Özgürlük

Metrisin Kara Dayısı Tahsin Teslim Demir Yıldızlara Ugurlandı

Metrisin Kara Dayısı Tahsin Teslim Demir Yıldızlara Ugurlandı
EKİM ve TKİP’nin kurucu kadrolarından Teslim Demir (Sinan), Almanya’da yapılan uğurlamanın ardından, bugün İzmir’de düzenlenen cenaze töreniyle sonsuzluğa uğurlandı.
 
 

Yurtdışından gelmesinin ardından sabah saatlerinde İzmir’de karşılanan cenaze, Buca Cemevi’ne getirildi. Sabah saatlerinden itibaren Teslim Demir’in yoldaşları, ailesi, arkadaşları ve mücadelede yolu kesişen birçok dostu son yolculuğunda onu yalnız bırakmadı.

Anmaya Partizan, Mücadele Birliği, HDP, Devrimci Hareket, ‘78’liler Girişimi, 15’ler Derneği, Devrimci Parti, SMF, Köz, İmece-Der, YDG, Öğrenci Kolektifi, Emekli Sen ve CHP eski Milletvekili Musa Çam katıldı.

Kitlenin toplanmasının ardından saat 13.00’te, TKİP'nin orak çekiçli ambleminin yer aldığı kızıl bayrakla bezenmiş tabut cemevinin önündeki sokağa çıkarıldı. “Devrim şehitleri ölümsüzdür!”, “Devrimciler ölmez devrim davası yenilmez!”, “Sinan yoldaş ölümsüzdür!” sloganları eşliğinde tabutun çıkartılmasının ardından Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP) adına açılış konuşması yapıldı.

Bir DEVRİMCİ OLARAK NEFES ALDI,
BİR DEVRİMCİ OLARAK SON NEFESİNİ VERDİ"
Konuşmada, “Bugün burada Sinan yoldaşı uğurlamak için toplandık. Neredeyse bütün ömrünü devrimci mücadeleye adayan büyük bir dava insanıydı. Türkiye devrimci hareketinin en eski kadrolarından birini yitirdik. Sinan yoldaş son nefesine kadar devrimci kalmış örneğine artık çok rastlanmayan türden bir devrimcidir” denildi.
Mayasını aldığı ‘71 devrimci hareketinin siper yoldaşlığı geleneğinin taşıyıcısı olduğu vurgulanan konuşmada, Teslim Demir’in yarım asır boyunca devrim ve sosyalizm mücadelesinin kararlı bir savunucusu olduğu, bu davanın bir önderi olmasının yanında binlerce kişinin tanıklık edeceği gibi aynı zamanda bir sıra neferi olduğu vurgulandı.
Teslim Demir’in gerçek bir devrim işçisi olduğu söylenerek, “İşçi sınıfına ve onun partisine sonsuz bir sadakatle bağlı kaldı. Yaşamı boyunca bir devrimci olarak nefes aldı ve bir devrimci olarak son nefesini verdi. Partinin doğal önderlerindendi” denilen konuşma sadece partisinde değil devrimci harekette boşluğu doldurulamayacak bir devrimcinin yitirildiği belirtildi.
Onun bıraktığı mücadelenin daha yükseklere taşınacağı vurgulanarak, Teslim Demir şahsında devrim ve sosyalizm mücadelesinde ölümsüzleşenler için saygı duruşu gerçekleştirildi.
Anmada EMEP adına, Çanakkale Cezaevi'nde Teslim Demir'le birlikte kalan eski bir dostu konuştu. Konuşmacı, “1980 sonrası farklı kulvarlarda yer alsalar da herkesin devrim mücadelesi içinde olduğunu” söyleyerek Teslim Demir'i andı.
"SİNAN'IN ÇOK İÇTEN BİR DEVRİMCİ OLDUĞUNU BİLİYORUZ"
Haluk Yurtsever, “Sinan'ın bir yandan kendi açısından akarsulardan birinde devrimci görevlerini yerine getirirken bunların birleşip bir ırmak olması için çaba gösteren çok içten bir devrimci olduğunu biliyoruz” dedi.
Devrimci mücadelenin zor ve karamsarlık getiren bir süreç olduğunu söyleyen Yurtsever, “Ama Sinan yoldaş devrimci irade ve kararlılık ve iradeyle gülümseyen esnek ve hayatı seven, yaşama sevincini her karşılaştığı ilişkide gösterebilen bir insandır” dedi. İğne ile kuyu kazan bir mücadele inancının taşıyıcısı olduğunu belirtti.
Shakespeare’in “İnsanın iyisi tarihin kötüsünde belli olur” sözünü hatırlatan Yurtsever, “Zor dönemlerde, herkesin kaçtığı koşullarda mücadeleyi sürdürenlerin yeri zor doldurulur. Ama ben Sinan yoldaşın kendi kopyalarını çoğalttığına inanıyorum” diyerek konuşmasını sonlandırdı.
Köz ve Mücadele Birliği adına Teslim Demir’i anan konuşmaların yapılmasının ardından Nazım Hikmet’in ‘Güneşi İçenlerin Türküsü’ adlı şiiri okundu. Cemevindeki anma şiirlerle sona ererken Teslim Demir’in cenazesi Enternasyonal marşı ve sloganlarla cenaze arabasına bindirilerek araçlarla yola çıkıldı.
Mezarlık girişinde tabut omuzlara alındı ve kızıl bayraklar ile “Devrimciler ölmez devrim davası yenilmez” pankartı arkasında kortej oluşturan kitle mezarlığa yürüdü.
Mezar başında Türkiye Komünist İşçi Partisi’nin (TKİP) “Kendini bildi bileli ve ölene kadar, hep devrimci! Devrime ve sosyalizme adanmış yarım yüzyıl!” başlıklı açıklaması okundu. Açıklama ile birlikte bir kez daha Teslim Demir’in THKO’dan TDKP’ye ve EKİM ile işçi sınıfının devrimci partisine uzanan yarım asırlık kararlı ve soluksuz yaşantısı özetlendi.
Genç Komünistler adına yapılan konuşmada ise Teslim Demir’in kendilerine bıraktığı parti bayrağının er ya da geç burjuvazinin kalelerine dikileceği belirtilerek “Yaşasın partimiz, yaşasın TKİP” denildi. Konuşma “Sinan yoldaş yaşıyor genç komünistler savaşıyor!” sloganıyla karşılandı.
Teslim Demir’in oğlu ve yoldaşı ise 4 yaşında ilk kez babasıyla tanıştığını ve babasının kendisine Lenin posteri hediye ettiğini anlattı. “Bana yoldaşlığın ne olduğunu gösterdi. Annemle birlikte devrimci olmam için çok emek harcadı” diyerek onların bu çabası sayesinde bu dünyanın, sistemin sorunlarını, dünyadaki zulümlerin sebebini anlayabildiğini belirtti. Bir kez daha devrimci olmasını sağladığı için ona teşekkür etti. Ona verdiği sözü tutacaklarını belirtip “Sinan yoldaş ölümsüzdür” diyerek sözlerini sonlandırdı.
Konuşmaların ardından Teslim Demir’in orak çekiçli kızıl bayrağa sarılı tabutu sloganlar eşliğinde toprağa verildi.
Kara Dayı aynı zamanda Metris cezaevinin açılışından sonra  ilk gelen devrimcilerden idi. D-4 koğuşunun ilk müdavimlerinden işkence, baskı, çıplak arama, havalandırmalarda atlet külotla bırakmalar esnasında korkusuzca direnen ve yoldaşlarına moral veren aynı zamanda devrimciler arasında son derece uyumlu ilişki yürüten bir yoldaşımızdı. Beden ölse de ruh bir yerlerde umuttan umuda yaşamaya devam ediyor. Unutulmuyor! 
Bizimle Yaşayacak! 

SEÇİMLERLE YÜRÜTÜLEN SÜREÇ. ..

Türkiye 24 Haziran’da OHAL/KHK rejiminde, başta HDP olmak üzere bütün muhalefetin kriminalize edilerek bastırıldığı bir seçim sürecinden geçti. Tayyip Erdoğan/AKP/MHP ittifakı bir yıl önceki referandumla hukuki alt yapısını oluşturdukları sistemin kurumsallaşması için kritik bir eşiği de aşmış oldu. Seçimlerin eşitsiz, adaletsiz, güvencesiz bir süreçte gerçekleştiği çok açıktı. Türkiye açısından seçimlerin eşit, adil koşullarda geçtiği bir dönemden söz etmek imkansız olsa da 7 Haziran 2015 seçimlerinde sonra yaşanan sürecin ağırlığı da ortada. Seçimlerde usulen/göstermelik de olsa bir yeri olan hukukilik 7 Haziran 2015 seçimlerinden hemen sonra askıya alında ve arkasından gerçekleştirilen 1 Kasım 2015 seçimleri, 16 Nisan referandumu ve son olarak da 24 Haziran seçimleriyle terk edilmiş, seçimler iktidar sahiplerinin keyfiliğine terk edilmiş oldu. 

Hukuksuzluk, baskı ve keyfilik gölgesinde yürüyen seçim sürecinde paramiliter çağrışımlar yapan bazı figürlerin öne çıkması da rastlantı değildi.

Önceki seçim süreçlerinde de Sedat Peker gibi kimi kişiler ortalığa çıkıp, çeşitli araçlarla  toplumu/muhalefeti tehdit eder, Tayyip Erdoğan/AKP iktidarına destek sunarlardı. 24 Haziran seçimleri sürecinde bu ilişkiler daha ileri ve komplike bir hal aldı. Örneğin Çiller, Tayyip Eroğan’ın yanında yerini alırken Mehmet Ağar oğlunu AKP’den Elazığ milletvekili yaptı. Bahçeli daha ileri bir hamle yaparak mafya/çete lideri  olarak bilinen Çakıcı’yı cezaevinde ziyaret edip af konusunu gündeme taşıdı.

Tüm bu gelişmelerle eşzamanlı Suruç’ta, herkesin gözleri önünde, bir AKP milletvekilinin seçim çalışması sırasında muhalif insanlar silahla, oksijen tüpleriyle linç edilerek öldürüldü.

Bütün bunlar olup biterken ülkenin sosyalistlerinin haline bakmadan önce, seçim sürecinin gözde kavramlarından “boykot”a dair de bir kaç şey söylemek gerek. Her seçimde olduğu gibi bu seçimde de boykot gündeme geldi. Özellikle sol çevrelerde “Diktatörler seçimle gitmez, Tayyip Erdoğan’ın gerçekten de seçimle gideceğine inanıyor musunuz” pekiştirgeciyle gündeme geldi boykot. Oysa mesele neye inanılıp neye inanılmadığından öte bir şeydi ve halen öyle. Boykotun toplumsal bir tavır alışı ve alternatif bir yaklaşımı içermesi gerekir. Ülke siyasetinde ciddi bir etkisi olmayan sosyalistlerin boykotu en iyimser değerlendirmeyle ideolojik bir tavır olarak kalacaktı. Belki tarihe bir söz söylemek anlamı da olabilirdi. Asıl vahim olan CHP’den boykot beklemekti. O da gündeme geldi.

Seçim sürecinde siyasal bir alternatif güç olarak sosyalistler yoktu. En genel düzeyde ölümü gösterip sıtmaya razı olmak olarak değerlendirilecek bir hatta, güçler ayrılığının esas olduğu, parlamenter demokrasi savunusu çizgisinde durdu sosyalistlerin çoğu.

İdeolojik, politik olarak kapitalizm/neo liberalizm/sermaye karşıtı, sınıfsal, toplumsal bir dünya anlayışını ortaya koymaktaki eksiklik, cılızlık bir kez daha politikasızlık olarak açığa çıktı.

 Ülkenin köklü dönüşümlerden geçtiği bir süreçte sosyalistlerin somut düşünsel, ideolojik yaklaşımlar ortaya koyamaması büyük eksiklikti ve halen de öyle. Oysa sosyalistler olarak, demokratik bir program ortaya koyup yeni bir devlet, yeni bir toplum anlayışını ifade etmeliydik. Sosyalistler olarak fikirlerimizi ve fiili varlığımızı somut olarak ortaya koyabilecek durumda değildik.

Televizyon ve gazete gibi geleneksel medya neredeyse tümüyle iktidarın kontrolüne girerken sosyal medya üzerindeki denetim ve baskı son raddeye vardırıldı. CHP’nin mitingleri ve bazı etkinlikleri dışında siyasal muhalefetin her türü, -Saadet Partisi ve İyi Parti de dahil- baskı altına alındı, başta TRT olmak üzere bütün organlar iktidar lehine ve iktidar için propaganda yürüttü.

Seçimlerin yapılmasında asıl sorumlu olan YSK, iktidarın istediği sonuçların gerçekleşmesi için gerekli manipülasyon, hile ve sahteliklerin yapılabileceği bir yapıya büründürüldü. Seçmen listelerinin hazırlanmasındaki keyfilikler bir yana Kürt illerinde yüzbinlerce seçmenin seçim hakkına müdahale anlamına gelen sandık birleştirmeler, taşımalar yapıldı. Sandık başkanları iktidar yanlısı kişilerden belirlendi. Sandık kurullarında müşahitlerin, parti temsilcilerinin, vatandaşların gözetim ve denetim yapmaları engellendi. Yani oy kullanmadan sayıma, tutanakların birleştirilmesinden torbaların taşınmasına, akla gelecek gelmeyecek her türlü zorbalık, gasp, hile gerçekleştirildi. Ve bütün bunların başta gelen nedenlerinden birisi HDP’yi baraj altında bırakıp mecliste mutlak bir çoğunluk sağlamaktı. Önüne koyduğu hedeflerden belki de en çok bu noktada saptı Tayyip Erdoğan/AKP/MHP ittifakı. Ancak HDP’yi baraj altına itip mutlak iktidarı yakalayamasa da Türkiye’nin siyasal tarihinde çok önemli bir eşiği aştı.

Küçük Amerika’dan, Küçük Rusya’ya ya da Yeter Söz Milletindir’den, Devletin Bekasına.

Bilindiği gibi Türkiye’de çok partili siyasal parlementer düzene 2. Dünya Savaşının ardından 1946 seçimleriyle geçilmiş, 14 Mayıs 1950 seçimleriyle de iktidar değişimi yaşanmıştı. 1950 seçimlerinin ardından hükümet kuran Demokrat Parti (DP) ülkeyi hızla kapitalist sisteme entegre edip her mahallede bir milyoner çıkarmayı, böylece Küçük Amerika olmayı hayal ediyordu. Olmadı, 27 Mayıs darbesi ile yeni bir süreç ve siyasal düzen kuruldu. 27 Mayıs yönetiminin hazırladığı Anayasa ile oluşan ortam Mahir Çayan da dahil pek çoklarınca ülkenin Küçük Fransa olduğu değerlendirmelerine imkan verdi. Gerçekten de 27 Mayıs Anayasasının sağladığı özgürlükler, tanınan haklar, toplumdaki  demokratik gelişmeler, Milli Bakiye sistemi gibi demokratik temsil imkanları dolayısıyla ortam rahatlamış, hatta Türkiye İşçi Partisi (TİP) meclise girmişti. O da olmadı, 12 Mart faşizmi geldi. O zaman ülkenin Latin Amerika ülkelerine benzediğini söylemiştik. Ama o da yetmemişti. 12 Eylül 1980 faşizmi neo liberal dönemin, dönüşümün yollarını açmıştı. Onun ana aktörü de kuşkusuz Turgut Özal ve ANAP idi. Yani 1946’dan bu yana her kritik eşikte yeniden bir tanıma gerek oldu ve ülke bu süre içinde Küçük Amerika olmaktan uzaklaşıp 24 Haziran 2018 seçimleriyle birlikte otoriter faşist bir yapıya dönüşerek Küçük Rusya durumuna geldi. Küçük Amerika rüyasından, Küçük Rusya otoriter/faşist yapısına doğru bir seyir...

Bu gelişmeler yalnızca sandık ve oy kaymalarının değil zihniyetlerin de değişitiği bir süreçti.    

DP “yeter söz milletin” diyerek iktidara gelmişti, karşısında devleti kuran parti olarak CHP, Cumhuriyetçi söylemleri olsa da millet karşısında “devlet”’i temsil ediyordu. Bu çizgi ufak tefek farklılaşmalar dışında sürdü. Bunun en iyi yansıma alanlarından birisi AKP’nin kongre gibi resmi toplantılarında kürsünün arkasına Menderes-Özal ve Erdoğan resimlerinin birlikte asılması. Arada Demirel’e yer olmaması önemli ölçüde 12 Eylül ile birlikte Demirel çizgisinin Cumhuriyetçi bir noktaya evrilmesi. Bunun da en somut açığa çıktığı süreç 28 Şubat süreci...

Siyaset dışı zorlamaların etkin olduğu 28 Şubat sürecinin bir ürünü olarak AKP, Milli Görüş gömleğini çıkarmış, neo liberalizmin politikalarına göre yapılanmıştı. AKP’nin iktidara gelişi, AB uyum yasaları, kapatma davası, Askeri müdahale girişimleri, Fethullahçılarla çatışma, yargı ve anayasa referandumu süreçleri gibi zorlu eşikleri atlamıştı. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ile yaşanan gelişmeler sonrasındı yeni bir devlet/toplum inşası çabaları iyice netleşti ve bu yolda hızla adımlar atıldı.

Devlet ve toplum yeniden kurulurken toplumsal saflaşma da belirginleşti. “Beka” ekseninde oluşturulan ve hedefleri/talepleri daha daha net olan/ifade edilen, başını AKP’nin çektiği egemen blok, artık “söz milletin” çizgisinden başka bir yere, yeniden tanımlanmış devlet/düzen/cumhuriyet çizgisine oturuyor. Bunun karşısında ise CHP’nin de içinde olduğu blok, utangaç da olsa bir tür “yeter söz milletin” çizgisini savunma noktasına yaklaşmış gibi. Bunun tarihsel konumlanışlarda bir kaymaya işaret ettiği çok açık. Ancak bunun içsel ideolojik tercih farklılaşmasından öte dünyanın bugünkü haliyle bağlantısı var. Burada yanıltıcı gibi duran yer değişimi dünyada ve ülkede yaşanan değişimi hatırlayarak görebiliriz. AKP, faşizmin kurumsallaşmasını gerçekleştirme yolunda. CHP ise şimdilik, parlamento, güçler ayrılığı vb çizgisinde.

RTE/AKP’nin, Hitler’in İktidar Oluş Süreciyle Benzerlikleri. ..

Tayyip Erdoğan/AKP/MHP ittifakının, esas olarak Tayyip Erdoğan’ın iktidar oluş süreci, politika yürütüş tarzı ve geldiği nokta Hitler’in iktidar oluş süreciyle bir çok noktalarda benzerlik taşıyor.

Hatırlanacağı gibi 1923 yılı Kasım’ın bir darbe girişiminde bulunan Hitler, kısa sürede bastırılmış ve yargılanıp cezaevine konmuştu. Cezaevinden çıktıktan sonra yeni bir stratejiye yönelmiş, devlet ve polis/asker yapısıyla uzlaşıp geçerli hukuk içinde kalarak(!) seçimler yoluyla iktidara gelmişti. Sonra kendisini iktidara taşıyan hukuk sistemini, yine o hukuk sistemine dayanarak tasfiye etmiş, geçersizleştirmiş, bütün yetkileri kendinde toplayarak, faşist diktatörlüğünü kurmuştu. “Uzun bıçaklar gecesi” ile parti içindeki unsurları temizletip partinin de mutlak hakimi olan Hitler adım adım bütün devleti kontrol altına almıştı.

Uzlaşamadıklarını, SA’nın şefini, ordu içindeki bazılarını, muhaliflerden kimilerini yok ederken devlet yapısını da güvenebileceği bir şekle sokmaya yönelmiş, bizzat öldürme ve öldürme emri verme yetkisini de üstlenmişti. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında girilen süreçle iktidar yapısında, devlette, ordu ve yargı içinde, yani bütün bir bürokraside yaşanan tasfiye ve dönüşümlerin Hitleri iktidara taşıyan sürece benzer sonuçlar doğurduğu açık.

Hitler seçimlerde, çağının her türlü teknik aracını kullanıp toplumu etkileyerek, baskı altına alarak ve muhalefeti de olası her araçla yıldırıp ezerek Almanların bir biçimde desteğini, onayını almış oluyordu. Şimdilerde ülkemizde olduğu gibi. Hitlerde Almanya’nın bekası, geleceği, “yaşam alanı” için genişlemeyi, savaşı önüne koymuştu. Bizde bütün dünya düşmanımız paranoyasının ayyuka çıktığı günlerden geçiyoruz.

Yeni Sürecin İdeolojik Dayanakları,

Buraya kadar merkezinde Tayyip Erdğan’ın oturduğu bir süreç anlatılmaya çalışıldı. Yer yer de sürecin bir blok/ittifak üzerinden yürüdüğüne değinildi. Bu zamana kadar yaşananlardan çıkan görüntüden Tayyip Erdoğan’ın baskın bir kişilik olduğunu, içinde yer aldığı süreçlerde çok etkin bulunduğunu anlıyoruz. Ve fakat bütün etkinliğine rağmen hiç bir zaman sürecin tek hakimi olamadığı ve hep bir ittifakın yürütücüsü olduğu da ortada. Yani yeni süreç de bir ittifak süreci...

Yeni süreci elbette yalnızca paranoya üzerinden kurmayacaklar. Yeni rejimin ideolojik dayanaklarından birisinin de “İslam/Şeriat” olacağı açık. Devletin bekası üzerinden uzlaşan egemen kesim, sadece “milliyetçilik” üzerinden toplumsal desteğini sağlayamayacağı için din ve milliyetçilik, İslam ve milliyetçilik, Türk İslam sentezinin günümüz versiyonu İslam Türk sentezi gibi bileşimlerle toplumun ideolojik harcını sağlamayı hedefliyor. Bugün sola ve sosyalizme karşı/düşman olmak “Beka” için gerekli toplumsal desteği besleyecek ideolojik gıdayı sağlayamaz. Çünkü –“o komünist gençleri orada okutmayacağız” narasında olduğu gibi arada bir depreşse de- memlekette somut olarak sosyalizm/komünizm tehlikesi yok. Böyle bir ideolojik gıdayı liberalizmden sağmak da mümkün değil. Sosyal demokratlar ve bir galat-ı meşhur olarak CHP kendine bile yetecek halde değil. Örneğin neo liberal kapitalizm döneminde “Keynesçilik” “sosyal devlet” politikalarını savunmak için açık toplumsal mücadeleler gerekir. Bu anlamda Sosyal Demokrat politikaları hayata geçirmek içinde neo liberal politikalar karşı çıkmak gerekir. O da CHP’de olmadığına göre ordan da ideolojik gıda çıkmaz. Egemenler için kala kala vatan ile millet ve din ile iman kalıyor. Yani “İslam ve Milliyetçilik”. Bu ideolojik yaklaşımın topluma hakim olmasıyla her türlü savaş ve şiddet yürütülebilir duruma gelmiş oluyor. Tayyip Erdoğan’ın kişisel beklentisi, ideolojik hedefi farklı olabilir ve bu ayrı bir değerlendirme konusudur.

Sonuç olarak egemen güçler, beka ekseninde ve İslam ve milliyetçilik ideolojik temelinde, dünyada ve bölgede yaşanan çatışmaların/savaşların içinden çıkabiliriz düşüncesiyle hareket ediyor. Yani egemenlerin taşıyıcı siyasal toplumsal gücünü dinci, milliyetçi faşistler sağlıyor. CHP ve kimi şoven sosyalist kesimler de bu sürece önemli ölçüde eklemlenmiş durumda.

Özetle tek adam rejimi, AKP faşizmi, Tayyip Erdoğan diktası gibi kavramlar üzerinden yürütülen propagandalar eksik, yetersiz ve yanlıştır. Egemen güçler bloğuyla, Tayyip Erdoğan/AKP/MHP ittifakının siyasal planda önde göründüğü, dini-İslami, milliyetçi-faşist bir devlet yapısıyla karşı karşıyayız.

Faşizmin Kurumsallaşma Süreci...

İktidar referandumla geçen, resmi adı, “CB hükümet sistemi” olan yeni devlet yapısını 24 Haziran seçimleriyle birlikte hızla düzenlemeye başladı. Kısa bir süreyi alacak gibi görünen düzenlemeler ve sistemin işlemeye başlamasıyla topluma yönelik açık uygulamalarda somut olarak gündeme gelecek.

Seçim sonuçları ve sistemin değiştirilmesi, hiçbir sorunu çözmeyeceği gibi daha da ağırlaştıracak. Krize neden olan sorunların başında “Kürt Sorunu” vardı ve devlet-toplum yapısının “demokratikleştirilmesiyle” çözülebilirdi. CB Hükümet sistemiyle kriz daha ağırlaşacak. İktidarın, “Beka” meselesi olarak gördüğü Kürt sorununun mevcut sınırları zorlayarak Kürtler lehine bir sonuç vermesi ve Kürtlerin “statüko” kazanmalarını engellemek, yok etmek için şiddet ve savaş politikalarına devam edeceği herkesçe malum.

İktidarın seçimleri hangi koşullarda ve nasıl aldığı biliniyor. Bu sonuçlar toplumun onayı ya da “rızası” olarak görülemez.  İktidar, toplumda ki hoşnutsuzluk, eleştiri, muhalefet ve karşı çıkışları bir biçimde sınırlama, ezme çabasında olacağı belli. Bu durumda daha baskıcı ve yaşamın daraltılacağı bir dönemle karşı karşıyayız. Kürtler, Aleviler, demokrat, sol kesimler, modern yaşam tarzı içindeki insanlar daha çok baskı altında kalacak.

Ekonomik kriz derinleşecek. İktidarın aldığı önlemlerin ekonomik gelişmelerde bir rahatlama sağlamayacağı açık. Emekçi, dar gelirli, işsiz, yoksul kesimler için süreç daha da ağırlaşacak. Bütün propagandaların ötesinde cari açık, vadesi gelen borçlar, nakit para akışının azalması, yükselen döviz kuru, artan borç krizi derinleştirecek. Ekonomideki gidişat iktidarı, İMF’ye mahkûm olma durumuna doğru götürüyor. İktidar sermaye kesimlerinin her türlü isteğini karşılayıp önlerini açmaya çalışırken çalışma koşulları daha da kötüleşiyor, güvencesizlik, esneklik yaygınlaşıyor, işçinin, emekçinin ekonomik, sosyal, sendikal hakları ve hukuk işlevsiz hale getiriliyor. Hiç bir önlem ve düzenleme, enflasyonun artışını, zamları ve iflasları engelleyemeyecek. Toplumda hoşnutsuzların artma eğilimine karşı baskı, tehdit, şiddet yaygınlaşacak. Diğer yandan iktidara yaslanan çevrelerdeki çürüme artacak. Medya başka bir ülkede yaşanıyormuş gibi diziler, eğlenceler içinde olacak. Medyanın iktidar için toplumsal onay üretme çabasından ve bunun sürdürülmesinin aracı olmaktan başka bir işlevi kalmadığı için kendi içine çökmesi, kendini etkisizleştirmesi kaçınılmaz olacak.

Bu iktidarın sosyal, kültürel, ideolojik hegemonya kurması ve bunu sürdürmesi kolay değildir. İktidar kendini tüketip her alanda zayıflarken varlığını faşizmin kurumsallaşmasına dayandırıyor. Toplumsal alanlarda faşizmin kurumsal yapısını boşa çıkaracak, bizlerin de içinde olacağı karmaşık gelişmeler, direnişler olacaktır. Faşizme karşı toplumsal direniş odaklarını çok yönlü olarak hayata geçirme, bir anlamda faşizmi etkisizleştirmenin mücadelesini somutta yaşayarak geliştireceğiz. Toplumsal, meşru bir çizgide faşizme karşı doğrudan demokrasiyi temel alan bir mücadeleyi en alttan yükseltmek durumundayız.

Kısaca, bu iktidar değil, iktidarın topluma egemen olmasına yönelik politikalarını engelleyecek, tıkayacak, etkisizleştirecek karşı toplumsal duruşlar, mücadeleler meşrudur. Toplum, kendine dayatılan bu faşist yapıya karşı “demokrasi” ekseninde bir mücadeleyi oluşturacak dinamikleri ortaya çıkaracaktır. İktidar hızla faşizmin kurumsal yapısını oluştursa bile bize düşen, bu politikaları yaşama geçirmesini engelleyecek toplumsal mevziler, mücadeleler oluşturma çabasıdır.

Bunu yapacak olan da öncelikle sosyalistler kuşkusuz. Orada da bir kaç katlı ancak var. İdeolojik, politik, vs. Her biri başlıbaşına üzerinde durulmayı hak eden noktalar. Özetin de özeti şunu söyleyelim: İçinde bulunduğumuz dönemi, kapitalizmi/neo liberalizmi en genel yönleriyle açıklamış olsak  bile somut analizlere ulaşamadık. Sorun ideolojik olmakla birlikte toplumsal, siyasal, politik bütünlük içinde anlamak ve anlatmak, o birikimin de uzağındayız. Şimdi yapılması gereken ideolojik, politik bütünsel toplumsal çabaları bağımsız devrimci bir hareket olarak sürdürme olmalı, oldurmalıyız. Yüksek siyaset yürütme iddiası ve gayreti trajik durumumuzu, komedi haline getirir.

Sonuç Olarak,

Seçim sonuçlarına ve faşizmin kurumsallaşmak için yürüttüğü düzenlemelere bakarak artık yapacak bir şey yok demek, tümüyle yanlıştır. Faşizme karşı toplumsal, siyasal mücadelelerin çok yönlü, yürütüleceği günlerden geçmekteyiz. Faşizmin boşa çıkarılacağı, toplumsal mücadelenin yükseltilmesi gereken dönemlerdir. Bu mücadelede ana eksen kuşkusuz demokrasi talebidir, faşizme karşı demokrasi... Sistemin açmazlarını bir kez daha tekrarlamak demokrasi talebinin zeminlerini de bir kez daha gözler önüne serecektir.

Yeni iktidar yapısı ülkenin hiç bir temel sorununu çözemeyeceği gibi mevcudu daha da derinleştirecek. İktidar blokunun ana varlık nedeni Kürt karşıtlığı ve bunu bir “beka” meselesine çevirmesidir. Savaşla bir halkı yok ederek ülkenin geleceği, kalıcılığı sağlanamaz. Sünni İslam yaklaşımı hakim kılınarak farklı din, mezhep, inanç taşıyanlar, farklı yaşam anlayışında olanları baskı altına almak birlikteyaşamı sağlamayacağı gibi ülkeye iyilikde getirmeyecek. Dünyada ve bölgede emperyalist politikalar güderek, savaş ve işgaller yaparak “beka” sağlanamayacağı gibi ülkenin geleceği olamaz. Ekonominin yürütülen emperyalist politikaların yükünü taşıması çok zor. Zaten enflasyon, faiz, zamlar, yükselen döviz kuru, borçların döndürülememesi, kaynak arayışları vs ekonomik krizin derinleşeceğini gösteriyor. Başkanlık sistemiyle sorunları çözüp, ülkenin şahlanacağı nutuklarının kaba bir hamasetten ibaret olduğu daha şimdiden ortaya çıkmış durumda.

Bütün bunlardan dolayı halklarımız ve bütün insanlık için demokrasi talep etmek ve bunun için mücadele imkanları aramak, yaratmak temel görev. İfade etmeye çalıştığımız soyut bir demokrasi talebi değil ama. Nasıl yaşamak istiyorsak onu bizzat ellerimizle, emeğimizle, dayanışmamızla kuracağımız, hep birlikte toplumsallaştıracağımız bir demokrasi.

Faşizme dair bir kaç sey daha...

Faşizm tespit ve tartışmasının da pek çok boyutu var. Ülkelerin ve toplumların içinde bulunduğu koşullara göre siyasal sistemler biçimleniyor. Dolayısıyla faşizmi tarif ederken hangi zaman diliminde, nerede ve hangi koşullarda yaşandığına bakmak, yaşananı şablonlara sığıştırmaktan kaçınmak gerek. Bugün ülkemizde yaşananları da  o gözle gördüğümüzde sürecin klasik anlamda Hitler faşizminden, 12 Mart ve 12 Eylül faşizmlerinden ve hatta “sömürgü tipi Faşizm” olarak tarif ettiğimiz tanımlardan farklı olduğunu anlayabileceğiz. Bugün bu ülkede, toplumun bütün noktalarına nüfuz etmiş, askerin, emniyetin, yani devletin baskı kurumlarının açıktan iş tuttuğu bir durum yoktur. Hatırlanacağı gibi Hitler sıkça seçim, referandum, plebisit yapmıştı. Bu seçimlerin demokratik olmadığı, Hitler’in kendini onaylatma hamleleri olduğu ve Hitlerin iktidarın mutlak hakimi olmasının aracı olduğu da hatırlardadır. Türkiye’de de benzer bir sürecin yaşandığı açıktır. Tayyip Erdoğan da ihtiyaç duyduğu zaman seçim yoluna başvurup halktan onay devşiriyor ve daha da devşirebilir. Ancak belli parametreler sağlanmadığı sürece yalnızca seçim yapmak nasıl Hitler Almanyasının demokrasi yapmadıysa bizdeki seçimlerde, ülkede demokrasinin varlığını göstermez.

Yani ortalıkta açık bir askeri diktatörlüğün olmayışı, ihtiyaç halinde seçim yapılması demokrasi değildir. Ülkemizin içinde bulunduğu gerilimler, çatışma eksenleri dikkate alındığında resmi, yarı resmi, özel, sivil, paramiliter veya şimdi aklımıza gelmeyen bir şekilde organize olacak faşist güçlerin açığa çıkmayacağının ve toplumu teslim almaya yönelmeyeceğinin hiç bir garantisi yok. Topluma korku yayıp baskı altına alacak çete, mafya, kontrgerilla faaliyetleri gerçekleşebilir. Geçmişin karanlık yapılarının ve simge isimlerinin 24 Haziran seçimleriyle daha açıktan sahne alması sadece buz dağının görünen kısmı olabilir. Sonuç olarak seçimlerin yapılmasına, partilerin varlığına, askerin ortalıkta dolaşmamasına, kimi zaman sinik ve sessiz bir ortam olmasına bakarak memlekette “demokrasi” var denemez. Faşizmde içinde bulunduğu konjonktüre göre farklı biçimler alabilir. Özetle bu sistem, faşizmdirdir. Geçmiş faşizmlerle, ülkede gerçekleştirilmeye çalışılan sistemin benzerlik ve farklılık göstermesi kaçınılmazdır. Dünya, bölge, ülke koşulları, sınıfsal, toplumsal mücadeleler, kapitalizmin, neo liberal kapitalizmin sorunları/krizi, vb nedenler faşizmin somut biçimlenmesini ortaya çıkarır. Bugün yaşadığımız süreç de bir tarihin ürünü.

Devletlerin ve Egemen Güçlerin Yakın/Uzak Vizyonları…

Devletler, egemen iktidar yapıları sadece günümüz için değil, yakın/uzak gelecek için de politikalar, öngörüler oluşturur. TC devleti ve ona egemen olan yapı da dünyadaki gelişmeleri, güç dengelerini, bölgede yaşanacak çatışmaları değerlendirerek politikalarını belirledi. Bu durumda “Arap Baharı” ile başlayan dinamik süreç bölgede yeni düzenlemelerin, paylaşımların gerçekleşeceği bir dönemin açıldığını gösterdi. TC devleti de refleks olarak “beka” eksenini Kürtler üzerinden gündeme getirdi. Orta Doğu’da enerji kaynakları ve yollarının varlığı bölgeye ayrı bir önem kazandırıyor.. Enerji kaynakları kolayca karşı güçlere bırakılamaz. Bir biçimde bu alanlar üzerinde hakimiyet oluşturmak gerekir. Kürtlerin bölge ülkelerinde parçalanmış yapısı ve yüzyıllardır “statüko/kimlik” arayışları da beraberinde düşünülmeli. Kürtlerin herhangi bir parçada statüko/kazanım elde etmeleri TC açısından “beka” sorunu olarak görüldü ve politikalar buna göre dizayn edildi. Özetle, “beka” ekseninde yürütülen politikalar sonucu oluşan “faşizm” AKP/RTE’nin tek başına varlığı ile açıklanamaz. Bu süreç CHP’nin de içinde olduğu egemen kesimlerle ortak bir uzlaşı.

 Suriye’de Kürtler göreceli bir inisiyatif kazanmaya başladığında ve özellikle Kobani’de IŞİD yenilgiye uğratıldığı zaman egemen kesim siyasal olarak, çözüm sürecini bitirdi, “Beka” ekseni üzerinde anlaştılar. Bu durum 7 Haziran 2015 seçimlerinde ve sonrasında daha net açığa çıktı. Bir yanda seçimlerin yenilenmesine gidilirken diğer yanda Kürtlere karşı topyekûn savaşa girişildi. MHP/Bahçeli, Kürtlere karşı savaşmak kaydıyla hat değiştirip Tayyip Erdoğan/AKP’yi desteklemeye yöneldi. CHP’de sanki AKP ile koalisyon hükümeti kuracakmış gibi aylarca görüşmeler yürüterek, toplumu oyaladı, aldattı. Mecliste “anayasaya aykırı” görse bile AKP/MHP bloğunun yasa tekliflerini destekledi. Bütün bunlar  olurken HDP de 7 Haziran 2015 seçimlerinin arkasını dolduracak politikalar geliştiremedi. Sonrası süreçler, 15 Temmuz 2016 Darbe girişimi ve sonrasında yaşananlar, OHAL, referandum süreci ve bu süreçte sandıkların ortalıkta bırakılması, yani yolsuzluğa terk edilmesi...

Sonra 24 Haziran seçimleri. Muharrem İnce’nin yarattığı atmosfer, bu sefer olacak hissi... Bu kez referandumda olduğu gibi sandıklar, vatandaşın oyu ortalıkta bırakılmayacak inancı, alayı vala ile duyurulan sandık takip sistemleri... CHP’nin sanki öncesi referandum sürecinde gösterdiği tavrı aşıp “toplumu sonuçları kabul etmeyip, itiraz etmeye çağırma” içinde olacakmış izlenimi yaratmıştı... Sonuç bir kez daha hüsran. Bütün bunların sonucu ise şu: “Egemen kesimin” belirlediği “beka” ekseni CHP’yi de kapsıyor. CHP, olası toplumsal tepkileri söndürmeye, sindirmeye yönelik politikalar izliyor. CHP örtük, silik biçimde egemen politikaların, “demokratik” görünümünü cilalıyor, meşruiyet sağlıyor. CHP’den, egemen kesimin “beka”  kapsamında yürüttüğü politikalara muhalefeti, referandum ve 24 Haziran 2018 seçimlerindeki kadar olabilirdi, olmadı. Şimdi CHP olası toplumsal tepkileri engelleyerek sistemin meşrulaşmasına katkı sağlama aparatından öte bir şey değildir.

Bu sistemin bir de dünya ölçekli olabilirlik koşulları var. Eski dönemlere göre farklılaşsa da bir zeminin varlığı açık.

İki kutuplu dünya koşullarında faşist yapılar genelde toplumsal mücadeleleri dağıtmaya, ezmeye yönelik ve komünizme karşı olurdu. ABD/NATO en genelde Batı faşist iktidarları kapitalizmi korumak adına, komünist ülkelere/hareketlere karşı bir biçimde desteklerdi. Günümüzde Komünist Blok kalmadı, sosyalist hareketlerin kapitalizm karşısında etkisizliği ortada. Bu durumda faşist yapıların uluslararası meşruiyet ve destek sağlaması da geçmişteki gibi kolay olamayacak demektir. Tayyip Erdoğan rejiminin uluslararası desteği çıkar temelli ilişkilere göre belirlenecek gibi. Bunun da neoliberalizm koşullarında belli bir zemini var.

Neo liberal kapitalizm döneminin dünya dengeleri oluşmamış, düşük düzeyli bir emperyalist paylaşım savaşı bölgesel olarak gelişiyor. Güçler arasındaki boşluklar Türkiye gibi ülkelere hareket alanı yaratıyor. Ülkenin dinamikleri, neo liberal dönemdeki gelişimi ve değişimi Tayyip Erdoğan/AKP iktidarıyla birlikte kimi hırsları ve iddiaları da ortaya koyuyor. Bu emperyalist politikalar/hırslar sonuç itibarıyla dünya güçleri konumundaki ülkelerin çıkarlarıyla uyum ya da karşı oluşuna göre şekillenecek. Bu politikaların siyasi, ekonomik, sosyal anlamda faturası da olacak.

Kapitalizmin en arsız, hoyrat, hırslı dönemlerinden birindeyiz. Sermaye her şeye hakim olmaya, her şeyi metaya, kara ve ranta dönüştürmeye çalışıyor. Dünyanın ekolojik dengesi yok edildi. Gelişmiş kapitalist ülkelerde “burjuva demokrasisi” geriletilirken geri kalanında otoriter, faşist, ırkçı yapılar yaygınlaşıyor. Bu konjonktürdeTayyip Erdoğan/CB hükümet sistemi, faşizm olarak görülmesi veya bir ölçüde dışlanması, üzerinde güçlü baskılar oluşturmayabilir. Ancak bu imkan aynı zamanda çözülmenin de kapısını aralar.

CBHS(Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi) adını alan iktidar, son yıllarda izlediği uluslararası politikaları farklı biçimlerde, daha fazla sertleştirerek uygulayacak. Faşist yapılar, dış politikada karşısındakilerin göze alamayacağı, başkalarının yerine göze alınamayacak riskler üzerinden hareket etmek isterler. Doğrudan bir savaşı, ilişkileri tümüyle kesmeyi, meydan okumayı içeren, blöf, rest, yalan ve gerçek arası tarzda yürütülen dış politikalar yaygınlaşır. Dış ve iç politikalar birbirinin devamı ve bütünleyenidir. Faşist yapıların tehditle başlayıp savaşla devam eden politikaları genellikle çöküşle sonuçlanır. Tayyip Erdoğan rejiminin izlediği politikalar da kendi sonunu hazırlayacak.

Ama bu böyledir diye ülkenin demokrasi güçleri, bunun böyle olmasını beklemek yerine Toplumsal mücadelelerin varlığı ve direnişi bu sonun tahribatlarını azaltabilir ve demokratik bir yaşamın önünü açabilir.

Bu iş böyle mi gidecek, ya da ne yapmalı?

Faşizme karşı mücadelenin ezberimizde olan belirlenmiş politik, pratik kalıpları, yöntemleri var. Faşizm tahlili yaptığımıza göre nasıl bir mücadele hattı içinde olacağız? Özetle faşizme karşı mücadelenin politik, pratik reflekslerinden neyi ifade ettiğimizi belirtelim. Faşizme karşı toplumsal, siyasal mücadelenin her biçimi meşrudur. Faşizme karşı en geniş politik yaklaşımı belirlemek ve birlikte olunabilecek kesimlerle bu yaklaşım içinde ortak mücadele etmek. Faşizme karşı en geniş anti faşist birlikteliği, politik, pratik, cephesel olarak gerçekleştirme. Faşizm “yasal mücadele zemini ve olanaklarını” yok ettiği için, demokratik örgütlenme ve mücadelenin koşulları kalmadığından illegal, gizli örgütlenmeler ve silahlı mücadele yürütmek gerekir. Buna benzer ezberlerimiz var.

Şimdi nasıl bir mücadele hattı izlemek gerekir?

İçinde bulunduğumuz koşullarda bu argümanlarla bir mücadele hattı oluşturmak olanaksız gibi. Faşizme karşı olan en geniş politik yaklaşımı teorik, politik olarak oluşturmaya çalışmak bir yere kadar mümkün. Eksik olan toplumsal, siyasal düzeyde bir gerçeklik içinde olamayışımız. Dönemin toplumsal, siyasal yapılarını ortaya çıkaracak bir gelişme yakalayamadığımız için eski ezberler üzerinden tartışarak, yaşamı kavramlara doğru zorlayarak mücadele oluşturamayız. Öncelikle yazının ilk bölümlerinde ifade ettiğimiz toplumsal dinamizmi, kitlerdeki tepki düzeyini dikkate alan, toplumsal bir karşı duruşu sağlama arayışı içinde olmak önemlidir. Toplumsal mücadele “meşru bir hat” izler. Meşru mücadele, yasallığından öte haklı ve toplumun bir ölçüde onayını alıyor oluşuyla tanımlanır. Bu anlamda faşizme karşı mücadele toplumun ilgi, tepki verdiği, haklı bulduğu, katıldığı meşru bir siyasal hatla yürütülür. Günümüzde faşizme karşı mücadele demokrasi ekseninde gelişecektir. Toplumun doğrudan yer aldığı, karar verdiği, belirlediği ve ortaya çıkardığı pratikler içinde mücadele yükselecektir. Faşizme karşı doğrudan demokrasiyi temel alan toplumsal yapılarla mücadele yürüterek, kapitalizme karşıda toplumsal dayanışmayla, toplumsal mücadeleyle, sosyalizm hedefiyle karşı duracağız. Doğrudan Demokrasi en temelden tüm toplumsal ilişki ve yapılarımızda hayat bulması gerekir. Bu günden gelecek toplum tahayyülünü, kapitalist emperyalist yapıya alternatif olmayı toplumsal temelde geliştirmenin yolu budur.  

Mahmut Memduh Uyan

  (ÖZGÜRLÜK)

SIRILSIKLAM BİR ÂŞIK: BEDRİ RAHMİ[*]

SIRILSIKLAM BİR ÂŞIK: BEDRİ RAHMİ[*]

 

TEMEL DEMİRER

 

“Her şeyin hası var bu dünyada

Fırının hası var, ekmeğin hası

Bahçenin hası var, insanın hası

Çeliğin hası var, insanın hası Gel gör ki her şeyin hası çarşıda satılmaz.”[1]

 

Çarşıya ya da geleneksel önyargılara değil; hayata ve âşka inananlardandı Bedri Rahmi Eyüboğlu; “Âşkın hikâyesini,/ Durmaksızın feryat eden bülbüle değil,/ Sessiz sedasız can veren pervanelere sor,” Mevlânâ’nın dizelerindeki üzere…

64 yıllık hayatı boyunca hem edebiyat hem resim sanatına katkılarının yanı sıra dostlarına verdiği kıymetle tanınan bir sanatçı olan Bedri Rahmi Eyüboğlu,[2] yazdığı “Âşk Mektupları”nın[3] dahi birer sanat eseri olarak değerlendirilen[4] biriydi…

Birden fazla sanat dalında ürünler verip bunların hepsinde de başarılı olmak sanat tarihinin ender görülen olgularındanken; Bedri Rahmi resimde, şiirde ve deneme yazarlığında aynı başarı çizgisini tutturabilmiş sanatçılardandı.[5]

Bu özelliğinin ardında, Karl Marx’ın 21 Haziran 1865’de “Jenny’e Mektup”undaki, “Âşk, insanı yeniden insanlaştırıyor,” gerçeği yatar. Gerçekten de “Âşk, karşılıklı duyum ve uyum isteyen bir ilişki”ken;[6] “Sevgili dediğin güzelliğiyle seni kendine âşık eden değil, sana kendin olabilme şansını verendi,” Ernesto Che Guevara’nın işaret ettiği üzere…

* * * * *

Sanatın birçok dalıyla ilgilenen Bedri Rahmi, daha çok ressam ve şair kimliğiyle bilinirken; ressam Bedri Rahmi’den şair Bedri Rahmi’ye yolculuk gerçeğinin altı özenle çizilmelidir.

Bedri Rahmi’nin ilk resimlerinde Trabzon manzaraları dikkat çeker. 1929’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisine giren Bedri Rahmi, Nazmi Ziya Güran ve İbrahim Çallı’nın öğrencisi olmuştur.

Şiire ise daha lise öğrencisiyken başlamıştır. Şiirleri ‘Yeditepe’, ‘Ses’, ‘Güney’, ‘İnsan’, ‘İnkılapçı Gençlik’ ve ‘Varlık’ dergilerinde yayımlandı. Daha birçok dergi ve gazetede gezi yazıları, hikâye ve denemeler yazdı. Halk edebiyatının her türüne karşı duyduğu hayranlık bütün eserlerine yansımaktadır.

Bedri Rahmi, asla şiirsiz kalmadı; “Seni düşünürken/ Bir çakıl taşı ısınır içimde/ Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar/ Bir gelincik açılır ansızın/ Bir gelincik sinsi sinsi kanar/ Seni düşünürken/ Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır/ Deliler gibi dönmeye başlar/ Döndükçe yumak yumak çözülür/ Çözüldükçe ufalır küçülür/ Çekirdeği henüz süt bağlamış/ Masmavi bir erik kesilir ağzımda/ Dokundukça yanar dudaklarım/ Seni düşünürken/ Bir çakıl taşı ısınır içimde,” dizelerindeki üzere…

Lise yıllarında yazmaya başladığı şiiri hiçbir zaman bırakamaz. (Ya da “Şiir Onun yakasını bırakmaz” mı demeli?) Resminde olduğu gibi şiirlerinde de; halk hikâyelerine, söylencelere sık sık yer verir.

1931’de diplomasını almadan, Fransa’ya gider. Yurda döndükten sonra Güzel Sanatlar Akademisi diploma yarışmasında ‘Hamam’ başlıklı çalışması ile birinci olarak mezun olur.

1950’lilerde duvar resimlerine yönelen Bedri Rahmi, “Güzelin yararlı, yararlının güzel” olabileceği fikrini benimser.

Paris’ten döndükten sonra resimlerinde yoğun olarak halay, han avlusu, çocuk emziren kadınlar, saz çalan âşık temalarını işlemeye başlar.

Bedri Rahmi, 1961’de iki yıllığına ABD’ye gider ve çalışmalarını yurt dışında sürdürme fırsatı bulur. Bu dönemde zengin renklerle soyut biçimlere yönelir. Görülmedik, bilinmedik renkler bulabilmek için denemeler yapar, plastik tutkal-plastik boyalar-kum-talaş ve buruşturulmuş Japon kâğıdı kullanır. Amerika Dönemi’nin sanatına başka bir boyut kazandırdığını kendisi de ifade eder.

ABD dönüşü soyut resim ve renk düzenlemelerini bırakıp yeniden eski konularına döner; gecekonduları, kahvehaneleri, hanları resmeder. 1963-1964 yıllarında ‘Vakko Fabrikası’, ‘Karaköy Tatlıcılar’, ‘Manifaturacılar Çarşısı’ panoları yanında çeşitli malzemeleri dener.

Kardeşi Sabahattin Eyüboğlu’nun 12 Mart sürecinde gözaltına alınması onu çok etkiler. 1970’lerin başında yeniden toplumsal içeriği ağır basan resimler yapar. Ölüm ve yaşam arasındaki çelişkiyi anlatan ‘Yunus Emre’ adlı tablosunda toprağın altında ölen insanları verirken toprağın üzerinde yapraklarını gökyüzüne

açan ağaç vardır. Tablonun altında ‘Kimi Masum Kimi Güzel Yiğitler, Ne Söylerler Ne Bir Haber Verirler’ yazar

Onu öyküsü yerelden evrensele bir yolculuktur; “Erimek belirsizce her şeyde/ Karışmak sulara yıldızlara/ Sinmek kokusuna mor menekşenin/ Yanmak damar damar, nefes nefes/ Yaşamak tükene tükene,” dizelerindeki üzere…

Bedri Rahmi’nin en meşhur şiiri kuşkusuz‚ Karadut’tur: “Karadutum, çatal karam, çingenem/ Nar tanem, nur tanem, bir tanem/ Ağaç isem dalımsın salkım saçak/ Petek isem balımsın ağulum/ Günahımsın, vebalimsin.”

Şiirin hikâyesi de kendisi kadar etkileyicidir. ‘Karadut’um’ dediği Mari Gerekmezyan’ı çok sever Bedri Rahmi, hiç unutamaz.[7]

* * * * *

Ama budan öncesi de vardır.

Bedri Rahmi’nin ilk âşklarından biri, “Böcek” adını taktığı bir Almandır. İstanbul’da uzun bir âşk yaşarlar. Kız daha sonra Almanya’ya dönecek ve orada evlenecektir.

Günün birinde Paris’e de gelir, Bedri Rahmi ile buluşurlar, birkaç sonra tekrar ülkesine gider. Bedri Rahmi o günlerde şu şiiri yazacaktır:

“Seni bigüzel giymişim içime gâvurun kızı/ Bir kurşunla vurdular ikimizi/ Gün ışır, yaprak titrer, tohum üşür/ Acı günler kızarır hikâyemizi”

Ve 1930 yılında Bedri Rahmi, henüz 19 yaşındayken abisi Sabahattin Eyüboğlu’nun kazandığı bir bursu bölüşerek Fransa’ya gidecek ve Dijon, Lyon ve Paris’te sergileri gezdikten sonra Andre Lhote Atölyesi’ne yazılacaktır.

Sonrasını uzun yıllar Paris’te birlikte oldukları Hıfzı Topuz anlatır.

Romanyalı bir resim öğrencisi olan Eren’in, o zamanlar asıl adı Ernestine’dir. Lhote, ona “Miss Roumanie” demektedir.

1933 yılında bursları uzatılmadığı için Bedri Rahmi İstanbul’a dönecektir. Ama aklı Paris’te kalmıştır. Bir süre sonra da Eren ile mektuplaşırlar. 1933 yılı sonlarında Eren, Romanya’ya giderken İstanbul’a uğrayacak fakat uzun süre kalmayacaktır.

Bedri Rahmi ise Kumkapı Ermeni Okulu’nda 20 lira maaşla çalışan bir resim öğretmenidir.

Eren de Bedri Rahmi’ye tutulmuştur. 1934’de bir daha İstanbul’a gelecek ve birlikte Necip Fazıl’ın Firuzağa’da tuttuğu bir odaya yerleşecekler, ama bir süre sonra Necip Fazıl ile araları açılınca evi terk edeceklerdir.

Bedri Rahmi’nin işsizlikle geçen günlerin ardından Eren tekrar Romanya’ya döner.

Bu ayrılık da uzun sürmeyecek, Eren yine İstanbul’a gelecek ve 1936 yılının nisan ayında evleneceklerdir. (Ey sevgili okur, şimdi biraz nefes al ve dünya şairi Nâzım Hikmet’in 17 Temmuz 1959 tarihinde sözcüklere döktüğü “İki Sevda” başlıklı şiirinde söylediklerine kulak ver. Siz bakmayın tevatürlere, şairler yalan söylemezler. Sevdiği kadınlar için “Gülüp ağlıyorlar iki dilde” derken şair, “sevda”yı da şöyle tanımlar: “Bir gönülde iki sevda olmaz/ yalan/ olabilir.”[8]

* * * * * Evet Bedri Rahmi’nin eşi Eren Eyüboğlu ile âşkı dillere destandı; O âşk, mektuplara kazılıydı.[9] Ancak gün geldi, usta ressam ve şair, gönlünü bir başka kadına kaptırdı, evliliği sarsıldı.

Bedri Rahmi, Burhan Toprak Güzel Sanatlar Akademisi’nde müdür olduktan bir süre sonra, 1936-37 ders yılında Akademi’de görev alacak ve Leopold Levi ile çalışmaya başlayacaktır. Eren’e sevgisi, âşkı zerre kadar eksilmemiştir, ama Bedri Rahmi’nin duygu ve düşüncelerinde “Talaslı Kız” vardır artık.

Ve “Karadutum, çatal karam, çingenem” diye başlayan “Karadut”, “Sene 1950, Mevsim Sonbahar” şiirlerini “Talaslı Kız” için yazacaktır.

“Talaslı Kız” ise Bedri Rahmi’nin büstünü yapacaktır.

Peki, kimdir “Talaslı Kız?”

Güzel Sanatlar Akademisi eski öğrencilerinden Mari Gerekmezyan. Mari, Bedri Rahmi ile aynı yaştadır. Üstelik nişanlıdır.

Fakat aralarında çılgınlık derecesinde bir bağ bulunmaktadır.

Bedri Rahmi, Eren’den bir çocuk sahibi olduktan hemen sonra tanışmıştı bu genç Ermeni sanatçıyla... Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmişti. Bedri Rahmi de orada asistandı.

1940’lar başlamıştı. Savaş yıllarıydı. Bedri Rahmi, Mari’yle gizliden gizliye buluşur olmuştu. Sırılsıklam âşıktı ona...

“Sigara paketlerine resmini çiziyor, körpe fidanlara adını yazıyordu”.

“Karadutum” şiirini -karısına değil- ona yazmıştı.

Pek çok tablo vardı bu ilişkiden artakalan; pek çok şiir...

Bedri Rahmi onun portrelerini çizmişti; Mari, Bedri Rahmi’nin büstünü yapmıştı.

Ve usta ressam, düşsel bir tabloda sevdalısıyla kendisini, gökyüzünde kanat açan iki atlı olarak resmetmişti.

Ancak ikilinin tutkusunu kanıtlayan, o ünlü şiirdeki âşkı belgeleyen bir mektup ortaya çıkmamıştı:

“10 Eylül 1945

Karacam

İşte yine atölyedeyim! İşte yine Çebişten hiçbir haber yok!

Canım Bedir anlamıyorum ne diye cevap vermiyorsun?..

Seven kayıp ediyor!”

“Sonrasında ne oldu” mu? Bu tutkulu âşk, hazin bir finalle son buldu. Bedri Rahmi’nin, “Önde zeytin ağaçları, arkasında yar/ Sene 1946, mevsim sonbahar” şiirini yazdığı yıl, “Karadut” hastalandı. Ağır bir tüberküloz geçiriyordu. Antibiyotiğe verecek parası yoktu.

İmdadına Bedri Rahmi yetişti. En kıymetli tablolarını yok pahasına sattı; ona ilaç aldı. Ama yetmedi.

“Karadut”, 1946’da, İstanbul’da, Alman Hastanesi’nde vefat etti.

Bedri Rahmi ardından kendini içkiye vurdu.

“Türküler bitti/ halaylar durdu/ horonlar durdu/ al damar, mor damar, şah damar sustu” diye yazdı sevdiğinin ardından...

“Karadut”u defnettikten sonra gözyaşları içinde eşine döndü. Eren, onu sevgiyle bağrına bastı, teselli etti, yatıştırdı. Ancak yaşadıkları “Karadut” parantezini ikisi de unutmadı.

1949’da bir gün Büyük Kulüp’teki bir gecede dostları Bedri Rahmi’den “Karadut”u okumasını istedi.

Şair ayağa kalktı; şiire başladı; okurken gözyaşına boğuldu

Mari gitmiş, ama âşkı bitmemişti.

Eren, o günden sonra Paris’e yerleşmeye karar verdi.

Bir süre ayrı yaşadılar. Sonra yeniden buluşup yıllar yılı birlikte sanat ürettiler. Bedri Rahmi, 1974’ün bir Eylül günü, 63 yaşında hayata veda etti.

Cenazesinden sonra Eren eve geldi. Artık 35 yaşına gelmiş oğlu Mehmet’i karşısına oturttu ve dedi ki:

“Babanı uğurladık, ama şunu bil ki ona çok kırıldım. Yaşadığı ilişkiyi unutmadım. Buna katlandımsa, sadece senin hayatın kararmasın diyedir.” Ölene kadar bir daha bu konuyu açmadı.[10]

* * * * *

1911’de Görele’de doğup, 21 Eylül 1975’te İstanbul’da “Yalnızlık dediğin büyük bir zindan,/ dünyanın en kalabalık zindanı./ Dinden imandan çıkarır/ ama öyle bir adam eder ki insanı,” haykırışıyla bizi terk eden Bedri Rahmi geride bıraktıklarından en sarsıcı olanı 1947’da 34 yaşında dünyasına elvedasını bıraka Mari için yazdıklarıdır:

“Ten yıpranır elden gider/ Üstüne kilit vururum/ Kul köle kurban olurum/ Can çekişir elden gider/ İki gözüm iki çeşme/ Düşerim canın peşine/ Yâr tükenir elden gider”

 

 

 

N O T L A R [*] Kaldıraç, No:204, Temmuz 2018… [1] Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1952. [2] Özge Kara, “Dostların Nükte Dolu Mektupları”, Milliyet, 6 Mayıs 2015, s.8. [3] Bedri Rahmi Eyüboğlu, Aşk Mektupları (1932-1933), 1. Cilt, Derleyen: Mehmed Hamdi Eyüboğlu, İş Bankası Kültür Yay., 1999; Bedri Rahmi Eyüboğlu, Aşk Mektupları (1933 -1934), 2. Cilt, Derleyen: Mehmet Hamdi Eyüboğlu, İş Bankası Kültür Yay., 2000; Bedri Rahmi Eyüboğlu, Aşk Mektupları (1934 -1936), 3. Cilt, Derleyen: Mehmet Hamdi Eyüboğlu, İş Bankası Kültür Yay., 2001; Bedri Rahmi Eyüboğlu, Aşk Mektupları (1937-1950), 4. Cilt, Derleyen: Mehmet Hamdi Eyüboğlu, İş Bankası Kültür Yay., 2006. [4] Metin Celal, “Bir Sanat Eseri Olarak Mektup”, Cumhuriyet, 13 Mayıs 2015, s.18. [5] Turgay Fişekçi, “Bedri Rahmi-Vedat Günyol”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2011, s.17. [6] Michel de Montaigne, Yavaşladıkça Çoğalıyorum, Çev: Ceren Alay, Aylak Adam Yay., 2016. [7] İsmail Afacan, “Bedri Rahmi 100 Yaşında”, Evrensel, 15 Ekim 2011, s.10. [8] Refik Durbaş, “Bedri Rahmi’nin Aşkları”, Birgün, 16 Şubat 2017, s.3. [9] Can Dündar, Yüzyılın Aşkları, Can Yay., 2015. [10] Can Dündar, “Karadut Mektupları”, Cumhuriyet, 29 Nisan 2015, s.1

Unutturulamayanlar Paris Komünü ve Fatsa

Ezen ve ezilenler arasındaki mücadelenin tarihi, buhar gücünün keşfedilip manifaktür sanayisinde kullanılmaya başlanması, 1848 Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesi sonrasında, artık iyice belirginleşen iki sınıfın; burjuva sınıfı ve proletarya sınıfının keskin çatışmalarına sahne olmuştur. Kapitalist ekonominin doğası gereği her bunalıma girdiği dönem sonrasında, bu çatışmalar kimi zaman örgütlü sosyalist işçi ayaklanmaları ya da örgütsüz, maddi koşulların olgunlaştırdığı, kendiliğinden ortaya çıkan demokratik halk hareketleri olarak meydana gelmiştir. Ezilenlerin yoksulluğunun ve yoksunluğunun devrimci çığlıkları, ekonomik bunalımın ve emperyalist ülkeler arasındaki pazar paylaşımı savaşının yaşandığı buhran dönemlerinde isyana dönüşmüş ve bu ilk devrimci ayaklanmalar, sonunda yenilgi ile noktalanmış olsalar da devrimci mücadele tarihinin ilk mücadele örneklerini teşkil etmişler ve de egemen sınıf olan burjuvaziye ve onun egemenliğindeki oligarşik devlet yapılanmasına karşı verilen devrimci mücadelede gelecek sosyalist nesillerin mücadelesinin cüretini oluşturmuşlardır.
Bu cüretin ilk örnekleri dünyada Paris Komünü, ülkemizde ise Fatsa’dır. Her ikisi de devrimci demokratik halk hareketleridir. Ve her ikisi de belli süreliğine olsa da yönetimin halk tarafından devralındığı, özünde sosyalist özellikler taşımasa da herhangi bir sosyalist teoriye dayanmasa da işçinin, köylünün kısacası halkın gerçekleştirdiği ve yönetimi kısa süreliğine ele geçirdiği örneklerdir. Örgütlenmesini ve de liderliğini halkın yaptığı başkaldırılardır. Kendi liderlerini, kendi kahramanlarını ve kendi şehitlerini kendi içinden yaratan devrimci kabarışlardır. Ve her iki hareketin de tek istekleri vardı: Sonsuz özgürlük ve sonsuz eşitlik.
Paris Komünü ve Fatsa yaşasaydı izleyeceği güzergâh belliydi. İçinde taşıdığı devrimci özellikler ve dayandığı sınıf itibariyle, sosyalizm güzergâhıydı.
Paris ve Fatsa devrimci mücadelemizin parıldayan şiarlarıdırlar. Gerçi sosyalizmin üzerine ölü toprağı serildiği ve sosyalist olmanın, olabilmenin gün geçtikçe zorlaştığı bir zaman ve mekânda, geçmiş zaman ve mekânın devrimci kabarışını yaşamış ve o mekân ve zamanın, şimdi de eleştirisini yapan ama o zaman ve mekânın bütün kliklerini üzerinde taşıyan ve bu kliklerden kurtulamayıp, aydın egosunun kurbanı olan sosyalist aydınların çoğunun, şimdi de bir kere dahi olsun değinmedikleri ve anmadıkları iki olaydır: Paris Komünü ve Fatsa.
“Paris proleterleri, egemen sınıfların ihanet ve beceriksizliği karşısında kamu işlerinin idaresini kendi ellerine almak suretiyle durumu kurtarma saatinin gelip çattığını anlamış bulunuyorlar. Anladılar ki, devlet iktidarını ele geçirerek kendilerini kendi kaderlerinin efendisi kılmak, zorunlu görevleri ve mutlak haklarıdır.”(Paris Ulusal Muhafız Merkez Komitesi Bildirisi 18 Mart 1871)
Paris Komünü, 18 Mart’ta başlayıp 28 Mayıs’ta son bulan, Paris proleterlerinin nefret edilen hükümete karşı ayaklanıp yönetimi ele geçirdikleri ve Paris ezilenlerinin 72 günlüğüne de olsa tarihe yazdıkları destandır.
Fransa 1870 yılında Prusya’ya savaş açtı ve 1871 yılında yenildi. Kasım 1870’te Paris Prusya tarafından kuşatma altına alındı. Kapitalist ekonominin yarattığı ve gittikçe derinleşen, zengin ve yoksul arasındaki eşitsizlik uçurumunun yarattığı hoşnutsuzluğa yiyecek stoklarının tükenmeye başlaması ve Prusya bombardımanı eklenince, emekçi kitleler ilerici ve devrimci düşüncelere açık hale gelmişlerdi. Bu arada belirtmek gerekir ki, Paris Komünü sınıf savaşımı sonucunda ulaşılacak proletarya diktatörlüğüne giden yolun koşullarının olgunlaştırdığı ya da bu koşulların olgunlaştığı bir ayaklanma değildi. Yalnızca burjuvazinin ulusal sorun konusunda gösterdiği beceriksizliğin ve ihanetin fitilini ateşlediği ezilmiş bir halkın işçisiyle, memuruyla, askeriyle egemenlere karşı kazandığı demokratik devrimci halk hareketiydi.
Parisliler Prusyalıların zaferini kabul etmeyeceklerdi. Onbinlerce Parisli Ulusal Muhafızlar adı verilen silahlı birliğin üyesiydi ve Ulusal Muhafızlar Prusyalıların şehre girişini engellemeye karar verdi.
Şehirde kalan toplar ele geçirilerek şehrin işçi semtlerine nakledildi. Fransız hükümetinin başbakanı Thiers, işçilerin silahlandırılarak, Prusyalıların şehirden püskürtülebileceğini fark etmişti. Prusyalılar kısa bir süreliğine şehre girdiler ve şehri olaysız terk ettiler. Paris savaş tazminatı ödeninceye kadar kuşatma altında kaldı. Fakat Thiers’in fark edemediği silahlı devrimci işçilerin neler yapabileceğiydi. 18 Mart’ta Thiers düzenli birliklerine topları ele geçirmeleri emrini verdi. Montmarte’deki birlikler halka ateş açma emrini reddederek Ulusal Muhafızlara katıldılar. Diğer ordu birlikleri de yerel direnişçilere katildi. Ayaklanma o kadar çabuk yayıldı ki, Paris’teki bütün yöneticiler, polis, asker, uzman ve varlıklılar Paris’i kaçarak terk ettiler. Thiers Versailles’e kaçtı. Böylece Paris’in yönetimi Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi’nin eline geçti.
26 Mart’ta 227.000 Parisli oy kullanmaya gitti ve 28 Mart’ta komün ilan edildi.
Komün sosyalist bir komün değildi. Sınıf çatışmasının keskinleştiği, proletarya diktatörlüğü koşullarının olgunlaştığı bir ortamın ürünü de değildi. Ama bir ilkti, başlangıçtı. Komün görevde kaldığı kısa dönem içerisinde, kuşatma süresince kiraları azalttı ve zamanı gelen borçların ödenmesini üç yıllığına erteledi. İşsizlerin değişimini düzenledi, fırıncıların geceleri çalışmasını yasakladı, çalışmayan fabrikaları tekrar faaliyete geçirmek için sendikalara ve işçi kooperatiflerine verdi. Fabrikaların yakınında gündüz kreşleri kuruldu ve özellikle de kadınların eğitimi başta olmak üzere eğitim konusunda pek çok şey yapıldı.
Thiers 2 Nisan’da birliklerine saldırma emri verdi. 21 Mayıs’ta Paris’e girdi. Ve halka şöyle denildi: “Ne yaparsanız yapın, yok edileceksiniz! Ellerinizde silahlarla ele geçerseniz, ölüm! Onları kullanırsanız, ölüm! Affedilmeyi dilerseniz, ölüm! Ne tarafa dönerseniz dönün, sağa, sola, ileri, geri, ölüm! Sizler sadece yasadışı değilsiniz, sizler insanlık dışısınız. Ne yaşınız, ne cinsiyetiniz sizi kurtarabilir. Öleceksiniz, ama önce eşinizin, kız kardeşinizin, annenizin, oğul ve kızlarınızın ve hatta kundaktaki bebelerinizin can çekişmesini göreceksiniz! Gözlerinizin önünde yaralanmış birisi ambulanstan çıkarılacak ve süngülerle delik deşik edilecek. Kırık bacağı ya da kanayan koluyla yerlerde sürüklenecek; acı çeken, inleyen bir süprüntü yığını gibi bir hendeğin içine fırlatılacak. Ölüm! Ölüm! Ölüm!”
28 Mayıs’ta Komün tamamen sona erdi. Komünün sonunda, Kanlı Hafta boyunca sonradan idam edilenlerle birlikte ölü sayısı 50.000’i bulmaktadır. Binlerce Parisli tutuklandı ve sürüldü. Paris sonraki beş yıl boyunca sıkıyönetimle yönetildi.
Paris Komünü, bir ilk olarak devrimci proleter diktatörlüğe geçiş mücadelesinin bayrağını yükseltti. Ve gelecek devrimlerin ışığını yaktı. O yanan devrim ışıklarından bir tanesi de Türkiye’de gerçekleşti. Devrimci demokratik halk hareketi. FATSA.
70’li yıllar Türkiye’nin Amerikan emperyalizmine göbekten bağlandığı, emekçi kesimlerin günden güne ezildiği ve öğrenci hareketlerinin, grevlerin, devrimci başkaldırıların yaşandığı; buna karşılık emperyalizmin ülkedeki işbirlikçisi hükümetlerin, oligarşinin, faşizmi sınır tanımadan uyguladığı, devrimcileri ve emekçileri katlettiği, halka korku salıp, halkı birbirine düşürdüğü, ülkenin bir iç savaşa sürüklendiği yıllardı. Birçok ilde katliamlar yaşanıyordu. Malatya, Maraş, Sivas, Çorum. Bu illerde yaşayan halklar yıllarca kardeşçe bir arada yaşamalarına rağmen faşist tertipler sonucunda birbirine düşürülüyor; Alevi-Sünni çatışmasına kurban ediliyorlardı. Çorum’da da  Alevi-Sünni halk bir arada yaşıyordu. 1980 yılı Haziran’ında ülkücü faşistler tarafından başlatılan olaylar, Temmuz’a gelindiğinde katliama dönüşecek ve Çorum yakılıp yıkılacaktı.
Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ise büyük bir pişkinlikle “Çorum’u bırakın, Fatsa’ya bakın!”diyecekti. Belli ki Fatsa için katliam emri verilmişti; “nokta operasyonu” için düğmeye basılmıştı.
Fatsa Karadeniz’in şirin bir kıyı kasabasıdır. Halk geçimini fındıkçılıktan ve denizden sağlamaktadır. 1970’li yıllarda devrimci sosyalist üniversiteli gençlerin sık sık ziyaret ettiği ve köylüyü bilinçlendirdiği bir yerdir Fatsa. 30 Mart 1972’de Tokat’ın Kızıldere köyünde öldürülen devrimcilerden Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz’ın kasabasıdır Fatsa.
1980’e gelmenin eşiğinde Türkiye’nin birçok kasabasında olduğu gibi, geçimini tarımdan sağlayan halk, tüccarların ve tefecilerin eline düşüp yoksulluğun pençesinde kıvranmaktaydı. Bu tabloya bir de karaborsa ve faşist saldırılar eklenince nefes alınamaz bir ortam oluşmuştu. Devrimci Fatsa halkı bu gidişata 14 Ekim 1979 tarihinde yapılan belediye başkanlığı seçimleriyle son verdi. Halkın içinden çıkan emekçi, devrimci bağımsız aday Fikri Sönmez 3096 oyla belediye başkanı seçildi. Böylece Fatsa’da halkın yönetime katıldığı, demokratik devrimci bir idare şekli ortaya çıktı. Kısa dönemde büyük işler başarıldı. İlk iş olarak mahallelerden Halk Komiteleri’nin seçimi yapıldı. Böylece halk yerel yönetimin öznesi haline geldi. Halk Komiteleri’nin seçimi o mahallede oturan kadın erkek isteyen herkesin katılımıyla demokratik bir biçimde gerçekleşiyordu.
Halk komitelerinin görevi esas olarak o mahallede yapılan toplantıda kararlaştırılan belediye hizmetlerini yürütmek; halkın ihtiyaçlarını rayiç fiyatlarla-karaborsa fiyatına karşı- karşılamak, mahallenin yol, su, elektrik, kanalizasyon gibi sorunlarını çözmekti. Halkın yönetime tam katılımının gerçekleştiği kolektif bir yönetim ortaya çıkmıştı. Fakat yapılan işler sadece belediye hizmetlerini kapsamıyordu. İlk önce “Çamura Son Kampanyası” düzenlendi. Tam bir imece usulüyle çalışan halk; işçisi, memuru, köylüsü, öğretmeni, genci, yaşlısıyla Fatsa’yı çok kısa bir sürede çamurdan kurtardılar. Daha sonra Karaborsayla Mücadele başladı. Karaborsa mal depolarının yerleri halka önceden haber verilerek teşhir ediliyor ve halka rayiç bedelden mal satılıyordu. Toplanan para ise karaborsa yapan tüccara verilmiyordu. Yapılan hizmetler bununla sınırlı kalmıyordu. Halk Kültür Şenliği düzenlendi. Belediyenin bütçeden ayırdığı ödenekle 8 Nisan 1980’de “Fatsa Kültür Şenliği” başladı. Şenliğe birçok tanınmış yazar, sanatçı, gazeteci ve bilim adamı katıldı. 19 bin nüfuslu Fatsa’da, şenliğe katılanların sayısı 40 bine ulaşmıştı. Adeta toplumsal ve kültürel bir devrim yaşanıyordu. Halk Korosuyla, Çocuk Korosuyla, Tiyatrosuyla. Şenliğe katılanlardan:
Tuğrul Eryılmaz: “Avrupa’da bir kıyı kenti sanabilirdiniz Fatsa’yı. Beni etkileyen şu: O zaman 30 yaşımı geçmiştim, çocuk değildim. Hiç öyle bir harekete katıldığımı hatırlamıyorum.”
Ahmet Akabay: 7’den 70’e, çocuğundan, başı sarıklısından, sakallısından, normal bildiğin medeni görüşlü insanlara kadar, herkesin ağzında bir Terzi Fikri ve bir coşku; sokaklar, gece 12’lere 1’lere kadar çok ciddi bir festival var ve herkes bayram yapıyor.”
Pertev Aksakal: “Fatsa’da o gün sokakta gezen şunu görüyordu: Herkesin yüzü gülüyor. Bir güler yüzlülük var; bir güven var; bir dayanışma var; bir paylaşma var. Çorum Türkiye’nin karanlık yüzünü; Fatsa aydınlık yüzünü gösteriyordu. Anti-faşist mücadelede yer alanlar için Fatsa bir kurtuluş, nereye gideceğimizi gösteren bir aynaydı. Kendisini görüyordu orada.”
Yazgülü Aldoğan: “Giderken neyle karşılaşacağimızı bilmiyorduk. Merak ediyorduk açıkçası. Müthiş bir huzur iklimi vardı. Asayişlik bir sorun yoktu. Tam tersine gece şenlikler bittiği zaman mesela biz, bir toplantıdan çıkıp deniz kenarında oturup bir şeyler yiyip içiyorduk, tekrar otelimize dönüyorduk. Gecenin 1’inde 2’sinde kentin içinde dolaşıyor ve en ufak rahatsızlık ve korku duymuyorduk.
Bütün o kasabanın hareketiydi. Genç, erkek, kadın, çoluk çocuk hepsinin içinde olduğu bir hareketti. Bu kadar topyekun halkın katıldığı bir hareket ben bir daha görmedim.”
Nasıl ki Paris Komünü dünyayı sarstıysa, Fatsa da Türkiye’yi sarstı. Fatsa halkın gerçekleştirdiği demokratik halk devrimiydi ve yerleşik düzene, oligarşiye tersti. Emperyalist güçlerin istediği Türkiye’de sadece onların yararına olacak iç çelişkilerin olması, olgunlaşması, olgunlaştırılmasıdır. Bunun haricinde vuku bulacak devrimci iç çelişkiler, onların Türkiye’yi kendilerine amade bir pazar olarak sömürebilmelerinin önünde engel teşkil eder. Devrimci ve sosyalist hareketlerin engellenmesi adına içerdeki işbirlikçilerle birlikte kapitalist uygun ortamın yaratılması adına her türlü tedbir alınır ve uygulamaların şiddeti ve acımasızlığı bir önem arz etmez. Faşizm aleni olarak uygulamaya konur; Fatsa’da olduğu gibi. Devlet, oligarşi, emperyalizm, Süleyman Demirel’iyle, Reşat Akkaya’sıyla, Halit Cengiz’iyle, ordusuyla, topuyla, tankıyla, maskeli faşist ülkücüsüyle Fatsa’nın üzerinden geçer; eşitliğe, özgürlüğe, kardeşliğe, insanca yaşamaya ait ne varsa yakar yıkar, mezara, karanlığa gömmek ister. Fakat unuttuğu bir şey vardır. Beden ölse de ruh bir yerlerde kalpten kalbe, nesilden nesile dolaşıyor. Unutulmuyor! Unutturulamıyor!
“YAŞASIN PARİS KOMÜNÜ!”, “FATSA, ÇELTEK, TARİŞ. ZAFERE KADAR DİRENİŞ!“
       ÖZGÜR DEVRiM
 (ÖZGÜRLÜK)

SAHİCİ OLMAK[1]

SAHİCİ OLMAK[1]

 

SİBEL ÖZBUDUN

 

“Herkes gibi olmayan,

herkes gibi düşünmeyen

herhangi bir insan,

ortadan kaldırılma riskini göze alıyor demektir.”[2]

 

Yeni bir Tiyatro Buluşması’nda buluşmasında daha bir araya geldik: Bu kez de aşktan, kavgadan, devrimden söz etmek için…

Aşktan, kavgadan, devrimden söz edelim de… Önce söze, hepsinin “olmazsa olmaz” önkoşulundan yani “sahici olmak”tan başlamak gerek!

Bilmiyorum farkında mısınız, uzun süredir çoğumuz sahici olanla bağlantımızı yitirdik; “…mış gibi”ler dünyasında nafile kulaçlar atıyoruz. Gırtlağına kadar kredi kartı borcu içindeyken, “işçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur”, diye efeleniyoruz örneğin. (Bu arada, aklıma gelmişken belirteyim: kredi kartı da “sahici para” değil; o da bir “mış gibi”, yani ikame. Aslına bakarsanız “ikamenin ikamesi”; yani kapitalist finans sistemlerinde devletlerin merkez bankalarında bulunduğu varsayılan altınların ikamesi sayılan banknotların da ikamesi… Altının neyin “ikamesi” olduğuysa başka bir konu… Bir başka deyişle dibe doğru eşeleye eşeleye gidecek olursanız, “mış gibilik”in tarihinin neredeyse parayla özdeş olduğunu keşfedersiniz. Hani diyor ya Karl Marx, 1844 Elyazmaları’nda:

“Benim için para aracılığıyla, olan şey, karşılığını ödeyebileceğim şey (yani, paranın satın alabileceği şey) benim kendimdir, paranın sahibidir. Para gücünün büyüklüğü, benim gücümün büyüklüğüdür. Paranın özellikleri benim, para sahibi olarak benim özelliklerim ve özsel güçlerimdir. Nitekim, benim ne olduğumu ve neye yetenekli olduğumu benim bireyselliğim belirler. Çirkinim, ama kadınların en güzelini kendim için satın alabilirim. Bundan ötürü çirkin değilim; çünkü çirkinliğin etkisi parayla ortadan kaldırılır. Ben, bireysel karakteristiklerime göre, topalım, ama para beni yirmidört ayakla donatır. Topal değilimdir. Kötü, onursuz, vicdansız, aptalım; ama para ve dolayısıyla sahibi onurlandırılır. Para en yüce iyidir, dolayısıyla sahibi iyidir. Üstelik, para beni onursuz olmanın sıkıntısından kurtarır. Bundan ötürü onurluyumdur. Beyinsizim, ama para herşeyin gerçek beynidir. Öyleyse, sahibi nasıl beyinsiz olabilir? Ayrıca, para sahibi kendisi için zeki insanlar satın alabilir, ve zeki kişi üzerinde gücü olan kişi, zekiden daha zeki değil midir? Para sayesinde insanların yapmaya can attıkları herşeyi yapabilen ben, bütün insani yeteneklere sahip değil miyim? Bundan ötürü, param, bütün yeteneksizliklerimi kendi karşıtlarına dönüştürmez mi?”)[3]

O zaman hemen şu saptamayı yapalım: son tahlilde yeryüzündeki tek değer yaratıcının, yani insan emeğinin topyekûn ikamesi olan para, insanın sahtesini yaratan birincil etken; onunla bağlantılı tüm kurumsallaşmış eşitsizlik unsurları (güç, prestij, servet) “mış gibi”ler âleminin birincil müsebbibidir.

Ama bundan ibaret değil. Günümüzde “mış gibilik” sadece para, güç, servet vb. arzusuyla ilgili değil. Misal: Biz dünyayı değiştirmek isteyenlerin dahi, militan faaliyetlerimizin çoğunu geçirdiğimiz bir sanal âlem var artık. Kafamız bozulunca “twit atıp” rahatlıyoruz. Dostluklarımızın, ilişkilerimizin çoğunu “chat”leşerek yürütüyoruz. Dostluğu kalıcı kılacak, sürdürecek “sahici” hasletler de böylelikle yitip gidiyor: paylaşım, özveri, empati, yalan-dolansızlık, insanın gözünün ta içine bakma cüreti, kavgaların sıkı bir kucaklaşmayla sonlandığı diğerkâmlık…

Bu iklimde aşktan söz etmek dahi abes: ılıman, boğuntulu iklimlerin sanal aşkları tutku ve yaşama sevincinden çok bıkkınlık veriyor insanlara. Önce bir “elektriklenme”… Dikkat, yürek çarpıntısı, soluk kesilmesi, gözlerinin içine baktığında yüzünü ateş basması filan değil; “elektriklenme”… Sonra kısa bir hasbıhâl; telefon numarası alışverişi. Bir buluşma ve ilişkinin geleceğini belirleyecek bir yatak deneyimi. Tutarsa ne âlâ; çoğunlukla dijital olarak sürecek, egonun her zaman ön planda olduğu “öylesine” bir “takılma” hâli. Birbirine bir süre değip işlerine gelmediği an yollarını ayıran kadınlar ve erkekler. Tutmazsa zaten “tek gecelik ilişkiler” hanesine bir kalem daha…

Peki ya dünyayı değiştirme arzusu mu? Çoğunluğun içinde yaşamak durumunda kaldığı koşullardan hoşnut olduğunu sanmıyorum. Değiştirilmesini istiyorlar; bunun için uğraşıyorlar… Facebook’larında, twitter hesaplarında muhalif söylemleri paylaşıyorlar. 24 Haziran 2018 seçimlerde canla başla çalıştıklarını biliyorum. Sandık kurullarında gönüllü oldular, HDP ya da CHP kampanyalarında aktif görev aldılar; stand gönüllüsü oldular, bildiri dağıttılar… Oy verdiler…

Ama “mış gibi” yapanlar yalnızca sizler, bizler değiliz ki… CHP’nin adayı, yeni (ama kısa ömürlü) “umudumuz” da “mış gibi” yaptı. Elli bin avukatıyla YSK’nın önüne gideceğini beklediğimiz gece, ansızın ortalıktan yok oluverdi. Geride bir “adam kazandı” twit’i bırakarak kayıplara karıştı.

Ve aslına bakarsanız, bir iyilik yaptı hepimize: “mış gibi” yapmanın acı sonuyla tanıştırdı bütün bir kuşağı. Bir çığ gibi çılgın bir hızla büyüyen umut topu, egosu şişirilmiş bir kifayetsiz muhterisin dev aynası karşısındaki gerçek cesametine çarparak parçalandı. Binlerce, onbinlerce genç insanı, “lanet olsun, bundan sonra politikayla ilgilenenin…” deyip “kendi dalgasına bakma” kararına yönelterek… Kimilerine ise, sahici olmayan bir parlamentoda, muhalefetçilik oynayacak ve “hazretleri”ni rahatsız etmeye başladıkları anda “terör örgütüne yardım yataklık”tan içeri atılacak elli küsur HDP’li milletvekili ile avunmaya sevk ederek…

Evet, tarih belki tartışmalı, ama en azından Türkiyeli muhaliflerin çok uzun süredir maçı götürdüğü “mış gibi”lerin sonuna vardık. Artık deniz bitti! Coğrafyamızın 2018 seçimleriyle birlikte, bundan böyle seçimlerin olmayacağı ya da bir müsamereden ibaret kalacağı bir boyuta geçti. Oyun bitti…

Burada biraz durup genel manzaraya bir göz atalım mı? Aslına bakarsanız, “mış gibi”ler dünyası yalnızca bizden kaynaklanmıyor. “Postmodern” zamanların tüm gözlemcileri, yeni filozofların en çok üzerinde durdukları konulardan. Jean Baudrillard’la birlikte şahikasına ulaşan simülakr’lar dünyası. Gerçekliğin taklidi bile değil: ikamesi! Gösteren ile gösterilen arasındaki ilişkinin sanallaştığı, göstergelerin herhangi bir gerçekliği değil de birbirlerini imlediği artık herhangi bir gerçekliğe refere etmeyen bir dünya…

Ne gibi mi? Süper/hipermarketlerin insansı hazları karşılayacağına devasa bir halkla ilişkiler mekanizması tarafından inandırıldığımız, çoğunlukla hiçbir reel ihtiyacımıza karşılık düşmeyen ve satın aldığımız andan itibaren susuzluğumuzu gidermediğinin, aksine bizi daha fazla susattığının ayırdına vardığımız çerçöpler; örneğin… Ve onları satın almamız için dönüştürülen, imal edilen, sahtesiyle ikame edilen benliklerimiz: “Bu dünyada en önemli şey Ben’im, benim ihtiyaçlarım, çıkarlarım, hazlarım, imajım… BEN’im dışımdaki her şey, benim için var. Sahip olmam, kullanmam, ihtiyaçlarımı karşılamam, haz duymam, imajımı mükemmelleştirmem, ve işim bittiğinde de fırlatıp atmam için. İnsanın temel özelliğini oluşturan “toplumsallık”ı berhava eden

Bu şişirilmiş ego, bu narsizm, yabancılaşmanın neoliberal kapitalizm koşullarına özgü, özgül bir biçimi. Nasıl mı?

Neoliberalizm, bildiğiniz üzere, kapitalizmin hem geçmişinden (o geçmiş ne idiyse: feodalite, ATÜT, kölecilik, kırsal üretim…) hem de geleceğinden arındırılmış, en saf hâli… Bir iktisadî politikayla bir ethos’un özdeşleşmesi ve kapitalizmin yalnızca kendi ürettiği, üretebileceği bir değerler sistemiyle el ele, baş başa kalması. Böylelikle, örneğin, istihdamı deregülarize ederken, aile, cemaat, cinsiyet rolleri vb. verili statüleri aşındırarak birincil kimlik kaynağı kıldığı çalışmaya/mesleğe/sınıfa bağlı kimlik gösterenlerini etkisizleştirir. Bir başka deyişle, “alttakiler”in bundan böyle ne kendilerini içinde güvende hissedebilecekleri bir “cemaat”leri olacaktır, ne de geleceği birlikte tahayyül edecekleri bir sınıfsal dayanışma örgütleri… Emek örgütleriyle birlikte, “tüm emekçiler için yaşam boyu istihdam güvencesi, saygın ve insanca bir emeklilik hakkı” gibi hedefler ve bunları kısmen de olsa ihtiva eden “sosyal devlet” uygulamaları lağvedilmiştir… İstihdam, böylelikle, yalnızca göçmenler, etnik azınlıklar, kadınlar, gençler gibi istihdamın saçağındakiler için değil, tüm emekçiler için geçici, arızî, sürdürülmesi başta kişisel performans olmak üzere çok sayıda kırılgan koşula bağlı bir “lütuf”a dönüşür. Yalnızca mavi yakalılar için değil, beyaz yakalılar için de. Sigorta elemanı, her ay belirli bir sayıda kişiyi sigortalamak zorundadır; üstelik bir önceki ay kazandığı fazla puanları ertesi aya aktaramamaktadır. Üç kez belirlenen hedefin altında kaldığında, personel müdürü kapıyı gösterir kendisine. Bankadaki müşteri temsilcileri her ay belirlenen bir kredi kotasını doldurmak, şubeye borcuna sadık, güvenilir yeni müşteriler kazanmak zorundadır; bunun için seyyar satıcılar gibi kapı kapı dolaşırlar. AVM’lerdeki satış elemanları, yalnız satış sırasında müşteriye hizmet vermekten değil, aynı zamanda ona aklında olmayan başka ürünleri pazarlamakla yükümlüdür. Öğretim elemanları akademik yükselme için bir yıl içinde belirli sayıda makale yayınlatmak, ama aynı zamanda sınav öncesinde, özellikle de cebi dolu öğrencilerin ilgisini çekebilmek için kolej kolej dolaşıp üniversitelerinin reklamını yapmakla zorundadırlar... Doktorlar, döner sermayedeki paylarını arttırmak için ilaç, hatta ameliyat pazarlayıcısı olarak

davranırlar, vb. vb. Tüm ücretliler, sık sık yinelenen krizlerde, şirketin ilk aklına gelen önlem olarak uygulayacağı “işçi tensikatı”nda kapı önüne konulan olmamak için, ücret artışı talep etmeden, hatta aylarca ücretini alamadan, sosyal haklarından kesintilere razı olarak, işten atılan arkadaşının da işini üstlenmeye rıza göstererek çalışmak zorundadır. Hiper rekabetçi küresel ekonomik çevre, rasyonelleşme ve münhasıran şirket kârlılığı üzerine odaklanan anlayış, sendikaların giderek güç yitirdiği, iş güvencesinin ortadan kalktığı, daha uzun ve daha yoğun çalışma saatlerine, kısa ya da sabit süreli sözleşmelere ya da proje temeline dayalı bir istihdam ortamını biçimlendirmiştir.

Bu koşullar, emekçiler arasındaki dayanışmayı tahrip ederek yüksek ölçüde rekabetçi bir çalışma ortamını biçimlendirir. Elemanlar birbirlerinin elindeki müşteriyi “kapmak”, diğerini personel müdürü nezdinde küçük düşürmek için birbirleriyle yarışır. “Narsist,” diyor Giddens, herkesi rakip kategorisine dahil etmekle, (….) derin antisosyal dürtüler beslemekle grup güvenliği ve sadakatini berhava edecektir. Kural ve düzenlemelere saygı va’zederken gizlice bu kuralların kendisini bağlamadığına inanacak, neoliberalizmin atomize toplumunda içkin ötekilik korkusunu sergileyecektir.”

Evet, “narsist kişilik”, çalışanları ölümcül bir hem yukarıya doğru tırmanma, hem de istihdam piyasasının dışına düşüp meteliksiz kalmama, kredi kartı borçlarını ödeyememe yarışına sokan neoliberalizmin bataklığında biçimlenmektedir.

Ağır stres altında, insanı insanlığından uzaklaştıran, çevresindeki herkesi alt edilmesi, ayağı kaydırılması gereken bir rakip olarak görmesine yol açan bu “hayatta kalma” yarışında insanların yarışmayı sürdürebilmesi için sopanın yanısıra, bir de bir tutam ota ihtiyacı vardır.

İşte bu “bir tutam ot”, tüketimdir: yalnızca hayatta kalabilmek, karnını doyurmak, başını sokacak bir dam altı bulabilmek, soğuktan, sıcaktan korunabilmek, bir yerden bir yere gidebilmek, haberleşmek vb. için gerekli nesnelerin değil, kendini “krallar/kraliçeler” gibi hissetmesini sağlayacak şeylerin tüketimi... Neoliberal ekonomi politikaların süreğen bir gelecek kaygısı, “durmayalım, düşeriz” telaşı, her gün varlık alanının bir parçasını sermayeye kaptırma, kendi yaşamını denetleyememe, geleceğini biçimlendirememe yetisizliğine mahkûm kıldığı insan(cık)lar için kendini güçlü, muktedir, yetkin, güzel, yakışıklı hissetme avuntusuna olan ihtiyaç… “Mış gibi”ler dünyasına hoş geldiniz!

Ve tüm bunlar, giderek ekran ve tuşlara irca olan bir dünyada gerçekleşmektedir. Tek amacı “kȃr, daha çok kȃr” bir sistemin dışında icat edilmiş olsaydı insanın içsel varlığını zenginleştirmede, yaşamı kolaylaştırmada ya da estetize etmede önemli işlevler üstlenebilecek bir teknolojik olanağın hem insanların zihinlerini, hem de tüm bir dış dünyayı kolonize ederek uçsuz bucaksız, sınırsız, birleşik ve bitimsiz bir AVM’ye dönüştürdüğü bir ortamda…

Bu “yeni” mekȃnda mahalle bakkalı yerini önce markete, sonra süper, ardından hiper ve nihayetinde sanal markete bırakırken, alışveriş listesi, bir ekmek, bir paket makarna, bir kilo soğanın çok ötesine taşınmıştır. Satın aldıklarımızın pek azı, artık karnımızın doymasıyla ya da herhangi bir ihtiyacımızın giderilmesiyle ilgilidir: somut örnek mi? Yazları geçirdiğimiz Ege köyünde, sanal marketten babasının kredi kartıyla sipariş ettiği bir çift kırmızı Nike’ı teslim aldığında resimlerini “Onlar benim bebeklerim” başlığı altında Facebook’unda paylaşan, 16 yaşındaki marangoz çırağı Süleyman… Ayakkabıları Süleyman’ın ayağını ısıtmak, korumak, işlevinden çoktan kopmuştur. Onlar artık Süleyman’ın tüketebildikleri sürece tutunabilenler âleminde ayakta kalmasını sağlayan ikonlardır. Artık sahici değillerdir, ayakkabı-“ymış gibi” yapan prestij nesneleridir. Tıpkı Facebook’unda hava atarken “zengin çocuğu”-“ymuş gibi” yapan Betçeli Süleyman gibi…

Ama diyorum ya, artık deniz bitti… Hepimiz, ayırdında olalım ya da olmayalım, yolun sonundayız. Bir çift ayakkabıyla erişilmezler dünyasına dâhil olabileceğini sanan Süleyman da; oy vererek, şarkı söyleyerek, pilates-yoga yaparak, sosyal medya paylaşımlarıyla dünyayı değiştirmeyi uman bizler de…

Kabullenmek gerek; kapitalizmin geç evresi, neoliberalizm yaygın ve derin bir yanılsama yarattı: bildiğimiz herşeyin, devletin, tarihin, proletaryanın, toplumun, büyük anlatıların, gerçekliğin… sonu gelmişti. Herhangi bir “yüce ideal” uğruna mücadele, artık uzak ve unutulmuş bir geçmişe ait, arkaik, anlamsız bir şeydi.

Bundan böyle sadece birey vardı: kendisine odaklanmış, hazdan ibaret, artık yapacağı tek iş, sonsuza dek gezinmeye yazgılı olduğu cennet bahçesinde canının çektiği meyveyi elini uzatıp kopartmak olan birey. Tüketebildiği ölçüde var olan, ontolojisi tüketebilme kapasitesiyle bitişik: Süleyman’ın yanılsaması…

Elbette “huzursuz ruhlar” için her şey sunulduğu kadar mükemmel olmayabilirdi… Ama bunun da çaresi vardı; bireyler ve toplumsal kesimler üzerinde bir baskı aracı olarak devlet, bundan böyle küçüldüğü, büzüştüğü ya da etkisizleştiğine, daha doğrusu “yeni yaşam”ın “gerçek” aktörleri şirketlerle “sivil toplum” arasından çekildiğine

göre, bazı şeyleri düzeltmek bu aktörlerle devlet arasındaki diyalogla mümkündü. Sınıf çatışmaları ve diğer yıkıcı şeyler, yerini herkesin yararına olan müzakereye bırakarak tarihe karışmıştı. Farklı kesimler; etnik gruplar, farklı cinsel yönelimli bireyler, kadınlar, bir “proje” çerçevesinde bir araya gelmiş gelgeç (nihayetinde “akışkan” zamanlarımız tüm kalıcılıkları berhava edecek tarzda işliyor, öyle değil mi?) birliktelikler hâlinde itiraz ve taleplerini “zamanın sahipleri”yle müzakere edebilir, hatta biraz daha şövalye ruhluysalar, düzenin “dış”ında kollektiviteler oluşturup orada tecrit bir yaşam sürdürmeyi yeğleyebilirlerdi… “Yeni sol”un yanılsaması…

Ancak, neoliberalizmin cilaları dökülmeye başladığında bu iki yanılsamanın da sonu ayan beyan açığa çıktı … Kapitalizm hiç de sosyalizm, işçi sınıfı mücadeleleri vb.’nden kurtulduğunda ebedi bir istikrara kavuşmuş değildi… Herkesin elini uzattığında dilediği meyveyi kopartıp afiyetle yiyebileceği cennet bahçesi hiç değildi… Birbiri ardısıra patlak verip tüm yerküreyi sarsan iktisadî ve malî krizler, gelir dağılımındaki küresel ölçekli muazzam uçurum ve bir tarafta sınırsız bir servet, diğer tarafta sefil bir açlık birikmesine yol açan dizginsiz bir sömürü rejimi olduğunun anlaşılması uzun sürmedi. Marangoz çıraklarının düşlerinin sınırlarını acı bir dille anımsatan… Kredi kartı borçları ödenemez hȃle geldiğinde Süleyman’a bundan böyle kırmızı Nike’larına her baktığında annesinin haciz memurunun elinde kamyonete yüklenen oturma takımlarının ardından çırpınışını ve babasının gözlerindeki derin umarsızlığı anımsatacak olan… Süleyman için denizin sonu…

Ve neoliberalizm, krizler içinde debelendikçe hoşgörü, diyalog ve ebedî demokrasi maskesini de sıyırarak kapitalizmin özüne indirgenmiş faşizm olduğunu ilan etti sonunda. Devletler küçülmüş, etkisizleşmiş filan değildi; sadece aşağıdan yukarıya doğru sermaye transferini sağlamak üzere “sosyal” yönlerinden soyulmuşlardı… Yoksa pastadan paylarını büyütmek amacıyla başka burjuvazilerle kıran kırana bir mücadele içinde olan burjuvazilerin elinde bir silah olma özellikleri devam ediyordu. Devlet gücünü eline geçiren kesim(ler) diğerleri, başka halklar, ama özellikle de emekçi sınıflar üzerinde bir terör aygıtı olarak kullanmakta tereddüt etmiyorlardı. Yiten, küçülen, etkisizleşen devlet değil, emekçilerin sermayenin bu pervasız saldırısına karşı durmalarını sağlayacak sınıf örgütleriydi. Ve belki bir de emekçilerin, ezilenlerin sermayenin iktidarının asla uygarca müzakere dilecek bir “partner” değil, sınıf düşmanı olduğu yolundaki o duru ve kararlı sınıf bilinci. Yerini dünyanın elini taşın altına sokmaksızın, acılar çekmeksizin, ağır, belki de çok ağır bedeller ödemeksizin “şenlikli” yoldan değiştirilebileceğine inanan safdil bir yanılsamaya bırakarak yitip gitmişlerdi…

Süleyman ne yapacak, bilmiyorum. Belki Olympos’takiler arasına katılma düşlerini terk ederek “küçük adam”lığı kabullenir, yaşamı boyunca iki yakayı bir araya getirmek için çırpınır durur. Belki yoksulluğunun ve hiçliğe mahkûmiyetinin suçunu “başkalarına”; göçmenlere, Kürtlere, LGBTI’lilere, solculara filan yükleyerek bir Polat Alemdar’cık olarak sürdürmeyi seçer yaşamını. Belki kendini dine-imana verir, sota yerlerde bira ya da cigaralık içmekten vaz geçipcamiden çıkmayan, mahallenin kızlarına ayar çeken bir ahlâk bekçisi kesilir başımıza. Veya ne bileyim, “yırtmak” için Mafya ayakçılığına yönelir…

Ya da, kim bilir; belki de dünyayı adil, eşitlikçi, özgürlükçü bir kardeşlik sofrasına dönüştürme mücadelesine katılır…

Ama bunun için içimizden birilerinin, Betçeli Süleyman’(lar)ın yüreğine dokunması gerek… Onu karşısındakinin gözlerinin ta içine bakabilen, birbiriyle kardeş, yoldaş, hayatı değiştirmeye kararlı, bunun için önce kendilerini dönüştürebilmiş, hayata dupduru bakan, tutkulu, tumturaksız, özverili, diğerkȃm, gözükara, doğru sözlü, söylediklerini yapan, yapamayacaklarını söylemeyen “sahici” insanların var olduğuna ve onların elinde bu dünyanın değişebileceğine, güzelleşebileceğine ikna etmesi gerek. “Bizi tüm kurtaracak olan, kendi kollarımızdır” gerçekliğine…

Evet, artık ayırdına varmalıyız. Kurtarıcı yok… Kurtarıcı bizleriz, sıradan, hayatını emeğiyle kazanan, çulsuz, mülksüz insanlar. Alelade emekçiler. Ve alelade emekçiler olarak sınıfımızın kadîm düşünü istiyoruz: eşitlik, özgürlük, kardeşlik, insanca, onurlu bir yaşam. Kimsenin kimseyi sömürmediği, kimsenin kimseye kulluk etmediği bir dünya…

Ve çıplak ve zalim, ve biz izin verirsek sonsuza dek sürmeye kararlı, ama aynı zamanda bir o kadar da yeryüzünü, yaşamı tüketen bir sistem olan kapitalizm karşısında, duru bilincimizden, kararlılığımızdan ve çıplak ellerimizden başka bir silahımız yok. Ve de sokağın sahiciliğinden…

Tarihin verdiği bir ders varsa, o da, onun akışını ancak kararlı ve her şeyi göze almış yığınların sokakla buluşmasının değiştirebileceğidir… Sokaklar, öfkemizin de, irademizin de, tutkularımızın da sahiciliğinin sınandığı mekânlardır. Bizi gerçekliğe, onun acımasızlığına, ama aynı zamanda dönüştürücülüğüne çağırırlar.

Ve yaşam gücümüz, ancak sokakta “mış gibilikler” dünyasından sıyrılarak kendini, sınırlarını test eder. Birbirimizin elini sokakta kavradığımızda, sahicileşiriz: tutkularımızla, coşkularımızla, sevdalarımızla, öfkelerimizle…

Paranın rezil, rezilleştirici padişahlığının en çok korktuğu da budur!

 

 

 

N O T L A R [1] 6 Ağustos 2018 tarihinde Seferihisar’da düzenlenen 12. Tiyatro Buluşması’nın ‘İnsanı İnsanlaştıran Değerler ya da Aşk, Sanat, Başkaldırı, Mücadele’ başlıklı oturumunda yapılan konuşma... Kaldıraç, No:206, Eylül 2018… [2] Ortega y Gasset. [3] Karl Marx, 1844 Elyazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1976.

ANTHONY BOURDAIN (1956-2018) ARUN GUPTA

ANTHONY BOURDAIN (1956-2018)
 
ARUN GUPTA
 
(ç.n.: Günümüzde post-modern toplumda pazarlanan en revaçta "entelektüellik" göstergelerinden biri de gurme'liktir. Özellikle de holding çalışanı beyaz yalakalar arasında. Hemen hemen herkes gurme'dir. Yediğini-içtiğini-gezdiğini çevrendekilere teşhir etmedin mi yemiş-içmiş-gezmiş sayılmayacağından statünü arttıramazsın. Bu gurmelik işinin öncüleri de birkaç gazete köşe yazarı ya da tv programcısı züppedir. Onlar için o teşhir ettikleri yiyeceklere ya da gittikleri ultra pahalı restoranlara nasıl ulaşılabildiğinin hiçbir önemi yoktur. Ne de olsa hırsızlık zenginler değil, gariban yapınca bir suçtur. İşçinin soyulması bir suç değil, işçinin soyması bir suçtur. İşte sırf bu yüzden bile Anthony Bourdain takdir edilmelidir. Çünkü Anthony Bourdain burjuva sınıfının görgüsüz bir züppe gurmesi olmadı. O varoşların, esnaf lokantalarının, seyyar tezgahların ve sokaktaki sıradan insanın gurmesiydi.)
 
Anthony Bourdain’in yaratıcılığı mutfakta değildi. Onun yaratıcılığı hangi tarafta olduğunu bilmekteydi.
New York'ta 7 Kasım 2016 tarihinde Anthony Bourdain. Mike Coppola / Getty Images
 
Anthony Bourdain'in yaratıcılığı mutfakta değildi. Onun yaratıcılığı kelimeleri asla ağzında gevelemeyip doğrudan söylemesinde ve hangi tarafta olduğunu bilmesinde idi. Kim Jong-un ve Donald Trump arasındaki zirvede ne ikram edeceği sorulduğunda Bourdain, "Baldıran otu[en zehirli bitkilerden biri]," dedi. David Duke'e şunları söyledi: "Dizinizi ya da başka elleri ve bacakları yeniden düzenlemekten mutlu olurdum." Kamboçya ziyareti sonrasında, "şu kancık, lafı kıvıran, ölüm saçan ciğeri beş para etmez" Henry Kissenger ile ilgili, "Çıplak elle onu öldüresiye dövmekten asla yılmazsınız," diye yazdı.
 
Gazetecilerinden böyle bir konuşma beklenmez, en azından "Parts Unknown" gibi gıpta ile seyredilen bir TV programını sürdürmeyi umuyorlarsa. Bu CNN dizisi Bourdain'e beş Emmy'sinden dördünü kazandırdı ve altmış bir yaşındaki şef ve yazar 7 Haziran'da kendini astığında on ikinci sezon için Fransa'da bir bölüm çekiyordu. 
 
Bourdain hakkındaki ölüm ilanları ve hatırat onun kim olduğunu es geçer. O ünlü bir aşçıdan daha fazlasıydı; mutfağın bir Hunter S. Thompson'uydu [ABD'li gazeteci ve yazar. Kendisi en çok 1972 yılındakı romanı Fear and Loathing in Las Vegas ile bilinmektedir. Aşırı derecede uyuşturucu ve alkol kullanmakta idi], serseri bir mutfak maceraperesti idi ya da bir tarafı Epikürcü[zevk ve sefa düşkünü], bir tarafı sokaktaki sıradan bir insandı. Bourdain basit bir gazeteciydi. Ve gazeteciler onun varlığını kabul etmezler çünkü gerçek gazeteciliğin ne olduğunun artık farkında değiller.  Bourdain, toplumların, kültürlerin, insanların, hikayelerin, duyguların bir derleyicisi idi. Yemek onun muhabirlik kalemi ve not defteriydi. 
 
GAZETECİ BOURDAIN
 
Bourdain, "Ben bir gazeteci değilim," diye iddia ettiğinde haklıydı. Günlük gözlemlerini niteliklere ve önemli kaynaklara boğmak zorunda değildi. Ancak onun yaklaşımı en iyi gazeteciliği temsil ediyordu. "Aslında yemekten daha politik bir şey yok. Kim yiyor, kim yemiyor," dedi. İnsanlarla birlikte otururdu ve sorardı, "Seni ne mutlu eder? Hayatın neye benziyor? Ne yemekten hoşlanırsın?" Ve "Çoğu zaman size yemekle alakası olmayan çoğu sıra dışı olan şeyler anlatacaklardır," diye yazdı.
 
Vox gibi bazı kuruluşlar Bourdain'in bir gazeteci olduğunu kavradılar. "O marjinalleştirilmiş toplulukların bir müttefiki idi ve güçlü liderlerin ikiyüzlülüğünü yüksek sesle açıkladı," diye yazdılar. Fakat onun haberciliğini onun yemek görüşüne bağlamada başarısız oldular. Bourdain gösterişli bir materyalistti. Yemeğin içerisinde var olduğu toplum dışında anlamsız olduğunu biliyordu. Fast food ne tamamen kötüydü ne de tamamen zararlıydı; her şey içerikle alakalıydı. 
 
Waffle House'a yapılan bourbon viski takviyeli bir ziyaret sırasında mücver, cevizli waffle, haşlanmış yumurta, domuz pirzolası ve bifteklerin "tadım deneyimi"ni sunduğunda Bourdain, "Abicim, bu French Laundry'dekinden[Thomas Keller'ın sahibi olduğu Napa, Kaliforniya'da Üç Michelin yıldızlı restoran] çok daha iyi," diye ilan etmişti. Popeye'de sıraya giren insanları anlamadıkları için Alice Waters gibi yemek polislerini parça parça etti. "Özellikle sağlıklı tavuk ya da organik tavuk ya da bilinçli yetiştirilen tavuk ve hatta iyi tavuk olduğu için değil, sıraya giriyorlar, çünkü üç b.ktan parça bir dolar doksan dokuz sent." Meksika sınırında iflas eden Chili's'i hayalinde canlandırdı. "Bu civarlarda Meksikalı sıkıntımız mı var? İyi yemek sıkıntısı mı var?" 
 
Bourdain, yeniden yaratma kapasitesine ve bıçaklardan daha keskin bir dile sahipti. Şef ve eroin bağımlısı olmaktan kurtulmaya, en çok satan yazara ve televizyonda hikaye anlatıcılığına doğru bir yol izledi. Önceleri Bourdain, "Quebec'te çiğ fok eti, gözleri ve her tarafı . . . İzlanda'da fermente köpek balığı . . . Saygon'da canlı kobra kalbi" tüketen mide düşmanı yemek tarzına karşı teslim oldu. Merak ve şaşkınlık, nezaket ve boks ile büyülendi. 
 
Kariyerini başlatan maço kasılma, "falso veren" yemekler, uyuşturucu, eroin ve "Umami Japonca'da . . . o burgerden bir ısırık için [küfür] . . . anlamına geliyor" gibi şakalara gelince sessizce çıkıp gitti. Bourdain'in cesedini bulan üç Michelin yıldızlı aşçı Eric Ripert ile ahbap fotoğrafları çektirdi ve Charleston'dan Tokyo'ya gastronomik aşırılıklara kapıldı, ancak Charles Kuralt ile Yolda gibi klasik gezi programlarının duygusallığından uzak durdu.
 
Bourdain, en son mirası, Parts Unknown ile ilgili, "Bazı programlar gündem odaklıdır," dedi. O gündem şimdi banal ve radikal idi: "Gündelik işler yapan sıradan insanları gösterin." Mekanlar izleyicilere onun politikası hakkında tüyo verdi. Bourdain Gazze, İran, Küba, Kongo, Vietnam, Namibya, Libya ve Kolombiya'yı ziyaret etti. ABD lokasyonlarında Batı Virginia, Montana ve Cleveland yer aldı. Neoliberal düşmanların ve neoliberal terkin yoklamasıydı. Bourdain Washington konsensüsüne karşı çıkmak için yemeği kullandı.
 
Kudüs'te Bourdain, 1967'den bu yana Batı Şeria'ya taşınan yarım milyon İsrailli yerleşimcinin, "çok az fark yaratıyor gibi görünüyor [olsa da], uluslararası hukuka karşı geldiklerine" işaret etti. Bethlehem'de, Bourdain İsrail duvarı ile ilgili, "Olduğundan başka bir şeymiş gibi hissettirmiyor. Bir hapishane," dedi. Gazze'de, Gazze Mutfağı kitabının yazarı olan  Laila El-Haddad, İsrail'in iki yemek aracılığıyla Gazze mutfağının çeşitliliğini göstermeden önce balıkçıları nasıl gözaltına aldığını ve nasıl onlara ateş açtığını anlatır.
 
İlk önce Bourdain, tavuk, pilav ve kızarmış sebzelerden oluşan güveç tenceresinin etrafında toplanmış bir aileye katılır. Daha sonra, El-Haddad'ten ayrı, yeni karpuz, domates, chili, zeytinyağı ve mayasız ekmekten oluşan erkeklere özgü ziyafetin tadına birlikte tek kaptan kaşıklayarak bakarlar. Monolitik meçhul düşmanlar olarak Gazzeli imajını yıkmanın görkemli bir yoludur. 
 
Kudüs bölümü için bir ödül kabuluünde Bourdain patladı. "bir halkı tasvirimizin nasıl bükülüp sığlaştırıldığının da sanırım bir ölçüsü var, tüm bu görüntüler çoğuna şok gibi geliyor. Dünya, Filistin halkına çok kötü şeyler çektirdi, hiçbiri onların en temel haklarını çalmaktan daha utanç verici olamaz. İnsanlar istatistik değildir. Tüm göstermeye çalıştığımız şey bu."
 
İnsanlık, Bourdain'in en iyi çalışmalarının içinden geçen bir akımdır. İnsanlar için dayanışma ve gerçek şefkat gösterdi ve Küba'daki gibi turist odaklı gelişmeden, Kongo'daki gibi sömürgecilikten ve Porto Riko'daki gibi vahşi kapitalizmden, acımasız hükümetlerden nefret etti.
 
Siyaseti sihirli bir şekilde ortaya çıkmadı ve Bourdain'i özselleştirmek bir hata olurdu. O ne ünlü bir aşçıydı ne de doğuştan bir yazardı. "Orta sınıfa özgü yeteneklerin gezgin bir şefi" olduğunu kabul etti. Bir yazar olarak zanaatını üzerinde çalıştı. Doksanlı yılların ortalarında ilk bıçakla yaralanmaları, "pelte gibi" ve "berbat, vıcık vıcık bir yahni çorbası" olarak aklından çıkmayan iki kapari vukuatıydı. 
 
Bir yorumcu onu "muhteşem yemek tasvirleri" için methetti ve şaşırıp kalmış görünüyordu. 2000 yılında yayınlanan çıkış yakaladığı New York City'de restoran endüstrisindeki uyuşturucu, seks ve çılgınlık anlatısı olan Mutfak Sırları kitabında Bourdain zamanı geçmiş domateslerin servis edildiğini ya da ekşi mayaya un eklenerek elde edilen başlangıç yemeklerinin çarpıcı, canlı ve parlak göründüğünü gösterir. Mutfak Sırları, Müfreze ve Yalancının Pokeri filmlerinin dahil olduğu birader gerçekçiliği(bro realism) tarzına aittir. Yemek pişirme, Wall Street ve savaş gibi erkek uğraşlarının karanlık tarafı hakkında uyarıcı öyküler olsa da, bu çalışmalar aksine heyecan arayıcıların bel altını büyüledi. 
 
Doksanlı yılların ortalarında New York City lokantalarında pişen birisi olarak, fiziksel yönden zorlu ama sıradan işler ve Bourdain'in aksiyon dolu anlatısı arasında çok az benzerlik buldum. Ancak, hiç şikayetsiz ağır işiten girişimci adına "sosla maskelenmiş yemek artıklarını" hazırladığı Rockefeller Center'in en tepesinde bir aşçı iken, yaptığı şeyi kaleme dökmesi takdire şayandır.
 
Binlerce dövmeli serseri şef onun simgesini aldı ama duyarlılıklarını değil. Politikası, şef olmaya can atanlara İspanyolca öğrenmelerini, "“Meksika, El Salvador, Ekvator ve Dominik Cumhuriyeti'nin farklı kültürlerini, tarihlerini ve coğrafyalarını” öğrenmelerini, onların yemeklerini yemelerini ve onlara saygı göstermelerini söylediğinde Mutfak Sırları'nda fokurduyordu. Yıllar sonra, Amerikalıların Meksika'nın kendisine değil ama Meksika işçilerine ve sevgi dolu Meksika yemek ve içeceklerine, "Meksika müziğine, Meksika plajlarına, Meksika mimarisine, iç mimarisine, Meksika filmlerine" dayalı ikiyüzlülükleriyle Amerikalıları yüzleştirdi. 
 
Bourdain, daha bir çocukken Vietnam Savaşı'nı protesto ederek ilk politik eğitimini aldı. Onun yazıları gazeteciler dahil yemek ve mutfak kültürü hakkında yazanları etkiledi. The Nasty Bits kitabında Bourdain, George Orwell'in hazırlayıcı aşçılarını, bulaşıkçılarını ve pis restoranlarını tanıttığı Paris ve Londra'da Beş Parasız'ının bir açığa çıkarma olduğunu söyledi - "Bu insanları tanıyorum!" 
 
Bourdain ayrıca, modernleşme geçen yüzyıl ortadan kaldırana dek sekiz yüz yıldan fazladır şehir merkezinde yaşayan büyük yiyecek hali Les Halles'deki sosyaliste dönmüş bir denetleyici işçi ve mahkumun göz alıcı hikayesi olan Emile Zola'nın Paris'in Göbeği'ne atıfta bulundu. Tesadüfen, Bourdain'in çöktü çökecek mutfak kariyeri, yıllarca çalıştığım gazeteye gitmek için önünden geçtiğim ama hiç bir zaman içeri girmediğim bir Manhattan biftekçisi olan Brasserie Les Halles'de zirveye ulaştı.
 
Bourdain'in politik dönüşümü Beyrut'a giden yolda gerçekleşti. 2006 yılında İsrail şehri bombalamadan önceki günlerde oraya indi. Dizinin o bölümü, bir anda düşen bir toplumun gerçek bir belgeseliydi.  Lübnanlı gazeteci Kim Ghattas, sonuç olarak, “Bourdain, ana haber programlarının yapamadığı yollarla ziyaret ettiği ülkelerin politika ve hikayelerini anlatmak için yemekle ilgili diyalogları kullanan yeni bir yaklaşım geliştirdi"ğini söyledi.
 
Bazıları Bourdain'in açığa vurucu hiç bir şey söylemediğini homurdanabilir. Bu doğrudur. Ancak o birkaç yüz her şeyi çok bilen solcuyla bir Facebook muhabbeti yapmıyordu. Bourdain milyonlara ulaştı. Ghattas, "Amerikalılar muhtemelen onun programlarını seyrederek ana haber bültenlerinden çok daha fazlasını dünya hakkında öğrendiler," der.
 
DİŞLİYİ KIRMA
 
Bourdain'in açıklama getirmek zorunda kaldığı tek hata "mankafa birader kültürünü[birbirine benzer şekilde parti yaparak zaman geçiren "geleneksel adamların adamlarının erkek alt kültürüdür]" onaylamaktı. #MeToo sonrasında maçoluğun "özellikle de kadınlara karşı iyi olmadığını" söyledi. Bourdain, aşçıların "cinsel organ hakkında konuşmak için yeni ve eğlenceli yollar bulmaya çalıştıkları bir kültürü göklere çıkaran başından sonuna Mutfak Sırları'nda bolca yer alan cinsiyetçiliği silemezdi. Ancak, detaylı cinsel taciz anlatıları yüzünden mahvedilen yüksek profilli restoran sahipleri Mario Batali ve Ken Friedman ile açıkça tüm bağlarını keserek restoran endüstrisindeki cinsiyetçiliğin aleyhinde konuştu. Açık sözlü ifadesini, Harvey Weinstein'ın cinsel tacizine uğramış olan kız arkadaşı, oyuncu ve yönetmen Asia Argento'ya atfetti.
 
Fakat bir kimse, dünyayı kavrayışında kadınların ne kadar önemli olduklarını onun televizyon çalışmalarında görür. Birçok ülkede Bourdain insanların evlerinde özenli ziyafetlerle ağırlandı. Kadınlar tandırda tavuk güveci, kızarmış balık tabakları ve pilav hazırlarken, "İran, değerli eşyalar gibi ailerden ailelere geçen gizli tariflerin ülkesidir," dedi. O, burnu büyük şefler tarafından hazırlanan 500 dolarlık tadım menülerini mideye indirmedi. Batı'da erkek egemen mutfak imparatorluğu modeli tarafından gasp edilen toplumsal ve kültürel yeniden üretimi yüklenen kadınları fark etti.
 
İran bölümü özellikle etkileyiciydi çünkü Bourdain ve ekibi bölümün çoğu zamanını yüzler, tebessümler, aileler, kahkahalar, çocuklar, piknikler ve dualar eşliğinde geçirdi. Amerikalılara, şaşırtıcı derecede zengin ve misafirperver bu kültürü bombalamaya, vurmaya ve aç bırakmaya istekli olup olmadıklarını soruyordu.
 
2006 Beyrut savaşı bölümünün finalinde yaklaşımı üzerinde derin düşüncelere daldı. "Yemek masasının muhteşem bir düzelteç olduğuna inanmaya başladım. "Dünyanın karşıt taraflarında bulunan insanlar her zaman oturup ve konuşup ve yemek yeyip içebilirlerdi ve dünyanın tüm problemlerini çözemeseler de, en azından ortak bir zemin için zaman bulabilirlerdi. Artık emin değilim." Neşeli bir dizi olmak anlamına gelen şey için Bourdain karanlığa gömüldü. "Belki de dünya hiç de böyle bir yer değil. Belki gerçek dünyada kameralar ve mutlu yemekler ve gezi programları olmadan herkes, iyi ve kötü hep birlikte aynı korkunç çarkın altında eziliyor. Umarım, gerçekten umarım ki, tüm bunlar hakkında yanılıyorumdur."
 
Bu çark son zamanlarda Bourdain'in aklına gelmiş olmalı. Ziyaret ettiği birçok yerde - Küba, Porto Riko, Gazze, İran, Libya, Lübnan - mevcut ABD rejimi altında durum daha da tehlikeli hale geldi. Fakat, umutsuzluğun Bourdain'in intiharına katkıda bulunup bulunmadığı bilinmemektedir. "Hayatın iyi olduğunu" hiç bir zaman hissetmedi, Arjantin bölümünde itiraf etti. Bir havaalanında kötü bir hamburger kadar küçük bir şey onu “günlerce sürecek bir depresyon sarmalına” yollayabilirdi.
 
Bourdain geride bir insanlık mirası bıraktı: bir şeyi sıradan yiyecek olarak alma ve onu farklılıklar arasında bir neşe, anlama, bağlantı ve dayanışma aracına döndürme becerisi. Eğer korkunç çarkı kırmanın herhangi bir umudu varsa hayata geçirilmesi gereken bir derstir.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
        (ÖZGÜRLÜK)

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde