Özgürlük

DEVLETLEŞEN ŞİRKETLER, FEODALLEŞEN SERVETLER

 
 
 
Burjuva devriminden nasibini yarım yamalak almış ve gerçek bir burjuva devriminin uzağına bile düşmemiş olan, Orta Çağ zihniyetinin kalıntılarının geleneklerini beyninde taşıyan ve kendilerinden olmayanlara karşı nefret ve kinle harmanlanan despotik iktidarların varlığını halen sürdürdüğü bu topraklar, hala demokrasi ve ifade özgürlüğü için mücadelenin mihenk taşı olduğu bilincinden uzakta karanlık geleceğe doğru savrulurken, kapitalist sömürücü burjuva medeniyeti üzerinde yükselen Batı, belki de insanlığın sonunu getirecek bir biçimde şirketlerin devletleştiği ve servet sahiplerinin feodalleştiği yeni bir geleceğe doğru evriliyor. 
 
Gittikçe büyüyen devasa şirketler açlığa doymuyorlar. Sürekli açlar ve sürekli saldırıyorlar. İdeolojik silahlarla, algı yönlendiren medya, sanat ve kültür vasıtasıyla görünüşte albenili özde ise bireyi/toplumu çürütücü tv programları, romanları, filmleri ve gazete manşetleriyle ve olmadı topu, tankı, tüfeğiyle saldırıyorlar. Doymak nedir bilmiyorlar. İşçileri yiyorlar. Halkları yiyorlar. Ülkeleri sömürüyorlar. Oynadıkları oyunun adı ise Açlık Oyunları...
 
Oysa bir zamanlar günümüz modern kapitalizmine hakim olan burjuva sınıfının dayandığı klasik liberalizmin ekonomisinin iki temel ilkesi tam rekabet ve tam istihdam idi. Burjuva sınıfı Aydınlanma'nın özgürlük, eşitlik ve kardeşlik şiarına nasıl ihanet ettiyse, klasik liberalizmin çıkış ideolojisine de öyle ihanet etti. Klasik liberalizm bireylerin kurtuluşunun toplumun kurtuluşunu getireceği ütopik öngörüsüyle hareket etmişken, kapitalizm klasik liberalizmi rayından çıkardı. Çünkü kapitalizmde esas olan kar ve kar hırsıydı. Tam istihdam kapitalizme tersti çünkü kapitalizmin işsizler ordusuna ihtiyacı vardı. Daha az para vererek daha çok çalıştıracağı ve böylece sırtından aşırı kar elde edebileceği işçiler ve işsizler kendisine lazımdı... Tam rekabet kapitalizme tersti, çünkü rekabet işçiler arasında olursa yararlıydı. Şirketler arasındaki rekabet karların düşmesine sebebiyet verirdi. O yüzden piyasada ne kadar az şirket olursa o kadar iyiydi. Ve günümüzde şirketler her geçen gün tekelleşiyorlar. 
 
 Ve bir diğer bir taraftan bu tekel şirketlerinin çoğunluk hisse sahipleri günden güne servetlerine servet katıyorlar. Sermaye giderek daha çok tek elde toplanıyor. "2010'da 388 milyarder, dünya servetinin yarısına sahipti - bir jumbo jeti dolduracak kadar. 2014 yılı "Eşit Hale Getirin" raporu, 2013 yılına kadar bu rakamın 85'e düştüğünü gösterdi; bu, çift katlı bir otobüse sığacak kadar. 2016'da altmış iki, tek katlı bir otobüste rahatça oturacak kadar. Büyük harflerle yazacak olursak bu altmış iki kişi 3,600,000,000 kişi değerindedir. Ve zenginler daha çok zenginleşirken, milyarlarca kişi yetersiz ücretlerle hayatta kalmaya çalışırken ve UNICEF'e göre, 22.000 çocuk her gün yoksulluk içinde ölürken, 2018'in başında bu sayının ne olduğunu varın siz tahmin edin.
 
Bu, Marx'ın sınıf kutuplaşması öngörüsünün tasdikidir-sermaye bir sınıfın elinde toplandıkça işçiler hiç olmadığı kadar çok sömürülür ve iki sınıf arasında köprü inşa edilemez bir uçurum açılır. Kar avındaki kapitalistler orta sınıfı bütün ayrıcalıklarından soyarlar ve onları işçi sınıfıyla aynı seviyeye düşürürler. Zenginlik ve sermayeyi daha küçük bir azınlığın elinde yoğunlaştırma süreci, kapitalist sistemin ve onun doğasında olan kargaşanın bir parçasıdır." 
 
 
DÜNYADAKİ MONOPOL VE OLİGOPOL ŞİRKETLERE ÖRNEKLER
 
1- MICROSOFT
 
Gezegen üzerinde en tartışmalı olan tekel ve egemenlik hallerinden biridir. Mal ve hizmetlerinin üretim sektörü, ortaya çıkışından bu yana bir devrim yarattığı donanım ve yazılım pazarıdır.
1975 yılında Bill Gates ve Y Paul Allen tarafından kuruldu. Microsoft, Windows işletim sisteminin ve eklentilerinin geliştirilmesinden sorumludur. Avrupa Birliği'nde ve Birleşik Devletlerde tekel konusunda farklı yasal tartışmalara sahip
 
2- PETROL
 
Çoğunun küresel mevcudiyeti olmasına rağmen, ülkeden ülkeye değişebilen isim ve markaları olan, tüm dünyada bu faaliyete adanmış küçük bir grup şirketin olduğu telekominikasyona benzer bir diğer sektör petroldür.
 
3-  COCA COLA
 
Alkolsüz içecek şirketinin dünya pazarında diğer güçlü rakipleri var ancak Meksika'daki tekel uygulamaları soruşturuluyor.
200'den fazla ülkede varlığı ile birçoğunda sektörün diğer markalarını satın alıyor. Günümüzde 400'den fazla farklı markaya sahip. Bu şekilde, birçok bölgedeki pazarı kendi çıkarlarına uydurdu ve güçlü bir tartışma yarattı.
 
4- TELEKOMİNİKASYON ŞİRKETLERİ
 
Telekomünikasyon hizmetleri sektörü, Internet veya telefon olsun, gezegenin tüm ülkelerinde küçük bir oyuncu grubuna sahiptir.
Her durumda, adlarının ulusa göre değişiklik gösterdiği şirketler yasal tekel veya oligopollere örnektir.
 
5- KAMU HİZMETLERİ
 
Her ülkede elektrik, gaz ve su hizmetleri sunan şirketler oligopolistik veya monopolistik olmak üzere baskın bir piyasa konumuna sahiptir. Her durumda, sektörün spesifik karakteristiklerinden dolayı hizmet sağlayı şirket sayısı azdır.
Bu özel durumda, piyasa konumu hizmetlerin karmaşıklığı ve bunları kontrol etme ihtiyacı nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Onlar toplum için büyük önem taşıyan hizmetlerdir.
 
6- KABLOLU TV YAYINI
 
Yakıt, telekomünikasyon ve kamu hizmetlerine benzer bir durumdur. Tüm ülkelerde birkaç tedarikçi vardır; bunların çoğu dünya çapında uydu sistemleri ile faaliyet göstermektedir. Bu sektörde, tüm pazar birkaç şirket tarafından tutulmaktadır.
 
7- BAYER VE MONSANTO
 
Alman ilaç firmasının ABD transgenik üreticisi ile birleşmesi için yapılan satın alma işlemi.
Bayer, küresel ilaç ve lisans pazarının büyük payına sahiptir. Monsanto'yu satın alarak, dünyanın tohum ve pestisit bölgelerinde hakim bir konum almıştır.
 
VE Google, PepsiCo, Unilever, Johnson&Johnson, Mars, Procter&Gamble, Kraft, Nestle, General Mills, Kellog's, Luxottica, Grupo Bimbo, Fargo, Apple, AB InBev, Wal Mart, Standart Oil, Intel ve diğer birkaçı... Ve bu şirketlerin dayanakları merkez bankaları ve bankalar.
 
 
Dünyada şu anda görünen ve görünmeyen tüm savaşların ve çekilen tüm acıların arkasında olan asıl aktörler bu şirketler. Hükumetler ve çoğunluk politikacılar ise paralı figüranları.
 
Kimlerle mücadele etmemiz gerektiğini bilmemiz lazım çünkü karşı taraf göründüğünden çok daha güçlü. Onu yenmenin ise tek bir yolu var... Ezilenlerin birleşmesi!
ÖZGÜRLÜK ÜRETİM YAYIN KOLEKTİFİ
 
 

BIRAKIN STAJYERLER TECRÜBE YESİNLER

 
 
BRADLEY BABENDIR
 
(Ç.N.: Böylesine, hem de en ufak detaylara kadar acımasız, bir sistem nasıl olabilir ve nasıl hala görmezden gelinebilir? Stajyerliği bile sömürü aracı yapan, stajyer gençlerin körpe bedenleri üzerinden vicdansızca kar sağlayabilen bir düzen. Üstelik tüm Dünyada...Türkiye'de ise bırakın para vermeyi, stajyerlerin çoğuna ücreti dayakla ödenir. Şaka bir yana, hem ruhsal hem de fiziksel şiddetin olduğu stajyer vakıaları rastlanılabilir bir durum; özellikle de meslek liselerinden, ellerini ovuşturan patronlar için adı bedavaya emek olan, zorunlu stajyerlik için gelen stajyerler için... Stajyerlere yapılan aşağılamaların biri bin para... 18 yaşında gençler daha yolun başında şirket zalimliğinin çarkları arasında düzen kölesi olmak için müdürleri, şefleri ya da ustabaşları tarafından bir güzel öğütülürler. Ardından gelen erkekler için zorunlu askerlik ise tuzu biberi olur. Başkaldırı ve isyan zihinlerden sökülüp alınır. Geriye kalan ise yaşayan bir ölüden farksızdır. Haftanın altı günü günde en az 10 saat kar üreten bir "yaşayan ölü"... Üzerine giyilmek üzere de din ve milliyetçilik kaftanı verilir aldatıcı büyüsüne kapılınan, gönüllerini okşayan, yalan yanlış bir kimlik ifade etme aracı olarak... Ve böylece sömürü devam eder; çığlıklar sessizleşir ve beklenen gelmez hiç bir zaman.)
 
Geçen aya kadar, neredeyse tüm ücretsiz stajyerlik teknik olarak yasa dışı idi. Artık, bedava emek isteyen patronlar için av mevsimi.
 
Üniversite kariyer fuarı. USF SLE / Flickr
 
Ücretsiz stajyerlik ayrıcalıklı kişiler için rekabetçi endüstrilere girişlerini sağlamlaştırmada daima bir fırsat olmuştur. Fakat yakın zamana kadar en azından dar bir faaliyet alanına sahip olmaları gerekiyordu. Bu yılın başında yapılan değişiklikler öncesinde, kar amacı güden şirketlerde ücretsiz stajyerliğin yasallığı, Çalışma Bakanlığı bilgi formunda yer alan altı kriterin tümüne uyuma bağlı olurdu. Aralarında en katı olanı, işverenlerin, "stajyer faaliyetlerinden anlık yarar" elde etmelerini imkansızlaştıran kural idi. Uygulamada bu kurallar nadiren yerine getirildi, fakat en azından ücretsiz stajyerlerin bir şirket için gerçek bir iş yapmak ile yükümlü olmadıklarını ve bazı durumlarda, işverenlerin stajyerliğin gerçekten de ayak bağı olduğu operasyonları için bunun mantıklı olacağını açıklığa kavuşturdu. Bunun altında yatan ilke basitti: emek özgür olmamalıdır.
 
Çoğunlukla işverenleri temsil eden Epstein Becker & Green adlı şirkette avukat olan  Paul DeCamp'ın Bloomberg'e geçmişte anlattığı gibi, "Eğer stajyer herhangi bir üretken iş yaptıysa, en azından kanunun sert yorumuna göre- bu çalışmanın ödenmesi gerekecekti." DeCamp'a göre, bu görüş saçmadır: onun ve temsil ettiği işverenler için, hizmet karşılığı ödeme gerektirme mantıksızdır, kendilerinin hak ettiğine inandıkları bedava emeğe bir engel. Artık değil, diyor yeni Çalışma Bakanlığı. 
 
8 Ocak 2018'de altı kriter yedi ile değiştirildi ve öncekinin aksine hepsinin yerine getirilmesi şartı aranmadı. Bunun yerine, bir stajyerliğin yasallığını belirleme peşinde kim koşarsa koşsun, her kriterin "ne ölçüde" geçerli olduğunu değerlendirmek ve duruma göre karar vermek zorunda olacaktır. Geçmiş kural, şirketlerin ücretsiz stajyerlerinden yararlanmasını önleyen kuraldır. En yakın kopyası, yasal bir ücretsiz stajyer çalışmasının, "yerine geçirmekten ziyade ücretli işçilerin işini tümlediğini," söyler. 
 
Değişiklikler, işverenlerin ücretsiz emeğe geniş erişimini sağlıyorlar. Bir anlamda, asgari ücretin de facto(fiilen) sıfıra indirilmesi. Bu, şirketler için işçilerinin üzerinden sağladığı büyük bir kazançtır. Genç bir kişi tarafından yasal olarak ücretsiz olarak yapılabilecek bir iş, bir şirketin artık birine bir şey yapması için para ödemesine gerek olmayan bir iştir.
 
Açık olmak gerekirse, bu eski kurallar altında zaten gerçekleşiyordu - kişisel tecrübelerimden biliyorum. Yarı-zamanlı bedavaya çalışmak için kaynakları ve yayıncılık sektöründe çalışma arzusu olan biri olarak, stajyerlik olmaksızın un ufak olacak olan yayıncı temsilciliğinde ücretsiz stajyerlik aldım. Müsveddelerin büyük bölümünü patronlarımız için okurduk ve onlara rapor tutardık. Telefonlara cevap verir ve onların kişisel ve kurumsal sosyal medya hesaplarını idare ederdik. Kitap raflarını temizlerdik. Ofiste sadece stajyerlerin olduğu günler vardı. Temsilcilerin çoğu nazikti, fakat bazısı ismimi bile bilmezdi. İşini elinden alabileceğimiz hiçbir ücretli çalışan yoktu çünkü aslında bir temsilci olmayan tek çalışan ofis yöneticisi idi. 
 
O zamanlar bu kesinlikle yasa dışı idi; pek açık olmasa da, belki hala yasa dışıdır. Fakat birbirine benzer küçük ve büyük oyuncular rutin olarak dal budak salmış dalavere içine girerken, bu yeni kuralların en ezilen işçiler adına iyi şeyler yapmasını ummak için bir neden yok ve onlar adına işlerin daha da kötüleşmesi için sebep çok.
 
Bu hikayeye üzüntü verici bir ilave de, kuralların değişikliğinin medyanın ilgisini neredeyse hiç cezbetmemiş oluşudur. Önceden bahsi geçen, sinsice bir zafer edasındaki Bloomberg makalesi ve sanayi hukuku websitesi olan The National Law Review'daki sütun dışında, konunun üstü örtüldü. Muhtemelen bu böyledir, çünkü, Trump yönetiminin diğer tüm ücret indirimlerinde olduğu gibi, bu değişlik, Trump yönetimlerinin her günkü çılgınlıkları hakkında çok daha fazla tıklamalara neden olan hikayelerinin akışının ortasında geldi. Ya da belki de gazete editörleri not almaya lüzum görmediler çünkü ücretsiz işin normalleştirilmesi şu anda üzerinde yükseldikleri endüstrilerinin temel kaynağıdır. Haber medyasının ödeme yapmamayı kucaklaması her tarafa yayılır çünkü ücretsiz stajyerlik önemli bir yapı taşıdır.
 
Örneğin, 2016 yılında Forbes'a göre 10.6 milyar dolar gelir elde eden ve 350'den fazla mülkiyete sahip olan Hearst Communications Cosmopolitan, Harper's Bazaar ve diğer yayınlardaki bir grup ücretsiz stajyerler tarafından açılan bir dava ile yıllarca mücadele etti. Aralık 2017'de şirket zafer kazandı. Gezici hakimin onayladığı bölge mahkemesi görüşü, stajyerlik "değişen miktarlarda yapıla yapıla alışılan işi içermek ve eğitimsel potansiyellerini en üst düzeye çıkarmak için daha ideal bir şekilde yapılandırılmış olabileceği ile birlikte," her halükarda yasal olduklarına hükmetti. Her iki durumda da, değişen kurallarla ilgili bilgilerle işçileri donatmayarak, şirketler, bıraktığı yerden devam etme sözünden biraz fazlası karşılığında daha da yetkilendirildi. 
 
Eski kuralların, neredeyse her ücretsiz stajyerliği işlevsel olarak yasadışı hale getirdikleri, çok sert oldukları doğrudur. Ama bu iyi bir şeydir. Kurallarla ilgili sorun, çok ileri gittikleri değil fakat ücretsiz işçi çalıştırmak için şirketlere hiç bir şekilde açık kapı bırakmamasıdır. Bu arada yeni kurallar, sadece zaman ve enerjilerini bedava vermeyi akla uygun hale getirenleri değil, aynı zamanda sıfır ücretle vazifelendirilen biriyle artık rekabet etmek zorunda kalacak işçileri de etkileyecektir. Son olarak, ücretsiz stajyerlik edinmeye gücü yetmeyenler için kötü haber; okulu bitirdikten sonra girilen hiper-rekabetçi iş piyasasında çok daha fazla aleyhte bir durumla artık karşılaşacaklar.
 
Tek kazanan sermaye.
 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

Neo-Liberalizm Altında Kendi Zalim Patronunuz Olabilirsiniz

 
 
MEAGAN DAY
 
(Ç.N.: Dünyada ve Türkiye'de günden güne gittikçe sayıları hızla artan holding plazalarında çalışan beyaz yakalılar(orta-sınıf) maaşlı çalışan oldukları ve iliklerine kadar sömürüldükleri halde neden ses çıkarmazlar? Çünkü dünyalarının merkezlerine oturttukları sadece kendi benlik duyguları ve kendi çıkarları vardır. Kendilerini mükemmel yapma duygusuyla sarılırlar. Kendileri haricinde dış dünyada ne olup bittiği ve dış dünyadaki insanların çektiği acılar önemsizdir. Onlar için sorun olan, kendilerinin bir üst sınıfın standartlarına erişip erişemeyecekleri endişesi ve saplantılı sosyal statülerini yükseltme ya da düşürme kaygısıdır. Bunun için de yazılı reçete neoliberalizm olarak kendilerine sunulmuştur. Peki ya, ne karşılığında? İnsanlığı terk etme, topluluğu hor görme, yoksulların ve ezilenlerin acılarına sırt çevirme, daha çok bireyselleşme, daha çok bencilleşme ve daha çok belki servet yapabilme karşılığında...Oysa sistemin kendi üzerilerinden elde ettiği şey, kendilerini özlerine yabancılaştırıp parçalara ayırarak bölmek...Kısacası işçi sınıfını bölmek.  Artık beyaz yakalıların düşündüğü tek şey yaz tatilinde Yunan Adalarına gidip sosyal statülerini artırmak...Suriye mi? Irak mı? Libya mı? Oralar da neresi? Hedef; Paris, Londra, Viyana?)
 
Yeni bir araştırma, psikolojik sıkıntının yeni bir oluşum içinde endişe verici yükselişini tespit etti. Buna, "neoliberal mükemmelliyetçilik" deyin.
 
 
 
 
Thomas Curran ve Andrew Hall'in Psikolojik Bülten'de yayınlanan yeni bir araştırmasında mükemmeliyetçiliğin yükselişte olduğu belirtiliyor. Her iki psikolog yazar da, "yeni genç nesillerin, başkalarının onlardan daha fazla talep ettiklerinin, başkalarından daha fazla talep ettiklerinin ve kendilerinden daha fazla talep ettiklerinin farkına vardıkları," sonucuna varır.
 
Bu artan mükemmellik iştahının köklerini saptarken, Curran ve Hall eveleyip gevelemezler: bu, neoliberalizmdir. Neoliberal ideoloji rekabeti teryüz eder, işbirliğinin cesaretini kırar, hırsı teşvik eder ve kişisel başarıyı mesleki başarıya bağlar. Bu değerler tarafından yönetilen toplumlar, insanları çok peşin hükümlü ve yargılanma konusunda çok endişeli yapar. 
 
Psikologlar mükemmelliyetçilik hakkında sanki tek boyutluymuş, sadece kişiden kişiye yöneltilmiş gibi konuşmaya alışkındılar. Bu hala günlük konuşma dili kullanımıdır, birinin mükemmeliyetçi olduğunu söylediğimizde genelde kastettiğimiz şey. Fakat geçen on yıllar boyunca araştırmacılar kavramı genişletmenin verimli yolunu buldular. Curran ve Hall, üç farklı mükemmeliyetçiliği kapsayan çok boyutlu bir tanıma yaslanırlar: kendine yönelik, başkalarına yönelik ve toplumsal olarak saptanmış.
 
Kendine odaklı mükemmeliyetçilik, diğerlerine yönelik mükemmeliyetçilik diğerlerinin gerçekçi olmayan beklentilerine sahip olma anlamına gelirken, gerçek dışı yüksek bir standarda karşı kendini frenleme eğilimidir. Fakat, "toplumsal olarak tayin edilmiş mükemmeliyetçilik, mükemmeliyetçiliğin üç boyutunun en elden ayaktan düşürenidir," diye Curran ve Halland iddia ederler. Böylelikle sizin işe yaramaz olduğunuza karar vermek için herkesin hata yapmanızı beklediği kalıcı -ve tamamen çürük- algısı tarafından doğurulan paranoya ve endişe duygusunu tarif eder. Diğerlerinin imkansız beklentilerinin bu hiper algılanışı, sosyal yabancılaşmaya, sinirsel kendi kendini incelemeye, utanç ve değersizlik duygularına ve "eksikliklere odaklanma ile karakterize edilmiş ve eleştiri ve başarısızlığa karşı hassas olumsuz sosyal değerlendirme korkusu ve patolojik endişe ile dolup taşan bir benlik duygusuna sebebiyet verir." 
 
Mükemmeliyetçilik fenomeninin kültürel açıdan koşullu olduğunu ölçmek amacıyla Curran ve Hall, nesiller boyu eğilimler arayan mevcut psikolojik verilerin bir meta-analizi gerçekleştirdiler. 1989'dan sonra Birleşik Devletler, Birleşik Krallık ve Kanada'da doğan insanların mükemmeliyetçiliğin her üç türüne yönelik önceki nesillerden daha çok puan aldıkları ve bu puanların zamanla doğrusal olarak arttığını tespit ettiler. En çarpıcı değişime eşlik eden boyut, diğer ikisinin oranını ikiye katlayan toplumsal olarak tayin edilmiş mükemmeliyetçilik idi. Başka bir deyişle, gençlerin akranları ve yaygın kültür tarafından sert biçimde yargılanma duygusu her geçen yıl yoğunlaşmaktadır.
 
Curran ve Hall, bu değişimi neoliberalizmin yükselişine ve onun kuzeni meritokrasiye[kişilerin bireysel üstünlüğüne ve liyakate dayanan yönetim biçimi] bağladılar. Neoliberalizm, piyasaya dayalı metalara değer biçme yöntemlerini desteklemektedir - ve bir meta olarak erişebildiği her şeyi belirler. 1970'lerin ortalarından beri, neoliberal siyasi-ekonomik rejimler, toplum dokusu içinde bireyi topluluğun üzerine terfi ettirerek, kamu mülkiyeti ve toplu pazarlık gibi şeylerin yerini sistematik bir şekilde serbestleştirme ve özelleştirme ile değiştirdi. Bu esnada, meritokrasi - sosyal ve mesleki statülerin, bireysel akıl, erdem ve sıkı çalışmanın doğrudan ürünleri olduğu fikri - izole bireyleri, tırmanan başarısızlığın doğuştan var olan değersizliğin bir işareti olduğuna ikna eder.
 
Yazarların ileri sürdüğü neoliberal meritokrasi, her insanın, sossuz bir rekabet denizinde kendi marka elçisi, ürünün(kendisinin) tek sözcüsü ve kendi emeğinin simsarı olduğu acımasız bir ortam yarattı. Curran ve Hall'un gözlemlediği gibi, bu gidişat, önceki nesillere kıyasla çok daha fazla "modern hayatın merkezinde çabalamak, yerine getirmek ve başarmak için güçlü bir gerekliliği" getirir.
 
Genç insanların günümüzde eğlence için topluluk etkinliklerine daha az ilgi duyduklarını, bunun yerine kendilerini daha üretken hissettikleri ve onları başarı duygusuyla dolduran bireysel uğraşlara katıldıklarını gösteren veri aktarırlar. Dünya, her fırsatta saygın kişi olduğunuzu ispatlamanızı ve dostlarınızın saygısının oldukça bağlı olduğu şüphe uyandırmayı yerleştirmemenizi talep ettiğinde, arkadaşlarla takılmak, özenle sosyal medya profilinizi düzenlemek için evde kalmaktan daha zorlayıcı görünmeyebilir. 
 
Curran ve Hall, mükemmeliyetçilikteki bu yükselişin sonuçlarından birinin bir dizi ciddi salgın akıl hastalıkları olduğunu ileri sürerler. Mükemmeliyetçilik, anksiyete, yeme bozuklukları, depresyon ve intihar düşünceleriyle oldukça ilişkilidir. Kusursuz olmaya yönelik sürekli zorlama ve görevin kaçınılmaz olanaksızlığı, zaten korunmasız olan insanlarda zihinsel hastalık belirtilerini artırır. Tanımlanabilir zihinsel rahatsızlığı olmayan genç insanlar bile, daha sıklıkla kötü hissetmek eğilimindedir; çünkü diğer odaklı mükemmeliyetçilik arttıkça, toplu değerlendirme süresince jurinin daima herkese açık olduğu ve sosyal olarak saptanmış mükemmeliyetçiliğin bu yabancılaşmanın güçlü tanınmasını içerdiği bir grup düşmanlık, şüphe ve hafife alma iklimi yaratılır. Kısacası, yükselen mükemmeliyetçiliğin serpintileri duygusal olandan kelimenin tam anlamıyla ölümcül olana kadar sıralanır.
 
Ve yükselen mükemmeliyetçiliğin bir başka etkisi var: neoliberalizmin şiddetli saldırısına direnmek için en çok ihtiyaç duyduğumuz şey olan dayanışma kurmayı zorlaştırıyor. Sağlıklı benlik duygusu olmadan üçlü ilişkilere sahip olamayız ve sağlam ilişkiler olmaksızın, tüm ekonomik politik düzeni altüst etmek şöyle dursun çatırdatacak sayılarda bir araya gelemeyiz. 
 
Mükemmeliyetçiliğin üç boyutu ve son zamanlarda Sol'daki hegemonik eğilim olan, sözde "haykıran kültür" arasındaki paralellikleri görmek zor değil: vahim bir hata için herkesin herkesi izlediği, erdemli kendini geri planda tutmanın imkansız bir şekilde yüksek standartları için kendilerini frenlediği ve topluluk için kullanılıp atılabilir olma, mahşer günlerinin eli kulağında gizli korkusu ile felce uğratılan bir hal. Model, üniversite girişlerinden saplantılı Instagram düzenlemeye kadar neoliberel metitokratik mükemmeliyetçiliğin diğer tezahürlerinin tıpkısıdır. Ve çünkü bizi biraraya getirmekten daha çok bizi böler; görünüşte gücü can evinden vurmanın yollarını arayan bir hareketi inşa etmenin hiç bir yolu yoktur.
 
Mükemmeliyetçilik, taş çatlasa bizi birbirimizi hor gören, birbirimizden korkan ve birbirimizden emin olmayan haline getirir. Mükemmeliyetçilik, onu oluşturan biçilmiş kaftan Neoliberal kapitalizm ile dövüşmek için gerekli olan dayanışmacı bağları ve kolektif eylemi önler. Yabancılaştıran, parçalara ayıran mükemmeliyetçiliğin tek mümkün panzehiri, mutlak bireyciliği reddetmek ve kolektif değerleri toplumumuza geri kazandırmaktır. 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

AFRİN YANIP KÜL OLURKEN, SOL NEREDE?

 

 

WILLIAM EICHLER 23 Şubat 2018

 

Görünen o ki, Kürtler "batılı olmayan" bir gücün kurbanları olma talihsizliğine sahipler ve bu yüzden ıstırapları hemen hemen hiç kayda alınmıyor. 

 

Ammar Safarjalani/Xinhua News Agency/Press Association Images. All rights reserved.

Suriye Kürt halkı, 8 Şubat 2018'de Kuzey Suriye'de, Afrin'in Kürt kontrolündeki yerleşim yerinin dışında bir köyde mağarada saklanıyorlar. Afrin kırsalındaki siviller, Afrin'deki Kürt savaşçılara karşı Türk öncülüğündeki askeri harekat başladığından beri kaçıyorlar. Ammar Safarjalani / Xinhua Haber Ajansı / Basın Birliği Görüntüleri. Her hakkı saklıdır.

 

 

Kürt halkının gayri resmi sloganı, son zamanlarda sayısız köşe yazısının bize hatırlattığı gibi, Kürtlerin dağlardan başka dostu yoktur. Zaman zaman büyük güçlerle ittifaklar kurarlar, ancak bunlar, yeterince tahmin edilebileceği üzere, ihanetle son bulmaya meyillidirler. Reel politikanın kaprisleri kalıcı dostluğa geçit vermezler.

 

Daha az öngörülebilir olanı, Kürtlerin ilerici insanlardan aldıkları desteğin eksikliğidir. 

 

Türkiye'nin Afrin işgali, başlıca tüm başkentlerin caddelerine çıkmış uluslararası solu bir araya getirmeliydi. Protestocular, slogan olarak "Şimdi hepimiz PYD'yiz!" naralarının havada uçuştuğu, kırmızı, beyaz, yeşil ve sarı Kürt bayraklarıyla birlikte Hyde Park'a doğru akmalıydı.

 

Ama yapmadılar. Caddeler sessiz -birkaç Kürt aktivist dışında- ve dayanışma gösterileri nadir.

 

Bunu bir başka vatansız insanların durumuyla karşılaştırın: Filistinliler. İsrail Savunma Kuvvetleri(IDF) Gaza'yı yerle bir ettiklerinde, aktivistler poşularını takıp İngiliz Hükumetine doğru yürümede hiç zaman kaybetmediler; Kutsal Topraklardaki şiddet, başlıca yayınlara sızıp yayılıyor ve İsrail sosyal medyada ateşli bir şekilde kınanıyordu.

 

O halde neden Kürtlere yapılan zulme gelince nispeten bir sessizlik var?

 

Demagojik Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki bir İslamcı-milliyetçi hükumet, solcu bir hareketi ezmek için yerel cihatçıların yardımı ile yabancı bir ülkeyi istila etti. Ve üstelik bu, kendi evinde Kurt demokratik özlemlerini bastırırken. Haksızlık karşısında öfke nerede?

 

Bu sorunun İsrail/Filistin tarafını daha önce yazmıştım. Sol, Filistinlilerin çektiği acılara özellikle uyum sağlar çünkü onlar bir batılı devletin kurbanlarıdır - bir Avrupa emperyalist gücünün himayesinde oluşturulan yerleşimci kolonyal bir ülke.

 

Son yıllarda anti-sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı mücadeleye odaklanan sol kanat ve -sınıftan kimlik politikalarına ilişkin kayış- solun politik tasavvurunda, İsrail'in "batı" kimliğinin Filistin mücadelesini ilgi odağına taşıdığı anlamına geliyordu. Ve terörle mücadele bağlamında, tüm ilgiyi üzerine çekmek için böyle devam etti.

 

Ancak, burada, dünyanın devletsiz en büyük uluslarından biri olan Kürtlerin neden aynı tutkuları ortaya çıkarmadığını bulmak istiyorum?

 

Sorun ideolojik uyuşmazlık olamaz. Halihazırda Suriye ve Türkiye'de(Irak'ta o kadar değil) kurulmuş olan Kürt hareketi, bölgede bugüne kadarki en ilerici sosyo-politik harekettir.  İdeolojik olarak, "anti-emperyalist" solun bazı kesimleri içinde kendilerine serbest geçiş sağlayan İsrail muhalif olan Hamas veya Hizbullah gibi gruplara oranla sol görüşe daha uyumludurlar.

 

Erdoğan'ın savaş oyunları alanı olan Afrin, Kuzey Suriye ya da Batı Kürdistan'dadır(Rojava). Burada, Türkiye merkezli Kürdistan İşçi Partisi (PKK) üyesi olan Kürt Demokratik Birlik Partisi (PYD) ve onun YPG / J militanları demokratik konfederalizm bayrağı altında doğrudan demokraside radikal bir deney yapıyorlar.

 

PKK'nın hapsedilmiş lideri Abdullah Öcalan tarafından formüle edilen ve Amerikan anarşisti Murray Bookchin'den esinlenen bu libertarian sosyalizmin bir şekli, daha iyi bir dünyanın inşasında gerekli bir unsur olarak toplumsal ve çevresel adalete ve ataerkilliğin sona ermesine odaklanıyor.

 

Eleştirmenler, demokratik söylemin sadece Kürt ayrılıkçılığı için bir paravan olduğunu ileri sürüyorlar. Eşitlikçi kaplamanın altında gerici etnik-milliyetçi bir program olduğunu söylüyorlar. Belki.

 

Savaş zamanında olay yerinde ne olup bittiğinin aslını anlamak kolay değildir ve hiçbir örgüt mükemmel değildir. Ancak eleştirmenler doğru olsa dahi, eldeki kanıtlar, PYD'nin savaştığı İslami Devleti (İS) cihadçılarından, Şam Kasabı ve onun Tahran'daki teokratik destekçilerinden ya da gittikçe otoriter Erdoğan'dan daha ilerici olduğunu ortaya koyuyor. Kimin tarafını tuttuğunu bilmek zor olmasa gerek.

 

Ancak, birçokları için zor.  Bunun olası bir nedeni, Suriye iç savaşının karmaşıklığı ve onun içindeki Kürt güçlerin konumu. Halkı Koruma Birimleri (YPG / J) liderliğindeki askeri koalisyon olan PYD ve Suriye Demokratik Güçleri (SDF) çeşitli ittifaklar(en son  Esad ile) kurarlarken, çoğunlukla ABD desteğinden faydalandılar. Görünüşe göre, bu devam etmiyor.

 

Bu tür ittifaklar, bazılarının gözünde, Kürtleri NATO maşası yapıyor ve Tahran'dan Şam üzerinden güney Lübnan'a kadar, Rusya desteğiyle birlikte, uzanan "direniş eksenini" batının güçsüzleştirmesine yardım ediyor. Bunda biraz gerçeklik var. SDF'nin çıkar ittifakı Essad'ı baltalıyor -hatta son gelişmeleri hesaba kattığımızda dahi- ve Putin'in bölgedeki hırslarında bir gedik açıyor. Ayrıca, İran'ın genişlemesi biraz daha pahalıya mal oluyor.

 

Bununla birlikte, Suriye devletinin çöküşünü önleme iddiası olduğu halde, Esad'ı destekleyen güçlerin batı emperyalizmiyle savaştıkları ve Vahabi saldırmalar aşırı derecede budalaca olduğu için ilerici bir güç oluşturduğu fikri var. 

 

Moskova-Tahran-Şam ekseni solun herhangi bir müttefiki değildir ya da adalet ve eşitlikle ilgili herhangi bir hareketin. Sadece doğu Ghouta sakinlerine gidin bir sorun.

 

Jeopolitik bir yana, düşünülmesi gereken başka bir unsur var. Rosa Burç ve Kerem Schamberger'in Jacobin'de işaret ettiği üzere, Amerikan ordusu ile taktik ittifak, PYD programının içeriğinin değiştiği anlamına gelmiyor. Pentagon Kürtlerin kendi gündemine dikte etmiyor. Trump'ın Rojava Devrimi üzerinde hiçbir etkisi yoktur; muhtemelen onu duymamıştır bile.

 

Suriye çatışmasında gezinmenin zorluklarının Kürt sorunu konusunda solun bazı kesimlerinin sessizliğinin sebebi olduğunu gelin kabul edelim. Savaşın sisleri arasında bazen kimin ezen ve kimin ezilen olduğunu çözmek zordur. Ancak bu sınırın kuzeyindeki Kürtlere dayanışma sunmanın yokluğunu açıklamaz.

 

Türkiye'de, Haziran 2015 seçimlerinde yüzde 13 oy aldığından beri, Erdoğan'ın geçici olarak başkanlık sistemi planlarını bozan Halkların Demokratik Partisi'ne(HDP) hükumet tarafından eziyet edildi. 

 

Kürt hakları hareketinin dışında ortaya çıkan ve 2013 Gezi protestolarının pan-Anadolu ruhu tarafından canlandırılan HDP, bir önceki eş-başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ'ın tutuklanmalarını ve birçok aktivistin hapse tıkılmasını görüp geçirdi. Bu süreç, 2016 darbe girişimi sonrasında Türk sivil toplumuna yönelik daha geniş kapsamlı darbe ile daha yoğunlaştırıldı.

 

Yargı baskısı kısa süre içinde şiddet baskısına dönüştü. 2015'te Ankara ile PKK arasındaki yaklaşık kırk yıllık çatışmayı sona erdirmeyi amaçlayan barış süreci, birincinin şahsi menfaatlerini karıştırması ve ikincinin yanlış hesaplaması ile bozuldu. 

Ardından gelen düşmanlıklar, 2015 ve 2016 yıllarında yüz binlerce sivilin yerinden edilmesine ve Türkiye'nin güneydoğusunda 250'den fazla savaş mağduru olan kişinin öldürülmesine yol açtı. Fakat, tekrardan, Kürtlerin kaderi, solda, hemen hemen sessizliğe uğramaktı. 

 

Bu seçici dayanışmanın nedeni üzerine başlarda değinildi. Görünen o ki, Kürtler "batılı olmayan" bir gücün kurbanları olma talihsizliğine sahipler ve bu yüzden ıstırapları hemen hemen hiç kayda alınmıyor. Türkiye'nin bir NATO gücü ile alakalı değil. Ya da Avrupa Birliği'ne girmeye çalışan bir ülke oluşu. Ya da sadece emperyal hırslarla dolu otokratik bir devlet ve yerel etnik bir halka zulmeden bir tarihi oluşu. 

 

Solda birçokları için, ilgilenmeye yetecek kadar "batılı" değil ve bu yüzden onun kurbanları görülemez.

 

*www.opendemocracy.net sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

AYRIMCILIK NASIL SÜRÜYOR

 
 
DOUGLAS MASSEY
 
(Ç.N.: Batı ülkelerinde ev arama ve ev bulabilme tam bir kabustur. Hele ki bir batı ülkesinde yaşayan ya da yaşamaya mecbur kalan "üçüncü dünya ülkesi" mensubu bir göçmen, bir mülteci veya bir alttaki iseniz. Sizin için hazırlanmış gettolara mecbur edilirsiniz. Irkçı ayrımcılığın istediğiniz çeşidiyle, her gün bindiğiniz metroda "üstün" "beyaz ırkın" aşağılayıcı bakışlarında burun buruna gelirsiniz. Yapabileceğiniz tek şey, boğum boğum olan gözyaşlarınızı sessizce yutmaktır. Ya da paranız olup da alırsanız sığındığınız bira şişelerinin dostluğunda gözlerden ırak karanlıklara ağlamaktır. 
 
Türkiye bağlamında da toplu konut altında oluşturulan yüksek korumalı duvarlarla çevrili lüks sitelerin amacı, "seçkin" ve diğerlerinden üstün olduğu algısı zerk edilen bir avuç "seçilmiş" insana alttakiler karşısında üstünlük hissi veren konutları fahiş fiyatlara pazarlamaktır. Farkında olmasak bile ayrımcılık her yere sirayet etmiştir. Giydiğimiz kıyafetten, kullandığımız akıllı telefona ve yaşadığımız yerleşim bölgesinden oturduğumuz konuta kadar. Toplumda çoğunluğun üstünde statüye sahip olma saplantısı aslında ayrımcılığı körükler ve tam da buna paralel olarak ayrımcılık sosyal statü saplantısını besler.  Bundan devasa karlar elde eden ise kapitalizmdir çünkü ırkçılığı yaratan kapitalizmin emperyal yüzünden başkası değildir. Kökleri de on dokuzuncu yüzyıl İngiliz İmparatorluğu'nda hayat bulmuştur. Irkçılığın önüne ise tek bir şey geçebilir. Sosyalizm...İleri ki çevirilerimizde ırkçılık ve ayrımcılığın kökenleri konusuna devam edeceğiz.) 
 
Ayrımcılığının çığır açan çalışması, Amerikan mahallelerinin hala ırk çeşitlerine göre neden bu kadar çok bölündüğü üzerine ezber bozan yeni bir teoriyi keşfe çıkıyor.
 
 
Chicago'nun havadan görünümü. russellstreet / Flickr
 
 
Ayrımcılık Döngüsü: Toplumsal Süreçler ve Meskun Tabakalaşma'nın Özeti  (New York: Russell Sage Foundation, 2017).
 
 
Azınlıkların yükselen sosyoekonomik statülerine, azalan ayrımcılık(ırk,cinsiyet vs.) oranlarına ve diğer ırktan olan komşulara karşı artan hoşgörüye rağmen, ABD'de süren yerleşim yeri ayrımcılığı Afrikalı Amerikalılar için birkaç büyük metropol şehirde her zamanki gibi yüksek kalıyor.
 
Ayrımcılık Döngüsü'nde, Maria Krysan ve Kyle Crowder, yerleşim yeri ayrımcılığının nasıl ve neden devam ettiğini bizim anlamamıza büyük katkıda bulunurlar. Yazarlar, Birleşik Devletlerde yerleşim yeri ayrımcılığını kavramsallaştırmak ve incelemek için sosyal bilimciler tarafından yaygın olarak kullanılan teorik ve metodolojik modelleri eleştirirler: (ayrımcılığı gruplar arasındaki sosyoekonomik farklılıklara bağlayan) mekansal asimilasyon modeli, (ayrımcılığı konut ve kredi piyasalarındaki ayrımcı davranmaya bağlayan) mekan sınıflandırma modeli ve (ayrımcılığı aynı ırktan komşuların geniş alana yayılmış tercihlerine bağlayan) grup tercihleri modeli.
 
Alternatif olarak Krysan ve Crowder, yerleşim yerine karar verme ırksallaştırılmış sosyal, ekonomik, bilişsel ve mekansal yapıların içine yerleştirildiği için ayrımcılığın sürdüğünü ve bu yapıların, ırk ve sınıf ile sistematik olarak katmanlaştırılmış kentsel manzaralar sağlayan bir takım kendi kendine varlığını sürdürebilen süreçler yoluyla mevcut ayrımcılık seviye ve modellerini kopyalamak için yerleşme ile ilgili davranışı sınırlandırdığını ileri süren, "toplumsal yapısal sınıflandırmacı bakış açısı"nı, yeni bir kavramsal yapıyı sunarlar. 
 
 
AYRIMCILIK VE KONUT AVCILIĞI
 
Kitap, 1970'den 2010'a kadar olan dönemde Hispanik olmayan beyazlardan siyah, Hispanik ve Asyalı olanları ayırma eğilimlerini inceleyerek başlar. Her ne kadar ortalama siyah-beyaz ayrımcılığı yavaş yavaş azalmış olsa da, ırk ayrımına son vermeye doğru geçişler oldukça inişli çıkışlıdır. Oldukça büyük siyah topluluklara sahip metropol bölgeler yüksek oranda ayrımcılığı sürdürürlerken, kayda değer azalmalar, az siyah nüfusun olduğu küçük metro bölgeleri ile çoğunlukla sınırlıdır. 
 
Hispanik ve Asyalılara karşı ayrımcılık düzeyi, göç yoluyla hızlı nüfus artışına rağmen, zamanla nispeten sabit kalmıştır. Oysa Hispanik ayrımcılık düzeyi orta dereceden yükseğe doğru değişirken, halbuki, Asyalı ayrımcılık düzeyi düşükten orta dereceye doğru değişkenlik gösterir. Ayrıca, kitapta belirtilmese de, ABD metropoliten bölgelerinde yaşayan Hispaniklerin oranındaki hızlı artış, yaşadıkları mahallede tecrit derecesinde azımsanmayacak bir artış meydana getirmiştir. 
 
Tabii ki, iyice beyaz mahalleler zamanla çeşitlenir gibi olsa da, ancak Krysan ve Crowder, bu çeşitlenmenin Afrikalı Amerikalılardan ziyade beyaz mahallelere Hispanik ve Asyalıların girişi yoluyla daha çok gerçekleştiğini gösterir. Aslında Amerikan mahallelerinin kompozisyonu genel olarak Amerikan toplumunun çeşitlenmesine nazaran yavaş yavaş değişti. Özellikle, Afrikalı Amerikalılar için, 1980'deki siyah-beyaz ayrımcılık düzeyleri, siyah yerleşim yeri ayrımcılığı derecesinde bir değişiklikten ziyade devamlılık izlenimi bırakan 2010'dakileri fazlasıyla öngörmüştü. 
 
ABD ayrımcılık kalıplarında özünde var olan dinginliği belirleyen yazarlar, insanların iki aşamada konut aradıklarını gösteren araştırmadan alıntı yaparak gerekçelerini açıklamaya başlarlar. İlk önce hangi alanlarda arama yapacaklarına karar verirler ve sonra bu alanlardaki hangi birimlerin üzerinde çalışacaklarını kararlaştırırlar. 
 
İlk aşama, spesifik mahallelere yönelik araştırma ile sınırlandırıldığı için ayrımcılık modellerini belirlemede çok önemlidir. Krysan ve Crowder, insanların karmaşık seçimleri basitleştirmek için "keşifselliğe" başvurduğunu açıklayan yargı ve karar verme psikolojisinden yaratıcı bir şekilde yararlanır. Özellikle keşifsel olan, ileri sürdükleri "ilintili keşifsel nitelik," yerleşim kararlarında etkili olur, çünkü mahallenin nitelikleri oldukça birbiriyle bağlantılıdır, böyle bir göze çarpan nitelik diğerlerini sineye çekmede uygun bir şekilde kullanılabilir. Yazarlar, ev arayanların, bir mahallede aradıkları bir takım özelliklerin yerine geçmede kullanacakları tek bir işareti dahi alma eğiliminde olduklarını ve çoğunlukla bu işaretin ırkçı bir mahiyeti olduğunu delil olarak gösterirler. Beyaz toplumsal kavramada, siyahların yüksek bir yüzdesi oldukça yüksek oranda suç, düşük özellik değerleri ve zayıf okul performansı ile birlikte anılır.
 
Yalnız ikinci aşamada aktörler, gazeteler, emlakçılar ya da internet gibi spesifik araçlara yönelirler; fakat aynı zamanda "dedikodu gazetesine" ve diğer gayri resmi kaynaklara da oldukça güvenirler. Bununla birlikte, genellikle bir önceki aramayı daraltmak veya genişletmek için karar verme üzerinde geri bildirimde bulunan farklı kaynaklardan toplanan bilgiler ile birlikte, her iki aşamada da arama süreci dinamik ve etkileşim içindedir.
 
Hatalı bilgilere ek olarak konut aramaları, yoksul haneler için yetersiz olan, zaman ve para sınırına mecbur kalır. Uygun fiyatlı konut arzı oldukça kısıtlıdır, bütçeler dardır ve planlanmayan acil durumlar yaygındır; etkenler, sosyolog Matthew Desmond'ın gösterdiği gibi, çoğu zaman tahliye ile son bulur. Krysan ve Crowder, taşınma olasılığının gelirle birlikte taşınmayı umanlar arasında yükseldiğini fakat yer değiştirmeyi ummayanlar arasında düştüğünü ve konutundan memnun olduğu için aramayı bırakan insanların yüzdesinin gelirle birlikte arttığını gösteren veri sunarlar.
 
 
KISITLAMALAR ALTINDA ARAMA
 
Böylece, yoksul insanlar istedikleri için değil zorunda oldukları için taşınırlar ve ev bulma ihtiyacı her zaman baskılayıcı ve acildir. Bu koşullar altında, genellikle en uygun mahallede en iyi evi bulmak için zaman ayırmak yerine sınırlı sayıda mahalle içinde arama yaparak kabul edilebilir bir eve yerleşirler.
 
Afrikalı Amerikalılar için konut arayışı ek olarak ırkçı yönlendirme ve ayrım, sıklıkla azalan ancak yok olmayan eylemler ile sıkıştırılır. Sonuç olarak, azınlıklar, daha çok beyaz sakinin olduğu tercihlerine uyan mahallerde aramalarına başlarlar ancak tercih ettiklerinden daha az beyazın olduğu mahallelerde son bulurlar. Buna karşın beyazlar tercih ettiklerini söylediklerinden daha yüksek beyaz yüzdesi olan mahallerde arama yaparlar ve aramaları ezici çoğunluğun beyaz olduğu mahallelerde son bulur.
 
Krysan ve Crowder, beyazların, büyük bir çoğunluğu sürekli olarak beyaz sakinlerin oluşturduğu mahalleleri "ciddi olarak düşündüklerini" gösteren veri sunarlar. Dahası, bir dizi bireysel ve topluluk özelliklerini kontrol ederek, beyazların içinde yaşamak için bir mahalleyi hiç seçip seçmediklerini beyaz oran güçlü bir şekilde önceden haber veriyor. Aksine, beyaz oran, azınlıkların bir mahalleyi yaşayacak bir yer olarak seçme olabilirliğini etkilememektedir. 
 
Diğer bir deyişle, ırk, diğer etkenleri dışında bırakarak beyaz ev arayıcılarının karar sürecini ezme eğilimindedir. Gerçekten de çalışmalar, ırkçı bileşimin, suç oranları, ev değerleri ve okul kalitesi gibi diğer mahalle koşullarına bir vekil sıfatıyla beyazlar tarafından sıklıkla kullanıldığını göstermektedir; ve beyazlar, siyah ve ırkça karışık mahalleleri, gerçek özelliklerinden bağımsız olarak beyaz mahallelerden daha olumsuz olarak değerlendiriyorlar.
 
İnsanlar ağırlıklı olarak kendi yerleşim deneyimleri, günlük faaliyetleri ve diğer insanlarla etkileşimler yoluyla mahallelere ilişkin bilgi sahibi olurlar ancak bunlar genellikle, karar vermede "ırkçı kör noktalar"a sürükleyen ırk olarak parçalara ayrılmış algıları doğal olarak üreten konut olarak ayrılmış bölgeler içinde vuku bulur. İnsanlar, ırk gruplarının hakim olduğu yerler hakkında daha fazla bilgi sahibi olurlar ve bu kör noktalar, Afrikalı Amerikalılar ya da Hispanikler arasında olduğundan daha fazla beyazlar arasında daha güçlü ve daha geçerlidir. Bu nedenle, farklı ırk gruplarının üyeleri, muhtemelen en rasyonel seçim modellerinin altında yatan varsayımları ihlal edecek şekilde tamamen farklı seçim kümelerinden yaşayacakları yerleri seçmekteler.
 
 
AYRIMCILIĞI KAVRAMA
 
Sonuçta, Krysan ve Crowder, ayrımcılığın, siyah nüfus artışı karşısında ırk ayırmayı teşvik etmek için alınan kasıtlı beyaz önlemler tarafından yaratıldığını ve bu ayrımcılığın, ırk farkı gözetme, ırksal ekonomik uçurumlar ve homojen ırksal mahalle tercihleri ile 1960'lar boyunca sürdürüldüğünü - ayrımcılığın kendisinden kaynaklanan toplumsal ve psikolojik süreçlerle artarak ölümsüzleştirildiğini savunurlar. 
 
Yazarların kendi sözleriyle, "ırk ile ayrımcılık, kendi kendine varlığını sürdürebilen, ekonomik tabakalaşma sistemleri güden, mahalle algılarını şekillendiren, ırk ve etnisite ile mahalle bilgisi sistemlerini ve sosyal ağlarını sınırlayan ve yerleşim yeri ayrımını sürekli olarak pekiştiren yerleşim yeri hareketliliğinin ve hareketsizliliğinin ırk olarak benzeşmeyen kalıplarını yaratan haline gelir."
 
Benim görüşüme göre, Krysan ve Crowder'ın toplumsal yapısal sıralama perspektifi, siyah ve Hispanik ayrımcılığın azınlık gelirleri yükselse ve ayrım azalsa bile nasıl sürebildiğini görkemli ve ikna edici bir şekilde açıklar. Ayrımcılık Döngüsü, bugün Amerikadaki ayrımcılık anlayışımızı kökten değiştiren dikkate değer akademik bir başarıdır.
 
 
Jacobin sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

FACEBOOK SAYFAMIZ