Özgürlük

MCKİNSEY'Lİ "TÜRK" BAHARI VE "YARATICI YIKIM !"

 

 

Türkiye gibi yeni sömürge olan ülkelerin makus talihidir emperyalist batı ülkeleri tarafından sömürülmek. Arjantin, Brezilya, Endonezya, Hindistan, Güney Afrika ve diğer pek çok gelişmekte olan ekonomi belirli aralıklarla benzer baskıları yaşamaktadır. Kronik enflasyon ve borç sarmalarında her defasında karanlık bir boşluğa tutunmaya çabalarlar... Nihayetinde denize düşen ya IMF'ye sarılacaktır ya da McKinsey'e...

 

Oysa, her şey çok basittir. Bu krizler, modern kapitalist toplumda çekirdek, yani merkezdeki ülkelerin çevre, yani periferdeki ülkelere çizmiş olduğu rol ve onları mecbur ederek üzerilerine biçtiği kaftandan başka bir şey değildir. Ve her seferinde ve her ekonomik kriz sonrası olan biten budur. Çünkü neoliberalizm ya da postmodernizm sadece ideolojik dalgalanmalar değildir aynı zamanda ekonomik düzenlemelerdir - borçlandırma, deregulasyon veya özelleştirme gibi. Görülmesi gereken,‘‘gelişmekte olan ülkeler‘‘ kendilerine biçilen bu role sadık kalmaya zorunludurlar, çünkü tarihsel olarak üretimin gelişiminin mucidi ve patent sahibi batı'dır. Onların sahip olduğunu tüketeceğim dediğin sürece de onların kurallarına uymak zorundasındır.

 

Kağıt üzerinde, dünya ekonomisi harika görünmektedir. 2018'de Dünya GSYİH'sı yüzde 3,9 büyüdü, geçen sene işsizlik rakamları düştü ve New York Borsası'ndaki Dow Jones endeksi tarihinin en yüksek seviyelerine ulaştı. Diğer bir deyişle, 2008 krizi sonrası dünyayı paraya ve kolay borçlanmaya boğan ABD ve AB merkez bankaları gelişmiş ve ‘‘gelişmekte olan ülkeler,‘‘ zengin ve fakir arasındaki uçurumun daha da derinleşmesine hizmet ettiler. Kapitalist sınıfı kurtarıp, 2008 krizi sonrası çökmenin eşiğinden çekip çıkaran karşılıksız para basıp piyasaları şişirme bir başka krizin yolunu da yaptı. Merkez bankalarının şişen bilançoları sonucu faizleri kademeli olarak arttırması yaşayan ölüler yarattı. Yaşayan ölü ülkeler, şirketler, bireyler... Yani borç alanlar, borçlananlar...

 

"Türkiye'de benzer bir durum içerisindedir. Enflasyon yüzde 18'e yükselirken, son bir yılda Lira Dolar karşısında yüzde 40 değer kaybetmiştir. İki hafta önce, Merkez Bankası Lira'nın serbest düşüşünü önlemek için faizleri 6,25 baz puan arttırdığını ilan ederek faizleri yüzde 24'e çıkardı. Kısa bir istikrar sonrası Lira Dolar karşısında kaybını sürdürdü. 2002-2008 yılları arasında büyüyen Türkiye ekonomisi bu tarihlerden bu yana giderek artan oranda spekülatif para ve ucuz krediye bağımlı hale gelmiştir.

 

Sadece Türk bankalarının borcu, 2008'den günümüze 0 net dış borçtan 100 milyar dolara çıktı. Her aya 6-9 milyar dolar borç tekamül etmektedir. Diğer yandan AKP hükümeti, siyasi tahakkümünü sürdürmek için devasa altyapı projelerine ve konut projelerine yatırım yaparak büyük bir Keynesyen harcama çılgınlığı başlattı. Böylece, 2 milyon çalışanı istihdam eden inşaat sektörü GSYİH'nın yüzde 18,7'sine tekabül etti.  Resmi rakamlara göre, 2016 yılı sonunda, Türk gayrimenkul şirketlerinin finansmanının yüzde 90'ı yabancı para cinsinden kredilere dayanıyordu. Toplamda, Türk dış borcu GSYİH'sının yüzde 52'sine ulaştı." (socialistrevolution.org)

 

Tüm bunlar ışığında, çözüm olarak, bu tür ekonomik krizlerden çıkmanın sadece iki yolu vardır: birincisi ekonomik krize düşen/düşürülen ülkeye biçilen rol gereği modern kapitalist toplumda periferdeki ülkelere merkez ülkeler tarafından her seferinde dayatılan kemer sıkma politikalarını(IMF, Dünya Bankası vb.) kabul edip uygulamaya sokmak ya da ikincisi, ezilen halkların yanında saf tutarak birlikte demokratik sosyalist ya da fikir özgürlüğü ve adil paylaşıma yönelik milli demokratik bir devrimi kucaklamak... Ancak, dayandığı binlerce yıllık despotik devlet geleneğinde dini ve ulus haline geldikten sonra da ilaveten gerici bir milliyetçilik anlayışını baş tacı eden bir ülkede sosyalist ya da milli demokratik devrimin gerçekleşmesi zor mücadeleler ve bedeller gerektirir. En çok ezilenlerin kendilerini en çok ezeni iktidara taşıdığı bir ülkede gerçeğe gözleri kapatarak değişimi ya da devrimi beklemek sadece Albert Camus'un "absürd" görüşünü haklı çıkartır. Geriye yapılacak tek şey kalır: Kollarını açıp kucağına oturmamızı bekleyen IMF. Ancak ortada bir sorun vardır. 24 Haziran seçimlerini "yerli ve milli" retoriğine dayandırdığı halde hala manüpülasyanlarla ‘‘kazanan‘‘ AKP hükümeti, Mart'taki yerel seçimin de etkisiyle, IMF'nin kapısını çalacak mıdır? Muhakkak ki çalacaktır. Çünkü borç bulmanın başka yolu yoktur. Ancak tabanının/halkın tepkisini ölçmek için bunu alıştıra alıştıra yapmak zorundadır. İşte tam da bu noktada, McKinsey danışmanlık şirketi devreye sokulmaktadır. İçeride tirbünlere "Ya Allah, Bismillah, Alahu ekber!" üçlüsü çektirerek "yerli ve milli" sloganına sarılan AKP, dışarıda ABD'nin, IMF'nin, McKinsey'in emrinde işbirlikçi kesilmek zorundadır. Maalesef bizim gibi ülkelerin yöneticilerin hamurunda yolsuzluk, yağmalama ve işbirlikçilik vardır... Bizim kültürümüzde güçlünün karşısında biat vardır. Bizim kültürümüzde düello değil pusu esastır... Ülkenin geleceğine pusu da bu defasında Kemal Dervişler değil McKinsey'ler eliyle kurulmaktadır...

 

Peki kimdir bu MCKinsey? 

 

"1926 yılında Chicago'da kurulan, "döner kapılar"dan geçip endüstri, politika ve medya seçkinleri arasına katılan üst düzey yöneticilerinin çoğunluğuyla birlikte, dünyanın önde gelen danışmanlık şirketlerinden biridir. 1990'larda şirket dikkatini, özellikle Doğu Almanya'daki hizmetlerin özelleştirilmesine yardım etmeye ve İngiltere'de demiryollarının adı çıkmış özelleştirilmesinde John Major’un Muhafazakar Parti hükümetine tavsiyede bulunmaya yöneltti.

 

Şirketin ünü, McKinsey’nin “yaratıcı yıkım” felsefesinden skandal ve yolsuzluk rezilliğine düşüveren enerji şirketi Enron ile yakın ilişkisi olduğu için aniden yere çakıldı. McKinsey 2012 yılının başlarında yürürlüğe giren İngiltere'deki Sağlık ve Sosyal Bakım Yasası'nın önemli bölümlerini oluşturmakla sorumluydu. Bu, İngiltere'deki ücretsiz ve kapsamlı sağlık hizmetlerinin sona erdiğinin müjdelenmesi ve Ulusal Sağlık ve Sosyal Hizmetlerin 106 milyar dolarlık bütçesinin özel şirketlere taşınması anlamına geliyordu. Business Week dergisine göre, McKinsey'in müşterilerinin 15'i dünyanın en büyük ilaç ve sağlık hizmetleri şirketleriydi."(www.wsws.org)

 

MCKİNSEY BAKANLIĞI

 

"Suudi veliaht prensi  Muhammed bin Salman’ın petrol devi Aramco'yu özelleştirme teklifi, 2016 yılının iş dünyasında yankılanan en büyük haberi idi.

 

Salman’ın planı sıra dışı değildi. Onlarca yıl boyunca dünyanın en güçlü kurumları özelleştirilmeye teşvik edildiler. Gerçekten de, Suudi bürokratların dünyanın en prestijli danışmanlık şirketini alayvari bir biçimde yaftaladıkları gibi, Aramco planı, "McKinsey Bakanlığı" iltifatına dönmüş gibi görünüyor. McKinsey Körfez'deki nispeten yeni bir oyuncu, ancak son on yıldaki ani yükselişi her yerde olduğu gibi yerel danışmanlık pazarında onu fişekledi. McKinsey'in Körfez hakimiyetine giden yolu bununla birlikte alışılmışın dışındaydı.

 

Her ülke için büyük planlar - “ekonomik vizyonlar” yaratarak markasını yarattı. Bu mastır planlar, ülkelerin tüm ekonomilerini dönüştürmek için bir taslak sunar ve petrol bağımlılığından zengin, “çeşitlendirilmiş”, “bilgi temelli” ekonomilere doğru ilerlemeyi vaat eder.

 

Uzun vadeli ulusal ekonomik planların hazırlanması, devlet yönetiminde standart uygulamadır. Fakat genellikle bu planlar, halkı temsil etmesi beklenen seçilmiş temsilcilerle birlikte ulusal teknokratlar ve uzmanlar tarafından tasarlanır. Güneyin bazı talihsiz ülkelerinde, genellikle Dünya Bankası ve IMF gibi kurumlar tarafından bir kısım "paketler" olarak sunulan bu planlar zorla yedirilir.

 

McKinsey Körfez'de bu tür kısıtlamalarla karşılaşmadı. Bölgeye hükmedenler, ne seçilmiş organlara ne de yerel teknokratların fikirlerine özellikle önem vermektedir. Bunun yerine, küresel yönetim danışmanlarının bilgisine sahip olmak için milyarlarca dolar ödüyorlar (neredeyse hiçbir zaman yerellere öncelik vermiyorlar). Suudi Arabistan, 2015 yılında sadece danışmanlar için bir milyar dolardan fazla ödeme yaptı. 

 

McKinsey'in "ekonomik" vizyonu"nun faaliyet alanı için test zemini Bahreyn Krallığı’ydı. Şirket, Bahreyn'i “rekabetçi” bir topluma dönüştürme planı olan, “Ekonomik Vizyon 2030”un hazırlanması için 2000'li yılların ortalarında genç ve “hırslı” veliaht prens ile işbirliği yaptı. Birleşik Arap Emirlikleri'nin başkenti olan petrol zengini Abu Dhabi, McKinsey'in 2030 Ekonomik Vizyonu için sıradaki ülke idi. [2023 Hedefleri??]

 

McKinsey başka yerlerde de payını aldı. Muammer Kaddafi'nin düşüşünden önce, firma Libya hükümdarının oğluyla çalışıyordu - daha sonra ülke ekonomisini yeniden şekillendirmek için vizyoner bir reformcu olarak lanse edildi. Mısır'da, ülke çapında çeşitli sektörleri ve bakanlıkları geliştirmek için teklifler hazırladılar. Ve Yemen'de, eski cumhurbaşkanının oğlu olan Ahmed Ali Abdullah Saleh'in himayesi altında on başlıkta ekonomik öncelik reformları ortaya attılar. [McKinsey'in Güney Afrika'da yediği naneleri -karıştığı yolsuzlukları- dileyen okuyucularımız Eskom başlığı altında araştırabilirler.]

 

Örnekler tanıdık geliyorsa, öyleler. Şirket, ülkelerinin ekonomilerini geleceğe yönelik vizyonlarına uygun hale getirmeye istekli olan tahttaki genç mirasçıları bir araya getiriyor. Prens Salman gibi biri için biraz hoşa giden bir benzerlik, McKinsey'in fikrini sorgulamadan kabul edenlerin kaçının Arap Baharı depreminin merkez üssü haline geldiğidir. Bahreyn, Mısır, Libya, Yemen - her biri, çoğunlukla ekonomik sıkıntılardan kaynaklanan gösteriler ile sarsıldılar." (www.jacobinmag.com)

 

Sonuç olarak IMF, Dünya Bankası, McKinsey ve diğer devasa kuruluşlar kapitalist bataklığın kendisidir. Trump, Putin, Erdoğan, Şi Çinping ve Maduro'lar ise bu bataklığın ürettiği sivrisineklerdir. Bizim işimiz sivrisineklerle değil bataklığı kurutmakla ilgilidir. Sivrisineklerin sayısını azaltmak için sivrisinek larvalarına yiyen balıkları bataklığa salsanız bile bataklığı kurutmuş olmazsınız. Aksine sivrisineklerin evrimleşip daha da güçlenmelerini sağlarsınız. Diğer bir deyişle, "Hesap Veren Kapitalizm Yasası"* teklifleri ve Kapitalizmde Reform talepleriyle kapitalizmi yok edemezsiniz. Tam tersine onu devrimcileştirip güçlendirirsiniz. 

 

Ezilenlerin ihtiyacı olan şey reform değil. Ezilenlerin ihtiyacı olan şey: salt iktidarı ele geçirme mücadelesi veren değil, iktidarı ele geçirdikten sonra da sınıfları ve devleti ortadan kaldırma mücadelesi verecek ve özü doğabilimsel zorunluluklara ulaşmak olan söz, yetki, kararı ezilen halklara yayarak gelişen doğrudan demokratik bir devrimdir…

 

Aksi takdirde, yüzünü aynada kaybedenlerin gün geçtikçe fazlalaştığı, bireyin vicdanını çürümeye bıraktığı, düşüncelerin metalaştırıldığı, paranın sevgi ve saygıyı satın aldığı, yoz bir din ve gerici bir milliyetçilik anlayışının gölgesinde kalan toplumsal muhalefetin dibe vurduğu günümüzde toplum olarak yok olup gideceğiz.

 

*Önümüzdeki günlerde bu konuya değineceğiz.

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

Error: No articles to display

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde