Özgürlük

Demokratik Sosyalistler Azınlık Hakları İçin Savaşmak İstiyor, Onları Bastırmak İçin Değil


 
SHAWN GUDE / MICHAEL A. MCCARTHY
 
 
(Ç.N.: Hiç beklenilmeyen mümkün olabilir mi? Genelde Avrupa'da, özelde Türkiye'de günden güne üzerine ölü toprağı yığılan sosyalizm modern kapitalizmin kalesinde yeniden canlanabilir mi? Yoksa, hayalet geri mi dönüyor? Neden olmasın! ”En büyük felaketler içinde dahi ümidini kaybetme. Unutma ki ilik en sert kemiğin içinden çıkar.”)
 
Kapitalizmin savunucuları, sosyalizmin azınlık haklarını çiğneyeceğini söylüyorlar. Ancak azletmeye çabaladığımız tek azınlık grupları, başkalarının haklarını çiğneyenlerdir.
 

1963, Washington, İş ve Özgürlük Yürüyüşü. Kongre Kütüphanesi
 
İngiltere İşçi Partisi'nin demokratik sosyalist lideri Jeremy Corbyn, İşçi Partisi'nin “bazıları değil, pek çok için” olduğunu söyleyerek politik görüşünü özetliyor. Vermont'un demokratik sosyalist senatörü Bernie Sanders, "sadece milyarderler için değil," herkes adına çalışan bir toplum için savaştığını söylüyor.
 
Bunlar güçlü sloganlar. Demokratik sosyalistleri, kaynaklar ve iktidardan yoksun olan çoğunluğun tarafına yerleştiriyorlar. Ve net bir hedefi tespit ediyorlar: demokratik olmayan statükodan yararlanan nüfusun küçük bir dilimi. 
 
Ama birinin bundan bahsettiğini duymak, bunlar tehlikeli şeyler.
 
The Atlantic Magazine'den Conor Friedersdorf son zamanların sosyalist karşıtlığına katkıda bulunanlardan. Hiç değilse inatçılığı hayranlık uyandırıcıdır. Friedersdorf bu ayın başında demokratik sosyalistleri Sovyet despotizmini desteklemekle suçladıktan sonra, kısa bir süre sonra da demokratik sosyalizmi azınlıklara karşı bir tehlike olarak nitelendirdi.
 
Friedersdorf'a göre, demokratik sosyalistler, "şu anda içinde yaşadığımız politik ve ekonomik sistem tarafından eğer demokrasi radikal olarak biraz alıkonursa azınlıkların kaybedeceğini anlamakta sınıfta kalıyorlar". Onun görüşünde, hiçbir şey, bağnazlığın kurbanlarını demokratik iradenin zorbalığı dışında arzularını sürdürebilecekleri serbest piyasalardan daha iyi koruyamaz.
 
Peki, demokratik sosyalistlerin azınlık hakları konusundaki görüşleri nelerdir? Ve oligarklar dışında tehdit edilmiş hisseden başka biri var mı?
 
Friedersdorf Demokrasiye Karşı
 
Friedersdorf’un baş endişesi, demokratik sosyalizmin merkezi bir parçası olan politikten tutun da ekonomik ve toplumsal alanlara kadar "genişleyen" demokrasi hedefine arka çıkmaktır.
 
Diğer liberterler gibi Friedersdorf da demokrasinin uygulanabilir olması için liberal kapitalizme ihtiyacı olduğuna inanıyor. Mülkiyet hakları ve kapitalist piyasalar, toplumdaki azınlık gruplarının çıkarlarını koruyarak devlet iktidarını kontrol eder. Demokrasinin mülkiyet haklarını çiğnemesine izin verilirse, Friedersdorf, iki yerden birinde soluğu alacağımızı öne sürüyor: Sovyetler Birliği'nde olduğu gibi bürokratik otoriterizm ya da avam takımının bazılarının çıkarına hükmettiği "çoğunluğun tiranlığı".
 
"Toplumun geri kalanının herhangi bir demokratik katılımı olmaksızın," bitmek tükenmek bilmeksizin değişen sürekli rekabet eden özel şirketlerinde neyin üretileceğine karar veren bireysel kapitalistler yerine, neyin üretileceği üzerine kararlar ve denetim devlet planlama kurumlarına ait olacaktır. Ve Oklahoma City gibi metropollerde olsun, olanak dışı bir şekilde olsa da, işçilerin fiili demokratik iradesini kusursuz şekilde yansıtan kararlarını bir hayal edin. 

Üretmek için kaç tane namaz seccadesine işçilerin demokratik çoğunluğu oylayarak karar verecek? Kaç tane Kuran? Kaç tane baş örtüsü? Ne kadar helal et kesilecek? İşçilerin çoğunluğu yeni camiler için ne kadar inşaat malzemesi pay edecekler? 

Öyleyse, genç solcular: Eğer, ve şayet, işçilerin çoğunluğu demokratik kontrol rızalarını kullanırlarsa doğum kontrolünün mümkün olduğu sosyalist bir toplumu tercih eder misiniz? Ya da, kısmen bireyler, üretici ve tüketici olarak ekonomik haklara sahip oldukları için tercihlerine, etraflarındaki insanların çoğunluğunun lanetlenen tercihlerine göre doğum kontrolünü özel işletmelerin üretebildiği bir toplumu mu tercih edersiniz?" 
 
Friedersdorf’un tiranlığa karşı olması takdire şayan. Biz de zalimden hoşlanmıyoruz. Fakat eğer o özgürlük ile ilgili bu kadar kaygılıysa, o zaman çoğu insanın zaten hayatlarının çoğunu tiranlığa maruz kalarak yaşadıkları gerçeğini niçin görmezden gelir? Devasa özel şirketlerin şu anda örgütlenme şekillerini başka nasıl tanımlayabiliriz? Sosyalistler işçi kooperatifleri için çağrıda bulunduklarında ve iş hakkında daha fazla şey söylediğinde, bunu yaparız çünkü kapitalist işyerleri bireylerin haklarını çiğnemektedir.
 
Ve azınlıkların ekonomik hakları nelerdir? Azınlık grupları nadiren haklarını piyasalar aracılığıyla kazanmıştır ya da çünkü bazı entelektüel seçkinler buna karar vermiştir. Kadınların oy hakkı, sendika temsilciliği, medeni haklar mevzuatı, eşcinsel evliliği, Sosyal Güvenlik - hepsi, daha fazla demokrasi ve hak talep eden aşağıdan gelen hareketlerin zaferiydi. Başka bir deyişle, Friedersdorf'un endişe duyduğu haklar, Friedersdorf'un dehşete düşüren kitlesel eylemin zaferleri idi.
 
Dahası, azınlık gruplarının kazandıkları kazanım ve hakların çoğu, mülkiyet haklarına doğrudan bir meydan okuma sonucunda ortaya çıkmıştır - köleliğin ortadan kaldırılması en bariz örnektir. Friedersdorf, demokrasiye olanak sağlayan olarak modern liberal kapitalizmi tanımlayan kurumlar üzerindeki mülkiyet haklarını açıkça savunmaktadır. Ancak bundan daha fazla yanlış olamazdı.
 
Mülkiyet ve Demokrasi
 
Mülkiyet hakları alanında, tüm demokratik toplumlarda özel-kamu gerginliği vardır. Friedersdorf, kamuyu ekonomiye veya özel mülkiyet haklarına çok fazla dahil etmek istemiyor. “Daha fazla demokrasi getireceğine dair sosyalist inanç, sıklıkla romantik bir fantezidir” diye yazıyor.
 
Ama kamu ne kadar yer alınca çok fazla yer alır? Ne kadar demokrasi çok fazla? Friedersdorf, özel işverenlerin Müslüman olan insanlara karşı ayrımcılık yapabilmeleri gerektiğine inanıyor mu?  Kuran okuduğu ya da başörtüsü taktığı için bir işçi patronu tarafından kovulabilir mi? Pastacı eşcinsel bir çifte pasta satmayı reddetmesine izin verilebilir mi? Sosyalizme karşı olan karşıtlığının, bu tür azınlıklara yönelik bir kaygıdan kaynaklandığını iddia ediyor. Yine de Friedersdorf’un özgürlükçü özel mülkiyet görüşüne göre, işletmeler istedikleri her şeyi “kendinin” olan şeylerle yapabilmeli.
 
Serbest piyasa savunucuları bu soruna ikna edici bir cevap verdiklerini düşünüyorlar. Kapitalistlerin kaynaklarını ayrımcı yollarla tahsis etmeleri konusunda özgür olsalar bile, muhtemelen pazar rekabeti yüzünden olmayacaklarını söylüyorlar. 
 
Bu görüş, 1957 tarihli The Economics of Discrimination (Ayrımcılık Ekonomisi) adlı kitabında, piyasaların ırkçı şirketleri cezalandıracağını savunan Chicago okul ekonomisti Gary Becker'a kadar uzanabilir, çünkü uzun vadede firmalar olumsuz ekonomik sonuçlara maruz kalacaktır. Eğer şirketler ayrımcılık yaparlarsa, sav şöyledir, ayrımcılığa uğrayan topluluk o şirketlerin mallarını satın almayacak ve onlara sunulan iş gücü havuzu küçülecektir - her iki durumda ırkçı şirketi ayrımcı olmayan firmalara karşı rekabet açısından dezavantajlı duruma sokar. Dolayısıyla serbest piyasalar azınlığı daha iyi duruma getirici araçlar olmalıdır.
 
Ancak Becker'ın tahmin ettiği şeyin tersi gerçekleşti.
 
Piyasalar 1970'lerde ve 1980'lerde ve 1990'larda demokratik kısıtlamalardan (yani düzenlemelerden) kurtuldukça, Amerika Birleşik Devletleri'nde ekonomik alanlardaki ırksal eşitsizlikler önemli ölçüde artmıştır. Ve aynı kuralsızlaştırma dönemi boyunca ilgili araştırmalar, istihdam, konut, kredi piyasalarında ve satıcılarla olan etkileşimlerde kalıcı bir ayrımcılığın olduğunu gösterir. 
 
Serbest piyasalar, işverenlere ve hizmet sağlayıcılara ayrımcılık yapmak ve yüksek fiyatlar ve kiralar yüklemek için tam yetki vererek çoğunlukla azınlık statüsüne tabi olan eşitsizlikleri derinleştirir. Bu yüzden, diyelim ki kapital piyasalar ezilen azınlık gruplarının karşılaştığı kilit toplumsal sorunları çözmüyorsa, kolektif karar vermeye ne çeşit konular tabi olmalı ve özel tercihlere hangileri bırakılmalıdır?
 
Yani, Friedersdorf bize, devlette demokrasinin olduğu ancak ekonomideki serbest piyasaların ve özel mülkiyetin naif olduğu dünyanın basit bir modelini sunuyor. Başlı başına yanlış kavramlar. İş dünyasının devlete iştirak etmemesi gibi devletin de ekonomiye iştirak etmemesi hayal bile edilemez.
 
Demokratik sosyalistlerin düşündükleri şudur: Mülkiyet alanında, toplumun üretken varlıklarının sahipliğinin çoğunluktan ziyade birkaç zengini zenginleştirmek zorunda olmasına basitçe iman etmiyoruz.
 
Toplumun kaynakları üzerindeki kontrolün orantısız payı ve bu kaynakların yarattığı zenginlik, bireysel özerkliğe ve özgürlüğe değer veren bir etiğe karşı koyar. Friedersdorf'un savunmaya en çok düşkün olduğu değerler, kapitalizmin altını oyduklarıdır.
 
Demokrasi ve Çoğunluk Yönetimi
 
Başka bir ilgili hata, diğerlerinin de işaret ettiği gibi, Friedersdorf'un çoğunluk yönetimini demokrasi ile birleştirmesi. 
 
Demokratik sosyalistler demokrasiyi, insanları eşit temelde tutan ve hayatlarını etkileyen kararları şekillendirme kapasitesine sahip olmalarını sağlayan sosyal bir ilişki olarak anlarlar. Erik Olvin Wright şöyle açıklıyor: "Politik adaletin demokratik eşitlikçi ilkesi, tüm insanların kendi yaşamları üzerinde seçimler yapmak için gereken yetkilere eşit bir şekilde erişmeleri ve içinde yaşadıkları toplumdan ötürü kendilerini etkileyen kolektif seçimlere katılmalarıdır."
 
Bu, hakları (konuşma özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, vb.), ekonomik araçları (böylece katılabilirlik salt biçimsel olmaktan fazlasıdır) ve gerçek ifadelerin karar alımında (sadece seçim sandığında neticelenen değil) söz sahibi olma olanağını gerektirir. Egemenlik ilişkileri ortadan kalktığında ve insanlar bireysel ve kolektif kaderlerini boyun eğdirme zincirlerinden boşandırdığında “Demokrasi yükseliştedir".
 
Friedersdorf’un tanımı daha sınırlıdır, bu da bazı kafa karıştırıcı ifadelere yol açar.
 
Örneğin Friedersdorf, Amerikalıların büyük çoğunluğunun, Black Lives Matter (Siyahların Yaşamları Değerlidir) hareketinin yükselişinden sonra bile, kanun yaptırımlarına hala "pek çok" ya da "epey" bir güven duyduklarını belirtiyor. Çünkü hareket, polis memurlarına şüpheyle yaklaşmakta daha fazla Amerikalıyı ikna edemediği için Friedersdorf bunu demokrasinin sınırlandırılması gerektiği bir durum olarak görüyor - aksi takdirde devlet çekinmeden merhametsizce davranmakta özgür olacaktır.
 
"ABD'de Anayasa'daki anti-demokratik korumalar ve hukuk davası ve uzlaşma kararları gibi anti-demokratik metotlar, kolluk kuvvetlerinin insanlara kötü davranma olanağını azaltan yaşamsal araçlardır," diye yazar.
 
Bu garip bir sav. Bazı açıdan azınlık grupların, çoğunluğu vatandaşlıklarını vermeyi kabul etmede kandırmak ya da onları ikna etmek zorunda oldukları doğrudur. Ancak, o zaman bu çoğunluğun, kendi ilkeleri için savaşanlara kıyasla "demokrasi" kavramı için daha büyük iddiaları olduğunu - olağanüstü güce karşı mücadele eden hareketlerin demokrasinin gerçek taşıyacıları olmadığını- söylemek epey bir sıçrama olurdu.
 
Mayıs 1961'de Amerikalıların çoğunluğu Gallup Anketin'de Özgürlük Sürücüleri'nin eylemlerine karşı olduklarını söyledi. İki yıl sonra, şu anda dünya çapında kutlanan İş ve Özgürlük İçin Washington'a Yürüyüş'ün öncesinde, ankete katılımcıların yüzde 60'ı önerilen miting hakkında olumsuz bir görüş bildirdiklerini söyledi. Yurttaş Hakları Kanunu yürürlüğe girdikten bir ay sonra, neredeyse çoğunluğu yasaya destek verdi. 
 
 William F. Buckley ve Bull Connor demokrasinin tarafında mıydılar, çünkü ırk ayrımı yanlısı dava için yerel ve bazen de ulusal çoğunluklara çağrı yapabildiler? Sivil Haklar Hareketi katılımcıları, Afrikalı Amerikalıların Amerikan yönetimine dahil olmasının demokrasiyi ilerleteceğini düşünürken yanlış mıydı?
 
Sadece soruları sormak bile onların saçmalıklarını ortaya çıkarır. Siyah özgürlük mücadelesinin tamamı, Amerikan demokrasisini sulu bir güldürüden daha fazlası yapan bir mücadele olmuştur. Ancak Friedersdorf, bu hareketlerin zaferini - Afrikalı Amerikalıların asgari korunmalarını - demokrasinin sulandırılmasıyla bir şekilde karıştırıyor. 
 
Siyah sosyalistler uzun süredir kavgalarını çok farklı biçimlerde şekillendiriyorlar. Yeniden İnşa tarifinde W.E.B. Du Bois, köleliğin prangalarını kırmak için örgütlü çabayı "demokrasinin ilgası" olarak adlandırdı ve kitabına "Amerika'da Demokrasiyi Yeniden İnşa Etme Girişiminde Siyah Halkın Yer Aldığı Kısmın Tarihi Üzerine Bir Deneme" altbaşlığını koydu. 1940'larda Jim Crow otobüs kanunu [Jim Crow Yasaları, demiryolları ve tramvaylarda ırk ayrımını benimseyen ilk yasa 1875'de Tennessee'de kabul edildikten hemen sonra, tüm Güney eyaletlerinde birden demiryollarında ırk ayrımı uygulamasına gidildi. Her yere Sadece Beyazlar İçin ve Siyahlar tabelaları asılmıştır] çiğnemekle suçlandıktan sonra Bayard Rustin, “tutuklama ve mahkumiyetimize neden olan koşullar mevcut olduğu sürece, Amerika dünya demokrasisi mücadelesindeki liderliğini sürdüremez,” diye belirtti. Ella Baker’ın biyografisti, on yıllardır sürdürdüğü sivil haklar çalışmasını onun “radikal demokratik bakış açısının” bir kanıtı olarak nitelendirdi. 
 
Friedersdorf'a göre, “demokratik sosyalistlerin teorisi ile demokrasinin fiilen nasıl işlediği” arasında bir kopukluk var. Fakat sosyalistler demokratik siyasetin nüanslarını ve azınlık hakları için aşağıdan yukarıya mücadelelerin tarihini daha iyi kavramış gibi görünüyorlar.
 
Demokratik sosyalizm korunan haklar gerektirir. Bireysel hakların demokrasinin kendisiyle içsel olduğuna inanıyoruz. Toplanma özgürlüğü, iletişim ve kişinin kendi fikirlerini ifade etme özgürlüğü, dernek ve topluluk oluşturma özgürlüğü olmadan demokrasiye sahip olamayız. Bu haklar, çoğunluk görüşüne bakılmaksızın korunmalıdır. Mesele şu ki, bu özgürlükler özellikle ekonomik alanda çok kısıtlanmış durumda. 
 
İşçiler işyerlerinde kendi fikirlerini dile getirmekte özgür değiller, sendika temsilciği oluşturmada serbest değiller, birçok yönden, çok açık görünen işçilerin tuvalet ihtiyaçları için mola vermelerinin engellenmesi gibi, hatta kendi bedenleri üzerinde özerkliğe sahip olmakta özgür değiller.
 
Friedersdorf, demokratik sosyalizm altında Afrikalı Amerikalılar için saç ürünlerinin üretiminden endişeleniyor. Ancak bugün bazı işyerleri bilfiil saç örgülerini yasaklıyor. Ve Sivil Haklar Hareketi'nin bir ürünü olan ayrımcılık karşıtı kanunlara geniş çaplı sahip olduğumuz ölçüde içtenlikle davranmıyorlar.
 
Kapitalizm ve Birey Hakları
 
Koruma altına alınan bir bireysel hak ne olmalı ve ne olmamalıdır?
 
Demokratik sosyalistler, bireyin bireysel haklarının başkalarının haklarına ve özerkliğine tecavüz etmemesi gerektiğine inanırlar. Bu yüzden kapitalizmi bu kadar sakıncalı buluyoruz - işçi güçlerinin mülkiyetsizliği işçileri, bu üretken varlıklara sahip olanların direktiflerine boyun eğmeye ve ürettikleri kısmı bu sahiplere bırakmaya zorluyor. Friedersdorf'un malların bölüşümünde büyük sorun çözücü olarak coşkuyla yere göğe sığdıramadığı toplumun ana üretken varlıklarının özel mülkiyeti (yani kapitalist firmalar), ilk önce onun tepkisini doğuran görünen tüm azınlık haklarını etkiliyor.
 
Ve bu sadece üretim alanında da doğru değil. Azınlık ve ezilen gruplar işçiler olarak sömürüye maruz kalıyorlarsa, aynı zamanda ihtiyaçlarını ve taleplerini tüketiciler olarak karşılamaları için de mücadele ediyorlar.
 
Kapitalist pazarlarda malların nasıl tahsis edildiğini düşünün. Kapitalist firmalar malları ihtiyaç ya da taleplere cevap olarak üretmez ve dağıtmazlar. Kapitalizm sadece bir büyük arz ve talep eğrisi değildir. Aksine, firmalar malları insanların talepleri ve onlar için ödeme kabiliyetleri temelinde üretir ve dağıtır.
 
Ebola salgınlarını tedavi etmek için yeni ilaçlara ihtiyaç duyulmaktadır, ancak Ebola kar getirmeyen bir hastalıktır - bu yüzden tıbbi şirketler bu konuda çok fazla araştırma ve geliştirme parası tahsis etmemektedir. Sıtma ile uğraşanlar gibi, bu talep kapitalist piyasalarda etkili değildir, çünkü sahip olanların çoğu ödeme kabiliyetinden yoksundur. Bu fakir insanların rahatsızlığıdır.
 
Dolayısıyla Friedersdorf “alıcıların salt varlıklarının güvenilir bir şekilde tedarikçilerin yükselmesine yol açtığını” yazdığında, gerçekliği görmezden geliyor: Kapitalizm altındaki birçok azınlık yaşamak için istedikleri ve ihtiyaç duydukları şeyleri alamıyor. İşçi sınıfı ve yoksul insanlar yemek, tıbbi faturalar ve emeklilik için para ödemek için mücadele ediyorlar. Evsiz insanlar sığınaktan yoksunlar, çünkü soğukta uyumayı mı tercih ediyorlar? Kapitalizmin yardım ettiğini düşündüğü aynı azınlıklar, kapitalizmin ürettiği derin eşitsizlikler ve yoksulluk nedeniyle, ihtiyaçlarının karşılanması için etkili bir talepten yoksun olanlardır.
 
Bireylerin malları nasıl tahsis ettiğimizi kontrol etme konusundaki özel gücüne meydan okuyoruz - ihtiyaçtan ziyade kar için - demokratik sosyalistler, azınlık haklarının daha çok kısıtlanmasına değil daha fazla genişletilmesine inanıyor. Örneğin, sağlık hizmetlerini, ödeme gücüne sahip olup olmadığına bakılmaksızın demokratik bir hak olarak görüyoruz. Toplumumuzda devam eden büyük kaynak eşitsizliklerinden dolayı, Friedersdorf'un ortadan kaldırdığını sandığı saf liberter fantezi piyasası bile kapitalistlerin azınlıklara karşı ayrımcılık yapmasına izin veriyor - hatta görünüşte tarafsız bir gerekçeyle olsa bile “sağlık bakım planımızı karşılayamıyorlar.”
 
Azınlıkların Anlamı
 
Günümüzde, nüfusun bir azınlığının yat, malikane ve özel jetlere efektif talebi[ödeme gücüne göre talep, ihtiyaca göre değil] olması nedeniyle kapitalistler bu isteklerin karşılanmasını sağlıyorlar. Yapmalılar mı? Friedersdorf'a göre, cevap evet - onların aşırı taleplerinin salt varlığı kişisel jet tedarikçilerini meydana getiriyor.
 
Ama onun argümanı asla kabul etmediği yalancı bir eşitliğe dayanıyor. Basitçe söylemek gerekirse, helal ete ve doğum kontrolüne erişim hakkı, havyar yemek ve şampanya içme “hakkı” ile aynı şey değildir. Tüm azınlık grupları eşit değildir. Toplumun üretken varlıklarına sahip olan Kapitalistler ve Wall Street finansörleri çok küçük bir azınlık grubu oluştururlar. Bir azınlık grubu olarak toplumların refahı için hakları korunmamalı, çünkü bu hakları korumak, başkalarının haklarının sistematik olarak çiğnenmesi anlamına gelir.
 
Bu, ekonomik alanda demokrasinin eksikliğine bağımlı olan adaletsiz bir faydadır. Demokratik sosyalizmin amacı, daha adil bir toplumsal düzenlemeye doğru ilerlemektir. Albert Einstein'ın 1949'da belirttiği gibi, “sosyalizmin asıl amacı, insan gelişiminin yıkıcı safhasının ötesine geçmek ve aşmaktır.”
 
Demokratik sosyalizm, zenginlerin politik haklarını bireyler olarak kısıtlamayacak. Ancak kaynakların tahsisi üzerindeki kontrollerini demokratikleştirecek ve her öğünde hayvar yeme ve şampanya içme "haklarına" son verecektir.
 
Bireylerin eşit katılım ve gelişme kapasitesine sahip olduğu demokratik bir devlet yönetim şekli ile üretim ve kaynakların tahsisi ile ilgili kararların alınması konusunda demokratik sosyalizm bireyin haklarını engellemeyecektir, aksine genişletecektir. Daha fazla insan, haklarına sahip olacak ve kendi emeklerinin ürünleri ve tükettikleri ve erişime sahip oldukları şeyler üzerine daha fazla söz sahibi olacaktır. Doğum kontrolü, ödeme kabiliyetine değil, ihtiyaca göre dağıtılmalıdır.
 
Aslında Friedersdorf, Friedrich Hayek'in, "Eğer bir tekelci ile karşılaşırsak onun insafına kalırız," deyişine atıfta bulunduğunda bu birazcık ironiktir. Çoğu işçinin ve tüketicinin kapitalist toplumda karşı karşıya kaldığı koşulları basitçe tarif edebiliyor.
 
Friedersdorf seccade, helal gıda, seks oyuncakları ve doğum kontrole erişimi sağlama ile ilgili konuşsa da, tüm bunların dışında ilgilendiği şey kapitalistlerin mülkiyet hakkıdır.  Kişisel mülkiyet, toplumların üretken varlıkları üzerindeki kontrolüne eşdeğer değildir; helal gıda üretim aracı değildir.
 
Zaten, tüm üretim planlanmaktadır - sadece bugün, karlılık temelinde planlanmaktadır. Üretimin sadece efektif talebi değil, gerçek talebi yansıtacağı senaryoları hayal edebilirsiniz. Ve bu tam da demokratik sosyalistlerin aklında tutuğu şeydir. Demokratik sosyalist ismini hak edecek herhangi bir alternatifte helal gıda isteyenler buna sahip olacaklardır, ama aynı zamanda uyuyacakları sıcak bir yuvaya da sahip olacaklardır.
 
Demokrasi -ve Azınlık Hakları- İçin Savaşmak
 
Friedersdorf, liberter bir harikalar diyarına atlamış ve asla çıkış yolunu bulamamış gibi görünüyor. Birinin diğeriyle dengede olmadığı, bütünleşmeyi defettiği, rekabet eden çeşitli güç adaları hayal ediyor. Nasıl örgütlendiklerini görmek için o adaların içerisine bakmayı düşünmüyor.
 
Örneğin ataerkil koca, devlete denge sağlayan bir güç olarak görülebilir ancak onun gücü demokratik ilkelerden kaynaklanmaz. Demokratik sosyalistler bu tür düzenlemeleri yıkmak için devlet eylemini salık verirler. Bu durumda, tümü kapitalistlerin karlılığını etkileyen, barınma, eğitim ve sağlık bakım gibi hakları garanti ederek kadınların istismarcı ilişkilerden kaçıp kurtulmasına yardım ederler.

Öyleyse görüşlerimiz arasındaki fark, Friedersdorf'un bireysel hakları tanıması ve demokratik sosyalistlerin onları hor görmesi değildir. Fark, demokratik süreçlere tabi olması gerektiğini düşündüğümüz şeylerin içinde yatıyor.
 
Demokratik sosyalistler, kişisel kar için mal ve hizmetlerin özel tahsisatını politik kısıtlamalara tabi tutmak istemektedir, çünkü azınlık grupları için bile talepleri olan ürünleri en iyi şekilde karşıladığını düşünmüyoruz. Demokratik sosyalizm altında insanlar sadece kendi yaşamları üzerinde daha fazla kontrole sahip olmayacak, aynı zamanda daha da iyi durumda olacaklar.
 
Bu arada, polis şiddetine ve merhametsiz göç zorlamalarına karşı başkaldıranlar, hapishane grevlerini ve kamu kurumlarındaki yolsuzlukları duyuranları destekleyenler, azınlık hakları için en ön cephelerde mücadele edenler demokratik sosyalistlerdir. Politik alandan tutun da ekonomik ve sosyal alanlara kadar demokrasiyi genişletme çağrımız aynı kararlılıkla hayat bulabilir. Dikkat edin oligarklar. [Amerika'da bir hayalet dolaşıyor.]
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
(ÖZGÜRLÜK)

Demokratik Sosyalizm Sosyal Demokrasi Değildir.

 
 
MICHAEL A. MCCARTHY
 
Norveç gibi sosyal demokrasiler daha insani, adil, demokratik toplumların mümkün olduğunu göstermektedir. Fakat demokratik sosyalistler, onların ötesine geçmek isterler.
 
Demokratik kurumlarına ve sağlam sosyal güvenlik ağına tam olarak güvenen bir grup Norveçli bir dağa tırmanıyor. Fakat toplumları daha ileri gidebilir. Torgeir Storflor Moen / Iskar Norseman Xtreme Triatlon Getty Images'dan
 
“Demokratik sosyalizm” kavramı tartışmaya açık bir alandır, bu yüzden uzun vadeli hedeflerimizi ve kısa vadeli stratejilerimizi açıklığa kavuşturmada fikirlerimizi ileri sürmek için şu andan daha iyi bir zaman olamaz. Mathieu Desan ve benim yakın zamanda Jacobin'de tartıştığımız gibi, kapitalizmi aşan ve demokrasiyi derinleştiren uzun vadeli bir vizyona sahip olmak, fırsat eşitliği ve sosyal dayanışmayı, iyi bir topluma rehberlik etmesi gereken temel ilkeleri gerçekleştirmeye yardımcı olacaktır.
 
İskandinav sosyal demokrasileri demokratik sosyalizm vizyonunda nerede yer alırlar? Bu, makalemize cevaben Matt Bruenig tarafından ortaya atılan ciddi bir sorudur. Matt Bruenig, Sovyetler Birliği'nin bir demokrasi olmadığında hem fikirdir, çünkü devlet halka hesap vermiyordu. Ancak, bu eleştirinin parlamenter demokrasiler olan İskandinav ülkeleri için geçerli olmadığını söyler. Böylece, demokratik sosyalizm vizyonumuz ile Norveç gibi gerçekte var olan sosyal demokrasiler arasında sert bir çizgi çekmek yanlıştır.
 
Bu nokta, basit bir soruya doğru kaymaktadır: Norveç gibi ülkeler, demokratik olarak yönetilen bir ekonomi ve toplumun neye benzediğini düşündüğümüz şeyin sınırlarını temsil ediyor mu? Eğer öyleyse, sosyal demokrasi nihayetinde demokratik sosyalizmle aynı şey midir? 
 
Benim savım, İskandinav ülkelerinin Sovyetler Birliği gibi demokratik olmadığı değildir, ancak politik demokrasinin olduğu İskandinav ülkelerinde bile demokratik sosyalizm, yine de şu anda mevcut olandan daha fazla demokratikleşme ve ekonominin kamu mülkiyeti anlamına gelecektir.
 
Demokratik Sosyalizm Sosyal Demokrasi Değildir
 
İskandinav ülkeleri - Finlandiya, Norveç ve İsveç - sosyal demokrasilerdir. Anayasal temsili demokrasilere, kapsamlı sosyal yardımlara, devlet tarafından yönetilen emek ve sermaye arasında şirketçi toplu pazarlığa ve ekonominin bir takım devlet mülkiyetine sahiptirler. Bu kurumlar, neoliberal çöplüğümüze göre çok daha tercih edilebilirdir.
 
Ancak, işyerinde ve ekonominin yönetiminde emeğe daha büyük bir ses verilse bile, kapitalist kontrol, işyerlerinin büyük çoğunluğu üzerinde devam eder.
 
Sosyal demokrasilerde ana üretim varlıklarının kamu mülkiyeti olabileceğe kıyasla sınırlıdır. En güçlü örneği göz önüne alalım, Norveç. Bruenig, devletin yetmiş dört şirkete sahip olduğuna işaret ederek kamu mülkiyetine vurgu yapıyor. Bu küçük bir mesele değil: Norveç'te devlete ait işletmeler (KİT'ler) GSYİH'nın yaklaşık yüzde 60'ını oluşturuyor. Çoğunluk, devlet ortaklığının yaklaşık yüzde 60 sorumlu olduğu(devlet yaklaşık hisselerinin yüzde 67'sine sahiptir) devlete ait petrol şirketi Equinor tarafından oluşturulmaktadır. Toplamda, petrol şirketi de dahil olmak üzere KİT'ler yaklaşık 280.000 işçi istihdam etmektedir.
 
Ancak mutlak sayılar her zaman kendi bağlamı dışında aldatıcıdır. Norveç'te yaklaşık 2,8 milyon toplam çalışan işçi var. Devlete ait işletmelerde bu istihdam edilen işgücünün sadece yüzde 10'u çalışır. Kamu sektörü genel olarak işgücünün yüzde 30'unu, kapitalist dünyanın en yüksek oranını istihdam etmektedir. 
 
Bu, diğer kapitalist demokrasilere kıyasla çok fazla olmakla birlikte, Norveç devleti hala, kapitalist firmalarda çalışan işçilerin önemli bir çoğunluğunu hayatlarını idame ettirmeleri için yalnız bırakıyor. Bu, diğer sosyal demokrasilerde de böyle. 
 
Diğer yandan demokratik sosyalizm,  toplumun üretken varlıklarının büyük bir çoğunluğu üzerinde kamu mülkiyetini, özel olarak bu üretken varlıklara sahip olanlar için işçilerin işgücü piyasasına girmeye zorlanması gerçeğini ortadan kaldırmayı ve sadece devlet içerisinde değil aynı zamanda işyerlerinde ve topluluklarda daha güçlü demokratik kurumları kapsamalıdır. Bizim demokratik sosyalizm nitelendirmemiz ekonomide meselelerin özünü kavrayan derinleştirilmiş bir demokrasiyi temsil eder.
 
Bu ayrım çok önemlidir, ancak Bruenig bunu geçiştiriyor gibi görünmektedir. Böyle yaparak, bu tartışmada aslında neyin söz konusu olduğunu göz ardı eder: neden, sosyal demokrat ülkelerdeki nispeten sınırlı kamu mülkiyeti ve ekonomik demokrasinin, daha kapsamlı bir şeyden daha çok tercih edilebilir ya da daha uygun olduğunu düşünüyor.
 
Bu, daha kısa vadeli politika hedefleri değildir; sosyal demokrasinin kurumlarının çoğu bugün sosyalistlerin temel talepleri olmalıdır. Bu, sosyalist olarak uzun vadeli vizyonumuzla ilgilidir.
 
Sosyal Demokrasi'nin Limitleri 
 
Sosyal demokrasinin sınırlarının merkezinde, istihdam için kapitalist firmalara büyük ölçüde bağımlı olan tüm toplumlarda devam eden bir sorun var: hangi iktidar şekilleri en önemli? Zinde bir politik demokrasi ile bile başlıca kapitalist ekonomileri içeren toplumlarda iktidar esas olarak parlamento aracılığıyla uygulanmaz. Şirketler, basitçe yatırım ve kaynaklarını tahsis etme becerilerinde, kamuoyunda devasa etkileri olan kararlar alırlar. Ve bu güç temsili demokrasinin kurumlarının altını oyar. 
 
Tamamen özgür ve adil seçimlerin olduğu en iyi biçimsel demokrasilerde bile özel şirketler hala, kar sağlamayı koruyan politikaları desteklemek için baskı altında olan seçilmiş devlet memurları üzerinde orantısız bir etkiye sahip olacaktır. Fakat eğer göreve seçildilerse ve sorumlularsa bu nasıl olabilecektir? Kapitalist şirketlerin sahiplerinin seçmenlerin çok küçük bir azınlığını oluşturduğu sosyal demokrasilerde bile devlet bürokratları niçin karı savunurlar?
 
Çoğu insanın geçim kaynağı büyük ölçüde firmalara bağımlı olduğundan, hem seçmen hem de politikacılar iş dünyasının mutlu olacağı politikaları tercih etme eğilimindedirler. Ancak, sosyalist bir gündemin ilerlemesi durumunda, iş dünyasının yatırım stokları azaltmak için gücü vardır.
 
Ekonominin yavaşlaması, vergiler yoluyla devletin gelirlerini düşürür, işsizliğe yol açar ve kemer sıkma doğrultusunda izlenen yolu tersine çevirerek ya da bir darbe yoluyla zorla kaldırarak alışıla geldiği üzere sosyalist politikacıların seçilmiş görevlerinden uzaklaştırılmalarıyla son bulur. Kapitalist ekonomi, seçmenleri için sosyalist kurumlar kurmaya niyetlenen demokratik olarak seçilmiş devlet yöneticileri üzerinde otomatik cezalandırma geri tepkisi gibi davranır. 
 
Bu nedenledir ki, Bruening ve benim gerçekleşmesini görmekten çok hoşlanacağımız, firma sahipliğini sermayeden halka devredecek bir proje olan, İsveç'teki Meidner ücretliler fonu nihayetinde bütünüyle kurulmada başarısız oldu. Demokratik olarak desteklense de, bu proje kapitalistlerin varlığını tehdit etti ve kapitalist iktidar tarafından baltalandı. En iyi sosyal demokrasilerde bile, kapitalizm ve demokrasi arasındaki yakınlaşma istikrarsızdır. 
 
Norveç sermaye saldırılarına karşı koyabilecek kurumlara sahip mi? Eğer yatırımın sosyalist ilkeleri tarafından rehberlik edilirse, görünen o ki, Norveç'in egemen servet fonu iş gücünün bu tür gücüne karşı bir savunma hattı sunabilir. 1990 yılında devlet petrol şirketinden gelen fazla karları yatırım yapmak için bir araç olarak kurulan fon 2017'de 8.488 milyar kron büyüklüğe ulaştı. Bir sermaye saldırısında varlıklar, özel güçlerini sosyalist kamu politikasına karşı koymak için kullanan şirketlerden gelen yatırım azaltma ya da işsizlik kayıplarına karşı mücadele için yeniden tahsis edilebilir.
 
Ancak fon hiç bu şekilde kullanılmadı ve yerli iş dünyası gücünü zayıflatmak için ciddi değişiklikler yapılması gerekecektir. Norveç’in çok daha küçük folketrygdfondet fonlarından farklı olarak, bağımsız varlık fonları esasen yerel yatırım yapmadı. Dünyadaki halka açık şirketlerin ortalama yüzde 1,4'üne sahip olarak, daha fazla yerleşik ekonomik krizlerden kaynaklanan riskleri dengelemek için uluslararası yatırım yapmaktadır. 
 
Övgüsüne değer şekilde, bu fon çok fazla öldürücü bazı ürünlerde (tütün, nükleer silahlanma ve parça tesirli silahlar ve kömür) sermaye yatırımın azaltılmasında aktif rol aldı ve dünyanın en büyük şirketlerinin uygulamalarını değiştirmeye çalışmak için sık sık hissedar sesini çıkarıyor. Ancak fon sonuçta kar güdüsüyle yönlendiriliyor ve küresel kapitalist rekabet ile sınırlandırılıyor. Bu prensip sahibi tutum almaların para maliyeti çok az olmuştur. Kapitalist yatırımcılığa karşı bir siper olarak kullanılırsa, önemli ölçüde daha fazla risk alması ve potansiyel olarak zarara uğramadan girişimlere yatırım yapması gerekecektir.
 
Fon, Norveç halkına gerçek faydalar getiriyor ve ayrıca yatırımın kapitalist mantığına karşı koymak için gerçek fırsatlar sunuyor. Fakat demokratik sosyalizme böyle bir geçişi çok daha fazla olası yapabilmesi, Norveç'in halihazırda demokratik sosyalist olduğunu göstermez.
 
Daha Fazla Demokrasi, Daha Fazla Kamu Mülkiyeti
 
Sosyal demokrasi paradoks gibi bir şey içerir. Var oluşu toplu grevlere ve hem politik örgütlenmeleri hem de refah reformları ve ekonomide yönetime katılan kurumlarını üreten sendika örgütlenmesinin büyümesine bağlıdır. Bunlar amaçlamamız gereken hedeflerdir. 

Fakat tarihsel olarak, sosyal demokrasiler kendilerini güçlendirdikçe, bu reformları, devlet memurları ve sendika temsilcilerini yönlendiren çeşitli toplumsal güçlerin başlıca temsilcileri, sermayenin açlığını gidermek için her şeyden önce sisteme imkan veren işçi sınıfı kışkırtıcılığını ve dayanışmasını frenlemelidir.

Kapitalist kriz büyümenin altını oyduğu zaman, bu tedirgin ittifaklar yıkılmaya meyillidir ve sosyal demokrasiler, Danimarka, Almanya, Hollanda ve ABD gibi  çok çeşitli kapitalist ekonomilerle paylaştıkları bir özellik olan, kendilerinin sağa kayan liberalleşme yollarında çoğunlukla masrafları kısarlar. 1970'lerin başında Norveç'te petrolün keşfinin katıksız şansı, GSYİH'nın büyük kısmına devletin sahip olma ana sebebi veya ülkenin her şeyden önce bu kadar önemli bağımsız bir fona sahip olma nedeni, gerçek demokrasi ve kamu mülkiyeti üzerindeki derin kısıtlamaları göz ardı etmek için yeterli değildir.

Demokratik sosyalizm, demokratik bir toplum için yol gösterici idealimiz olarak adlandırdığımız şey ise, o zaman İskandinav sosyal demokrasilerin aslında demokratik sosyalist olduğu konusunda ısrar etmek ne kadar söz konusudur? Bunun bir cevabı, bunu böyle yapmanın, başarısız otoriter sistemlerle ekonomide artan sosyal müdahaleyi eşit kılan kötü niyetli muhafazakar argümanlara karşı koyabilmesidir. Ama bu durumda, neden açıkça daha kolay olanı yapmıyorsunuz ve bunu açıkça sosyal-demokratik gerekçelerle savunmuyorsunuz? Kendinize sosyalist demekten niçin rahatsız oluyorsunuz?

Şüphesiz ki; İskandinav tarzı refah devleti neoliberal alternatifimize büyük ölçüde tercih edilir ve burada, ABD'de onun bazı çok önemli kurumlarını inşa etme doğrultusunda çalışmalıyız. Fakat kendimizi demokratik sosyalistler olarak adlandırarak, sosyal demokrasinin olanaklı kıldığından daha çok toplumun daha derin demokratikleşmesi için büyük amacımızın işaretini veriyoruz.

*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
(ÖZGÜRLÜK)

İÇKİ VE SOSYALİZM

 
RALF HOFFROGGE
 
 
ÇEVİRİ
LOREN BALHORN
 
(Ç.N.: Düşüncelerin metalaştırıldığı ve alınır satılır kılındığı günümüzde hemen her alanda geçmişimizin deney ve deneyimleri yanlış ve doğrularıyla bizlere ışık tutuyor. Şu anda içinde bulunduğumuz karanlık tünelde "umut sandığımız ışığın tren farı olmamasına" dikkat etmek için geçmişimizin tüm kazanım ve kayıplarına eleştirel aklın ve diyalektik materyalizmin rehberliğinde sarılmalıyız. Bu yüzden önemsizmiş gibi görünen ufak meseleler bile toplumun şekillenmesinde ve şekillendirilmesinde hayati rol oynayabilirler. Alkol de bunlardan biridir. . .
 
Kendi aklınız ve benliğiniz, yani temel insani değer ve erdemler dışında herhangi bir dış etkeni kendinizi ifade etme amacıyla kimliğiniz haline getirdiğiniz de, yaşadığınız tüm ego ve kompleks patlamasının yanıltıcı ve sözde gurur okşayıcı sarhoşluğu içinde, hem kendinize hem de çevrenize zararlı bir varlık -bir nevi "yaratık"- haline dönüşürsünüz. Büründüğünüz kimlikler politik olanla kesiştiği için de bunun farkına varamazsınız. Çünkü çoğunluk bu kimliklere bürünmüştür. Politik olan aynı zamanda meşru ve yasal kılınmıştır. İnsanlık dışı da olsa genel geçer kabul görür. Toplumsal kimlikler böyledir. Ya bireysel seçimler. Bireysel kimlikler. Bir kimliğe dönüştürülenler... Ve ister toplumsal ister bireysel olsun nihayetinde sınıfsal mücadelesinin parçalanmasına ve işçi sınıfının bölünmesine hizmet eden tüm kimlikler. . . 
 
İçki de bunlardan biridir. Kompleksler ve saplantılar girdabında bir kimlik ifade etme biçimine sokulduğu zaman bir canavara dönüşür. Birey, hiç beklemediği bir anda, kendi çevresine, sınıfına ve topluma karşıt bir "kurt adam"a dönüşebilir. İçki için belki de en güzel sözü, aynı zamanda bir alkolik olan, Scott F. Fitzgerald söylemiştir. Üzerine başka bir şey söylemeye gerek yok. "Önce sen bir içki içersin, sonra içki bir içki içer, sonra da içki seni içer.")
 
 
 

Alman sosyalistleri, schnapps[damıtık alman içkisi] çılgınlığının işçi sınıfı yaşamında bir veba olduğunu biliyorlardı. Örgütlerini bira etrafında inşa ederek savaştılar.


Frankfurt am Main'da birahane, Almanya, 2007. Jorge Royan / Wikimedia
 
 
Çalışan insanların hayatlarını demokratik olarak şekillendirebilecekleri bir dünya için mücadele etmek aynı zamanda küçük şeylerle uğraşmak anlamına da gelir. Ondokuzuncu yüzyıl Alman emek hareketi için, bira dostu ülkenin hızlı sanayileşmesinin kargaşasının ortasında, bu aynı zamanda alkol hakkında konuşmak anlamına da geliyordu. Yönetim dışında fabrika işçileri arasında dahi dağıtılan Schnapps işçilerin duygularını köreltti ve kronik sefalete yol açtı. Güçlü Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) “likör vebası”na karşı savaş ilan etti -ve bunun yerine işçilere hemen sokağın aşağısındaki barda sadece kutlama amacıyla soğuk bir şişe açmalarını tavsiye etti.
 
Almanya'nın sosyalist hareketinde alkolün oynadığı son derece ikircikli rol üzerine en keskin ifadelerden biri SPD dergisi Die Neue Zeit'te 1891'de yayınlanan bir makalede yer aldı. Alman sosyalizminin gurusu Karl Kautsky okuyuculara, "içki düşmandır," diye açıkça seslendi. Bu bildiri basit gelebilir, ancak Kautsky'nin müdahalede bulunduğu tartışma daha karmaşıktı. Kautsky içki içmemenin veya yasağın destekçisi hiç de değildi -içkiyi kötülemesine rağmen, işçi hareketinin barlarını ve tavernalarını proleterlerin özgürleşmesinin temel dayanakları olarak savundu.
 
Kautsky’nin makalesinden on yıl önce, Almanya'nın barları, baskıcı Sosyalist yasalar ya da etkinliğini azaltan "sosyalist karşıtı yasalar" sırasında, SPD için sosyal tabanını inşa etmede çok önemli bir alan sunmuştu. Buralar, aslında, başlıca sosyal alanlar, kendi daireleri herhangi bir boş zaman geçirmek için oldukça sıkış tıkış olan işçiler için kolektif "proleter oturma odaları" idi. Ondokuzuncu yüzyıl Almanya'sında bira gerçekten yeni ve meydan okuyan bir sınıf hareketinin motor yağlama yağı idi.
 
LİKÖRLER - SCHNAPPS
 
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Almanya'daki işçi sınıfı alkol tüketimi ülke ekonomisindeki gelişmelerle yakından bağlantılıydı. Alman Konfederasyonu'nun en büyük ve en güçlü devleti olan Prusya Krallığı'ndaki 1807 ortaçağ köylülerinin kurtuluşu, Alman sanayileşmesini 19. yüzyılda kolaylaştıran en önemli ön şartlardan biriydi. Bununla birlikte, daha az bilinen, Prusyalı köylülerin, çok büyük paralara soyluların büyük mülk sahiplerinden özgürlüklerini satın almak zorunda kalmalarıdır. Toprak sahipleri, ülkenin ilk kırsal endüstrilerinden biri olan likör damıtevlerini kurmak için bu ödemelerden gelen sermaye akışını kullandılar. Yatırım, topraklarında yetişen tahıllar meşhur sert likörün ana maddesi olduğu için doğal olarak toprak sahiplerine düştü. Üretim araçlarının sahipleri için, likörü damıtma sadece fazla artı değer anlamına geliyordu.
 
Sonuç olarak likör, Almanya'nın ondokuzuncu yüzyıl ilk sermaye birikimi dalgasının en önemli maddesini temsil ediyordu. İçki, feodal lordlardan tarım kapitalistlerine dönüşen, "Junkers" adıyla anılan Elbe nehrinin doğusundaki asil toprak sahipleri tarafından üretildi. Ancak, likörler, çiftlikler ve lokal işyerlerinde proleterler tarafından büyük ölçüde tüketildi. Daha sonra, on beş saate kadar olan kısıtsız iş günlerinin yaygın olduğu büyük Alman şehirlerinin büyük fabrikalarında da popülerlik kazanacaktı. 
 
Bugün bu döneme baktığımızda, insanların bu inanılmaz fiziksel strese nasıl dayanabildiklerini hayal etmek neredeyse imkansız. Açıkça söylemek gerekirse cevap, likör idi. İş yerinde alkol içmek, 19. yüzyılın başlarında hiçbir şekilde yasa dışı değildi, ama aslında normu temsil ediyordu. İçki, işçilerin duygularını ve zamanın geçişinin bilinirliğini köreltti ve onları çelik üretiminin yarattığı dayanılmaz ısıya ya da kışın dışarıda çalışırken ki yakıcı soğuğa karşı duyarsızlaştırdı. 
 
İşverenler işçilerinin işte sarhoş olmalarını açıkça desteklediler. Alkol vücudun doğal uyarı sinyallerini uyuşturdu ve patronlara işçilerin emek güçlerini en son damlasına varıncaya kadar sıkmak için olanak sağladı. Aynı zamanda, genelleştirilmiş alkolizm, proleter dayanışma üzerinde feci bir etki yaptı ve grevlerin önlenmesinde son derece etkili oldu. İşverenler için alkol aynı zamanda yararlı bir ek gelir kaynağını temsil ediyordu - sadece Junker'ler pay alanlar değildi, birçok patron da artık işyerinde sert içki satıyordu. Esasen, sektörün her kolu düzenlemeden para kazanmayı başardı. Çoğu zaman, işverenler işçilerin ücretlerinin bir parçası olarak doğrudan doğruya schnapps dağıttılar.
 
ALKOLİZMLE SAVAŞMA . . . BİRA İLE?
 
Bu koşulların ahlaki ve etik bakış açısı göz önüne alındığında, çalışan nüfus arasında gerçek bir “likör vebası” olduğu şikayetlerinin on dokuzuncu yüzyılın başlarında yaygın hale gelmesi şaşırtıcı değildir. İlk Alman içki bırakma hareketi, kilise ve orta sınıf çevrelerinde kök salarak 1830 yılında ortaya çıkmaya başladı. Ancak hareketin talepleri her zaman üreticilerden ziyade likör tüketicilerine yöneltildi. Ataerkil ve devlet dostu karakteri çoğu işçiyi kuşkulandırdı - çok az etkisi oldu ve başarısız birleşik bir Alman cumhuriyeti yaratma girişimi olan 1848 devriminden sonra da kolu kanadı kırıldı.
 
Demokrasi bocaladıkça kapitalizm uçmaya başladı ve 1850'den itibaren ülke büyük bir sanayileşme dalgasına maruz kaldı. Üretim ilişkilerinin bu dönüşümü ile birlikte Almanya'nın alkolik üstyapısında da değişiklikler meydana geldi. Nitekim, vasıfsız işgücüne dayalı ilk geniş kapsamlı sermaye birikim dalgası tükeniyordu ve ülkenin imalat sanayisi daha karmaşık görevler için vasıflı işçilere giderek daha fazla ihtiyaç duyuyordu. Bu vasıflı işçilerin yeni keşfedilmiş vazgeçilmezliği onlara sadece etkili grev yapmalarını sağlamadı aynı zamanda içme alışkanlıklarını da değiştirdi.
 
Oldukça basit bir şekilde, modası geçmiş geleneğin proletaryası artık ağır makineler, lokomotif motorlar ve hassas aletler içeren dünya piyasasına ayak uydurmak için gerekli olan üretim türlerini kıvıramadı. Özellikle mühendislik ve metal işleme endüstrileri, çalışanlar en azından biraz ayık olduğunda gelişebilirdi. İşçilerin kendileri de bir dereceye kadar ılımlı olmakla ilgileniyordu: Kendi sağlıkları ve çalışma yeteneklerinin sürdürülmesinin yanı sıra büyüyen siyasi örgütlenmeleri de belli bir düzeyde söz sahibi olmayı gerektiriyordu.
 
Çok geçmeden, likör ve alkolizmle mücadelede beklenmedik bir müttefik ortaya çıktı: bira. Pilsen birası gibi biraların ortaya çıkışı 1870'lerin başında içeceği daha yaygın hale getirdi. Pilsen birası dayanıklıydı ve günlerce bozulmadan kalabiliyordu. Bu şekilde depolanabilir ve nakledilebilirdi ancak mayalamak için soğuk yer gerekliydi- geleneksel Bohemia mağaraları gibi. Ne var ki elektrikli soğutma sistemlerinin icadı, bu özel içeceğin proletaryanın çalıştığı ve içtiği yerler olan Berlin, Dortmund ve Hamburg şehir merkezlerinde üretilmesine izin verdi.
 
İşyerinde bira, çok daha yavaş bir içme hızına ve işçilerin fiziksel koordinasyonunu tamamen engelleyen likörlerin aksine çok daha fazla kontrollü hafif bir sarhoşluğa imkan verdi. Böylece içilen bira patronlar tarafından da hoş karşılandı ve likörlere bir alternatif olarak pazarlandıkları büyük fabrikalarda tekrar doğrudan satıldı. 
 
İçme alışkanlıklarındaki değişiklik, işçi sınıfının büyüyen bir segmentinin daha yavaş ama daha pahalı birayla sarhoş olmasının sağlanması için gereken adımların atılmasıyla daha kısa çalışma saatleri ve ücret artışlarıyla ödüllendirildi. Daha ucuz alternatif olan schnapps, düşük ücretli işçiler arasında ve özellikle de sefil çalışma koşullarının yaygın olduğu yerlerde geçerli olmaya devam etti. Örneğin 1907'de Potsdam'daki bir hükümet müfettişi, tuğla fabrikalarındaki likör tüketiminin günde iki litreye ulaşmaya devam ettiğini tespit etti. İşyerinde kazaların önünü kesen düzenlemelerin yavaş yavaş yürürlüğe girmesi, işyerinde alkolün yasaklanması ve hem bira hem de likörlerin özel alanlara sürgün edilmesi 1900'lü yıllarda ancak mümkün oldu. 
 
Daha kısa çalışma saatleri, ücretli işçiliğin ve uyku ve yeme gibi fiziksel ihtiyaçların artık işçilerin tüm günlerini kaplamadığı anlamına geliyordu. Boş zamana benzeyen bir şey - o zamana kadar tamamen bilinmeyen bir kavram - ortaya çıkmaya başladı. Ama insanlar bu zamanı nerede geçireceklerdi, ve nasıl? Bütün ailelerin çoğunlukla bir odada birlikte yaşadıkları proletaryanın sıkışık daireleri pratik bir seçenek değildi. Sonuçta, bu geçerli düzenleme en azından erkek aile üyelerinin günlerini başka bir yerde geçirecekleri varsayımına dayanıyordu.
 
Çalışan erkekler, yeni kazanılmış yüksek ücretlerini yatırma fırsatının yanı sıra bu bilinmedik boş zamanı öldürmek için köşedeki barda bir yer buldular. Barlar, işçi sınıfı dairelerinden mahrum proleterin oturma odasını temsil ediyordu. Barlar sadece alkol alma alanları değildi, aynı zamanda, özellikle de sendikaların ve SPD'nin toplantılar düzenledikleri “parti barında” ya da Parteikneipe'de biraraya geldikleri ve iletişime geçtikleri yerlerdi. Burada grevler ve hatta devrimler planlandı: 1918'in Kasım Devrimi'nin ya da Alman monarşisine son veren işçilerin ve askerlerin ayaklanmasının yapıldığı toplantıların bazıları Berlin barının dumanaltı olmuş arka odalarında organize edildi.
 
KAPİTALİST DEVLETE KARŞI SOSYALİST BARLAR
 
Almanya’nın sayısız siyasi örgütleri ve topluluk dernekleri ile toplumca kabul edilmiş tutum ve davranışlara isyan eden işçi sınıfı kültürü, büyük ölçüde ülkenin tavernalarında gelişti. Yaşanabilir alternatiflerin yokluğu nedeniyle, içki yasağı yanlısı gruplar bile buralarda toplanmaya mecbur kalıyordu. Bununla birlikte, Schapps, aynı anda içkicilerin tartışmalarda yer almasına izin verirken çoğunluğun çok daha rahat bir hızda tüketime olanak sağladığını hissettikleri bir içecek tercihi olarak biraya göre uzun zamandır arka planda kalmıştı. 
 
Bar, aynı zamanda, işçi partilerinin Alman devletinin büyük çaplı baskısına uğradığı ve sendikaları yasakladığı 1878-1890 arası anti-sosyalist yasalar döneminde işçi hareketi için de hayati bir sığınaktı. Sadece bireysel sosyalistlerin parlamento için adaylığını koymasına izin verildi - herhangi bir kolektif örgütlenme bastırıldı. Bununla birlikte, hareket, içki içmek için uğrayan politik olmayan erkeklerin tartışmalara çekildiği ve devletin baskısı çoğunu radikalleşmeye iterken bir taraf seçmeye zorlandığı yerel barlarının arka odalarında nispeten zarar görmeden yasağı atlatmıştı. On iki yıl sonra anti-sosyalist yasalar yürürlükten kaldırıldığı zaman, sosyalist hareket barlardan kamusal alana doğru daha güçlü ve birleşik olarak ortaya çıktı: Bu büyümeyi yansıtan 1890 Erfurt Programı, partinin (SPD) ilk kez Marksizme bağlılığını açıkça savundu. 
 
Dikkatli okuyucular, önceki bölümde “çalışan erkeklerin” formülasyonunu kullanmamı fark edeceklerdir. Gerçekten de, endüstriyel Almanya'nın işçi sınıfına ait barları neredeyse tamamen bir erkek dünyası idi. Ekmek kazanan olarak erkek işçi ve evkadını olarak çalışan kadın ile birlikte klasik iş bölümü inatla sürüp gitti. Tavernalar sık sık emekçi sınıfının erkekleri için ailelerinden ve yurttaşlık sıkıntılarından kaçışı temsil ediyordu; ücret artışlarına ve yeni serbest zamana rağmen, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında birçok proleter, yoksulluk sınırının etrafında dolaşmaya devam ediyordu. 
 
Ayrıca kadınlar da, özellikle de krizler sırasında ve kocalarının maaşı evi geçindirmeye yetmediğinde, çalıştılar. Ancak "fabrika kızları" da işyeri sıkıntılarını alkolle haffifletmiş ve içki vebasının asla sadece seyircileri olmasalar da, barların ılımlı alkol tüketimini kurumsal hale getirmesinin dışında bırakılıyorlardı. Kadınların barlardan dışlanması, nesiller boyunca kadınların eşitliğini ve Alman işçi hareketine entegrasyonu önleyen faktörlerden biriydi. Sosyal Demokratlar ve diğer işçi partileri kendi platformlarında eşit hakları benimseseler ve kadınların oy verme hakkını kabul etseler de, hareketin merkezi örgütsel alanı olan Parti barlarından dışlandıkları sürece, kaçınılmaz olarak en önemli tartışmalardan mahrum edildiler. Tavernalar, kesin olarak kararsız bir karakter sergiledi: hareketi birlikte tuttular, ama aynı zamanda işçi sınıfının yarısını dışladılar.
 
1880'lerde, şehirlere göç eden kırsal kesim proleter kitlelerin yanı sıra  vasıfsız ve düşük maaşlı işçiler arasında yaygın olan korkunç alkolizm içki bırakma hareketinin rönesansını tetikledi. Yeni tıbbi araştırmalar önde gelen birkaç Sosyal Demokratı, 1890'daki alkol karşıtı “Zürih Çağrısı” altına imza atarak, ilk defa hareketin taleplerini desteklemeye itti. Sosyal Demokrasinin yasallaştırmasını izleyen ilk ve en önemli siyasi tartışmalardan biri, sadece alkol kullanmayanların partiye katılmasına izin verilmesini talep edecek kadar ileriye giden aşırı uçtakiler ile birlikte, alkol sorunu etrafında böylece gelişti. 
 
Bu sekter fikirlere SPD’nin baş teorisyeni Karl Kautsky karşı çıktı. Alkolün proleter dayanışması üzerindeki korkunç etkilerini eleştirmesine ve “işçi sınıfının düşmanı” olan likörleri özellikle hor görmesine rağmen parti barlarını hevesle savundu: "Kendisinden öyle kolayca zorla alınamayan proletaryanın politik özgürlüğünün tek siperi tavernadır . . . Eğer Alman işçileri topluca tavernalardan uzak durmak için ikna etmede . . . içki bırakma hareketi başarılı olursa, sosyalist karşıtı yasaların hiçbir zaman yanına bile yaklaşamayacağı şeyi başarmış olacaklardır: proletaryanın birleşmesinin yıkımı."
 
KARARINDA OLMA
 
Kautsky, taverna ve barlara dayalı parti çoğunluğuna razıydı. İçki bırakma yanlısı SPD azınlığı, taleplerini dayatmada başarılı olamadı ve sonuç olarak ayrı şekilde "İşçilerin İçki Bırakma Derneği," olarak kendini örgütlemek zorunda kaldı. İçki bırakma hareketi, pek çok durumda işçi hareketi içinde endişelerini dile getirmeyi başardı, ancak politik ajitasyon, daha fazla içilebilen bir düzenlenme modeline yol açmıştı.
 
Bununla birlikte, sosyalizmin gerekli bir ön koşulu olarak alkolden tamamen vazgeçilmesi talebi, işçi sınıfının ezici bir çoğunluğu tarafından büyük oranda reddedilmiştir. 1913 yılında içki bırakma hareketinin merkezi organı olan Der abstinente Arbeiter'ın abone sayısı sadece 5.100 sayısını bulurken, Sosyal Demokrat barmenler ve taverna sahipleri için sektörel yayın olan Der freie Gastwirt 11.000 civarında kişi tarafından okunuyordu. Bu barmenlerin her birinin yanı sıra dolu bir bar resmi çizme, o sırada hareketteki kuvvet dengesinin oldukça net bir resmini veriyor.
 
SPD 1909'da genel bir boykot çağrısı yapmaya karar verdiğinde biraya saldırmaktan imtina etti. Büyük oranda Doğu Elblileri ve devleti ülkenin öncelikli likör dağıtıcısına çeviren ve yapay olarak fiyatları yüksek tutan, Almanya'nın ilk şansölyesi Otto von Bismarck tarafından zorla dayatılan likör tekeli gibi politik imtiyazlarını hedef aldılar.
 
Burada çatışma çizgileri açıktı: likörlerin arkasında tarım sermayesi ve devletin güçleri dururken, bira 1870'lerden beri sosyalist hareketin hızlı yükselişinde yararlı bir motor yağı olduğunu kanıtladı. Alkol sorunuyla uğraşmakta parti siyasi bir keskin zeka sergilese de, bira, SPD kapitalist savaş girişimini desteklemeye karar verdiği zaman, 1914 Ağustosu'nda ortaya çıkan vahim parti krizini önlemekte maalesef yeterli olmadı. Pek çok solcu işçi bu hamle ile şaşkına çevrildi ve liderlerinin sarhoş olduklarını farz ediyordu - yazık ki, çok daha ayık çelişkiler nihayetinde oyunda bulunmaktaydı.
 
1933'ten 1945'e kadar iktidardaki Naziler, SPD ve Komünistlerin parti barlarını ezecekti. Bazı çağdaşlar, Hitler'in 1933'teki baskısının 1871'de Bismarck'a benzemesini bekleseler de, durumu tamamen yanlış tanımladılar; Nazi baskısı şimdiye kadarkiler içinde en şiddetli olandı. 1950'lerde Batı Alman Sosyal Demokratları yeniden örgütlendi, ancak işçi çevreleri, savaş sonrası Marshall Planı ekonomik patlamayı besledikçe, yükselen tüketimcilik karşısında erozyona uğramaya başladı. Tarihte ilk kez işçiler, onları uzak sosyalist bir geleceğe yöneltmek için maddi kazançlara sahip olmak yerine tüketiciler olarak somut olanları elde edebilirlerdi. Sonuç olarak, Alman işçi sınıfı kültürünün ve sosyalist politikaların giderek daha da fazla bağları koptu. Proleter oturma odası olarak adlandırılan bar, işçiler sonunda kendi evlerinde boş zamanlarını harcayabildiği için, yerini bir tür bireysel özelleştirmeye bıraktı.
 
Bugün, Stammtisch olarak adlandırılan, köşebaşındaki bardaki haftalık müdavim masası çoğunlukla muhafazakarlığa ayrılmıştır ve Sol'un popüler kültürü uzun zamandan beri başka yerlere göç etmiştir. En azından bunu, Nazizmin yükselişini önlemede başarısız olmuş ya da Nazizmi desteklemiş ailelerinin neslinin kurallarından kendilerini uzak tutmaya ve ayrılaşmaya çalışan, 1960'ların solcu, öğrenci tabanlı karşıt kültürünün çoğunlukla güçlü etkisine borçlu değildir. Ama aynı zamanda politik ve sınıf çevrelerinin parçalanmasına yönelik küresel bir tarihsel eğilimi de yansıtıyordu. Bununla birlikte, bunun kaçınılmaz bir gelişme olması gerekmez. Ondokuzuncu yüzyılda bile, Sosyal Demokratların benimsediği aktif yaklaşım, proleter boşlukları politik olanlara dönüştürmek için çok önemliydi. Nihayetinde Kautsky tarafından övülen parti barı pasif tüketimin değil, politik örgütlenmenin sonucuydu.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
(ÖZGÜRLÜK)
 
 

"Eğer Sınıf Mücadelesini Anlamazsak, Hiçbir Şeyi Anlamayız"

 
 
Film yönetmeni Ken Loach ile popülizm, gig ekonomisi [şirketlerin çalışanlarıyla belirsiz süreli sözleşme yapmak yerine geçici ve kısa dönemli kontratlar yaptığı çalışma biçimi] ve sinemasındaki ulusötesi dayanışmanın önemi üzerine bir söyleşi.
 
Lorenzo Marsili, 16 Ağustos 2018
 
Yönetmen Ken Loach, filmi Ben, Daniel Blake'in galasında, Londra, İngiltere, Ekim 2016. (Joel Ryan / Invision / AP)
 
İngiliz film yönetmeni Ken Loach, zamanımızın en ünlü sinematik seslerinden biridir. Saygın bir sanatçı ve prestijli Palme d'Or'a iki kez layık görülen bir avuç yönetmenden biri olan Loach’ın çalışmaları genellikle sosyal ve politik temaları içerir.  Eserlerinin bütünü, İspanyol iç savaşını (Ülke ve Özgürlük), Los Angeles ofis temizlik işçilerinin grevini (Ekemk ve Güller), Irak işgalini (Tehlikeli Yol), İrlanda bağımsızlık savaşını (Özgürlük Savaşı) ve refah devletinin zora başvuran tarafını (Ben, Daniel Blake) kapsar. Sözümona "popülist isyan" ekonomik eşitsizlik ve toplumsal dışlanmanın rolü üzerindeki pekçok tartışmayı tetiklediği halde, Ken Loach işçi sınıfı bilincinin ve neoliberalizm altındaki dönüşümlerinin en büyük anlatıcılarından biri olmuştur.
 
İtalyan yazar ve siyasal aktivist Lorenzo Marsili ile yaptığı bu konuşmada, Loach, politik dönüşüm, işçi sınıfının evrimi, sınıf mücadelesinin bugünkü anlamı ve solun radikal değişime ilham vermede başarısızlığında sanatın rolüne göz atıyor.
 
Röportaj, Lorenzo Marsili'nin mali krizden 10 yıl sonra uluslarüstü dayanışmayı araştıran Avrupa çapında seyahat ettiği bir belgesel olan DEMOS'un çekimleri sırasında kaydedildi.
 
Sanatın politik değişimdeki rolüne dair tartışma uzun bir tarihe sahiptir. Bugün açıkça, büyük jeopolitik dönüşüm ve küresel uyumsuzluk anlarından geçiyoruz. Yaratıcılığın böyle bir anda oynayabileceği role dair bakış açınız nedir?
 
Genel olarak sanatta sadece gerçeği söylemenin sorumluluğunu taşıdığınızı düşünüyorum. “Sanat…olmalı” ile başlayan herhangi bir cümle yanlıştır, çünkü bu, sanatın oynayabileceği farklı rollerin ne olacağını yazan ya da resmeden ya da tasvir eden insanların hayal gücüne veya algısına dayanır. İnsanların birlikte yaşayabileceği yolların temel ilkelerini ileri sürmeliyiz. Yazarların, entelektüellerin ve sanatçıların rolü bunlara temel ilkeler olarak bakmaktır. Bu, mücadelenin, tarihin uzun zamandır görünümüdür, bu yüzden taktik bir geri çekilme yapmak zorunda kalabilseniz de, bunun yine de bir geri çekilme ve ana prensiplerin akılda tutulması gereken şey olduğunun farkında olmak önemlidir. Bu, gündelik taktiklere dahil olmayan kişilerin yapabileceği bir şeydir.
 
Çalışmalarınızda insan unsuru sadece teorinin bir çizimi değildir, aynı zamanda gerçekten politikayı cisimlendirir ve politik hale dönüşür. Sanatın, nihayetinde büyük ekonomik ve politik süreçlerin arkasında insanların olduğunu gösterme gücüne sahip olduğuna katılıyor musunuz?
 
Kesinlikle. Siyaset insanlarda yaşar, fikirler insanlarda yaşar, insanların sahip olduğu somut mücadelelerde yaşar. Aynı zamanda sahip olduğumuz seçimleri de belirler - ve sahip olduğumuz seçimler de, bizim dönüştüğümüz insan türlerini belirler. Ailelerin nasıl etkileşim kurduğu, anne, oğul, baba, kız gibi birkaç soyut kavram değildir; ekonomik koşullarla, yaptıkları işle, birbirleriyle geçirdikleri zamanla ilgilidir. Ekonomi ve siyaset, insanların hayatlarını yaşadıkları bağlam ile ilgilidir, ancak bu yaşamların detayları çok insani, genellikle çok eğlenceli ya da çok üzgündür ve genel olarak çelişki ve karmaşıklıkla doludur. Benimle ve benim adıma çalışan yazarlar için günlük yaşamın kişisel komedisi ile yaşamın içinde bulunduğu ekonomik bağlam arasındaki ilişki her zaman çok önemliydi.
 
Dolayısıyla, ekonomik değişimin insan davranışını nasıl dönüştürdüğü ile insan davranışının, özellikle de kollektif eylem aracılığıyla, ekonomik ilişkileri nasıl dönüştürdüğü arasında diyalektik bir ilişki vardır.
 
Bir işçiyi ele alalım. Ailesi işlevini yerine getiriyor ya da getirmeye çalışıyor, ancak tek başlarına güçleri olmadığı için güçleri yok. Onlar sadece bu duruma basitçe alet olanlardır. Ama ben kolektif güç hissinin çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu işin zorlaştığı yerdir. Kolektif gücün hemen görünür olduğu bir hikayeyi anlatmak kolay değildir. Diğer yandan, her filmi havada bir yumrukla ve militan bir harekete geçirici mesajla bitirmek genellikle acemice ve aptalcadır. Bu sürekli bir ikilemdir; ekonomik ve politik koşullardan dolayı trajik bir şekilde yok edilen bir işçi sınıfı ailesinin hikayesini, insanları umutsuzluğa sürüklemeden nasıl anlatırsınız?
 
Daniel Blake gibi kasvetli bir filmde bile umutlu bulabildiğim bir şey, baskıcı devlet aygıtını görmemizdir, ama aynı zamanda belirli bir insan dayanışmasının direncini de görüyoruz: yoksullar birbirlerine yardımda bulunuyor ve Daniel Blake'in iş merkezinin duvarına iğneli bir grafiti yazmasıyla insanlar durup alkışlıyorlar. Tamamen homo economicus'a dönüşmediğimizi, tüm yaşamın metalaştırılmasına karşı halen direncin olduğunu ima ediyor.
 
Evet, bu orta-sınıf yorumcularının idrak edemediği bir şey: İşçiler ... gülüyor olsalar dahi ti'ye alırlar. Siperlerde acı bir komedi vardır ve bu, en karanlık yerlerde bile direnişi gördüğümüz yerdir. Ancak bilhassa, yiyecek bağışının olduğu aşevlerinin çoğalmasını sağladık [ve] toplumumuzda kamunun iki yüzünü görürsünüz. Ben, Daniel Blake'de, bir kadın, hiçbir şeyi olmayan bir kadına yiyecek paketini bağışladığında, "İşte, senin hayırseverlik yiyeceğin," demez; bunun yerine, "Alışverişinize yardımcı olabilir miyim?" der. Bir tarafta bu cömertliğiniz ve diğer tarafta insanları açlığa sürüklediğini bildiğiniz, mümkün olan en bilinçli şekilde zalim davranan devlet. Kapitalist toplum bu şizofrenik durumda yakayı ele verir ve dayanışmayı örgütlemek bize bağlıdır. 
 
Genellikle, geleneksel ekonomik yabancılaşmanın devletten yana bir yabancılaşmaya dönüştüğü görülür. Bunun milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının, hatta Brexit'in yükselişi gibi olayların merkezinde olduğunu düşünüyor musunuz? Göçmenleri günah keçisi yapmanın ötesinde, belki de bu anlamda “benim çıkarımı koruyan hiç kimse yok” hissi de var.
 
Evet, sağcı popülizmin gerçekten işaret ettiği ruh halinin, 1920'ler ve 1930'larda olduğu gibi, solun bir başarısızlığı olduğunu düşünüyorum. Sağ partiler çok basit bir cevapla yola çıkıyorlar: Sorun komşunuzdur; komşunuz farklı renktedir, komşunuz farklı kokan yemekler pişirir, komşunuz işinizi alır, komşunuz evinizin içindedir. Tehlike, bunun toplu basın tarafından desteklenmesi, örneğin, Nigel Farage[İngiliz siyasetçi ve eski emtia komisyoncusu] ve şirketine istedikleri yayın süresini veren BBC gibi yayıncılar tarafından hoş görülmesi ve teşvik edilmesidir.
 
Çalışmanızın odak noktası her zaman işçi sınıfı dayanışması olmuştur. Savaş sonrası sosyal kapitalizmden neoliberalizmin gelişine kadar olan geçiş sürecinde yaşadınız. Bu süre zarfında sınıf dayanışmasını nasıl gördünüz?
 
En büyük şey, sendikaların gücünün azalması oldu. 1950'ler ve 1960'larda güçlendiler, çünkü insanlar fabrikalar, madenler veya rıhtımlar gibi toplumsal örgütlerde çalışıyorlardı ve bu noktada sendikaları örgütlemek daha kolaydı. Ama bu eski endüstriler öldü. Günümüzde insanlar çok daha parçalanmış bir şekilde çalışıyorlar. Üretimi durdurabileceğimiz zaman en güçlüyüz, ancak üretim noktasında örgütlenmezsek, kesinlikle daha zayıfız. Sorun şu ki, üretim artık çok parçalı ve küreselleşmeyle birlikte işçi sınıfı artık Uzak Doğu ya da Latin Amerika'da.
 
Bisikletli Deliveroo ya da Foodora geçici ya da kısa dönemli işçiler, kendilerini işçi olarak görmüyorlar bile.
 
Evet ya da satış hakları var ya da kendilerini "serbest meslek" olarak adlandırıyorlar. Bu çok büyük bir sorundur. Bu, işçi sınıfı için bir örgütlülük meselesi.
 
Sınıf kavramının hala anlamlı olduğunu düşünüyor musunuz? Pek çok insan yoksul oldukları halde kimi zaman mutsuz hissetmelerine rağmen kendilerini işçi sınıfı olarak görmezler.
 
Sınıfın temel olduğuna inanıyorum. Farklı bir iş gücü değişikliği için sermayenin talebi olarak sadece şekil değiştirir. Ancak yine de iş gücüdür. Ve hala sömürülür ve hatta eskisinden daha fazla artık değer sağlar. Daha da önemlisi, eğer sınıf mücadelesini anlamazsak, hiçbir şeyi anlamayız.
 
Bugün bu, büyük zorluklardan biridir: bir grubun parçası olarak kendini düşünmeyen parçalara ayrılmış bir halk arasında mücadeleyi yeniden başlatmak.
 
Bu kavrama mücadelemizdir. Yakınlarda Japonya'da makale yazan bazı güzel insanlarla konuşuyordum ve sınıf ve çatışmanın anlaşılması gerekliliği konusunda ısrar ediyordum, bu çok komikti. Çok güzel bir kadın, "Filminizi Japon hükümeti yetkililerine göstereceğiz," dedi ve "Peki, niçin?" dedim ve "Onların fikirlerini değiştirmek için," dedi ve "Fakat bu taşı gediğine koyduğum nokta! Fikirlerini değiştirmeyecekler, egemen sınıfın çıkarlarını korumaya bağlılar ve ikna edilemezler, ortadan kaldırılmalılar!" diye yanıt verdim.
 
Sistemi çalışır kılma fikri derine yerleştirildiği zaman anlaşılmasını sağlamak çok zordur. Bu, savaşmak zorunda olduğumuz sosyal demokrasinin felaket miraslarından biridir.
 
Vatandaşlarınız sizinle konuşabileceklerine ve endişelerini göz önüne alacağınıza inandıklarında bu etkili bir toplumsal kontrol şekli olur.
 
Bu yüzden tüm geçiş talepleri fikrini yeniden canlandırmamız gerekiyor. İşçi sınıfının çıkarları doğrultusunda kesinlikle makul olan taleplerde bulunmak zorundayız.
 
Bunu sonlandırmak istiyorum, ancak dikkat ettim de, bir zamanlar Avrupa Parlamentosu için bir kampanya yürüttünüz.
 
Bunu unutmuştum.
 
Bana ilginç gelen, Avrupa'nın nasıl olduğu burada İngiltere'de hiçbir zaman gerçekten tartışılmadı. Birdenbire, Brexit'ten sonra herkes Avrupa Birliği'nden bahsediyor ve futboldan sonra en çok konuşulan konu haline geliyor. Hala ulusötesi bir demokrasi inşa etme umudunu koruyor musunuz ya da basitçe çok geç mi?
 
Ben gerçekten cevabı bilmiyorum. Ama uluslararası dayanışmanın açıkça önemli olduğunu düşünüyorum. Avrupa içinde örgütlenebilir mi? Bilmiyorum. Avrupa Birliği'nin yapısı gerçekten çok zor, değişimi yeniden başlatmadan onu nasıl lanse ettiğimizi görmek zor. Açıktır ki her değişim her hükümet tarafından desteklenmeli ve hepimiz bu sürecin pratikliğinin ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Açıkçası, farklı prensiplere dayanan farklı bir Avrupa'ya ihtiyacımız var: ortak mülkiyet, planlama, ekonomileri eşitleme, sürdürülebilirlik ve genel olarak eşitlik doğrultusunda çalışmak.
 
Ancak büyük şirketler öncelikli olduğu sürece, kar öncelikli olduğu sürece ve yasal sistem kara öncelik verdiği sürece bunu kolayca yapamayız. Bu değişimi etkileme benim maaş derecemin ötesindedir. Yanis Varoufakis, yapılabileceğine dair beni temin ediyor. Eminim haklıdır. Ona güveniyorum, ancak nasıl olacağını bilmiyorum.
 
*www.thenation.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
(ÖZGÜRLÜK)
 

FACEBOOK SAYFAMIZ