransız varoluşçuları -Sartre, de Beauvoir, Henri Lefebvre, Andre Gorz ve onların arkadaşları- hakkında bir hikayede, New York Times'da gördüğüm bir ifadeye sarıldım. "Onu Marxist hümanizm olarak adlandır," dedim. Annem bir "OH!" çekti, "Marxist hümanizm, kulağa hoş geliyor," dedi. Böylece, Marxizmdeki maceram kristalleşti; bir anda sonraki kırk yıldaki kimliğime odaklanmıştım.
 
Peki daha sonra ne oldu? Bir kırk yıl daha görüp geçirdim. Oxford'a gittim, sonra da Harvard'a. Ardından, kamu sektöründe sürekli bir iş buldum, her zaman saldırılan City University of New York'ta politik teori ve şehircilik öğretmeni oldum. Daha çok Harlem'de, bunun yanında şehir merkezinde de çalıştım. New York vatandaşı olarak büyüdüğüm ve çocuklarımı şehrin fevkalade özgürlüğünde büyüttüğüm için şanslıydım. Otuz yıl önce Yeni Sol'un[New Left] bir parçasıydım ve bugün ise Eski Sol'un. (Benim kuşağım adıyla utanmamalı. Piyasadaki iniş ve çıkışları bilmek için yeterince yaşlı olan herkes, eski malların genellikle yeni modelleri yendiğini bilir.) Henüz yaşlandığımı düşünmüyorum ama çokluk işe yaramaz oldum ve hayatım boyunca Marxist hümanizmi canlı tutmak için çalıştım. 
 
Yirminci yüzyıl sona ererken, Marxist hümanizm neredeyse yarım asırlık oldu. Ülkeyi asla önüne katmadı, ya da başka bir ülkeyi, ancak kendine bir yer buldu. Onu oturtmanın bir yolu, altmışlı yıllarla birlikte ellili yılların kültürünün bir sentezi olarak onu görmek olmuş olabilir: bir yenilik ve coşku arzusuyla dolu bir karmaşa, ironi ve paradoks duygusu; "Dünyayı İstiyoruz ve Şimdi İstiyoruz" ile "Belirsizliğin Yedi Çeşidi"nin bir birleşimi. Taraftarlarının Kadife Devrim dediği değişimlerin ortasında, !989'da ve sonrasında, daha yakın bir tarihte onurlu bir yeri hak ediyor. 
 
Mikhail Gorbaçov, kendi üzerine düşende ona bir yer vermeyi umuyordu. Komünizmin bireysel özgürlüğü ezmeyip onu genişletebileceğini hayal ediyordu. Ama çok geç geldi. Sovyet ufku içerisinde hayatlarını yaşamış olan insanlar için görüntü taranmadı, insanlar onu net göremediler. Sovyet halkı uzun süredir çok kötü oyuna getirilmişti, onu tanımıyorlardı ve onun çağrılarına dönmediler. Fakat Gorbaçov'u siyasetin bir Willy Lomanı olarak görebiliriz - satıcı olarak bir başarısızlık fakat trajik bir kahraman. 
 
Bazı insanlar Marksist hümanizminin tüm anlamını Stalinizme alternatif olarak aldığını ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle öldüğünü düşünür. Benim kendi görüşüm, onun gerçek dinamik gücünün, bugün tüm dünyayı saran nihilistik, piyasa güdümlü kapitalizme bir alternatif olarak mevcut olmasıdır.  Bu, gelecekte uzunca bir süre yapacak çok işin olacağı anlamına geliyor. 
 
Özellikle de müziğin uyum sağlanarak değil fakat karıştırılarak kendisi olduğu Amerika'nın siyah gettolarının sokak yaşantısından ve özellikle de günümüzün hip-hop müzik manzaralarından -okulumda, CCNY'de bunu ilk duyduğumda en azından öyleydi- 1990'ların başlarında ortaya çıkan harika bir görüntü var. İşte imge: karışıma dalmak. "Tamamen karışıma daldırıldı." "Kendimi karışıma dalmış buldum." Bu imge gözde oldu çünkü çok fazla insanın hayatını ele geçirdi. Babam karışıma daldırıldı. Ona ihanet eden arkadaşları da. Bence Marx, modern hayatın nasıl bir karışım olduğunu herkesten daha iyi anladı; içinde ne kadar büyük değişimler olsa da, yüreğinin derinliklerinde bir karışım; hepimizin ne kadar çok içine daldırıldığı bir karışım ve yolu şaşırmanın ne kadar kolay, ne kadar normal olduğu bir karışım. Ayrıca Marx, bir araya gelme yolunu bir kere kavradığımızda, yeniden karıştırmak için iktidar için nasıl savaşabileceğimizi gösterdi.
 
Marxist hümanizm, geçmişte kendilerini evlerindeymiş gibi hisseden insanlara yardım edebilir, hatta onlara zarar veren bir tarihte bile. Hatta güç tarafından ezilenlere güçle savaşmak için nasıl bir güce sahip olabildiklerini , hatta felaketten kurtulanların nasıl tarih yapabildiklerini gösterebilir. İnsanların kendilerini "zengin insani ihtiyaçlar"la birlikte "zengin insanlar" olarak kendilerini keşfetmekte yardımcı olabilir ve onlara düşündüklerinden daha fazlası olduğunu gösterebilir. Yeni maceraları hayal etmek ve dünyayı değiştirme arzularının gücünü yükseltmek için onlara yardımcı olabilir, böylece insanlar karışımın bir parçası olmayacaklar, karışımın bir parçasını yapacaklar.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

FACEBOOK SAYFAMIZ