Özgürlük

NE KADAR GÜZELDİ

 

 

JONAH BIRCH

 

(Ç.N.: Her şey çok güzeldi ama tüm fırsatlar heba edildi. 1968 Fransa Devrimi sanılanın aksine bir öğrenci hareketi değildir. Evet öğrenciler kıvılcımı tutuşturmuştur ama o kadardır. Türkiye'de kendilerini 68'li olarak lanse edenlerin çoğunun 68'in devrimci ruhuyla uzaktan yakından bir alakaları yoktur. Türkiye'deki "68'liler" için 68'li olma veya "68 kuşağındanım" ısrarlı vurgusu farklı bir kategori yaratma yanılsaması ve yanılgısı içinde statü arttırıcı bir böbürlenmeden başka bir şey değildir. Zaten tüm kanıtlarda bunun böyle olduğunu göstermektedir. Şu anda 68 kuşağından olduğunu söyleyen Türkiyeli eski sosyalistlerin çoğu sosyalizmi terk ederek asıllarına rücu etmişlerdir. Günümüzde 68'in ruhu büyük oranda manipüle edilerek kimliklere, cinsel özgürlüğe, feminizme, hippiliğe vb. indirgenmiştir. Bunun ise tek nedeni, tek bir şeyin üstünü örtmek ve unutturmaktır: işçi sınıfı savaşı. Oysa 68, Genel Grev idi. 68, işçilerin ne olduklarının ve güçlerinin ne olduğunun farkına varmaları idi. 68, bir işçi sınıfı devrimi idi. Dünyada o ana dek benzeri olmayan eşsiz bir işçi sınıfı hareketi idi. Ta ki ele geçen büyük fırsat heba edilene kadar... Nedenleri mi? 68'li Fransız sosyalist ve komünistlere sormak lazım! Çünkü, Alan Woods'un da belirttiği gibi, "Mayıs 1968, tarihteki en büyük devrimci genel grevdi. O zamanlar, şimdi olduğu gibi, burjuvazi ve onun savunucuları, devrimlerin ve sınıf mücadelesinin geçmişin şeyleri olduğunu düşünerek böbürleniyorlardı. Bu Sol'un çoğunu tamamen gafil avladı, çünkü hepsi Avrupa işçi sınıfını devrimci bir kuvvet olarak başarısız görmüşlerdi". Oysa devrimleri işçiler yapar. Ezilenler yapar. Ve ne acıdır ki „Komünist Partiler“ mahveder! Artık değişimin vakti geldi. Değişimin çanlarının sosyalizm için değil, sosyalistler için çalma vakti geldi. Artık geçmişin tüm zaaflarını “örgüt geleneklerini ve klişelerini“ yıkma zamanı geldi. Artık yeniden birlik olma zamanı geldi. Çünkü başka bir dünya yok! Ve o dünya koşar adım içindeki insanlıkla birlikte yok oluşa doğru gidiyor.)

Birkaç hafta süresince Fransa'da sadece bir hükümet değil aynı zamanda tüm sistemin de doğruluğu sorgulandı.
 
Fransa'daki grevler. Kaldırımlar boyunca yığılan çer çöp. Eric Koch / Anefo - Nationaal Arşivi
 
Latin Mahallesi'nde çevik kuvveti neredeyse sindiren öğrenci göstericilere hitap eden Belçikalı sosyalist Ernest Mandel, 10 Mayıs "Barikatlar Gecesi"nde Paris'teydi. Mandel konuşmasını bitirdi ve arabasına doğru geri döndü, onu alevler içinde buldu. Tepkisi? En yakın barikatın tepesine tırmandı ve olabildiğince yüksek sesle bağırdı, “Ah! Comme c’est beau! C’est la revolution!” (Ne kadar güzel! Devrim!")
 
Elbette, Mandel bir devrime bilfiil şahitlik etmiyordu ve bugün onun hikayesi akıllı araba sigorta reklamına dönüştürülebilir. Ama tuhaf neşesinde 68 Mayıs'ının ruhunu görebiliriz. Nanterre Üniversitesi'nin banliyö kampüsünden Fransa'nın her köşesine yayılan isyan, güçlü bir etkisi olacak yeni bir sol üretti. Sonuçta, Mayıs sadece öğrencilere ait değil.
 
Bugün, 1968 Fransa imgemiz, Sorbonne'daki ya da kapitalizmi, bürokrasiyi ve düzen güçlerini lanetleyen Jean-Paul Sartre gibi solcu aydınların ve öğrenci devrimcilerin işgal ettiği Odeon Tiyatrosu'ndaki toplantılar etrafında dönüyor. Situasyonistlerin yazılarından dolayı Mayıs 68'i, Beaux-Arts'ta sanat öğrencileri tarafından dev afişlere basılan kalıcı görüntüler, Paris çapında duvarlara resmedilen popüler sloganlar ile hatırlıyoruz: "Kaldırım taşlarının altında kumsal var!" "Koş yoldaş, eski dünya arkanda." "Gerçekçi ol, imkansızı iste."
 
Yine de bu resim eksiktir. Mayıs ortasında işçilerin harekete girişi, 10 milyondan fazla işçinin katıldığı (Avrupa tarihindeki en büyük grev) haftalarca süren genel grevi tetikleyen fabrika işgallerini başlattı. 1960'da Fransa'da grevelerle kaybedilen işgünü sayısı zaten çarpıcı bir rakama ulaşmıştı; 1 milyon işgünü. 1967 itibariyle bu sayı 4,2 milyondu. Bundan bir yıl sonra bu rakam 150 milyon oldu. Çoğunlukla bu iş durdurmalara Fransa'nın güçlü Komünist Partisi (FKP) ve onun mütefiki olan sendika konfederasyonu, the Confédération générale du travail (CGT) ya da eskiden Katolik sendika şimdi işçilerin "öz yönetimine" katılmış olan rakip federasyonu the Confédération française démocratique du travail'e (CFDT) üye olan işçiler tarafından öncülük ediliyordu.
 
Mayıs'ın sonuna doğru durum hükümetin kontrolünden çıktı. 29 Mayıs'ta hareketi kontrol altına almada başarısızlığı ile sarsılan Fransa cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, askeri konumundan destek almayı umarak Batı Almanya'da sınırın ötesindeki ordu liderleriyle gizlice buluşmak için ülkeden kaçtı.
 
Nihayetinde, de Gaulle düzeni yeniden tesis edebildi ve hareket aniden sona erdi. Hareketin yenilgisi, Gaulistlerin kesin bir zafer elde etmek için kafa karışıklığı ve Sol'daki iç çatışmadan yararlanmayı becerdikleri, Haziran sonunda hükümetin gittiği seçimin sonuçlarıyla katmerleştirildi. Ancak, şimdi bile, 68 Mayıs'ı, kapitalizmle mücadele etmede Sol'un kitle hareketi için umudunun güçlü bir politik simgesi olarak kalmaya devam ediyor.
 
Les Trente Glorieuses
 
Mayıs hareketinin kökleri, parçalanmış Fransız ekonomisinin ve devlet yönetiminin savaş sonrası yeniden inşasında yatıyordu. 1968'den önceki yıllarda Fransa, Les Trente Glorieuses'in (ya da Fransa'da bilinen adıyla "otuz ihtişamlı yıl" çağı) elverişli ikliminde vücut bulan hızlı bir ekonomik büyüme yaşadı. Ancak 1968'in şafağında Fransız toplumu son derece demokratik ve eşit olmayan bir toplum olmayı sürdürdü. 1950'li yıllarda ve 60'lı yılların başında, fabrika işçileri, patronlar hızlı ekonomik büyüme tarafından üretilen işgücü sıkıntısını gidermeye düşünmeden giriştikçe, haftalık ortalama çalışma sürelerinin önemli ölçüde artışına şahit oldular. Altmışların ortalarına gelindiğinde, çoğu rutin olarak haftada elli saatten fazla çalıştı. Benzer şekilde, işyerinin içindeki ve dışındaki kadınlar için de Gaulle’nin Fransa'sı oldukça baskıcı bir toplumdu: Cinsellik ve cinsiyetçilik etrafında geleneksel normların katı kabule zorlanması, 1965'e kadar hala kadınlara kocalarının izni olmadan çalışma hakkının bağışlanmadığı anlamına geliyordu. O zaman bile kürtaj hakkını yasal olarak hiçbir koşulda elde edemediler ve doğum kontrolüne erişimleri kesinlikle sınırlıydı.
 
Politik olarak Fransa, demokratik hakları sınırlayan bir tür muhafazakar modernleşmeye bağlı, son derece merkezi bir devletti. Ekonomik olarak, devlet güdümlü ve ağır biçimde düzenlenmiş bir kapitalizm, etkileyici ekonomik büyüme ve sanayileşme yaratmıştı. Bu sistem, her şeyden önce, Nazi destekli Vichy rejimine karşı muhalefete yol açan Kurtuluş kahramanı General de Gaulle'nin yaratılmasıydı. 
 
1950'ler boyunca Fransa, ülke ilk önce Vietnam daha sonra Cezayir'de iki kanlı savaştan çıkmaya çabalarken birinden diğerine istikrarsız koalisyon hükümetlerinin hükümet ettiği Dördüncü Cumhuriyet parlamenter rejimi ile yönetildiğinde, de Gaulle ulusal ilginin odağında değildi. On yılın sonuna gelindiğinde, Fransa’nın çökmekte olan imparatorluğunun son kalesi olan Cezayir’i ele geçirme çabalarından kaynaklanan siyasi kriz onu siyasete dönmeye zorladı. Ordunun ve Sağ'ın çoğunun desteğiyle, de Gaulle 1959'da Élysée Sarayı'na geri döndü.
 
De Gaulle, Fransa'nın sömürgecilik yanlısı sesi hep çıkan lobisinin kahramanı olarak göreve başladı. Dönüşü, askeri kesimlerce başlatılan ve Cezayir'deki işkence uygulamaları efsane olan General Jacques Massu'nun öncülük ettiği Cezayir'deki askeri darbe girişimi sonrasında geldi. Darbeye katılan sağcı subaylar için ani isyan, Ulusal Kurtuluş Cephesi (FNL) ile önerilen müzakereleri engelleme anlamına geliyordu. Ne var ki, iktidara geldikten sonra, de Gaulle, Cezayir bağımsızlığı anlaşmasını müzakere etmek için hızla hareket ederek Sağ'daki destekçilerini çabuk bir şekilde kızdırdı. 1962 Evian Anlaşmasını imzalayarak de Gaulle, bağımsız bir Cezayir'de kalmak yerine ana karaya gitmeyi seçen yüz binlerce kara ayakların çıplak nefretini kazandı. 1961'de Cezayir bağımsızlığının sağcı karşıtları, birkaç denemede kıl payı suikast girişimlerinden kurtulan de Gaulle devirme amacıyla bir terörist grup olan OAS'yi[Fransız gizli paramiliter örgütü] kurdular.
 
Yine de Gaullist devlet aşırı sağ ile savaşta gibi görünse de, gerçek düşmanı Sol idi. Cumhurbaşkanı her zaman aşırı komünist karşıtı oldu ve onun milliyetçiliğinde devlet otoritesine meydan okuyan bağımsız bir sola ya da işçi hareketine yer yoktu. Cezayir'deki darbe sonrasında kısa sürede iktidara geri döndüğünde, Sol'un birçoğu onu Fransız ordusundaki aşırı sağ unsurların temsilcisi olarak kınadı. 1960'ların başlarında, CRS (ulusal paramiliter polisi) Vichy döneminin artıklarının liderliğindeydi. Bu geçmiş göz önüne alındığında beklenildiği gibi, solculara, göçmenlere ve diğer düşmanlara karşı başta yüzlerce solcunun geride ölü bedenlerinin kaldığı 1961'deki Cezayir göstericileri katliamı olmak üzere defalarca şiddet içeren eylemlere katıldılar. Bu olay ve sonraki yıl polisin göstericilere diğer bir ölümcül saldırısı, gizli faşistler olarak hükümet ve polise Sol tarafından sıklıkla sövülmesi anlamına geliyordu.
 
Bununla birlikte De Gaulle, sadece sıradan bir sağcı otoriter değildi. Komünizm karşıtlığına rağmen, bağımsız bir dış politika benimseyerek Amerikan hegemonyasına karşı gelmeye çalıştı. Ekonomi politik alanında de Gaulle serbest piyasa politikalarına karşı değildi ancak savaş sonrası Fransız kapitalizmini tanımlamaya başlayan kuvvetli devletçiliğin savunucusu idi. Bu yaklaşım, de Gaulle’nin Fransız ulusal canlanmasına olan bağlılığını ve Sol’un etkisine karşı çıkma arzusunu yansıtıyordu. 
 
Savaş sonrası Otuz Muhteşem Yıl boyunca Fransız hükümeti üretim ve yatırıma öncelik verdi ve ithalat, fiyat, istihdam ve ücret artışı için hedefler belirledi. Çok sayıda devlet mülkiyetindeki işletmeyi kontrol etti ve planlama teşkilatlarının çok yıllı yatırım planları tasarladığı ve tercih edilen sanayilerdeki şirketlere kredi akıttığı bir strateji olan "belirleyici planlama"ya kalkışmak için kredi tahsisi üzerindeki kontrolünden faydalandı. Erken Beşinci Cumhuriyet, Gaulle'nin “temel yükümlülük” olarak adlandırdığı bu planlama rejiminin genişlemesine sahne oldu. Fransa'da devlet planlaması özel kapitalistleri dışlama değil aksine onları destekleme aracı idi. Bu özellikle de hükümeti, önde gelen sanayiciler ve iş yetkilileriyle yakın bir şekilde iletişim kuran de Gaulle için geçerliydi. 
 
Bu sistem örgütlü emek ve Sol'da güçlü bir karşıtlık uyandırdı. Savaş sonrası on yıllar boyunca, bu karşıtlığa Komünistler ve onların sendika müttefikleri öncülük etti. Direnişteki rolüyle dikkat çeken Komünist Parti, Ulusal Meclis seçimlerinde tüm oyların dörtte birini kazanarak, Fransa'da en popüler parti olarak İkinci Dünya Savaşı'ndan su yüzüne çıktı. 1940'ların sonu ve 1950'lerin başı boyunca Fransız Komünist Partisi 200.000 üye talebinde bulunmaya devam etti. FKP, savaşın sonunda 4 milyona yakın üyesi bulunan ana sendika federasyonu CGT'yi de kontrolü altına aldı. 
 
Bununla birlikte 1956'da Komünist hareket, Kruşçev'in Stalin'li yılların baskılarını ayrıntılı anlattığı "gizli konuşma"sının muhtelif etkisi ve Sovyetler'in Macaristan'ı işgali ile krize girdi. Fransa'da çok iyi tanınan halka mal olmuş kişiler işgali kınadılar ve kendilerini FKP'den uzaklaştırdılar. Parti, bazı militanlarının Sovyet hükümetini destekleyen broşürler çıkarmaya ikna edemedi ve binlerce üyesini kaybetti. Bununla birlikte FKP bu gerilemeden kurtulacaktı ve 1960'lar itibariyle, İtalyan Komünist Partisi'nin (ve "Les Italiens" olarak azledilen içerideki karşıt görüşlülerin) "revizyonizmi"ne karşı çıkarak, Batı Avrupa'daki Komünist "ortodoksluğun" önde gelen bir temsilcisi olarak meydana çıktı.
 
Aynı anda FKP, Cezayir'deki Fransız sömürgeciliğine karşı ılımlı muhalefeti nedeniyle sol kanadı tarafından sert bir şekilde eleştirildi. Fransız Komünizminin birkaç müttefiki kalmıştı. Soğuk Savaş bölünmeleri ve resmi komünizm karşıtlığı, FKP büyük bir üyelik tabanın ve derin bir destek birikiminin keyfini sürse de, FKP'nin izole olmaktan kurtulamamasını ya da seçim çoğunluğunu toplayamamasını sağladı. Ancak partinin Sol'daki hegemonyası, Mayıs 68'deki olayları şekillendirecekti.
 
FKP'nin harekete yönelik tutumu, onları güvenilmez, orta-sınıf provokatörler olarak görerek, öğrenci protestolarına öncülük eden genç radikallere karşı düşmanlığını yansıtıyordu ve ilk başlarda onların protestolarından uzak durdu. Örneğin, Mayıs ayı başlarında, CGT Genel Sekreteri Georges Séguy, “Cohn-Bendit, o da kim? Kuşkusuz, bizim görüşümüze göre, öğrenci sınıfına güvenerek işçi sınıfını maceralara sürüklemekten başka bir amacı olmayan bu bir hayli reklamı yapılan harekete atıfta bulunuyorsunuz," diye sorarak, protestolarla ilgili bir soruyu meşhur bir şekilde yanıtladı. FKP lideri George Marchais daha sonra, "ajitasyonu öğrenci kitlesine aykırı ve faşist provakasyonların lehine olan . . . Alman anarşist Cohn-Bendit'i" kınadığı L’Humanité'de bir makale yazacaktı. Marchais şu sonuca vardı: “Bu sahte devrimciler maskelenmiş olmalı, çünkü nesnel olarak, Gaullist iktidarın ve büyük kapitalist tekellerin çıkarlarına hizmet ediyorlar.”
 
Aynı zamanda, işçi hareketi içindeki Komünist etki, partonlarla çatışma doğrultusunda onları zorlamaya yardım edecek şekilde işçileri politikleştirdi. Haziran 1936 grev harekatının mirasından yola çıkarak, FKP ve CGT üyeleri oturma eylemli grev taktiğinin yayılmasına yardımcı oldular. Çoğu durumda girişimleri nihayetinde onları Komunist yetkililerle anlaşmazlık içine sürükledi. Yine de bu anlaşmazlıklara rağmen işçiler Mayıs-Haziran grevleri sırasında hem partiye hem de sendikaya büyük sayılarda katıldılar.
 
Kriz boyunca FKP ve Komünist olmayan sol içerisindeki önde gelen akımlar, iki güçten biri liderliğinde -eski Radikal Parti lideri ve başbakan olan, şimdi Birleşik Sosyalist Parti (PSU) olarak adlandırılan küçük bir sosyalist grupla ilişkisi olan  Pierre Mendès-France ya da Demokratik ve Sosyalist Sol Federasyonu'nu (FGDS) temsilen,  1965'te de Gaulle'ye karşı eski cumhurbaşkanlığı adayı François Mitterrand- de Gaulle'yi bir sol hükümet ile yer değiştirmeye can atıyorlardı. Ancak aralarındaki farklılıklar sürdü ve bu farklılıklar, hareket ilerledikçe Sol'un bozulan kaderinde önemli sonuçlar doğuracaktı.
 
Bu dinamikler, Soğuk Savaş'ın sertleştirdiği, ayrıca Fransız sendikalarının örgütlenmesini şekillendirmiş olan Komünist ve sosyalist sol arasındaki bölünmelerin yer aldığı işçi hareketi içindeki gelişmeler ile paralel gitti. Geleneksel olarak, sendikalar rakip konfederal organlar arasında bölünmüştü. En büyüğü, Komünist liderliğindeki CGT idi; bunu giderek daha radikal, ancak Komünist olmayan CFDT ve Komünist sendikadan bir Soğuk Savaş bölünmesi olan daha apolitik Force Ouvrière (FO) izledi.
 
İşçi sınıfı için de Gaulle’nin Fransa'sı dost canlısı bir yer değildi. Sanayi çapında bir pazarlık sistemi vasıtasıyla Fransız sendikalar asgari ücretler gibi konularda müzakere edebiliyorlardı. Fakat işyerinde çok az güçleri vardı ve her zaman devlet kontrolüne tabi tutuluyorlardı. Düşük sendika yoğunluğu, emeğin devlet içindeki nüfuz eksikliğiyle el ele gitti. 
 
Bu sistem, Fransız sanayisini dengesiz hale getiren işçiler ve yönetim arasındaki sürekli çatışmalara katkıda bulundu. Örneğin, 1960'larda Fransız kapitalizmi yüksek grev oranlarıyla boğuldu. İşverenlerle uzlaşı anlaşmalarına ulaşmanın kurumsal kanallarının yokluğunda işçiler işçiler yetkisiz grevler, yürüyüşler veya diğer yıkıcı iş eylemleri yoluyla patronla olan anlaşmazlıkları çözme eğilimindeydiler. Şikayetler, sendikaların nadiren çağrıda bulundukları ve çoğunlukla olaydan sonra sendika yetkilileri tarafından sadece onaylanan geçici iş durdurma yoluyla sıklıkla çözüldü. 
 
Bunun önemli sonuçları vardı. Konsensus pazarlığı yoluyla işçilerin ücret taleplerini ve işyeri militanlığını içermekten aciz olan yetkililer bunun yerine ödeme artışını ve böylece enflasyon artışını sınırlandırmak için ekonomik faaliyette bir yavaşlamayı kışkırtmayı tercih ettiler. Sonuç, Fransız ekonomisinin hızlı genişleme dönemleri ile hükümet tarafından yönetilen durgunluk dönemleri arasında ilerlediğini gösteren bir “dur-git” modeliydi. Örneğin, 1963 yılının Eylül ayında Maliye Bakanı Giscard d'Estaing, endüstri için finansmanı azaltarak, vergileri artırarak, devlet harcamalarını azaltarak ve seçilmiş tüketici kalemleri için fiyatları dondurarak enflasyonist baskıları ortadan kaldıracak bir “istikrar planını” açıkladı. Aslında, bu yaklaşımın yaptığı, ekonomik yavaşlamaya yol açmaktı.
 
Bu ekonomik model, II. Dünya Savaşı'ndan sonra hızlı bir büyüme gösterdi. Fakat, daha sonra 68 Mayıs isyanının çıkmasına yardımcı olacak ciddi istikrarsızlığı da doğurdu. 1960'ların ikinci yarısında Fransa, 1968 Mayıs'ından hemen önce ülkeyi vuran da dahil olmak üzere tekrarlayan ekonomik durgunluklar dönemi yaşadı. 1967 ilkbaharı ile o yılın sonu arasında, işsiz işçi sayısı çeyrek kat arttı ve 1968'in başında yaklaşık 500.000 kişi işsizdi - Fransa neredeyse tam istihdamın keyfini sürdüğü savaş sonrası dönemin eşi benzeri olmayan bir rakamı.
 
ÖĞRENCİLER İSYANDA
 
Fransa'da grevler. Öğrenciler Odeon Tiyatrosu'nda. Eric Koch / Anefo — Nationaal Archief
 
Gelgelelim, Mayıs bombasını infilak ettirecek olan ekonomik yavaşlamanın yansımaları değil, üniversitelerde yükselen gerilim idi. Parlama noktası, Paris'in hemen dışındaki Nanterre'deki üniversite öğrencileri ve üniversite yetkilileri arasındaki nispeten belirsiz bir anlaşmazlıktı. Orada, yönetimin erkeklerin ve kadınların yurtlarda bir arada kalmasını engelleyen kuralların sıkı bir şekilde uygulanmasıyla ilgili şikayetler yükselen bir öfkeye yol açtı. Gençlik ve Spor Bakanı'nın ziyareti, öğrenci lideri Daniel Cohn-Bendit'le yüzleşmeye vesile oldu ve Bakanın, yirmi üç yaşındaki öğrenciye “Eğer cinsel sorunlarınız varsa, gidin soğuk suda ıslanın," demesiyle son buldu. Daha sonra, 22 Mart'ta, yüzlerce Nanterre öğrencisi, Vietnam Savaşı'na karşı gösteri yaparken tutuklanan kampüs aktivistleri ile dayanışma içinde bir miting düzenledi ve sonra da, sınıf eşitsizliği ve bürokratikleşme üzerine tartışma düzenledikleri ve duvarları "Üniversite'de burjuvaziye hayır!" gibi sloganlarla kaplı yönetim binasını kısa sürede işgal etti.
 
Bu gerilimler Nisan sonuna doğru iyice kaynadı. Daha başka gösterilerden sonra 2 Mayıs'ta üniversite yönetimi, Nanterre'nin süresiz kapatıldığını duyurdu. Tepki olarak solcu öğrenciler, öğrenciler ve yetkililer arasındaki çatışmaların odak noktası olan, Büyük Amfi tiyatrosu ve onu çevreleyen caddelerin ve sokakların kitlesel mitinglere sahne olduğu ve öğrenci isyanının merkezi üssü haline gelen Paris'in Latin Mahallesi'ndeki Sorbonne'da toplu gösteri örgütlediler. Bir sonraki gece, Sorbonne içinde öğrencilerin mitingi üzerine olası bir yasaklama korkusu öfkeli kalabalığın toplanmasına yol açtı. O akşam polis, kalabalık polise taş ve şişe fırlatırken, binadan çıkarmaya çalıştıkları öğrencileri döverek ve tutuklayarak binaya girme girişiminde bulundu. Geriye kalan ise, 100'den fazla yaralı ve 596 tutuklu ile şiddetli bir çatışma gecesiydi. Ertesi gün, öğrenci gruplarının süresiz grev çağrısına neden olarak, Sorbonne da kapatıldı.
 
Öğrenciler ve hükümet arasındaki çatışma tırmanırken, yetkililer Paris'in merkezindeki gösterileri yasaklamaya karar verdiler. Buna karşılık, 6 Mayıs'ta, öğrencilerin ulusal birliği UNEF ve radikal fakülte birliğinin liderliğindeki on binlerce protestocu, Latin Mahallesi'nde toplandı. Kendilerini protestocuları göz yaşartıcı gaz ve cop ile dağıtmak isteyen polisin saldırısı altında bularak, binlerce yaralanma ve 422 tutuklamaya sahne olan sokak çatışmalarını yürütmeye öncülük eden geçici barikatlar inşa etmeye başladılar. Öğrenciler, hükümetin polisi üniversitelerden çekmeye, Nanterre ve Sorbonne'deki kapatılan kampüslerin yeniden açılmasına ve tutuklu olanların cezai kovuşturmalarının düşürülmesine razı olmasını talep ettikçe, protestolar kısa sürede diğer üniversite ve liselere yayıldı.
 
Bu büyüyen hareket karşısında, hükümet uzlaşmaz kaldı. Başarısız müzakerelerin birkaç gün sonrasında, 9 Mayıs'ta Milli Eğitim Bakanı, Sorbonne çevresindeki caddeleri işgal eden öğrencilerin "Barikatlar Gecesi" sırasında binlerce çevik kuvveti yaklaştırmamaya çalıştıkları 10-11 Mayıs olaylarına sahne olan üniversiteleri kapatma kararını yeniden teyit etti. Göstericiler, Latin Mahallesi'nin kaldırımlarından söktükleri parke taşlarını ve sur duvarları inşaatından arta kalan ne varsa onları kullanarak düzinelerce barikat kurdular. Saint-Michel Bulvarı'nda kitlesel bir polis varlığıyla yüz yüze geldiklerinde, kendilerini kasklar, sopalar ve derme çatma sapanlarla silahlandırdılar. Saat 2'de saldırı başladığında öğrenciler, çabucak tarumar edilmeden önce "Katil de Gaulle" sloganları eşliğinde direnmeye çalıştılar.
 
Takip eden hükümet baskısı o kadar yoğundu ki, taraftar gözlemciler bile polisin taktiklerini eleştirmek için harekete geçti. Gecenin sonunda, Latin Mahallesi yıkım sahnesiydi, yüzlerce araba yandı, yaklaşık 900 kişi yaralandı ve 469 kişi tutuklandı. Ancak hükümet, öğrencilerin önemli taleplerini kabul etmeye zorlandı: Başbakan Pompidou, üniversite kapatmaları geri çevirmeyi ve protesto ederken hapsedilenleri serbest bırakmayı kabul etti.
 
Ancak bu baskı ve tavizlerin birleşimi hareketin büyümesini engelleyemedi ve Sorbonne 13 Mayıs'ta yeniden açıldığında, eylemciler, henüz özgürlüğüne kavuşturulmuş "halkın üniversitesi"nde faaliyetler yürütmek için bir komite kurarak hızla yaniden üniversiteyi işgal ettiler. Takip eden günlerde, Paris'teki farklı kampüslerde ve mahallelerde yaklaşık 400 halk eylem komitesi kuruldu, ülke çapındaki üniversiteler protestocular tarafından ele geçirildi.
 
Aynı zamanda, komünist liderliğindeki CGT de dahil olmak üzere öğrencileri desteklemek için artan baskı altında olan sendikalar, Paris'teki genel bir iş durdurma ve kitlesel gösteriler de dahil olmak üzere, "eğitim sisteminin demokratik bir reformu" ve halk ile ve halk için ekonominin dönüştürülmesi," devlet baskına son verilmesi için talepleri etrafında 13 Mayıs'ta dayanışma içinde ulusal eylem gününe desteklerini duyurdular. O gün, Fransız ekonomisinin sekteye uğrattığı bir milyonu aşkın insan Gaullist yönetime son verme talebiyle başkentteki gösteriye katıldı. "On yıl, yeter!"
 
GENEL GREV
 
İşgal edilen fabrikada kadın işçiler, 21 Mayıs 1968. Eric Koch / Anefo — Nationaal Archief
 
Sonraki günlerde grev hareketinin büyümesi süresiz iş durdurmaya sahne oldu. O büyüme, Mayıs'ın ilk büyük oturma eylemini başlatan çalışma saatlerinde kesinti kararına karşı aylardır mücadele eden fabrikadaki 2.500'den fazla işçinin 14 Mayıs'ta Salı günü Nantes yakınlarında Bouguenais'teki Sud-Aviation fabrikasında başladı. Ertesi gün Cleon'daki Renault tesisindeki bir başka fabrika işgale uğradı. Salı günü, aralarında Fransız otomobil üretiminin tarihi merkezi olan Paris'in hemen dışındaki Boulogne-Billancourt üretim tesisi de olmak üzere kilit imalat noktalarında işçiler işgalleri başlattıkça, iş durdurmalar hızlı şekilde yayılmaya başladı. 
 
Grev dalgası, neredeyse tüm Fransa'nın sanayi holdinglerini, kamu hastanesi ve eğitim sistemlerini, hava taşımacılığını, Paris bölgesel tren ağını, ulusal demiryolu sistemini ve bir dizi kamu hizmetini kapattı. Geçici olarak gazete basımını engelleyen yazılı basındaki işçilerin yaptığı gibi devlete ait radyo ve televizyonlardaki çalışanlar da iş bıraktılar. 
 
Grev hareketi, sadece kapsamı ile değil, ayrıca işyerleri üzerinde Fransa çapında kontrolü ele geçiren işçilere şahit olan fabrika işgallerinde yansıtılan militanlığı ile de şaşırtıcıydı. Bu grevler herhangi bir birleşik talepler dizisi tarafından motive edilmemişti, fakat işçiler çoğu zaman, durgun ücretler, uzun çalışma saatleri, durmadan hızlanma ve yönetimin elindeki sürekli baskı tehdidi üzerine ortak şikayetler tarafından eyleme geçirildi.
 
Grevcilerin hepsi erkek değildi; tekstil gibi bazı endüstrilerde katılımcıların çoğunluğunu kadınlar oluşturdu. Ne gençlerle ne de daha marjinal işçilerle sınırlı iş yeri isyanıydı. Esasen, otomobil imalatı ve havacılık gibi kilit sanayilerde, sendikaların güçlü olduğu ve işçilerin güçlü uluslararası örgütlenme geleneklerine sahip oldukları Paris'in batı ve kuzey banliyölerinde yer alan büyük fabrikalarda iş durdurmalar daha yaygındı. Çoğu zaman, grevler otuz yaşından büyük deneyimli işçiler tarafından yönetiliyordu. Ekseriya, bunlar, iş yerinde güçlü kökler ve bir sendika eylemciliği tarihiyle uzun süredir militan olanlardı.

Takip eden haftalarda grevler hızla ilerlemeye devam etti. 20 Mayıs Pazartesi günü, 5 milyondan fazla işçi greve çıktı. Öğrenci hareketinin radikal kanadında fabrika işgallerinin yayılması, çoğunun Fransa'nın devrimin eşiğine geldiği sonucuna varmasına yol açtı. Böylece, 21 Mayıs'ta, üyeleri öğrenci hareketinde lider bir rol oynayan Devrimci Komünist Gençlik (JCR), hareketin hükümeti değiştirmenin ötesine geçmek ve bunun yerine sosyalist bir demokrasinin yaratılmasında savaşmak için çağrıda bulunan bir broşür dağıttı: “İstediğimiz iktidar, iş yerlerinde ve mahallelerde yerel komitelerin otoritesine dayanan sosyalizmin doğrudan demokrasisini yaratmalı.” "Bize eşsiz bir fırsat sunuldu," diye broşür sonuçlanıyordu. "Bunu heba etmeyelim." 

Öğrenci radikallerden derin şüphe duyan FKP retoriğinde ve önerilerinde çok daha ölçülüydü. Komünistler, ayrıca de Gaulle'yi istifaya davet ederek, çatışmayı çözmek için sendikalar ve devlet arasında müzakereleri savundular. De Gaulle'nin gidişinin, Leon Blum'un 1936 Halk Cephesi koalisyonunu benzer şekilde, merkez sol partilerin birleşik bir hükümetinin oluşmasına olanak vereceği umuluyordu. 

18 Mayıs'ta FKP genel sekreteri Waldeck Rochet, krizin üstesinden gelmek için “halk hükümetinin ve demokratik birliğin oluşturulmasını” talep eden bir bildiri yayınladı ve Komünist Parti'nin bu çabayı sarf etmenin sorumluluklarını “almaya” söz verdiğini söyledi. Sosyalist solun geleneksel partileri için, de Gaulle'den kurtulmak da bir öncelikti, ancak onun yerine ne koyulacağı o kadar da açık değildi. Bazı sosyalistler, özellikle de François Mitterrand'ın etrafında toplananlar, FKP'nin Sol'un geniş bir koalisyonu üzerindeki vurgusunu paylaşırken, diğerleri grevlerin iktidarın güç dengesinde daha köklü bir değişim olduğuna inanıyordu. Bu nedenle, Mayıs ayının başlarında Mendès-France’ın PSU'su, de Gaulle’ın gitmesi için çağrıda bulunan ancak, "Başka hiçbir burjuva toplumu oluşumu Gaullizmi başaramaz, işçilerin demokratik kontrolü altındaki sosyalist bir toplumdan başka," diye sona eren bir bildiri hazırladı. 

İki hafta sonra, siyasi krizin en tepe noktasında, başka bir PSU bildirisi, birçok yerde toplumun her kesimine yayılmış olan halk eylem komitelerinin genişletilmesi çağrısında bulundu. PSU bu komiteleri sadece protestolar için koordinasyon organları olarak değil, sosyalist özerk yönetim araçları olarak görüyordu: “Bu tür komitelerde, yeni bir toplum biçimi, tartışma ve yüzleşme yoluyla, aynı zamanda eylem ve etkin güçlerin kurulması yoluyla kendini ifade etmelidir.”

Fransız sosyal demokrasisinin ana akımını temsil eden bir grup için dikkat çekici sonuç bölümünde bu açıklama Komünist Partinin algılanan muhafazakarlığına açıkça işaret eden bir uyarı ile sona erdi: 

Halkın hareketini sınırlandırmak ya da daha iyi kontrol edebilmek için amaçlarını sınırlamak isteyenlere, sadece parlamenter dengeyi ya da hükümet formülünü değiştirerek, kapitalist topluma karşı genel mücadeleye cevap verebileceklerini düşünenlere, öğrenci isyanına inanmadıkları ve mücadele sırasında öğrenci-işçi ittifakına dair şüphe duydukları için hala tereddütte olanlara bizler . . . onlar için yeni umutlar geliştirerek cevap vermeliyiz.
 
Bu açıklama, sosyalist reformizmin geleneksel partilerini bile dönüştüren Fransa'daki Komünist olmayan solun radikalizmini yansıtıyordu. Benzer şekilde, PSU'nun en yakın sendika müttefiki olan CFDT, protestoları, sendikaların sanayi demokrasisi ve işçi özyönetimi talebiyle örneklenen sosyal ve ekonomik yaşamın demokratikleşmesi için talep etrafında işçileri ve öğrencileri bir araya getirmenin bir yolu olarak gördüler. CFDT’nin Ulusal Bürosu, 16 Mayıs’ta, "demokratik yapıları özyönetim temelinde" örgütlemek için işçilere çağrıda bulundu.
 
DERİNLEŞEN KRİZ
 
Hükümet artık kendini savunmada bulmuştu. 14 Mayıs'ta Ulusal Meclis'teki muhalefete Mitterand ve FKP'nden Rochet öncülük ettiler. Mitterrand, hareketi tartışmak üzere 22 Mayıs'ta düzenlenen fırtınalı bir oturumda hükümetin “Ulusal Meclisi fesh etmesini ve genel seçimlere gitmesini," talep etti. Komünistlere benzer bir çizgiyi benimseyen Mitterrand, "Sol'un birliği başta olmak üzere, ona iştirak edecek tüm cumhuriyetçilerle birlikte" bir koalisyon hükümeti teklif etti ve eğer yeni seçimlere gidilirse, destekçilerinin "çoğunluğu sağlamaya ve hükümeti oluşturmaya" hazır oldukları sözünü verdi.
 
Buna karşılık Başbakan Pompidou, protestocuların taleplerine sempati duyduğunu belirtti ve reformların başlatılmasını hızlandırma sözü verdi. Fakat bu uzlaşmacı jestlerin ardında, daha fazla baskı tehdidi ortaya çıktı; Pompidou'nun "aşılamayacak bir çizgi olduğu, içtenlikli olsa bile, meşru olsa bile sonrasında hükümetin talepleri kabul edemeyeceği bir nokta olduğu, tüm Fransızların güven ve barış içinde yaşamalarının imkansız hale geldiği" "uyarısına" başvurduğu bir görünüş. 
 
Bu arada De Gaulle, 14 ila 19 Mayıs tarihleri arasında Romanya'ya devlet ziyaretinde bulundu ve grev hareketi başladığında yoktu. Çatışmatayı idare etmesi için Pompidou'ya sorumluluk vermişti ve durumun kötüye gitmesiyle birlikte hükümet bir yatıştırma stratejisinden bir karşı karşıya gelme stratejisine artık kaymıştı. 19 Mayıs'ta, de Gaulle gezisinden döndü ve yetkilileri daha sert davranmaya zorladı. 21 Mayıs'ta, Almanya doğumlu ve Yahudi Cohn-Bendit'in Fransa'da ikamet etmesi yasaklandı, bu karar, "Hepimiz Alman Yahudileriz!" diye slogan atarak, onbinlerce insanın onun adına bir gösteriye katılmasına neden oldu. 
 
Hükümetin bu tür taktiksel yanlışları sadece krizi derinleştirdi. 24 Mayıs'ta de Gaulle ulusa seslenişte bulundu. Fransa'yı "felç olmanın eşiğinde" ilan eden de Gaulle, durum iyileşmediği takdirde "iç savaş" korkusunu saldı. Bu amaçla, Haziran ayında krizi idare etmesinde kararını vermesi için halka imkan sağlayacak ulusal bir referandum ilan etti. Seçmenlerden, eğer referandum sonuçları onun aleyhinde çıkarsa istifa etme sözü vererek, ona olan güvenlerini "büyük çapta" bir evet oyuyla göstermelerini istedi. 
 
Ancak, de Gaulle'nin oynadığı kumar geri tepti. Sakinliği yeniden tesis etmek yerine, konuşma göstericilerin derhal tepkisine yol açtı. Devrimci öğrenciler borsayı ele geçirirken (başarısız şekilde, yakmaya çalışırken), Paris'te tek başına 50.000 kişi gösteri düzenledi. O akşam Mayıs hareketinin en kötü şiddet olaylarına şahit oldu; 456 yaralı ve sadece başkentte yaklaşık 800 tutuklu. Sağ kanatta, hükümet destekçileri, "şiddet dolu azınlık" olarak tanımladıklarına karşı yerel Cumhuriyeti Savunma Komiteleri(CDR) oluşturulmasını duyurdu.
 
GRENELLE MUTABAKATI
 
Grevleri sona erdirme girişimi içindeki hükümet derhal sendikaları ve işverenleri bir araya getiren bir konferans çağrısında bulundu. 27 Mayıs'ta anlaşma sonrası sonuçta oluşan Grenelle Mutabakatı, iş yerinde örgütlenme, basılmış yayın dağıtma ve şirket sınırları içerisinde üyelerden aidat toplama hakkı da dahil olmak üzere bir takım yeni iş yeri haklarını işçilere verdi. Mutabakat aynı zamanda, asgari ücrette yüzde 35 ve daha iyi maaşlı işçiler için yüzde 10 artışı da içeren önemli ücret artışları sağladı. Dahası, işçi çalışma süresi haftada bir iki saat kesilmiş oldu.
 
Benzer şekilde sendikalar ve devlet yetkilileri için umut, Grenelle Mutabakatı'nın grev hareketine hızlı bir şekilde son vereceği idi. Ancak, anlaşmanın yürürlüğe girmesinden önce, mutabakatın, uyuşmazlığı fabrika işgalleri yoluyla daha artan işgücü tarafından onaylanması gerekiyordu. Sorun şu ki, çoğunlukla, grevdeki işçiler Mutabakat'ta sağlanan nispeten sınırlı imtiyazlardan dolayı hayal kırıklığına uğramışlardı. Birçoğu, yönetime fazla mesaiden dolayı greve bağlı olarak çalışma saatlerinin telafi edilmesine izin veren, özellikle sakıncalı bir madde buldu.
 
De Gauelle yönetimi altında olumsuz işçi politikalarının ve hükümet düşmanlığının on yılları boyunca zayıflatılan Fransız sendikaları bu direnişin üstesinden gelmekten artık yoksundu. Mutabakata muhalefet, Fransız imalatına hakim olan büyük fabrikalarda özellikle güçlüydü; burada, Fransa, Renault, Citroen ve Sud-Aviation gibi bazı önemli sanayi şirketlerinde çalışanlar, Mutabakatı onaylamayı reddettiler. Sendika yetkilileri, daha agresif bakış açısını kabul etmeye zorlandılar. 27 Mayıs'ta, başlıca federasyonların liderleri tarafından konuşma yapılan Renault işçilerinin kitlesel toplantısı anlaşmayı karşı konulamaz bir biçimde reddetti.
 
Grenelle Mutabakatı'nın grevleri durdurmadaki başarısızlığı, Gaullist rejimin meşruiyetini daha da aşındırdı. 27 Mayıs'ta, onbinlerce insan, solcu öğrenci liderlerinin konuşma yaptığı ve FKP'ye tek alternatif olarak konumunu güçlendirmenin artık yolunu arayan Mendes-France'nin katıldığı bir miting için Paris'teki Charléty stadyumuna doğru bir yürüyüşe katıldılar. Bununla birlikte, Mendes-France sadece kendi FKP'sinin değil, ayrıca kendisini işçiler ve öğrenciler tarafından ifade edilen büyük demokratikleşme arzusuna karşılık verebilecek bir takıma öncülük eden, vazgeçilmez yapısal reformların gerçekleştiren, şirket içinde işçilerin haklarını ele geçirmeyi temin edebilecek" tek kişi olarak tanımlayan Eugene Deschamps'ın başkanı olduğu CFDT sendika federasyonunun da desteğine sahip oldu.
 
Mendès-France, Komünistler de dahil olmak üzere “bütün sol”u kapsadığı sürece bir koalisyon hükümetinde başbakan olarak hizmet vermeye hazır olduğunu söyledi. FKP, eski Başbakan'ı bir koalisyon ortağı olarak görme fikrini hiç sevmemişti ve derhal Mitterrand ve daha ılımlı sosyalist lider, eski Başbakan Guy Mollet ile bir ittifakın lehinde onu açığa almaya çalıştı. Ancak Mendès-France, bu noktada Komünist Partinin (ve hatta bazı Gaullistlerin) dışında kalan Sol'un çoğu tarafından hükümetin iradesini üstlenebilecek tek kişi olarak görülüyordu.

28 Mayıs'ta Komünist olmayan solun liderliği için Mendes-France'nin rakibi olan Mitterrand, "devletin olmadığını ve şu anda iktidarın esamesinin bile okunmadığını" bildirdiği bir basın toplantısı düzenledi. De Gaulle 'nin istifasını istemekle birlikte, kendisi ya da Mendès-France tarafından yönetilen, sosyalist demokrasiyi kurmaya ve genç insanlara sosyalizm ve özgürlük çatısı altında yeni bir umut kapısı açmaya" adanacak olan yeni bir geçici hükümetin kurulmasını önerdi.

ALMANYA TATİLİ

Mayıs ayının son günlerinde gidişat de Gaulle için umutsuz görünüyordu. Ulusal hükümet etkili bir şekilde işlevini yitirmişti. Sonradan bir hükümet yetkilisi, Başbakan Pompidou'nun "kendi başına tüm hükümet olduğunu," hatırlatacaktı. 28 Mayıs itibariyle de Gaulle yardımcılarına yorumda bulunuyordu: "Hükümetim yok." Bakanlardan birine bakanlıklarda isyanlar beklendiğinden endişe edildiği ve eğer öyleyse herhangi bir ateşli silahların el altında olup olmadığı söylendi. Paris polis şefi, "Polisin dışında hükümeti kimin koruyacağı belli değil," yorumunda bulundu.

29 Mayıs'ta bir güç gösterisi içinde CGT, "Güle güle de Gaulle" diye bağıran ve "halk hükümeti" çağrısında bulunan 50.000 göstericiyi bir araya getiren bir yürüyüş örgütledi. De Gaulle, gösterinin, artan umutsuzluk duygusuna ilaveten bir ayaklanma başlatmak için Komünistler için bir fırsat yaratacağı endişesi duyuyordu. Otorite kaybının geri dönüşü olmayacağı korkusuyla Cumhurbaşkanı, krizde ağızlarını aramak için kilit konumdaki generallere vekillerini göndererek ordudaki desteğini payandalamaya çalışıyordu.

Sonrasında 29 Mayıs günü, planlanan cumhurbaşkanının ulusa sesleniş konuşmasından birkaç saat sonra de Gaulle başkenti terk etmeye karar verdi. Gizemli ortadan kayboluşu onun nerede olduğu hakkında yaygın spekülasyonlara yol açtı. Hükümet daha sonra, memleketindeki evine planlı bir ziyaret yaptığını öne sürdü; bu inanılması çok saçma bir iddiaydı. Aslında, de Gaulle, Fransız ordusunun karargahlarının bulunduğu Baden-Baden şehrine gitmişti. Orada, Almanya'daki bütün Fransız kuvvetlerine başkanlık eden eski düşmanı General Massu ile bir araya geldi. Hiç kimse, de Gaulle'nin ülkeden ayrılma niyetini bilmiyordu ancak Massu sonradan, cumhurbaşkanının gelişine bozulduğunu ve onu Paris'e geri dönmeye ikna etmeye çalıştığını söyleyecekti.

Altı saat sonra, geçici ortadan kaybolmasını "anlık bir ara" olarak geçiştirerek Fransa'ya geri döndü. O öğleden sonra, Pompidou'nun yerine geçmeyeceğini ya da istifa etmeyeceğini bir televizyon programında duyurdu. Gösterilerin “sindirme, sarhoş etme ve tiranlık” karışımıyla iktidarı ele geçirmeye çalışmakla suçladığı “totaliter” Komünistler tarafından yönlendirildiğini iddia ederek, de Gaulle halka, referandum planlarını ertelemeye karar verdiğini ve bunun yerine yeni seçimlere olanak tanımak için parlamentoyu fesh edeceğini söyledi. 

Krizi sona erdirmek için anayasal araçların kullanılması sözünü veren de Gaulle, Sovyet diktatörlüğünün hayaletini büyüten dediği bir olasılık, bir isyan ile tehdit edilirse sadece çok daha aşırı önlemleri tercih edeceğini söyledi. Böyle bir tehlikeye karşı, cumhurbaşkanı, ülkeyi “yıkımdan” korumak için anayasaya aykırı önlemler de dahil olmak üzere büyük bir eylemde bulunmaya söz verdi. "Ülkenin acil seçime gitmesi dışında . . . farklı yöntemlere başvurarak Cumhuriyeti korumakla yükümlü olacağım," "bu baskı durumu sürmek zorunda" diye noktaladı.

De Gauelle'nin yokuştan aşağı yuvarlanıp yuvarlanmadığını kesin olarak bilmek elbette mümkün değil. Fakat FKP, tepkisinde, General de Gaulle'nin kendi diktatörlüğünü empoze etme arzusunu maskelemek için Komünist Parti'ye karşı saldırı tasarladığını" öne sürerek, rejimi askeri bir darbe hazırlamakla suçladı. Öte yandan, önde gelen sendika konfederasyonları de Gaulle'yi kınayan ve işveren uzlaşmazlığına son verilmesini talep eden ortak bir bildiri yayınladılar. “Devlet başkanı tarafından yapılan iç savaşa çağrıyı reddediyoruz” kararına vardılar. "Ancak taleplerimizin kabulü grevleri sonlandıracaktır."

DE GAUELLE'NİN KARŞI SALDIRISI

Ancak ivme artık rejim yönünde sapmaya başladı. De Gaulle’in konuşmasına yanıt olarak, Fransız bayrakları sallayan ve "Cohn-Bendit'i Dachau'ya postalama" sözü verenlerde dahil sağcı sloganlar atan 400.000 hükümet yandaşı Champs-Elysées’e yürüdü. Aşırı sağa karşı bu açılım tesadüf değildi. Hükümetin bu cephede ayakta durmasını sağlamak için İçişleri Bakanlığı yakında yasaklı terör örgütü OAS'ın hapisteki üyelerinin serbest kalmasına izin vereceğini duyurdu.

Hükümetin rüzgarı arkasına almasıyla birlikte işçiler Haziran ayının ilk iki haftasında yavaş yavaş geri adım atmaya başladı. Hareketin ivme kaybetmesi dini tatille aynı zamana rastladı; bu da 2–4 Haziran'da uzun bir hafta sonu olacağı anlamına geliyordu. Ekstra tatil günü, de Gaulle’nin konuşmasının ardından, grev dalgasının istikametini tersine çevirdi. Kamu sektöründe hükümet, ücretler ve diğer ihtilaflı konular üzerinde önemli ödünler verdi ve takip eden iki hafta boyunca grevlere son verdi.

Komünist liderliğindeki CGT bu girişimlerde önemli bir rol oynadı. Genellikle sendika yetkilileri, işverenlerin teklif ettikleri önemli ödünlerin altını çizerek işçilerin anlaşmaları kabul etmeleri için lobi yapmaya çalıştılar. 5 Haziran'da CGT, grevci işçilerin zaferini ilan ettiği ve "temel taleplerin karşılandığı her yerde, birlik ve beraberlik içinde çalışmaya geri dönüş için toplu çağrı işçilerin menfaatinedir"i ileri süren bir bildiri yayınladı. 

Bu yaklaşım Komünistler ve onların radikal soldaki karşıtları arasındaki bölünmeyi daha da kışkırttı ve iki taraf da birbirini dürüst olmamakla suçladı. 6 Haziran'da FKP Siyasi Büro üyesi ve L’Humanité editörü Étienne Fajon, CGT'nin grevleri mümkün olan en kısa zamanda sona erdirmesi gerekliliğini destekleyen bir makale yazdı. Fajon, "taleplerinin artık geçerli olmadığı bahanesiyle seyir halinde büyük bir hareketi sabote eden," "işin yeniden başlamasını şimdi engellemeye çalışan" "sözde devrimci gruplar" tarafından bu duruşu eleştirmeye saldırıldığını savundu. Bu aşırı solcuların arkasında Gaullist rejimin parmağının olduğunu iddia etti ve "hizmet ettiklerinin yenilgisinin aynı zamanda kendi yenilgileri olacağı" konusunda uyardı.

Bölünen Sol ile birlikte artık istikamet grevlerin aleyhine döndü; yönetim, boyun eğmeyi reddedenlere karşı baskı kampanyasını hızlandırmak için gaza getirildi. Pompidou şimdi, “işe başlama sloganı”nın şu an Fransa'nın sloganı olması gerektiğini savunuyordu ve hükümet bu sloganın ne anlama geldiğini zorla kabul ettirerek gösterdi. Bu çok katı tutumu test etmek için devlet, otomobil endüstrisindeki işçilere bir saldırı başlattı. 6 Haziran'da  CRS’den bin kadar çevik kuvvet polisi, yönetimin sendikal aktivistleri grevi sona erdirmekle ilgili bir oylamayı sabote etmekle suçladıktan sonra, Flins’deki işgal altındaki Renault fabrikasını kuşattı. Polis daha sonra fabrikayı ele geçirdi.

Hükümet bunu benzer bir saldırıyla takip etti. Bu vakada, kurbanlar, Fransa'nın en büyük fabrikalarından birinde, 25.000'den fazla çalışanın bulunduğu dev Peugeot-Sochaux fabrikasında grev yapan işçilerdi. 10 Haziran'da, üç hafta süren iş durdurmalarının ardından ve fabrikayı işgal eden işçilerle müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra yönetim, devlet desteğiyle, tesisi zorla yeniden açma kararı aldı. O gece, CRS'den 6 bin polis, fabrika dışında barikatlar inşa eden ve bulabildikleri uydurma silahlarla kendilerini silahlandıran 1.000 işçi ve destekçiyi kuşattı. Takip eden çatışmada polisin grevci işçilere karşı tabanca, birber gazı ve cop kullandığı görüldü; iki kişi öldürüldü ve 150 kişi yaralandı.

Buna karşılık, öğrenci birliği UNEF, 12 Haziran'da bir protesto çağrısında bulundu. Mayıs-Haziran hareketinin bir parçası olarak düzenlediği son halk gösterisi olacaktı. Gösteri, polisin katılımcıların iştirak etmesini önlemek için önerilen buluşma noktasının etrafındaki sokakları istila etmesiyle birlikte başlamadan dağıtıldı. Ertesi gün, hükümet birkaç hafta boyunca tüm halk gösterilerini yasakladığını ve aşırı solun bazı örgütlerini dağıttığını duyurdu. Ayrıca, protestolara katılan yabancıların da sınır dışı edileceğini de belirtti.

Takip eden hafta içinde bu çok fazla kavgacı yaklaşımın etkinliği daha da netleşti. Neredeyse bir aylık grev sonrasında parçalanan ve yorulan ve tecrit olasılığıyla karşılaşan direnmeye devam eden işçiler de artık işe dönmeye başladılar. Bu arada hükümet, sembolik açıdan en önemli işgalleri tahliye etmeye ve göstericileri kalan son kalelerinden sürmeye başlamıştı: 14 haziranda Odéon yeniden ele geçirildi; iki gün sonra Sorbonne polis tarafından temizlendi; 27'sinde Güzel Sanatlar Okulu'nun işgali sona erdi. 
 
Hükümetin grev hareketini sona erdirme becerisi 23 Haziran parlamento seçimleri için ona avantajlı bir konum sağladı. Orta sınıflar için hareketin meydana getirdiği istikrarsızlık totaliter solun tehlikelerinin göstergesiydi. Komünist Parti'nin “aşırı sol maceracıların” aşırılıklarına karşı çıkmasına rağmen ve grevleri hızlı ve başarılı bir sonuca ulaştırma çabalarına bakılmaksızın, birçok Fransız seçmeninin aklında, FKP parçalanmanın sorumlusuydu. Sovyet diktatörlüğünün hayaletini doğurarak Gaullistler kendilerini düzen ve özgürlük savunucuları olarak resmederken, muhaliflerini Moskova'nın kontrolündeki totaliterler olarak gösterebildiler.
 
Bu arada Sol seçimlere bölünmüş ve başsız girdi. Komunist Parti Sol'un geri kalanıyla birlikte kendini giderek daha kavgalı halde buldu. Mayıs ayından Haziran'a gelindiğinde FKP'nin her zaman taş çatlasa belli belirsiz olan öğrenci radikallerle ilişkisi çok ama çok daha fazla çekişmeli hale geldi. Seçmenler sandık başına gittiklerinde, Komünistler ve sadece Mendes-France(FKP'nin hiç bir zaman değer vermediği) değil aynı zamanda bir hükümet koalisyonu kurma umudunda olan Mitterrand da dahil olmak üzere sosyalist karşıtları arasında hatırı sayılır derecede birbirlerine taş atma da vardı. İkinci tur oylama tamamlandığında 30 Haziran akşamı, Sol'un bozguna uğradığı açıktı: FKP 40'a yakın sandalye(73'ten 34'e düştü) kaybetmenin acısını çekerken Mitterrand'ın Demokratik ve Sosyalist Sol Federasyonu temsil sayısı 118'den 57 milletvekiline düştü.
 
Yine de Gaullistler seçimden zaferle çıksalar da de Gauelle için zafer kısa sürdü. Mayıs olayları hükümetin temel zaafını ortaya çıkarmıştı - bu prestij kaybından asla kurtulamayacaktı. De Gaulle'nin kendisinin, görüntüsü bugünün modern toplumuyla uyumlu olmayan bir anakronizm olarak giderek daha fazla ortaya çıktığı görüldü. Pompidou'nun kriz sırasında bağımsızlığı, 10 Temmuz 1968'de görevden alınmasına yol açtı. Bir yıldan kısa bir süre sonra, de Gaulle'nin kendisi, 1958 Anayasası'na getirilen iki kanun değişikliğine ilişkin 1969 Nisan referandurumunda yenilgisi sonrasında görevi bırakmaya zorlandı. Onun ayrılışı, Pompidou'nun o yaz başkanlık seçimlerinde kazandığı zafere yol açtı. 
 
Sol'un 1968 ve 1969'daki seçim yenilgilerinin geleceği için önemli sonuçları oldu. Birleşik sosyalist Parti'nin sola dönüşünden giderek rahatsız olan Mendès-France, partiden ayrıldı ve kısa süre sonra siyasetten emekli oldu. Bununla birlikte, Komünist olmayan soldaki diğerleri, FKP ile etkili bir şekilde rekabet etmeyi ve devlet iktidarına ilişkin Gaullistlerin mutlak gücüyle mücadele etmeyi umuyorlarsa daha güçlü, yeni bir araca ihtiyaç duyulacağına ikna oldular. Böylece, Mitterrand 1971'de yeni kurulan Sosyalist Partiye katılmaya ve hemen onun lideri olmaya karar verdi. Kapitalizmle bir “kopma” vaat ettikten sonra, FKP ile müzakerelere başladı ve bu da 1972'de “Ortak Program” üzerinde bir anlaşma ile sonuçlandı. Mitterrand'ın Komünistler'le ilişkisi, takip eden yıllarda inişli çıkışlı olsa da, bu gelişmeler her şeye rağmen onun 1981 seçimlerine zemin hazırladı.
 
MAYIS NE GETİRDİ
 
 
Aşırı sol için Mayıs 68, 1970'lerde devam edecek olan radikal protestolar döneminin yükselişine işaret etti. Fransa'da hareketlenmeler bir daha asla o ayın zirvesine ulaşmazken, Avrupa'da başka yerlerinde, 69'un sıcak Sonbaharı'nda İtalya'daki fabrika hareketinde olduğu gibi benzer ölçek ve yayılmayı başaran hareketler oldu. Bununla birlikte, başka hiçbir yerde, böylesine yoğunlaşmış öğrenci protestoları ve iş yeri mücadeleleri gibi bir patlama meydana gelmedi. 
 
Bugün birçok gözlemci, Mayıs’ın 68’in radikal politik amaçlarla hareket ettiği inancını sorgulamakta ve aslında Fransa’daki mevcut düzen için bir tehlike oluşturup oluşturmadığını sormaktadır. Liberal çevrelerde, protestocuların yerleşik kültürel normları dönüştürme ve Fransız toplumunun geleneksel muhafazakarlığına karşı durma arzusunu vurgulayan gözlemciler bu anlayışa meydan okudu. Yakın dönem tarihçisi Tony Judt, protestoların "esas olarak apolitik bir ruh halini" yansıttığını ve "kızgınlık ve hayalkırıklığını ayrıca dikkat çekecek derecede küçük bir öfkeyi" dile getirdiğini öne sürerek, "Fransa'daki Mayıs Olayları'nın gerçek önemi ile uyumsuz psikolojik bir etkisinin" olduğunu yazdı. Çoğunlukla Judt, "Gaullist devletin sadece ayakta kalmayıp kurumlarının asla ciddi bir şekilde sorgulanmadığı" sonucuna varır.
 
Eğer bu doğru olsaydı, her halükarda Gaulle ve Pompidou için o kadar da belirgin olmazdı. Onlar için Mayıs ayının son günleri hükümetin tümden çökeceği korkusuyla geçti. Pomidou'nun koltuğuna talip olan Michel Jobert, 1968 Mayıs'ında, "ne siyasi bir sınıf ne de Komünist Parti devletin zayıflığını ve ne kadar savunmasız olduğunu anladı," diye söyledi. 29 Mayıs'ta Almanya'ya gitmeden hemen önce, de Gaulle'nin damadı General de Boissieu'ya anlattıkları yer aldı: “Onlara Elysée'ye (Saray'a) saldırma şansı vermek istemiyorum… Ayrılmaya karar verdim: kimse boş bir saraya saldırmaz.” Baden-Baden'de, de Gaulle Massu'ya şunları söyledi: “Her şey bitti. Komünistler ülkeyi felce uğrattılar. Artık hiçbir şeyi idare edemiyorum.”
 
Judt gibi ortak bir politik ideoloji ya da hareket ile birlikte ortak bir devrimci gündem yoksunluğunu vurgulayanlar tarafından ortaya atılan yorum, geçmişlerinin radikal hırslarını terk eden birkaç tanınmış eski 68'linin değerlendirmeleriyle örtüşür. Şimdi Yeşil bir parlamentocu olan Daniel Cohn-Bendit, “68'i Unut” başlıklı bir kitap bile yazdı. Cohn-Bendit, öğrencilik günlerinin radikal politikalarını daha hatırı sayılır bir liberalizm etiketiyle değiş tokuş eden 68 neslinden tek figür değildir. Bu yolda ilerleyen diğerleri, bir zamanlar 68’in protestolarına katılmalarına neden olan radikalizme karşı daha da ileri gitmişlerdir. 1970'lerin ortalarında "Yeni Filozoflar" olarak tanınan eski solcu yığını, Sovyet totaliterliğinin tohumlarını eken olarak gördükleri Marksist ideolojileri yeniden diriltme hareketini bile kınadılar.
 
Günümüzde Bernard-Henri Lévy ve diğer liberaller, özellikle de 1960'ların sonunda Fransa'da etkili olan baskıcı değerlere ve modası geçmiş geleneklere meydan okumadaki rolü anmaya hala değer olan hareketin bakış açılarına dikkat çekebilirler. Diğer yandan, Fransız sağının çoğu için, aynı özellikler 68 Mayıs’ının en yıkıcı unsurları olarak görülür. 2007'de eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, hareketin mirasının nihayetinde "tasfiye edilmesi"nde ısrar ederek, Fransız toplumunun ahlaki ve kültürel yıkımına katkıda bulunan "1968'in mirasçıları"nı herkesçe bilinen şekilde kınadı.  
 
Peki öyleyse 68 gerçekte ne başarı elde etti? Kısa vadede, hareket Fransız işçilerinin ücretlerinde önemli bir artış sağladı - sadece bir yıl içinde neredeyse yüzde 11. Grevcileri yatıştırmak için hükümetin uygulamaya soktuğu kamu harcamaları da hane halkına 1,2 milyar frank katkı sağladı. Ancak Haziran ayından sonra, grev dalgasının çöküşü Fransız iş dünyasının gelişmekte olan bir ekonominin meyvelerini toplamasına olanak sağladı. Genel olarak, Fransız ekonomisi, grevler nedeniyle üretim kaybına rağmen, 1968 yılında yüzde 3'ün üzerinde büyüdü. Sanayi üretimi etkileyici bir şekilde yüzde 7,4 oranında artmıştır.
 
Sonradan, Haziran'daki hareketin sızlatan yenilgisi Sol'a darbe vururken, Fransız siyasetinde sağa dönüşün sinyalini vermedi. Aslında, 1970'lerin başlarındaki siyasi iklim, gelişmiş bir reform gündemine elverişli olduğunu kanıtladı. Bu yıllar boyunca, feministler, eşcinsel hakları aktivistleri ve diğerleri harekete geçmeye başladı ve on yıl önce mümkün olmayan bir dizi kanun kabul edildi: 1974'te, örneğin, kadınların kürtaj hakkına izin vermek için mevzuat getirildi. Dahası, Mayıs 68'in yansımaları, 1969-1973 yılları arasında gerçek ücretlerde yüzde 35'lik bir artışa neden olan işçi militanlığında genel bir yükselişi besledi. Esasen 1968 sonrası yıllar Fransız kapitalizmine karşı kayda değer reformlara sahne oldu. Bu dönem yeni ya da arttırılmış sosyal yardımlara, yeni bir yasal asgari ücrete ve diğer önlemlerin yanı sıra sendikalar ve işyeri örgütlenmesi için ilave koruma sağlamak için kural değişikliklerine şahit oldu. 
 
Yine de hareketin kazançları açıkçası çoğu militanın Mayıs ayının kafa tutan günlerinde beklediğinden az oldu. Soldaki birçoğu için, bu hayal kırıklığı yaratan sonucun birincil suçlusu, bölücü muhafazakarlığının ve ısrarının hareketi erken bir sona mahkum ettiği geniş çapta düşünülen Fransız Komünist Partisi oldu. Komünist Parti'nin solcu öğrencilere karşı düşmanca ve dışlayıcı ve çoğu zaman bazı yönlerden oldukça tahripkar olduğu ve greve mümkün olan en kısa sürede son vermek için hükümet ve işverenlerle bir çözüme ulaşmak adına gayret sarf ettiği doğrudur. Kısmen, işçilerin izole edileceği korkusuyla ve Gaullist rejime, baskısını arttırmak ya da askeri darbe başlatmak için bir mazeret vermekten kaçınmak arzusuyla motive oldu. Bir FKP lideri, "Eğer bir diktatörlük yönetimi altında değilsek, sabırsızlığımızın bizi yok etmesine izin vermediğimiz içindir," dedi.[ç.n.: böyle aptalca bir bahane olamaz.] Ancak, kısmen FKP'nin kaygısı, uzun süredir hakim olduğu işçi hareketi adına giderek patlamaya hazır bir durumu kontrol altına almak idi. Her şeyden önce, Komünistler umutlarını, 1930'ların Halk Cephesi çizgileri boyunca yeni bir koalisyon hükümeti kurma niyetiyle Mitterrand gibi sosyalist liderlerle bir seçim ittifakına tutturdular. Bu strateji başarısızlığın kanıtı oldu.
 
Ancak bu, 1968'de gündemde devrim olduğu anlamına gelmez. [ç.n.: yazar burada doğruyu söylemiyor. Devrimi gündem dışına iten bizzat Fransız Komünist Partisi ve sendika liderlikleri idi. Hatta daha ileri bile gidebiliriz. Devrime ihanet ettiler.] Eski kurt 68'lilerden olan Alain Krivine ve Daniel Bensaïd'ın belirttiği gibi, "Kitle halinde grevciler toplumsal bir sorunu çözmek, otoriter bir rejimin boyunduruğunu sarsmak istediler. Buradan devrime çok uzun bir yol vardı."[Bu da doğru bir tespit değil. Devrim için tüm koşullar oluşmuştu. Eğer Alan Krivine ve Daniel Bensaid gibiler korkup geri adım atmasalardı.] Ama bu daha iyi bir sonun imkansız olduğu anlamına gelmez. Nasıl olabilirdi tartışmaya açıktır: şüphesiz, Grenelle Mutabakatı'nda sunulandan daha fazla imtiyazlar sağlanabilirdi; sosyalist sol, olduğundan çok daha fazla bir ivme ve birliktelikle hareketten daha güçlü ortaya çıkabilirdi; ve de Gaulle'nin yönetimi iktidara gelmemiş olabilirdi. [ç.n.: "o mahmur beste çalar Müjgan'la biz ağlaşırdık". Hala La Fontaine'den masallar. Sen güzelim devrim fırsatını kaçır, ondan sonra daha fazla imtiyazlardan bahset.] 
 
Yarım yüzyıl önce radikal yükselmenin kısa döneminin kaybolan umudunun nostaljisinden kaçınılabilirse, başka bir netice mümkün değildi kaderciliğinden de kaçınılabilir. [ç.n.: "İnsanlar tarihe tutsaktırlar. Tarih de onlara tutsaktır" James Baldwin]
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 
ÖZGÜRLÜK

FACEBOOK SAYFAMIZ