Özgürlük

SEVR DEVRİMİNİ HATIRLAMA

 
 
JONATHAN NEALE
 
 
Kırk yıl önce komünistler ülkeye modernleşme ve toplumsal ilerleme getirmeyi umarak Afganistan'ın yönetimini ele geçirdiler. Kapsamlı reformları başarısız olmaya mahkum muydu?
 
Afganistan, Kabil'de Sevr Devrimi'nden sonraki gün. Cleric77 / Wikimedia
 
Kırk yıl önce, 28 Nisan 1978'de, Komünistler Afganistan'da bir devrim yaptılar. Arkadaşım Tahir Alemi onlardan biriydi. İyi bir adamdı, nazik ve kibardı ve dünyayı değiştirmek istedi.
 
Tahir, Kabil Üniversitesi'nde Peştuca edebiyatında öğretim görevlisiydi. Uzun bir yol kat etti. Babası Pakistan sınırı yakınındaki Nangrahar köyünde yaşayan basit bir köylüydü. Aile kendi toprağında çalışıyordu ve bir marabaları vardı, bu yüzden çoğu kişiden daha fazla en iyisi için çabalıyorlardı. Tahir üniversiteye başladı ve işe girdi, kendi saf zekasıyla. Babasını, kardeşlerini ve annesini çok seviyordu. Ancak babasının değerlerine karşı çıkmak zorunda kaldı. 
 
1970'lerde Afganistan feodal bir ülkeydi. Güç şehirli işadamlarının değil kırsal alanlarda yaşayan büyük toprak ağalarının ayakları altında serili idi. Bazen bir köyde iki büyük ağa olurdu, bazen bir ve bazı yerlerde tek bir kişi birkaç köye hakim olurdu. Tahir'in babası gibi, tek marabası olan çok sayıda orta halli köylü vardı ama yine de kendi topraklarında çalışıyorlardı. 
 
Köylülerin altında hasat ettikleri mahsülün üçte birini saklamalarına izin verilen marabalar vardı, belki de nüfusun yarısıydı. Tahir'in köyünde bu oran beşte bir idi çünkü toprak daha verimliydi. Her yerde, marabalara, işçilere ve çobanlara iki tane yetişkinler ve iki tane de her bir iki çocuk için olmak üzere tandır ekmeği satın almaya yetecek para ödenirdi.  Bu yetişkin başına 2.000 ve çocuk başına 1.300 kalori idi. Başka yiyeceklere paraları yetmezdi. 
 
1970'lerin başında Afganistan'da bir antropolog idim. Yakın ilişki kurduğum insanlar koyun güden göçebeler idi, fakat zor günler geçirmişlerdi. Fakir Afganlar için yaşam standartları oldukça tipikti. Kadınların yaşamları boyunca iki tane elbisesi vardı, biri ergenliğe geldiğinde ve bir diğeri de evlendiklerinde. Sıradan bir ailenin çay için tek bir küçük fincanı vardı. Peygamber Bayramı'nda yılda bir kez büyük bir heyecanla et yerlerdi. Ekmeğe katık etmek için topladıkları yeşillikleri ve yoncaları kaynatarak çorba yaparlardı. Otuz üç haneli köyün en zengin üç ailesinden ikisi bana ve eşime misafirperverlik göstermede yarış etmişlerdi. Bir ev bu özel günde bana bir yumurta haşlamıştı. Bir diğeri bana küçük patatesli yahni vermişti. Başka kimseye yoktu.
 
Mohammad Zaher Khan'ın askeri üniformalı stüdyo fotoğrafı.
Haji Amin Qodrat, Kabil / Vikipedi
 
Toprak sahibine mahsulün üçte ikisi ile beşte dördünün verilmesi - böyle ölçekte bir sömürü zalimliği ve şiddeti icap ettirdi. Bunların çoğu, hükümet tarafından desteklenen yerel ağalardan ve onların muhafızlarından ve haydutlarından geldi. Kabil'deki kral, Muhammed Zahir Şah ve ailesi, her bölgede tek bir toprak ağasına ayrıcalık tanıyarak iktidarlarını inşa ettiler ve onun üzerinden hüküm sürdüler. "Ara sıra tiranlığımız olur," demişti tahir bir keresinde bana. "Sonra gelirler ve seni ve tüm aileni öldürürler. Şimdi demokrasimiz var. Sadece sen varsın ve sadece senin gözlerini çıkarırlar." Bir şakaydı. Gülmüştük.
 
Afganistan fakir bir ülkeydi, çoğunlukla kurak, çöl ve dağlarla kaplı. Hükümet, büyük ağalara ya da küçük köylülere vergi koymakta güçsüz idi. Bunun yerine sınırlı gümrük vergilerine ağırlık veriyorlardı. 1842'den bu yana, farklı Afgan hükümetleri, genellikle İngilizlerden gelen bir tür yabancı desteğe yaslanıyorlardı. 1950'lerden itibaren Afganistan "gelişim"e haiz oldu. Soğuk Savaşın bir parçası olarak, Rus ve Amerikan yardımları sivil bütçenin yaklaşık yüzde 80'ini ve askeri bütçenin çoğunu karşıladı. Ruslar üçte ikisini, Amerikalılar üçte birini ödediler. Çok az sanayi ya da ekonomik gelişme vardı. Yardım parası orduya, okullara ve kamu hizmetlerine gitti. Artık Kabil Üniversitesi'nde birkaç bin ve okullarda yüz binlerce öğrenci vardı. Toprak ağalarının eski yönetici sınıfı çok küçüktü ve öğretmen ve memur sağlamalarının yolu yoktu. Yeni eğitimliler, Tahir gibi orta halli köylü çocukları idi. Aileleri ve dede-nineleri toprak ağalarından ve hükümetten oldukça nefret ediyorlardı ve yeni eğitimliler de onlardan nefret ediyordu.
 
Bu genç öğretmenler gelişmiş, modern Afganistan'ın hayalini kurdular. Bir seferinde, Helman Bölgesi'nden aşağıya doğru Tahir ve ben birkaç düzine lise öğrencisi tarafından düzenlenen bir gösteriyi izleyen sessiz seyirciler kalabalığına katılmıştık. Öğrenciler sloganlarını haykırmak için sırayla kürsüye çıkıyorlardı: "Kağanlara Ölüm!" Kağan toprak ağalarının yerel adıydı. Çocukların sloganı soyut değildi. Politik programları bölgelerindeki bu adamları öldürmek oldu.
 
“Amerika'da böyle şeyler var mı?” diye sordu Tahir bana.
 
Olduğunu ve bazılarının parçası olduğumu söyledim. Kabil'de yeni seçilmiş parlamentonun dışında öğrencilerin gösteri yaptığı ve üç göstericinin vurularak öldürüldüğü 1965'teki Üçüncü Akrab'ı anlattı bana. Oradaymış. 
 
Çoğunluğu Tahir gibi öğretmen olan bu yeni şehirli sınıfın genç erkek ve kadınları, tamamen İslamcı ya da Komünist partilere yöneliyordu. Kardeşlik İslamcılar idi. Onlar, Tahir gibi aynı sınıftan üniversite eğitimli kişilerdi ve içlerinden genç aktivistler Ruslara karşı direnişin liderleri olacaktı. Komünistler ikiye ayrıldılar. Parcham (Bayrak) daha eğitimli, kentsel ve ılımlıydı. Khalk (Halk) daha az eğitimliydi, daha çok kırsal ailelerden geliyorlardı, Pashtun'lardan oluşuyordu. Tahir Parcham'a katıldı. 1973'te Komünistler Kardeşlik'ten daha hızlı büyüdü. 
 
Köyde babasının kabul odasında Tahir'le oturdum ve Nagrahar civarındaki köylere yürüdük ve otobüsle gittik. Tahir, saha çalışmamın ilk dönemlerinde üniversite tarafından "meslektaşım" olması için seçildi. Ona, bir işçinin kazandığının üç katı olan aylık maaş 1500'ü dört kere ödedim. Dili hala öğrenme aşamasındaydım ve benim için çeviri yapıyordu. Ayrıca gizli polis için benimle ilgili rapor tutuyordu. İkimiz de bunu biliyorduk ama bundan bahsetmezdik. 
 
Tahir'in evliliği ayarlanmıştı. Karısı hiç okula gitmemişti. Onunla konuşamayacağı çok şey vardı. Ancak ailesini memnun etmek için evlenmişti. Onun köyle olan bağını sıkı tutmak için onun için yerel bir kız seçmişlerdi ve evliliğin ilk birkaç yılında Tahir'in ailesiyle yaşadı ve Tahir imkan oldukça ziyarete geliyordu. Onunla gerçek bir ilişki kurmaya çalıştı. Yine de, şehirlerde ve köylerde bir sürü kız okula gidiyordu. Hem Parcham hem de Khalk kadın yoldaşlarla doluydu. Kadınların kurtuluşu, daha iyi bir dünya hayallerinin merkezinde yer aldı. Tahir, gelecekte bir gün karısını Kabil'e yaşamak için getirebileceğini umuyordu. Bu olduğunda, bana söz vermişti, onunla tanışabilecektim çünkü onu asla eve kapatmayacaktı.
 
1972'de iklim değişikliğinin erken etkisiyle bir kuraklık yaşandı. Kuzy kesimlerini bir kıtlık sardı. Yiyecek yardımı Amerika'dan geldi. Bölge kasabalarında, hükümet görevlileri tahıl torbalarını meydanlara yığdı. Askerler tahılı korudular ve yetkililer her zamanki fiyatın on misline sattılar. Küçük köylüler topraklarını ağalara neredeyse yok pahasına sattılar ve tahıl satın aldılar. Topraksız olanlar öylece oturdular ve ölümü beklediler. Bir Fransız gazeteci onlara neden tahıl yığınlarına hücum etmediklerini sordu. "Kralın uçakları var ve bizi bombalayacaktır," dediler. 
 
Kral ve hükümeti neredeyse tüm desteği kaybetmişti. Kralın kuzeni Muhammed Daoud, 1963'e kadar acımasız bir başbakan olmuştu. Sovyetlere daha fazla yaslandı ve kral ise Amerikalılara. Vietnam sonrasında artık ABD yardımı kesiyordu ve paranın çoğu Rusya'dan geliyordu. Daoud, Sovyet desteğiyle askeri bir darbe düzenledi. Darbe hiçbir muhalefetle karşılaşmadı. Kıtlık sonrasında hiç kimse kral için ölmeye razı değildi.
 
Darbenin asıl örgütlenme işi, çoğu Khalk kanadından olan Komünist askeri subaylar tarafından yapıldı. Öğretmenler gibi subaylar da orta halli köylü çocuklarıydı, genellikle ailelerinde eğitim alan ilk kişilerdi ve çoğu kez Sovyetler Birliği'nde eğitilmişlerdi.
 
Darbe önemli bir değişiklik getirmedi. Daoud'un retoriği solcu olsa da güç toprak ağalarında kaldı. Özellikle kasaba ve şehirlerde üniversite, liseler ve ilkokullar yoğun politik yerler haline geldiler. Bazı öğretmenler, Kardeşlik, diğerleri Khalk ve Parcham adına başkasını kendi dinine çevirmeye çalıştılar. Öğrenciler tartıştı. Parcham, Daoud’ın diktatörlüğü ile çalışmayı savundu. Khalk tam bir devrim istiyordu. 
 
Komünistler büyüyordu. 1978 yılının Nisan ayında Daoud, bir Komünist lider Mir Ekber Khyber'in öldürülmesini emretti. Komünistlerin her iki kanadı Kabil'deki cenaze töreninde büyük bir halk gösterisi için bir araya geldi. Daoud, her iki kanadın liderlerini de tutukladı ve yakında öldürüleceklerini biliyorlardı. Liderlerden biri, Amin, planlı bir darbeyi harekete geçirmeyi vaat etti. Daoud'u iktidara getiren aynı ordu ve hava subayları şimdi lideri ve ailesini öldürüyordu. Kralla birlikte olduğu gibi, hiç kimse asla Daoud için savaşmayacaktı ve Komünistler başarılı oldular. 
 
28 Nisan 1978'de Kabil'deki Sevr Devrimi'nden sonraki gün.
Cleric77 / Wikimedia
 
Komünistler devrimi ilan ettiler - buna Rusya'daki Ekim Devrimi gibi, “Büyük Nisan Devrimi” diyorlardı. Darbeyi devrime dönüştürmek için iki karar çıkardılar. Birincisi toprak reformu idi - arazi toprak ağalarından alınıp marabalara verilecekti. Birçok bölgede hükümetin toprak reformunu zorla kabul ettirmek için hiçbir aracı yoktu, fakat çıktıkları kürsü üzerinde "toprak ağalarına ölüm" diye bağırmış olan gençlerin olduğu Helmand'da yerel Komünistler arazileri almaya ve yeniden dağıtmaya başladılar. 
 
İkincisi damadın ailesi tarafından geline verilen başlık parasının kaldırılmasıydı. Bu, genelde bir hanenin iki ila beş yıllık geliri kadar tutan yüklü miktarlar idi. Daha da önemlisi, başlık parası herkesin gözünde kadının itaatinin bir işareti olarak yerini korudu.
 
Erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkiler, şu anda İslamofobik propagandadan tanıdığımız cinsiyetçi karikatür değildi. Köylerde, belki de sadece dışarıda çarşaf giymelerine izin vererek, iki yüz aileden dördü ya da beşi kadınlarını kapatıyorlardı. Çoğu yoksul hanede kadınlar erkeklerle tarlada çalışmak zorundaydı. Fakat kadınlara baskı bugün resmedildiği gibi olmasa da, diğer ülkelerde olduğu gibi yeterince gerçek idi. Komünistler bütün bunları değiştirmeye kararlıydılar. Başlık parası kararnamesi büyük ölçüde resmi olarak yürürlükte idi, ancak bazı bölgelerde kızlar açık alanda dans etmeye cesaret edebiliyorlardı.
 
Arazi ve evlilik konusundaki önlemler, yerel mollaların liderliğindeki bir isyanı ateşledi. Mollalar, Kardeşlik'in İslamcıları ile aynı değildi. onlar eğitimli insanlardı, mühendiler ve teologlar. Mollalar ise çoğunlukla yoksul köylülerdi, Farsça okuyacak kadar ve Kuran'ı Arapça okuyacak kadar okula gitmişlerdi. Seçkinler tarafından hor görüldüler. Fakat onların öncülük eden bir halk direnişi tarihleri vardı.
 
 
Afganlı kadınlar, 1927.
Wikimedia
 
Afganistan asla fethedilmemişti. İngilizler 1838-42'de ve yine 1878–1880'de istila etmişti. Her seferinde Afgan seçkin sınıfı işgalcilerin altınını aldı -kelimenin tam anlamıyla, kesede- ve karşı koymadı. Bununla birlikte, her defasında mollalar, İngilizleri süren halk cihad ayaklanmasını başlatarak kasaba ve şehirlerde vaaz verdiler. Daha sonra, 1920'lerde Kral Amanullah yönetimindeki yeni bir reform hükümeti, ülkeyi Atatürk'ün Türkiye'de ve Rıza Şah'ın İran'da yaptığı gibi “modernleştirmeye” çalıştı. Amanullah elit kadınlar için kapanmaya son vermede ve Batılı elbiseler giymeleri konusunda ısrar etti. Daha sonra, mollaların öncülüğünde bir isyanı kışkırtarak, güneydoğuda büyük toprak ağalarına ve küçük köylülere vergi koymaya çalıştı. Ardından, toplumsal bir eşkiyaya dönüşen bir işçi olan Habibullah Kabil'de bir halk ayaklanmasına öncülük etti, kral ailesi bu isyanı bastırdı ama Amanaullah'ın da sosyal deneyi sona erdi. 
 
1930'lardan sonra, Afganların İslamı rahat ve çok ortodoks olmayan bir tür olmasına rağmen, mollalar ortodoksluğun koruyucuları olmaya devam etti. Mollalar muhafazakâr bir İslam ve kadınların özgürlüğüne karşı bir muhalefeti, Britanya ve Amerika'nın Hıristiyan emperyalizmine ve Sovyetler Birliği'nin ateist emperyalizmine karşı bir muhalefetle birlikte dokudular. Çoğu Afganlılar, kadınlar ve erkekler için İslam ayrıca yaşamlarının ahlaki merkezi idi.
 
Sevr Devrimi'nden sonra, mollalar hükümete karşı direniş örgütlemeye başladılar. İngilizlere ve Amanullah'a karşı oldukları gibi, yabancı hakimiyete karşı da muhalefet çağrısında bulundular. Ayaklanma, hükümetin her zaman en zayıf olduğu dağ ve sınırlarda başladı ve vadilere ve şehirlere yayıldı. Bu direnişle karşılaşmada, Komünistler korkunç bir sorunla karşı karşıya kaldılar. Çoğunluğun desteğini almadılar, bu yüzden zalimliğe başvurdular. 
 
Sevr Devrimi genç subayların önderliğindeki bir darbeye dayanıyordu. Fakat Afganistan, çoğunlukla küçük köylü ve maraba ailelerinden gelen, ülkenin her yerinden gelen erkeklerle birlikte genç bir orduya sahipti. Bu askerler emirleri yerine getirdiler, ancak politik olarak ikna olmadılar. Kentsel ayaklanmalar olmamıştı ve toprak için köylü savaşı olmamıştı. Bu bakımdan, Sevr Devrimi az kırsal destekle yukarıdan aşağıya bir darbe ile olmuştu.
 
Komünistlerin şehirlerde gerçek desteği vardı. Daoud'un 1973'te iktidarı ele geçirmesinden önce yapılan serbest seçimlerde Kabil'de meclisteki koltukların çoğunu kazanmışlardı. Büyük şehirlerde okul çocukları, üniversite öğrencileri, memurlar ve diğerleri arasında destek vardı. Aşırı kırsal bir ülkede, bu yeterli değildi. Ateşli vaaz ve kırsal ayaklanmalarla karşı karşıya kalan yeni Komünist hükümet, askerleri yalnızca insanları tutuklamak için sevk edebiliyordu. Bu daha fazla huzursuzluğu kışkırttı ve insanlara işkence etmeye başladılar, bu da daha fazla isyana neden oldu. Sonraki yirmi ay boyunca Komünistler ve ordusu ülkenin çoğunun kontrolünü kaybetti. Aralık 1979'a gelindiğinde otuz dört eyaletten sadece üçü elde kaldı. Yirmi sekiz ilde, ordu kışlaları şehirlerin ve daha büyük şehirlerin kontrolünü sağlarken, isyancılar kırsal bölgeyi kontrol altına aldı. Üç bölgede isyancılar hatta kasabalara bile hakim oldular.
 
Bu baskı altında Komünistler şimdi acı bir şekilde üç kampa bölünmüşlerdi. Baback Karmal liderliğindeki Parcham grubu, tüm ulusal ilerici güçlerle ittifak kurmayı savundu. Pratikte bu, başlık parası ve kadınlar ile ilgili susarak ve toprak reformunu durdurarak Müslüman dindarlığın ağzını kapamak anlamına geliyordu. Bu politika, Sovyet KGB'nin ve sosyal devrim fikrini erken ve tedbirsiz olarak gören generallerin tavsiyesine uygundu. Bu yaklaşımdaki sorun, mollaların - ve Afganistan'ın geri kalanının - kanmaması idi. 
 
Khalk grubunun daha radikal militanları için, bu aynı zamanda modern Afganistan'ın ortak hayaline ve cinsiyetçiliğe son vermeye ve yoksulluğu öğütmeye bir ihanetti. Aylar içinde Parchamis'i temizlediler. Karmal gibi birkaç kişi Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği'nde sürgüne gitti. Khalk grubu kalanların çoğunu hapishaneye gönderdi. 
 
Fakat direniş baskısı şehirlerin etrafında yine de sertleşti. Khalk grubu ikiye bölündü. Yaşlı lider, çoban ve göçmenler klanından bir roman yazarı olan Taraki, direnişi bastırmak için Sovyet birliklerini davet etmekten başka bir çözüm yolu görmedi. Kabil'in hemen dışındaki bir kırsal alandan gelen genç lider Muhammed Amin, New York'taki Columbia Üniversitesi'nde eğitim gördü. O bir Afgan milliyetçiydi ve Sovyet birliklerine hiçbir koşulda göz yummayacakdı.
 
KGB, Taraki'nin Amin'i öldürmesini tavsiye etti. Taraki denedi ve başarısız oldu, çünkü Khalki radikallerinin çoğu Rus birliklerine karşıydı. Bunun yerine, Amin Taraki'yi öldürdü.
 
Kırsal direniş hala büyüyordu. Amin, Sovyetleri dengelemek için desteklerini istediği Amerikalılara ulaştı. Amerikalılar reddetti. Sovyet hükümeti, Amin’in Amerikalılarla bir ittifak kurmayı başaracağından ya da isyana kalkışmasından korkarak ona suikast yapmayı denemeye devam etti. Ülkede hiçbir Afgan Komünist onlar için bunu yapmazdı. Bu saldırı karşısında, Amin daha da fazla zulüm, tutuklama, işkence ve infazlara girişti.
 
Sovyet tankları 24 Aralık 1979'da sınırın ötesine geçti. Sevr Devrimi sona erdi. Sovyetler Amin'i vurdu ve yerine Moskova'da sürgünde olan Babrak Kamal getirildi.  Hapishaneler Khalk taraftarları ile dolmaya başladı. Komünistlerin ateist yabancıların oyuncakları olduklarına dair mollaların ve eğitimli İslamcıların söyledikleri her şeyin gerçek olduğu kanıtlanmıştı.
 
1980 baharında, güneydeki Kandahar'a ve ardından Kabil'e hızla yayılan Herat'ın batısındaki gece protestoları başladı. Komünistlerin en güçlü oldukları yer olan Kabil'de memurlar Rus işgaline karşı greve gittiler. Kabil'deki Komünistlerin ve kadın özgürlüğünün her zaman güçlü destekçileri olan kız lisesindeki öğrenciler avluda toplandılar ve işgalcilere karşı ayaklanmak için Afganlı erkeklere çağrıda bulundular.
 
Askerler Sovyet BMD hava indirme muharebe aracının üzerinde; 25 Mart 1986 ABD Savunma Bakanlığı / Wikimedia
 
Şehirlerdeki tanklar ve ülke çapında hava bombardımanına dayanan Rus işgali sekiz sene sürecekti. Yirmi milyonluk bir nüfusta, bir milyona yakın insan öldü, bir milyon kişi kol ya da bacağını kaybetti ve altı milyon kişi sürgüne gönderildi. Her şey bittiğinde ve Sovyet tankları ayrıldığında, İslamcı savaş ağaları iktidarı ele geçirdiler. Feminizm ve sosyalizm hayali ölmüştü. 
 
Politik etki, eğer Amerika'da solcular, havadan bombalama ile sekiz ila on beş milyon arasında Amerikalıyı öldürmek ve doksan milyonu sürgüne göndermek için bir işgalci ile birleşselerdi, ABD'de olacak olanın aynısıydı. Kadınların özgürlüğü hakkındaki düşünceler kirletildi.
 
Komünistlerin bazıları doğuştan zalimdir. Tahir gibi çoğu ise daha iyi bir dünya isteyen iyi insanlardır. Çoğunluğun muhalefetine karşı sosyalizmi zorla kabul ettirmeye başladıklarında kaybetmişlerdi.
 
Komünizmin veya sosyalizmin bir azınlıkla diktatörlüğe ihtiyaç duyduğu fikri, 1960'larda ve 1970'lerde radikaller arasında geniş ölçüde kabul edildi. Karmal politikasını Kabil'deki hapishanede öğrenmişti, Taraki Bombay'da öğrenmişti ve Amin New York'ta yıllar geçirmişti. Afgan Komünistleri, eğer dünyayı gerçekten değiştirmek istiyorlarsa, küresel olarak Sol'un bildiği yapılması gereken şeyi sadece yapıyordu. Onların trajedisi, şiddetli ve korkunç bir şekilde, başka yerde olanı taklit etmeleriydi.
 
Onu tanıdığımda, Tahir'in gözleri karşılaştığımız köylülerin cehaletinden ve ıstırabından bahsederken gözyaşlarıyla doluydu. Onları anladı, onları sevdi ve onları neden ikna etmenin bu kadar zor olduğunu biliyordu. Birkaç yıl önce Londra'da bir Afgan arkadaşla bira içiyordum ve onun Tahir'i tanıyıp tanımadığını sordum. evet, dedi, iyi bir insan, kibar.
 
“Bir Parchami” dedi.
 
“Evet,” “bir Parchami” dedim.
 
Arkadaşım, 1978 sonbaharında, Sovyet işgalinden hemen önce, Celalabad'da Tahir'le cezaevinde kalmıştı. O dışarı çıktı ve Tahir çıkamadı. Arkadaşımın kesin bir bilgisi yoktu ama Tahir'in infaz edildiğinden emindi.
 
Umarım yanılmıştır. Öyle olmadığını biliyorum.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

FACEBOOK SAYFAMIZ