Özgürlük

MİLLİYETÇİLİĞİN NE OLMADIĞINI BİLMEMEK



Bireyi bir kenara bırakıp toplumsal yapıya sınıflar açısından baktığımızda, içinde yaşadığımız toplumsal yapının temelinin yalan olgusuna dayandığını görebiliriz. Modern kapitalist toplumu oluşturan burjuva sınıfının ve işçi sınıfının durumlarına bir bakalım. Aralarında görünmez ve gösterilmez büyük bir çıkar savaşı var gerçekte. Ama yalan mekanizmaları ideoloji vasıtasıyla o kadar güzel kurulmuş ki, gerçekte baktığımızın bir görüntü olduğunu özün ise koca bir yalandan ibaret olduğunu göremiyoruz. Oluşturulan ideolojiyi de din ve milliyetçilik duygularıyla kapladığınız an yalan görünmez oluyor. İktidar sahipleri ve sömürenler tarihin her döneminde ideolojik yalanlarını gizleyecek kılıflara ihtiyaç duymuşlardır. Modern kapitalist toplum öncesi, kilise ve aristokrasi sömürebilme adına yalanlarına din kılıfını uyduruyorlardı. “Ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, insanın afyonunu” oluşturan, insan eliyle yaratılan din söz konusu olduğunda yalan ve öldürme meşru bir hale getiriliyordu. Aydınlanma ışığı altında oluşan yeni bir sınıf, burjuva sınıfı, kilise ve aristokrasinin iktidar egemenliğine son verebilmek için ilk önce din yalanını açığa çıkardı ve iktidar gücünü bertaraf ederek dini "politik alandan" "özel alana" attı. Fakat yeni iktidar sahipleri de kendi egemenliklerini sömürmek üzerine kurduklarından, kendi sömürü düzenlerini gizleyebilmek için yeni bir kılıfa ihtiyaçları vardı. Bu yeni yalanın adı da milletler ve milliyetçilik idi. İnsanlığı kendi kanında yıkayacak olan bir yalan. Sonradan yaratılan bir kimlik siyasallaştıkça, insanların kendilerini ifade edebilecekleri bir kimliğe dönüşüp insanların duygularını okşadıkça ve onlara diğerleri karşısında üstünlük hissi verdikçe, sonradan uydurulan bu kimlik politik alan içine sıkıştırılıp sömürü gerçekliğinin görünmezliğini sağlayan büyük bir yalana dönüşerek bütün siyasi politikalara ve alınan siyasi kararlara sözde meşru bir zemin üzerinde ülke içinde ve dışında katliam yapma ve bu katliamlara geniş halk kitleleri nazarında meşruluk katma yetkisi vermiştir. Dini özel bir alana hapseden burjuvazi, milliyetçilik konusunda aynı davranışı sergilememekte, tam tersine çıkarları doğrultusunda milliyetçiliği gericileştirip, mikro milliyetçilikler yaratarak, etnikçiliği kışkırtarak ve son merhalede faşizmi doğurarak insanları birbirine düşürüp kana boğmuştur ve boğmaktadır. Oysa kapitalizmin dini, imanı, milliyeti yoktur. Yalanı gözler önüne seren Karl Marks çok güzel söylemiştir: ” İşçinin milliyeti Fransız, İngiliz ya da Alman değil, emek, bedava kölelik, kendi kendini satmaktır. Onu yöneten hükümet Fransız, İngiliz ya da Alman hükümetleri değil, sermayedir. Doğduğu yerin havası Fransız, İngiliz ya da Alman havası değil, fabrika havasıdır. Ona ait olan topraksa Fransız, İngiliz ya da Alman toprağı değil, yerin bir kaç karış altıdır.”

Aslında milliyetçiliği bu güzel sözlerden daha iyi tanımlayan bir şey yoktur. Oysa günümüzde Türkiyeli kimi sosyalistlere göre Karl Marx'ın bir ulus teorisi yoktur. Hatta daha da ileri gidenleri onu milliyetçilik ile yaftalarlar. Oysa Karl Marx'ın ve hatta daha sonraları Lenin'in milliyetçilik ile ilgili düşünceleri az sayıda olsa da oldukça doyurucudur. Anlaşmazlık pratikte bazı tutumlarının söyledikleriyle çelişkili gibi görünmesinden kaynaklanmaktadır. Bu da milletlerin yeni doğduğu ve ulusal kurtuluş hareketlerinin at başı gittiği emperyalist bir çağda gayet doğaldır. Milletler ve milliyetçilik ile ilgili teoriler çok sonraları ortaya çıkmıştır. Bu teorileri ortaya koyan burjuva ideologları ve düşünürlerin görüşleri kısaca;

Yapılandırmacı(inşacı-örnek: ulusun kurgulanması) milliyetçilik görüşünün önde gelen savunucularından biri olan Benedict Anderson, ulusu bir imalat olarak tanımlıyor; kendinin tanınmasından önce gerçekte var olmayan, insanlar arası bir bağ, bir imalat olarak tanımlıyor. "Bu, hayali bir cemaattir - ve özü itibariyle limitli ve egemen olarak hayal edilen" olarak ifade ediyor. Anderson ulusun hayal edildiğine inanıyor, çünkü bu ulusun üyeleri kendi vatandaşlarının çoğunu tanımıyorlar, yine de  ortak bir imgeye sahipler; ulus, ortaklığın tanınması üzerine kurulmuştur, ortaklığın kendisi üzerine değil.

Ernest Gellner, milletin sadece toplumsal olarak tasarlanmış bir "yapı" olduğunu, ulusun seçkinleri tarafından kavramın ebedileştirilmesinin sürdürülmesine bağlı olan devamlı varlığının imkanı ile yapay olarak yaratılan bir oluşum olduğunu öne sürer. Ulusların ve milliyetçiliğin tarihsel olaylar tarafından bir şekilde ortaya çıkarılmadığına, aksine bunların imal edilmiş kavramlar olduğuna inanır. Şunu belirtir;

"Salt bireyler zümresi(örneğin, belirli bir bölgenin sakinleri ya da aynı dili konuşanlar diyelim), eğer bu zümrenin üyeleri, paylaştıkları üyelik vasıtasıyla birbirlerine karşı belirli müşterek hakları ve görevleri kesin olarak tanırlarsa ve tanıdıkları zaman millet haline gelirler. Onları ulusa çeviren, ne olurlarsa olsun, bu zümreyi üye olmayanlardan ayıran diğer paylaşılan nitelikler değil, birbirlerini aynı türün hemcinsleri olarak tanımalarıdır."

Gellner, milliyetçiliğin modernizasyon sürecinde, endüstrileşmenin birbiriyle eşleşik sosyal ve politik sınırlara ihtiyaç duyduğuna inandığı için, tamamen gerekli bir mekanizma olduğunu ön görür. Millet daha önce var olan ya da doğal olan bir şey değildir, ama kültürle devleti birleştirmek için gerekli bir şeydir. Gellner ayrıca, milletlerin ilk-aşırı milliyetçilik ve ideoloji yoluyla değil ama sanayileşmiş ve modern toplumun varlığı için gerekliliği vasıtasıyla oluşturulduğunu belirtir. 

Gellner ayrıca "çakışma prensibini" ortaya koyar. Gellner'e göre ulusçuluk politik birim ile ulusal birimin çakışmasına dayanır. Bu prensip ışığında özel alan ve politik alan ayrımını öne sürer. Eğer milliyetçilik de din gibi politik alandan çıkartılabilir ve özel alana atılabilirse, zararsız hale gelebilir. Aynı Beşiktaşlı ya da Fenerbahçeli olmanın hiçbir yaptırımı ya da zararı olmaması gibi düşünülebilir. Oysa milliyetçiliği politik olan ile çakıştırdığınız anda sorunlar başlar. Bu sorun da basitçe "bizden olanlar, bizden olmayanlar; Türkler Kürtler" sorununa dönüşür. Ezen milliyetçilik ezilen milliyetçiliği yaratır ve ekmeğine yağ sürülen milliyetçilik dininin yaratıcısı burjuva sınıfı olur. [Bu arada buraya bir not düşmek gerekiyor. Bazı Türkiyeli Marksistler ulusal olan ile politik olanın çakışmasını kaynak göstermeden kendi buluşları gibi kullanıyorlar. Bu prensip Ernest Gellner'e aittir.)

Thongchai Winichakul, Anderson ve Gellner tarafından ortaya atılan ulusun yapılandırmacı felsefesini, ulus hakkında doğasında var olmadığı ya da daha önceden beri var olmadığı görüşünü paylaşıyor.  Herhangi bir somut bağ ile değil, kendisinin tanınmasıyla açıklanan bir hayali cemaat olarak ulus fikrine katılıyor. Thongchai'nin milliyetçilik akademik çevresine yaptığı katkılar, "ulusun sınırlarının çizimi ve oluşumu" olan "jeo-vücud" olarak isimlendirdiği aracılığıyla ulus yorumunda yatmaktadır. 

Thongchai, milliyetçiliğin sınırları işaretlenmiş ulusun sonlu doğasına bağlı olduğunu belirtir. Bu sınırlar ulusun ne olduğunu ve ne olmadığını belirlemekte ve ulusal kimliğin en dış limitlerini tanımlamaktadır. Sınır merceği vasıtasıyla milliyet çalışması, sınırın değeri ve bağımsızlığı ile ilgili olandan ayrı olamayan millet kavramı olarak politik coğrafya yoluyla ulusun oluşumunun açıklanmasında hayati önem taşır. Ülkesellik, ulusun kolektif "öz"ünün yaratılmasında hayati bir bileşendir ve jeo-vücud, özünde, yapay olarak coğrafi temsilcilik söylemleri ve haritacılık yoluyla yaratılmış bir başka yapıdır.

Eric Hosbawm, ulusun anti-ilkçi görüşünün belirgin şekilde Marksist taraftarıydı. O, "kendilerini o 'ulusun' üyeleri olarak sayan kafi derecede çok insan grubuna öyle davranılır" diye yazdı. Bu, milliyetçiliğin derin bir biçimde yapılandırmacı bir görüşüdür ve bir halk grubunun önceden var olan ve homojen özelliklerinin hiçbir şekilde bir ulus tanımlamadığı fikrini ortaya koyar; bunun yerine, milleti meşrulaştıran, bir bağın, imalatın ve yapay bir varlığın tanınmasıdır. Uluslar arasındaki mevcut bağdan dolayı ulusların var olduğu fikrini reddeder. O,

"Doğal olarak, insanları sınıflandırmanın tanrı vergisi yolu olarak, kendinde var olan... siyasi kader olarak milletler bir mittir; milliyetçilik, bazen var olan kültürleri alır ve onları ulusa döndürür, bazen de onları icat eder ve var olan kültürleri yok eder: bu bir gerçektir."

Eric Hosbawm'a göre, "Milletleri yaratanlar Milliyetçilerdir. Milliyetçileri yaratan milletler değil."

Çağımızın en büyük belası milliyetçiliktir. Çok fazla bir kanıta bile gerek yoktur çünkü çuval dolusu kanıt başınızı çevirme mesafesinde etrafınızda yer almaktadır zaten. Arkadaşınıza, ailenize, mahallenize, iş yerinize, okulunuza, gittiğiniz devlet kurumlarına, kısacası ülkenize bakmanız yeterlidir. Çocukluğunuzdan başlayıp eğitim hayatınıza, sonrasında iş hayatınıza ve gençliğinize yaşlılığınıza varıncaya kadar içinizdedir milliyetçilik. Bilincinizle içsel hale gelmiştir ve getirilmiştir. Her davranışınıza sirayet etmiştir çünkü iştigal ettiğiniz ve etmek zorunda olduğunuz sistemin bütün üst yapı kurumları tarafından zehri bütün bilincinize ve hatta onu oluşturan varlığınıza zerk edilmiştir. Bütün tutumlarınız, eğilimleriniz ve davranışlarınız milliyetçiliğin ön yargılarından muaf kalamazlar. İnsanlığınız acizlik içinde onun emrine girmiştir bir kere. Çünkü bilincinizde yaratılan "biz ve bizden olanlar" karşısında muhakkak bir "onlar ve bizden olmayanlar" imgesi vardır. Bu yaratılan imge de sizin tutum ve davranışlarınızı düşmanca eylemlere savurarak belirler. Artık azınlık olan sizden olmayanların yok edilmesi  ya da azınlığın siz çoğunluğa asimile edilerek dahil edilmesi bir amaç haline getirilir. Ve bu amaç da sizin nasıl olmanızı belirleyen egemen sınıf tarafından ve onun bütün üst yapı kurumları tarafından meşru kılınır. Böylece yaptıklarınız toplum vicdanında ve hukukta, bırakın cezai bir karşılığının olmasını, tam aksine takdir edilir ve onanır. Bu da aslında insanlığın öldüğü andır.

Milliyetçiliği yok ederek belki devleti ortadan kaldıramazsınız ya da kapitalizmi ilelebet tarihin derinliklerine gömüp yok edemezsiniz  ama devletin ve modern kapitalizmin elini ayağını işlevsiz hale getirirsiniz. Burjuva sınıfını ve medeniyetini temelden yok edersiniz. Çünkü burjuva medeniyeti bütün üst yapı kurumlarıyla millet ve milliyetçilik anlayışı üzerinde yükselmektedir. Onun olmazsa olmazı milliyetçiliktir. Küresel şirketler çağında ulus-devletlerin gitgide yıkıldıkları ise bir palavra ve göz boyama ve de gerçeklerin üstünün örtülmesidir. Tam tersine bütün küresel dev şirketler aşırı derecede milliyetçidirler. Onlar için kar çıkardıkları işçinin milleti ve milliyeti önemsizdir. Ancak kendi milletleri ve milliyetçilikleri değil. Çünkü sınırları belli bir millet ve din afyonu gibi kitleleri uyutan cemaatleşmiş bir milliyetçilik anlayışı üzerinden yükselmeye ihtiyaçları vardır. Millet ve milleti bir arada tutan milliyetçilik onların ordusudur ve her milliyetçi de burjuvazinin bir neferidir. Bugün dünyadaki savaşlara, çatışmalara ve hatta emperyal devletler arasındaki kapışmalara bir bakın, hepsinin temelinde milliyetçilik vardır: ABD milliyetçidir, Almanya milliyetçidir, Fransa milliyetçidir, Japonya milliyetçidir; keza Alman, Amerikalı, Fransız, Japon milliyetçidir.

Unutulmamalı ki bundan 250 yıl önce ne Türk vardı ne Kürt, ne Türklük vardı ne Kürtlük. Bunların hepsi sonradan yaratıldı. Milliyetçiliğin ne olmadığını bilmediğimiz sürece ne olduğunu bilemeyiz.




*Milliyetçilik ile ilgili kuramlar ozgurluk-dergisi.org sitesindeki Matt Finkel'in "Milliyetçilik Teorileri:Milletin Gerçekçi ve Sosyal Yapılandırmacı Fikirlerinin Kısa bir Karşılaştırması" adlı yazısından bazı bölümler halinde alıntılanmıştır.
(ÖZGÜRLÜK)
 

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde