Özgürlük

FELSEFECİLER VAPURU

(Kısa bir not: İdealist felsefe savunucuları, kapitalistler sol’a ve dünya görüşü diyalektik ve tarihsel materyalizme saldırı uğruna milyarlarca dolar harcarken, bu tür eleştirel yazılar niye? Gelişim ve olayların tüm yönleriyle daha detaylı ve özlü kavranılması. Sadece eleştiri düzeyinde kalan ve akademik bir yaklaşımdan çok, günümüz ve görevlerimiz açısından ele alıp, devrimci ders ve deneyleri üzerinde yükselmeye çabalıyoruz. Bu bağlamda üretim ve katkılarımızla elimizden geldiği ölçülerde çözümlere yönelmeye çabalıyoruz. Devrimcinin görevi dünyayı yorumlamak değil değiştirmektir... Diyen değerli ve dikkatli okurlarımıza saygılarımızla.)

 FELSEFECİLER VAPURU 

1922'de Lenin Rusya'nın en iyi felsefecilerini vapurla ülkeden postaladı ve onlara vurulmak istemiyorlarsa memlekete dönmemelerini söyledi.  Alexander Razin and Tatiana Sidorina, totaliter[ç.n.: Sovyetler Birliği'nin toptancı bir bakış açısıyla tüm dönemlerini totaliter olarak görmek bilimsel bir yaklaşımdan ziyade ideolojik bir saldırı anlamı taşır] bir rejimin "insani bir eylemini" resmediyor.

 

Herhangi bir felsefe öğrencisi,  felsefenin mitolojide köklere sahip olduğunu ve bir bakıma mitolojiden kaynaklandığını kabul eder. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, felsefe sadece mitolojiden doğmadı, aynı zamanda ona üstün geldi ve ileri bir dünya görüşüne dönüştü. Ancak mitoloji felsefenin gelişmesinden sonra tamamen ortadan kalkmadı. Aksine, mitolojik bir düşünce tarzı, insanların bakış açısını ve davranışlarını etkilemeye devam ediyor. Daha akılcı veya daha ihtiyatlı bir felsefenin herhangi bir türüne karşı hala belirleyici bir aykırılık olabiliyor. 

 

İnsanlık tarihi boyunca orijinal işlevlerinin çoğunu kaybeden mitoloji hala kaçınılmaz olarak herhangi bir ideolojiye eşlik etmekte ve desteklemektedir. Farklı toplumlarda çeşitli biçimlerde görülür, ancak özellikle totaliter yönetim koşulları altında yıldızı parlar.

 

70 yıl boyunca eski Sovyetler Birliği, komünist hayal aleminde yaşadı: sosyalist rekabet, komünist işgücü, komünist bir kurucunun ahlaki kodu, komünist işçiler, en mutlu çocukluk, saygın yaşlılık, bedava sağlık hizmeti, ücretsiz eğitim, yaşamak için bedava ev ve bundan başka balede, uzay araştırmalarında, amatör sporlarda ve diğerlerinde birincilik. Komünist idealin gerçekleşmesini bozabilecek her şey aleyhte idi: Doktorlar Komplosu[kısaca Stalin'in tanınmış doktorlar grubunun tutuklanmasını emretmesi], Batı'nın, Siyonizmin, rock müziğinin, profesyonel sporların istenmeyen etkisi…

 

Günümüzde bu mitlerin çoğu ortadan kalktı. Bu sürecin sıradan Rus halkının bakış açısını nasıl etkilediği, zor ve çok yönlü bir sorudur. Fakat Rusya'da modern değişimler karşısında geniş çapta değişen tutumlara rağmen bir şey açıktır. Çok iyi biline atasözüyle ifade edilir: "üstü örtülen her şey gün gelir ortaya çıkar." Eski Sovyet dünya görüşünde en çok üstü örtülen şeylerden birisi, devrim öncesi idealist Rus felsefecileri ile ilgili bilgiydi. Sadece birkaç kişi onların felsefi yazılarının Lenin Devlet Kütüphanesi'nin sözde özel koleksiyonunda saklandığını biliyordu. Bu koleksiyona erişim kesinlikle sınırlıydı. Bunu kullanma yetkisi sadece kiritik bir şekilde bu çalışmaları kullanan profesyonel ideologlara(bu özel alanda çalışan felsefeciler ve tarihçiler) verildi. Sovyer Rusya'daki en eğitimli insanlar Berdyaev, Bogdanov, Bulgakov'un isimleriyle sadece Lenin'in ünlü eseri Materyalizm ve Ampiryokritisizm'in çalışması sırasında karşılaştılar ve genel olarak bu kitapta bahsedilmeyen 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarının başlıca Rus felsefecileri olan Soloviov, Shestov, Chicherin, Trubetskoy gibi isimleri bilmiyorlardı.

 

Lenin’in eserlerinde sözü edilen Rus filozoflar, en tatsız imgelerle betimlenmiştir, felsefi fikirleri esas olarak kötü niyetli terimlerle karakterize edilmiş ve aşırı derecede basitleştirilmişlerdir. Lenin'in onları tanımlamalarının temelinde eski Rus felsefecileri ile ilgili çalışma, onların kendi yazıları vasıtasıyla olmaktan ziyade, birçok ideolojik mitin, özellikle de idealist Rus felsefesi ve komünist doktrin arasındaki kaçınılmaz, mutlak düşmanlık mitinin başlangıcıydı.

 

Aslında bu mit, sadece belirli bir ideolojik konumun renkli ifadesi değildi. Aynı zamanda 1922'de gerçekleşen belirli bir politik eylemin de gizli gerekçesiydi. Bu, o zamanların yaşayan en ünlü felsefecilerinin Sovyet Rusya'dan kovulması idi. Bu eylem, tarihçilere göre "Felsefeciler Vapuru" olarak bilinmeye başlandı, çünkü Sovyet hükümeti, zorunlu olarak eski Rus entelektüel sahnesinin en önde gelen yıldızlarının içinde toplandığı ve sınır dışı edildiği iki Alman gemisini (Oberbürgermeister Haken ve Preussen) kiraladı.

 

Bu eylemi haklı çıkarmak için kullanılan bir başka efsane de, sınır dışı edilmenin mağdurların iyiliği için olduğu, bu onların hayatlarını kurtarmanın ya da en azından Sibirya'daki toplama kamplarındaki sürgünlerden kurtulmalarını sağlamanın tek yolu olduğudur, çünkü onların olası etkinliği, Sovyet materyalist ideolojisinin izin verdiği verdiği sınırları açıkçası ihlal edecekti. Şimdi bile Rus entelektüelleri arasındaki kanı, filozofların ayrılışlarının kurtuluşları ve fikirlerinin kaderi için iyi olduğu yönündedir. Örneğin, Rusya'daki en büyük felsefe dergisi olan Felsefenin Sorunları 1990'da, "o zamanın Parti yönetimi tarafından sorunun üç çözümü olarak görülenin, yani kurşuna dizme, Sibirya'ya sürme ya da sınır dışı etmenin en insancıl olanının seçildiğini," söyledi.

 

Toplu kovulmanın ilk "insani gerekçelerinden" biri, 1922'de Leon Troçki tarafından sunuldu. Şöyle dedi: "Gönderdiğimiz ve gelecekte göndereceğimiz bu unsurlar politik manada hiçbir şey değillerdir. Fakat onlar düşmanlarımızın ellerinde potansiyel birer silahtırlar. Barışcıl politikalarımıza rağmen dışında kalınamayan yeni askeri çatışmalar halinde, bu uzlaşmacı olmayan muhalif unsurlar düşmanın askeri-politik ajanları olacaklardır. İşte bu yüzden onları şu anda, dinginlik zamanında önceden sınır dışı etmeyi tercih ediyoruz. Umarım, sağduyulu insanlığımızı kabul etmeyi geri çevirmezsiniz. . ." 

 

Gerçekte ise, Rusya'nın aydınlarının büyük bir kısmının sınır dışı edilmesine yönelik bu “insani” gerekçenin çok şüphe uyandırıcı olduğu görünmektedir. Birincisi, çağdaş bir bakış açısından, temel bir insan hakkının kaba bir ihlalidir: istediğin yerde yaşamak, ya da en azından kendi ülkende yaşamak. İkincisi, Troçki'nin insanlık konusundaki konuşmasının ardında, güçlü(entelektüel yetenekleriyle) muhalefetten kurtulmanın saklı bir arzusu vardı. Üçüncüsü ise, bu eylem, tarihsel sorumluluk anlamında insani değildi. Hiç kimse “eşsiz hakikati” ilan etme ve bu “gerçek”i, tüm ulusun tarihsel gelişimi için biricik olanak olarak öne sürme hakkına sahip değildir.

 

Sovyet liderleri, idealist filozofların sınır dışı edilmesinin tüm gerekli adımlarını ve tüm sonuçlarını soğukkanlılıkla hesaplayarak yaptılar. Esas olarak insani nedenlerden ziyade politik nedenlerden dolayı yaptılar. Fakat sonradan bu eylem, yıllar içerisinde ülkenin her yerine yayılacak olan özgür düşüncenin bastırılması ve düşünce terörü ile karşılaştırıldığında insani bir görüntü kazanmıştır. 

 

Bu makalede, bu trajik olayı ve Rus felsefesi ve kültürü için sonuçlarını açıklayacağız. 

 

1922'de entelijensiyanın tehcir edilmesi, irticalen yapılan bir olay değildi, ancak birkaç yıl içinde büyüyen bir fikrin gerçekleşmesiydi. Görüşler, planı tam olarak başlatanın kim olduğuna ilişkin olarak değişir. L.A.Kogan, sürgün etme fikrinin eş zamanlı olarak farklı insanların aklına gelmesine rağmen, Lenin'in hiç kuşkusuz eylemin ilham kaynağı ve lideri olduğunu vurgular. Fransız tarihçi ve Sorbonne profesörü M.C.Geller de aynı görüşü dile getirir: "Lenin, Rus kültürünün bu temsilcilerinin sınır dışı edilmeleriyle son bulan tüm bu politikanın mimarı olmanın yanı sıra sürgüne yollamayı ilk başlatan idi." 

 

1920'lerin başlarında Rus felsefesinde yer alan süreçler, sezgisel, mistik bir yönelim(önceki ulusal bilinçlenmede çok yaygın olan) ile birlikte idealist felsefe ve yeni, resmi materyalist dünya görüşü arasındaki gittikçe büyüyen düşmanlığı içeriyordu. "Maneviyat," Rus geleneğinde basit kavrama ya da bilgiden daha fazlası olan bir şey olarak daima algılandı. O, insan ve bütün bir toplum, insanoğlu ve evren arasında bağlantıların ahlaki niteliklerini ve bazı özel sezgisel kavrayışlarını var sayar. Bu gelenekte, hepsi Moskova Üniversitesinde öğretmenlik yapan Semyon Frank, V.Ivanov ve F.A.Stepyn gibi önde gelen Rus filozoflar çaba sarf ettiler. L.M.Lopatin ve daha sonra I.A.Ilein liderliğinde, Moskova Psikoloji Derneği çalışmalarını yeniden başlattı. Bu dernek, Moskova Devlet Üniversitesi'nin özel bir bölümüydü. St Petersburg'da bir Felsefe Derneği kuruldu. Kurucuları arasında sembolik şairler Beliey ve Blok da vardı. Sosyolojik Toplum 1919'da N.I.Kareev'in önderliğinde çalışmaya başladı. Etkin üyeleri arasında çok iyi bilinen filozof ve sosyolog Pitirim Sorokin de vardı. 1919'da St Petersburg Felsefe Toplumu da yeniden canlandırıldı. Nikolai Lossky ve E.L.Radlov, "Düşünce"adında yeni bir felsefe dergisi yayınlamaya başladı. Ama ömrü kısa oldu. Lossky, "Sadece üç sayı yayınlayabildik. Dördüncüsü, Bolşevik hükümet derginin basılmasını yasakladığında baskıya hazırlanıyordu," diye hatırlıyordu.

 

Bu yüzden, bu dönemde başlıca felsefi sorunları çözmek için birçok farklı felsefi kuruluş ve birçok değişik yaklaşım var olmuştur. En ünlü felsefeciler genelde resmi Marxist bakış açısına karşıydılar. Bu dönemin başlıca yayınları arasında Lossky'nin "Bergson'un Sezgisel Felsefesi ve Mantık"; Frank'ın "Sosyal Bilimlerin Metodolojisi Üzerine Makale"; L.P.Karsavin’in "Doğu, Batı ve Rus Fikirleri"; Sorokin’in "Lavrov’un Sosyolojisinin, Militarizmin ve Komünizmin Başlıca Sorunları" ve  "Bir Faktör Olarak Açlık" ve Berdyaev, Stepun ve Frank'in "Oswald Sprengler ve Avrupa'nın Sonu" eserleri yer alır. Bu eserlerin başlıkları bile, Rus filozofların çıkarlarının çeşitliliğini ve 1920'li yıllardaki etkinliklerini göstermektedir. 

 

Kogan şöyle yazıyor: “Lenin, Rus idealistlerinin faaliyetlerini endişeyle izledi. Kremlin kütüphanesinde Alekseev, Berdyaev, Bulgakov, Volinskiy, İvanov-Razumnik, Ilein, Karsavin, Lapchin, Novgorodtsev, Rozanov, Stepun, Trubetckoy, Shpet, Frank, Iakovenko kitapları bulunabilirdi; ama onların görüşlerine herhangi bir sempati duyduğu için değil. Bu yazarların çoğu sınır dışı etme listelerine dahil edildi.” 

 

Lossky şu şekilde hatırladı: "Hiç birimiz tarafından tahmin edilemeyen yeni bir gök gürültülü fırtına 1922 yazında Rus Rus entelijensiyasının üzerinden geçti. St Petersburg Kuzey-Batı Bölgesi'nin başkanı Zinoviev, entelijensiyanın kafasını kaldırmaya başladığını Moskova'dan bildirdi. Farklı entelektüel grupların dergi ve dernekleri faaliyete geçridiklerini; şu an için ayrı yollarda hareket ettiklerini, fakat çok yakında ya da sonra birleşeceklerini ve kayda değer bir güç oluşturacaklarını yazdı."

 

31 Ağustos 1922'de Pravda gazetesi, ülkenin kuzeyindeki profesörler, doktorlar ve yazarlar arasında en aktif karşı-devrimci unsurların sınır dışı edilmesi hakkında resmi bir duyuru yayınladı. Karar, Devlet Siyasi İdaresi'nce(GPU) yapılan bir açıklama ile onaylandı. ‘İlk Uyarı’ başlıklı duyuru, belirli aileleri tayin etmedi veya sınır dışı edilecek sayıyı belirtmedi. Sürgün edilenlerin arasında büyük bilim adamlarının olmayacağını sadece söyledi. Aslında, yayınlandığı sırada, sürgün edilenlerin bir kısmı zaten tutuklanmıştı ve Rusya'yı kendi maddi imkanlarını kullanarak terk etmeyi kabul eden belgeleri imzalamıştı. Kendi yolculuklarını ödeyemeyen insanlar sınır dışı edilmeyi hapishanede beklemek zorunda kaldılar.

 

Ancak Pravda'nın duyurusu ilk tehlike işareti değildi. Lenin, Moskova Yüksek Teknik Okulu personelinin grevi sonrasında 1918 kışında birçok profesörün görevden alınmasını önerdi. Tavsiyesini sonrasında, Sovyet hükümeti nihayetinde sadece Yüksek Teknik Okulu'nda değil, hemen hemen bütün üniversitelerde profesörlerin tamamen değişimini gerçekleştirdi. Eski “gerici” profesörler, yeni “kızıl” olanlarla değiştirildi. St Petersburg Üniversitesi'nde profesör olan Lossky, işten atılanlar arasındaydı. Şöyle demişti: “1921 sonbaharına kadar Bolşeviklerin Hükümeti, eğitim sürecinde, en azından felsefe öğretisinde, çok az müdahalede bulundu. Çalışmamı, devrimden önce olduğu gibi devam ettirebilirdim… Fakat üç yıldan fazla bir zaman sonra Bolşevikler, birçok bilim dalı için yeni bir “kızıl” profesörler kadrosu hazırlamışlardı ve 1921 sonbaharında, eski profesörlerden hangilerinin görevden alınması gerektiğine karar vermek için Devlet Bilim Konseyi toplantısı yapıldı… St Petersburg Üniversitesi Felsefe Bölümü bundan sonra tamamen tahrip edildi. Tüm öğretmenlerin ve iki profesörün (Lapchin ve ben) ilişiği kesildi. Sadece Vvedensky profesörlüğü sürdürdü. Fakat aynı zamanda genç adam Borichevsky de profesör yapıldı ve bu arada ona, Professor Vvedensky tarafından zaten verilen mantık dersi vermesi emredildi. Bu Borichevski felsefe eğitimi için Bolşevikler tarafından yurt dışına gönderilmişti. Epicurus felsefesini incelediği Losain Üniversitesi'ne girmeyi başardı. Geri döndükten sonra, “bir materyalist olarak Spinoza” gibi konulara ilişkin konferanslar vermeye başladı. Felsefe bilgisi oldukça sınırlıydı. Örneğin, Platon'un felsefesi hakkında konuştuğunda, öğrenciler onun hatalarını gördüler ve ona güldüler.”

 

12 Mart 1922'de Lenin'in "Materyalizm Mücadelesinin Anlamı Üzerine" adlı makalesi yayınlandı. Bu ideolojik sorunlara ayrılmış bir program makalesiydi ve entelijansiyznın gelecek sürgünü içinde görülebilirdi. "Rus işçisi iktidarını ele aldı fakat onu hala kullanamıyor, ille bu tür öğretmen ve bilimsel topluluk üyelerini batı 'demokrasisi" ülkelerine kibarca def edecektir," diye Lenin yazdı. 

 

Bu oyundaki bir sonraki bölüm Lenin'in 15 Mayıs 1922 tarihli, hukuk sisteminin devlet komiseri olan I.Kursky'ye mektubu idi. Mektupta Lenin, Hukuk Yasa'sının değiştirilmesi gerekliliğini savundu, özellikle de ölüm cezasını ateş ederek öldürmekten Merkezi Birlik Yürütme Komitesi'nin kararına göre sınırdışı etmeye ve aynı zamanda yasa dışı yollarla geri dönenler için kurşuna dizme cezasının getirilmesi gerektiği yönünde değiştirmekte ısrar etti. Dört gün sonra, 19 Mayıs 1922 tarihli Feliks Dzerdginsky'ye yazdığı bir mektupta, Lenin, “karşı-devrimci” yazar ve profesörlerin sürgün edilmesine yönelik hazırlıkları tartıştı. 

 

Daha sonraki olaylar çok hızlı bir şekilde gelişti. Kanunda değişiklikler yapıldı, sürgün edileceklerin listeleri hazırlandı, mahkumiyet kanıtları toplandı ve uyduruldu. 10 Ağustos 1922'de, Birlik Merkezi Yürütme Komitesi, karşı-devrimci faaliyete katılan kişilerin yurt dışına ya da ülkenin belirli bölgelerine sürgün edilmelerini öngördü. Haziran ayında E.Kuskova ve S.Prokopovich ilk sürgün edilenler arasındaydılar; Onlar, Açlık Çekenler Yardım Komitesi'nin liderleriydi. Ana grup Ağustos ayında gönderilmeye hazırlandı.

 

Öncelikle tutuklamalar dalgası Moskova, St. Petersburg ve diğer büyük şehirleri vurdu. Önceden hazırlanmış listeler doğrultusunda seçilmiş kişiler tutuklandı ve iki gün iki ay arasında değişen sürelerde tutuldukları cezaevlerine konuldu. Bu süre zarfında tutuklananlar geri döndüklerinde vurulacakları yönünde bir uyarı imzalamak zorunda kaldılar. 

 

Sürgün edilenlerin tam bir listesinin hala mevcut olmadığını belirtmeliyiz. Belki de durumun açıklığa kavuşamaması, GPU'nun sırları saklamak için kanıtları yok etmesinden kaynaklanmaktadır. Moskova, Petrograd ve Ukrayna için eş zamanlı olarak derlenen ayrı listelerin olduğu bilinmektedir. Bütün bu listeler düzeltildi ve listelenen ve gerçekte sürgün edilen numaralar değiştirildi. Kogan, Ukraynalılar listesinde ilk başta 77 kişi, Moskova listesinde 67 kişi ve Petrograd listesinde ise 30 kişi olduğunu belirtir. Nihayetinde, uzun revizyonlar sonrasında sürgün için 160 kişi listelendi. Diğer günümüz araştırmacıları ise sürgüne gönderilenlerin sayısının 60 ila 300 arasında olduğunu öne sürerler. Soruşturma, sınır dışı edinilen ülkeye, Almanya'ya, varıştan sonra sınır dışı edilenlerin farklı ülkelere hızlı bir şekilde dağılmaları ile son buldu. Birçoğu Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Çekoslovakya veya diğer ülkelere gitti. 

 

Rusya’nın entelektüel elitlerinin ayrılışı genellikle “Felsefe Gemisi” sembolü ile ilişkilendirilmiştir. Felsefeciler sürgünlerin küçük bir kısmını oluştursa da, onlar Rus dini rönesansının insanları, Rus dini-idealist felsefesinin en iyi temsilcileri idi. Şimdi onların metodolojisinden şüphe edebiliriz, fakat onların insanı ölümsüz bir varlık olarak görme hayali büyük bir cesaretti ve onların ölümsüzlüğün mantıksal olarak çelişkisiz koşullarının analizi oldukça önemliydi. O dönemdeki Rus idealist filozofların çoğu, bir insanın ölümsüzlük olmadan ahlaki mükemmellik elde edemeyeceğini varsaydı ve o ölümsüzlüğün bir başka, zamansız, dünyaya bir çıkış olduğunu var sayar. Önde gelen düşünürlerini kaybeden, özellikle de hepsini bir anda yitiren Rusya, o zaman gerçekleşecek olan ahlaki ve manevi değerlerde meydana gelen büyük değişimler hakkında ciddi bir felsefi tartışma olasılığını yitirdi. Sürgün edilen filozoflar arasında Berdyaev, Frank, Lossky, Bulgakov, Stepun, Trubetskoy, Vicheslavtsev, Lapchin, Ilein, Karsavin, Izgoev yer aldı. Büyük tarihçilerin A.Kizevetter, A.Florovsky, V.Miakotin ve A.Bogolepov'un sürgünü de korkunç bir kayıptı. Sürgün edilen sosyolog Sorokin daha sonra dünya çapında tanınırlık kazandı ve Amerikan sosyolojisinin kurucularından biri oldu. 

 

"Felsefe Gemisi"nin yolcularının daha sonra anımsadıkları gibi, Rusya'yı terk etmek zordu ve özellikle çoğunun genç olmadığı dikkate alındığında başka bir yerde yeni bir yaşam kurmak oldukça da zordu. Örneğin, Lossky 52 yaşındaydı, Bulgakov 51, Trubetskoy 60 ve Berdyaev 48 idi. Yazar M.Osorgin, her sürgün edilenin tek bir yazlık ve tek bir kışlık ceket, gündüz için iki etek, gece için iki etek, iki pantolon ve iki çift çorap ve hepsiyle birlikte sadece 20$'a eşdeğer bir para almasına izin verildiğini hatırladı. Kuruşlarla yeni bir hayata başlamaya gittiklerini yazdı.

 

Sürgün edilenlere rağmen Rus felsefesi yine de devam etti. Filozoflar zorla ayrıldıktan sonra çok sayıda kitap yazdılar. Örneğin Berdyaev, "Yeni Orta Çağlar: Rusya ve Avrupa'nın kaderi üzerine Düşünme(Berlin 1924), Dostoveyvsk'nin Dünya Görüşü(Prag, 1923), Kendini Tanıma(Paris, 1949), İnsanın Kaderi ve Özü(Paris, 1931), Rus Komünizminin Kaynakları ve Anlamı(Paris, 1955) ve daha birçok eseri yazdı. Toplamda Berdyaev 43 kitap ve yaklaşık 500 makale yazdı. Ilein’in eserleri arasında, "Kötülüğe Karşı Silahlı Direniş"(Berlin, 1925) ve "Dini Deneyimin Aksiyomları"(Paris, 1924) vardı. Frank, "Yaşam Bilgisi" (Berlin 1923), "Din ve Bilim" (Berlin 1924), "Toplumun Manevi Kuruluşu: Toplumsal Felsefeye Giriş"(Paris, 1939) ve diğerlerini yazdı. Daha önce (1919) göç etmiş olan V.V.Zenkovsky, Rus Felsefesinin bir tarihini yazdı. (Cilt 1, Paris 1934, Cilt 2, Paris 1950).

 

Bu isimler ve eserler listesi kolayca devam edebilir, ancak bu bölümün ayrıntılı bir değerlendirmesini vermeye çalışmak daha acildir. Kitlesel kovulmanın, kurşuna dizilerek olası infaz edilme alternatifi ile karşılaştırıldığında insancıl bir eylem olduğu düşüncesini bir kez daha hatırlayın. Ancak bu insancıllığın derecesinden ve gerçek kökeninden şüphe etmek mümkündür. Elbette sürgün, tüm maddi sıkıntılarına, aşağılanmaya ve manevi acısına rağmen, kurşuna dizilmekten daha iyiydi. Fakat neden karşılaştırma dayanağı olarak ölüm cezasını bu kadar kolayca kabul ediyoruz? İnsanları sadece kendi fikirleri yüzünden ölümle tehdit etme hakkına kim sahiptir? Sovyet yıllarında hüküm süren sınır dışı edilme konusundaki daha yumuşak bir görüşe göre, ayrılışları sadece onları infaz mangasından kurtardığı için değil aynı zamanda materyalizmi yayma sebebiyle genel olarak onların kendi felsefi bakış açılarının düşüşü nedeniyle de felsefeciler için iyi olduğu söylendi. Bu görüş, idealist felsefenin açıkça yanlış olduğunu ve giderek daha fazla rağbet görmemeye başladığını ileri sürdü. Öyleyse, eğer ünlü idealist filozoflar Sovyet Rusya'sında kalsalardı, fikirleri sadece tuhaf olarak görülecekti ve bu onlar için kişisel bir trajedi olurdu. Bu karmaşık motivasyonun, sınır dışı edilme ile ilgili kararları gerçekten veren insanlar için önemli olduğunu düşünmüyoruz. O zamanki Rus liderlerin uluslararası toplumun tepkisinden sadece korkuyor olması daha muhtemeldir.  Bu sebeple sürgüne zorlamayı toplama kamplarına koymaya ya da kurşuna dizmeye tercih ettiler.

 

Rus felsefesinin, ulusal bilincin ve manevi hayatın geleceği açısından bu eylemin sonuçları ne oldu? Rus idealist filozofların görüşlerinde her şeyin mükemmel olduğunu ya da yazılarında her şeyin çağdaş yaşam için çok önemli olacağını söylemiyoruz. Tam tersine, Rus ulusal bilincinin, devrimden önce, mistik sezgiler tarafından birçok durumda hezimete uğratılan rasyonel bilgiye, hayata karşı mistik bir tutum takınma eğiliminde olduğu gayet iyi bilinmektedir. Komüniter yaklaşım, açık bir şekilde liberteryan olana baskın çıktı. Hiç şüphesiz bu şeylerden bazıları değişti. Bugün hiç kimse, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarındaki Rus idealist filozofların tavsiyeleri doğrultusunda kesinlikle yaşamayacaktır. Vurgu yapmak istediğimiz şey, geleneksel fikirlerin geleneksel ahlakı desteklediği gerçeğidir. Bu tür fikirlerde kademeli bir değişim genellikle toplumun dönüşümü sırasında gerçekleşir ve bir dereceye kadar toplumsal istikrarın kalmasına izin verir. Ama hepsini tek bir vuruşta yok etmek tehlikelidir. Devrimden sonra Rusya’nın yeni sosyalist hükümeti, ekonominin ve sivil hayatın çözülmesiyle, razrucha(tahribat) denilen şeyle karşı karşıya kaldı. Eski Sovyet bilimi bunu temel olarak birinci dünya savaşı, müdahale ve iç savaşın sonuçları gibi tarihsel koşullarla açıkladı. Ancak, geleneksel ahlaki temelin hızla tahrip edilmesinin Ekim Devrimi'nden sonra meydana gelen yıkımın temel koşullarından biri olduğunu düşünüyoruz. 

 

Sosyalist liderlerin iradesine uyumlu Marksizm, resmi bir ideolojiye dönüştü. Ama esas olarak eleştiriye açık ve çözümsüz sorulara sahip bir bilimsel teori olan Marx'ın Marksizmi değildi. Marksizm, gerçekte varolan bir toplumun resmi ideolojisi olarak kabul edildiğinde, onun teorik ifadeleriyle ilgili herhangi bir şüpheyi ortadan kaldırmak gerekti. Bu nedenle Sovyetler Birliği'nin varlığının başlangıcından itibaren Marksizm, Büyük Marksizm-Leninizm'e indirgendi. Örneğin, Lenin’in Đevlet ve Devrim adlı eserinde Engels’in sınıf toplumunun tüm tarihi boyunca Devlet’in olumlu işlevine dair derin analizine hiç bir önem verilmez. Lenin'in tek düşüncesi, devletin bir sömürü makinesi olduğu ve sökülmesi gerektiğiydi. Bu, Marx ve Engels'in orijinal fikirlerinin bariz bir aşırı basitleştirilmesi ve hatta çarpıtılması idi. Marx'ın sosyalist devrim sırasında işçi sınıfının öncü rolü hakkındaki tezi, yeni bir toplum inşa etme sürecinin tümünde lider rolü oynaması gerektiği doktrinine dönüştürüldü. Marx'ın işçi sınıfının bilgi eksikliği tarafından ona zahmet veren sınırlamaları gördüğü unutuldu. Dahası, işçi sınıfının sosyalist devrim sırasında kendisini yok edeceğini ve kapitalistlerin ve işçilerin aslında aynı tarihsel yabancılaşmanın farklı karşıtlarını temsil ettiğini yazdı. Bu tür düşüncelerden açık bir şekilde, işçi sınıfının yeni bir toplumun gelişiminde tek güç olmadıkları sonucu çıkar. Fakat bu anlayışa, insancıl bir ideoloji kaplaması altında totaliter bir devlet inşa eden elit tarafından ihtiyaç duyulmadı.

 

Muhtemelen Marksist teorinin aşırı basitleştirilmesini ve totaliter bir toplumun gelişimini muhtemelen durdurabilecek tek güç, açık felsefi tartışma imkanına perde çekildiği ve devamında gerçek demokrasinin aşırı sınırlandırıldığı için önde gelen Rus entelektüellerin sürgün edilmesiyle ortadan kaldırıldı. 

 

Üstelik, Batı ülkelerinde gelişen bir teori olan Marxizm, öğretisinin ana ilkeleriyle bağlantılı koşullar altında doğduğu toprakta gerçekleşmemesine rağmen Rusya'da değerlendirmeden kabul edilmiştir. Marxizm tarafından yapılan toplumun şiddetli, yapay dönüşümü çağrısı milyonlarca insan için kötü sonuçlara yol açtı. Berdyaev'in tek bir kuramsal ilkeye göre bir toplum inşa etme girişiminin kaçınılmaz tehlikelerini öngördüğü bahsedilmeye değerdir. Soyut bir ilkenin kaçınılmaz olarak kendi içinde basitleştirmeyi içerdiğini ve bu ilkeyi izleyen bir toplum inşa etme girişiminin sonunda totaliter bir rejimin gelişmesine yol açacağını yazdı. 

 

"Felsefe Gemisi"ne adanan Felsefenin Sorunları dergisinin bir baskısının giriş bölümü nde şu yazar: "Bir felsefenin sürgün edilmesiyle birlikte komünist ideolojinin sekter varoluş dönemi başladı. Dünya felsefi düşünce ve kültürünün diğer akımlarıyla diyaloğun olmaması nihayetinde Marksizmin kendi kendini soyutlamasını ve onun bir dogmaya dönüşmesini sağladı." Bu ifadeye karşı gelmek zordur. Eski Sovyetler Birliği'nde yüksek eğitime sahip olan bizler, felsefenin bu dogmatik Marksizme dönüşmesinin sonuçlarını hissettik. Eski Sovyet entelijensiyanının çoğu, özellikle de 40 yaşın üzerinde olan kısmı, felsefenin sadece diyalektik ve tarihsel materyalizm olduğuna inanmaya devam ederek, felsefe nefreti ile etkilendi (ya da en iyi ihtimalle kayıtsız kaldı).

 

Ne yazık ki, çağdaş öğrencilerimizin çoğunluğu, aralarında profesyonel felsefeci olmayı amaçlayanlar hariç, felsefeye karşı da olumsuz bir tavra sahiptir. Bunun sosyal maliyeti, az sayıda insanın kendilerini kültürel veya manevi olarak geliştirmeyi istemesidir. Sadece pragmatik bir yaşamı tercih ediyorlar ve toplumsal olarak geçerli ortak paylaşılan hedeflerin elde edilmesine yönelik herhangi bir eylemi anlamlı saymıyorlar. Onların ahlaki tutumları sadece eski inançlara veya “sağduyuya” dayanmaktadır.

 

Rus kültürünün ve Rus devrim öncesi felsefesinin büyük bir mistik bileşen içerdiğine zaten vurgu yapmıştık, ancak bu bileşenin taşıyıcıları olan yüksek derecedeki insanların paradoksal olarak sürgün edilmeleri uzun dönemde durumu iyileştirmedi. Aksine, şimdi Rusya'da mistisizm ilgisi artıyor. Eski ünlü Rus filozoflara olan tüm saygımızla, ülkemizin çağdaş toplumsal hayatında onların eserlerinin kullanılma şeklini aynı zamanda onaylayamayız. Hoş olmayan şey, birçok çağdaş Rus felsefecisinin, eski zamanlarda Marx'tan aldıkları gibi benzer şekilde Berdyaev'den de özdeyişleri öylece almalarıdır. 

 

Alexander V. Razin and Tatiana J. Sidorina 2001

 

Alexander Razin, Moskova Devlet Üniversitesi'nde Etik Bölümü'nde dersler veriyor ve Felsefe Şimdi dergisinin yardımcı editörüdür. Tatiana Sidorina, High School of Economics'te, aynı zamanda Moskova'da bir profesördür.

 

 

*www.philosophynow.org sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

ÖZGÜRLÜK

NE KADAR GÜZELDİ

 

 

JONAH BIRCH

 

(Ç.N.: Her şey çok güzeldi ama tüm fırsatlar heba edildi. 1968 Fransa Devrimi sanılanın aksine bir öğrenci hareketi değildir. Evet öğrenciler kıvılcımı tutuşturmuştur ama o kadardır. Türkiye'de kendilerini 68'li olarak lanse edenlerin çoğunun 68'in devrimci ruhuyla uzaktan yakından bir alakaları yoktur. Türkiye'deki "68'liler" için 68'li olma veya "68 kuşağındanım" ısrarlı vurgusu farklı bir kategori yaratma yanılsaması ve yanılgısı içinde statü arttırıcı bir böbürlenmeden başka bir şey değildir. Zaten tüm kanıtlarda bunun böyle olduğunu göstermektedir. Şu anda 68 kuşağından olduğunu söyleyen Türkiyeli eski sosyalistlerin çoğu sosyalizmi terk ederek asıllarına rücu etmişlerdir. Günümüzde 68'in ruhu büyük oranda manipüle edilerek kimliklere, cinsel özgürlüğe, feminizme, hippiliğe vb. indirgenmiştir. Bunun ise tek nedeni, tek bir şeyin üstünü örtmek ve unutturmaktır: işçi sınıfı savaşı. Oysa 68, Genel Grev idi. 68, işçilerin ne olduklarının ve güçlerinin ne olduğunun farkına varmaları idi. 68, bir işçi sınıfı devrimi idi. Dünyada o ana dek benzeri olmayan eşsiz bir işçi sınıfı hareketi idi. Ta ki ele geçen büyük fırsat heba edilene kadar... Nedenleri mi? 68'li Fransız sosyalist ve komünistlere sormak lazım! Çünkü, Alan Woods'un da belirttiği gibi, "Mayıs 1968, tarihteki en büyük devrimci genel grevdi. O zamanlar, şimdi olduğu gibi, burjuvazi ve onun savunucuları, devrimlerin ve sınıf mücadelesinin geçmişin şeyleri olduğunu düşünerek böbürleniyorlardı. Bu Sol'un çoğunu tamamen gafil avladı, çünkü hepsi Avrupa işçi sınıfını devrimci bir kuvvet olarak başarısız görmüşlerdi". Oysa devrimleri işçiler yapar. Ezilenler yapar. Ve ne acıdır ki „Komünist Partiler“ mahveder! Artık değişimin vakti geldi. Değişimin çanlarının sosyalizm için değil, sosyalistler için çalma vakti geldi. Artık geçmişin tüm zaaflarını “örgüt geleneklerini ve klişelerini“ yıkma zamanı geldi. Artık yeniden birlik olma zamanı geldi. Çünkü başka bir dünya yok! Ve o dünya koşar adım içindeki insanlıkla birlikte yok oluşa doğru gidiyor.)

Birkaç hafta süresince Fransa'da sadece bir hükümet değil aynı zamanda tüm sistemin de doğruluğu sorgulandı.
 
Fransa'daki grevler. Kaldırımlar boyunca yığılan çer çöp. Eric Koch / Anefo - Nationaal Arşivi
 
Latin Mahallesi'nde çevik kuvveti neredeyse sindiren öğrenci göstericilere hitap eden Belçikalı sosyalist Ernest Mandel, 10 Mayıs "Barikatlar Gecesi"nde Paris'teydi. Mandel konuşmasını bitirdi ve arabasına doğru geri döndü, onu alevler içinde buldu. Tepkisi? En yakın barikatın tepesine tırmandı ve olabildiğince yüksek sesle bağırdı, “Ah! Comme c’est beau! C’est la revolution!” (Ne kadar güzel! Devrim!")
 
Elbette, Mandel bir devrime bilfiil şahitlik etmiyordu ve bugün onun hikayesi akıllı araba sigorta reklamına dönüştürülebilir. Ama tuhaf neşesinde 68 Mayıs'ının ruhunu görebiliriz. Nanterre Üniversitesi'nin banliyö kampüsünden Fransa'nın her köşesine yayılan isyan, güçlü bir etkisi olacak yeni bir sol üretti. Sonuçta, Mayıs sadece öğrencilere ait değil.
 
Bugün, 1968 Fransa imgemiz, Sorbonne'daki ya da kapitalizmi, bürokrasiyi ve düzen güçlerini lanetleyen Jean-Paul Sartre gibi solcu aydınların ve öğrenci devrimcilerin işgal ettiği Odeon Tiyatrosu'ndaki toplantılar etrafında dönüyor. Situasyonistlerin yazılarından dolayı Mayıs 68'i, Beaux-Arts'ta sanat öğrencileri tarafından dev afişlere basılan kalıcı görüntüler, Paris çapında duvarlara resmedilen popüler sloganlar ile hatırlıyoruz: "Kaldırım taşlarının altında kumsal var!" "Koş yoldaş, eski dünya arkanda." "Gerçekçi ol, imkansızı iste."
 
Yine de bu resim eksiktir. Mayıs ortasında işçilerin harekete girişi, 10 milyondan fazla işçinin katıldığı (Avrupa tarihindeki en büyük grev) haftalarca süren genel grevi tetikleyen fabrika işgallerini başlattı. 1960'da Fransa'da grevelerle kaybedilen işgünü sayısı zaten çarpıcı bir rakama ulaşmıştı; 1 milyon işgünü. 1967 itibariyle bu sayı 4,2 milyondu. Bundan bir yıl sonra bu rakam 150 milyon oldu. Çoğunlukla bu iş durdurmalara Fransa'nın güçlü Komünist Partisi (FKP) ve onun mütefiki olan sendika konfederasyonu, the Confédération générale du travail (CGT) ya da eskiden Katolik sendika şimdi işçilerin "öz yönetimine" katılmış olan rakip federasyonu the Confédération française démocratique du travail'e (CFDT) üye olan işçiler tarafından öncülük ediliyordu.
 
Mayıs'ın sonuna doğru durum hükümetin kontrolünden çıktı. 29 Mayıs'ta hareketi kontrol altına almada başarısızlığı ile sarsılan Fransa cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, askeri konumundan destek almayı umarak Batı Almanya'da sınırın ötesindeki ordu liderleriyle gizlice buluşmak için ülkeden kaçtı.
 
Nihayetinde, de Gaulle düzeni yeniden tesis edebildi ve hareket aniden sona erdi. Hareketin yenilgisi, Gaulistlerin kesin bir zafer elde etmek için kafa karışıklığı ve Sol'daki iç çatışmadan yararlanmayı becerdikleri, Haziran sonunda hükümetin gittiği seçimin sonuçlarıyla katmerleştirildi. Ancak, şimdi bile, 68 Mayıs'ı, kapitalizmle mücadele etmede Sol'un kitle hareketi için umudunun güçlü bir politik simgesi olarak kalmaya devam ediyor.
 
Les Trente Glorieuses
 
Mayıs hareketinin kökleri, parçalanmış Fransız ekonomisinin ve devlet yönetiminin savaş sonrası yeniden inşasında yatıyordu. 1968'den önceki yıllarda Fransa, Les Trente Glorieuses'in (ya da Fransa'da bilinen adıyla "otuz ihtişamlı yıl" çağı) elverişli ikliminde vücut bulan hızlı bir ekonomik büyüme yaşadı. Ancak 1968'in şafağında Fransız toplumu son derece demokratik ve eşit olmayan bir toplum olmayı sürdürdü. 1950'li yıllarda ve 60'lı yılların başında, fabrika işçileri, patronlar hızlı ekonomik büyüme tarafından üretilen işgücü sıkıntısını gidermeye düşünmeden giriştikçe, haftalık ortalama çalışma sürelerinin önemli ölçüde artışına şahit oldular. Altmışların ortalarına gelindiğinde, çoğu rutin olarak haftada elli saatten fazla çalıştı. Benzer şekilde, işyerinin içindeki ve dışındaki kadınlar için de Gaulle’nin Fransa'sı oldukça baskıcı bir toplumdu: Cinsellik ve cinsiyetçilik etrafında geleneksel normların katı kabule zorlanması, 1965'e kadar hala kadınlara kocalarının izni olmadan çalışma hakkının bağışlanmadığı anlamına geliyordu. O zaman bile kürtaj hakkını yasal olarak hiçbir koşulda elde edemediler ve doğum kontrolüne erişimleri kesinlikle sınırlıydı.
 
Politik olarak Fransa, demokratik hakları sınırlayan bir tür muhafazakar modernleşmeye bağlı, son derece merkezi bir devletti. Ekonomik olarak, devlet güdümlü ve ağır biçimde düzenlenmiş bir kapitalizm, etkileyici ekonomik büyüme ve sanayileşme yaratmıştı. Bu sistem, her şeyden önce, Nazi destekli Vichy rejimine karşı muhalefete yol açan Kurtuluş kahramanı General de Gaulle'nin yaratılmasıydı. 
 
1950'ler boyunca Fransa, ülke ilk önce Vietnam daha sonra Cezayir'de iki kanlı savaştan çıkmaya çabalarken birinden diğerine istikrarsız koalisyon hükümetlerinin hükümet ettiği Dördüncü Cumhuriyet parlamenter rejimi ile yönetildiğinde, de Gaulle ulusal ilginin odağında değildi. On yılın sonuna gelindiğinde, Fransa’nın çökmekte olan imparatorluğunun son kalesi olan Cezayir’i ele geçirme çabalarından kaynaklanan siyasi kriz onu siyasete dönmeye zorladı. Ordunun ve Sağ'ın çoğunun desteğiyle, de Gaulle 1959'da Élysée Sarayı'na geri döndü.
 
De Gaulle, Fransa'nın sömürgecilik yanlısı sesi hep çıkan lobisinin kahramanı olarak göreve başladı. Dönüşü, askeri kesimlerce başlatılan ve Cezayir'deki işkence uygulamaları efsane olan General Jacques Massu'nun öncülük ettiği Cezayir'deki askeri darbe girişimi sonrasında geldi. Darbeye katılan sağcı subaylar için ani isyan, Ulusal Kurtuluş Cephesi (FNL) ile önerilen müzakereleri engelleme anlamına geliyordu. Ne var ki, iktidara geldikten sonra, de Gaulle, Cezayir bağımsızlığı anlaşmasını müzakere etmek için hızla hareket ederek Sağ'daki destekçilerini çabuk bir şekilde kızdırdı. 1962 Evian Anlaşmasını imzalayarak de Gaulle, bağımsız bir Cezayir'de kalmak yerine ana karaya gitmeyi seçen yüz binlerce kara ayakların çıplak nefretini kazandı. 1961'de Cezayir bağımsızlığının sağcı karşıtları, birkaç denemede kıl payı suikast girişimlerinden kurtulan de Gaulle devirme amacıyla bir terörist grup olan OAS'yi[Fransız gizli paramiliter örgütü] kurdular.
 
Yine de Gaullist devlet aşırı sağ ile savaşta gibi görünse de, gerçek düşmanı Sol idi. Cumhurbaşkanı her zaman aşırı komünist karşıtı oldu ve onun milliyetçiliğinde devlet otoritesine meydan okuyan bağımsız bir sola ya da işçi hareketine yer yoktu. Cezayir'deki darbe sonrasında kısa sürede iktidara geri döndüğünde, Sol'un birçoğu onu Fransız ordusundaki aşırı sağ unsurların temsilcisi olarak kınadı. 1960'ların başlarında, CRS (ulusal paramiliter polisi) Vichy döneminin artıklarının liderliğindeydi. Bu geçmiş göz önüne alındığında beklenildiği gibi, solculara, göçmenlere ve diğer düşmanlara karşı başta yüzlerce solcunun geride ölü bedenlerinin kaldığı 1961'deki Cezayir göstericileri katliamı olmak üzere defalarca şiddet içeren eylemlere katıldılar. Bu olay ve sonraki yıl polisin göstericilere diğer bir ölümcül saldırısı, gizli faşistler olarak hükümet ve polise Sol tarafından sıklıkla sövülmesi anlamına geliyordu.
 
Bununla birlikte De Gaulle, sadece sıradan bir sağcı otoriter değildi. Komünizm karşıtlığına rağmen, bağımsız bir dış politika benimseyerek Amerikan hegemonyasına karşı gelmeye çalıştı. Ekonomi politik alanında de Gaulle serbest piyasa politikalarına karşı değildi ancak savaş sonrası Fransız kapitalizmini tanımlamaya başlayan kuvvetli devletçiliğin savunucusu idi. Bu yaklaşım, de Gaulle’nin Fransız ulusal canlanmasına olan bağlılığını ve Sol’un etkisine karşı çıkma arzusunu yansıtıyordu. 
 
Savaş sonrası Otuz Muhteşem Yıl boyunca Fransız hükümeti üretim ve yatırıma öncelik verdi ve ithalat, fiyat, istihdam ve ücret artışı için hedefler belirledi. Çok sayıda devlet mülkiyetindeki işletmeyi kontrol etti ve planlama teşkilatlarının çok yıllı yatırım planları tasarladığı ve tercih edilen sanayilerdeki şirketlere kredi akıttığı bir strateji olan "belirleyici planlama"ya kalkışmak için kredi tahsisi üzerindeki kontrolünden faydalandı. Erken Beşinci Cumhuriyet, Gaulle'nin “temel yükümlülük” olarak adlandırdığı bu planlama rejiminin genişlemesine sahne oldu. Fransa'da devlet planlaması özel kapitalistleri dışlama değil aksine onları destekleme aracı idi. Bu özellikle de hükümeti, önde gelen sanayiciler ve iş yetkilileriyle yakın bir şekilde iletişim kuran de Gaulle için geçerliydi. 
 
Bu sistem örgütlü emek ve Sol'da güçlü bir karşıtlık uyandırdı. Savaş sonrası on yıllar boyunca, bu karşıtlığa Komünistler ve onların sendika müttefikleri öncülük etti. Direnişteki rolüyle dikkat çeken Komünist Parti, Ulusal Meclis seçimlerinde tüm oyların dörtte birini kazanarak, Fransa'da en popüler parti olarak İkinci Dünya Savaşı'ndan su yüzüne çıktı. 1940'ların sonu ve 1950'lerin başı boyunca Fransız Komünist Partisi 200.000 üye talebinde bulunmaya devam etti. FKP, savaşın sonunda 4 milyona yakın üyesi bulunan ana sendika federasyonu CGT'yi de kontrolü altına aldı. 
 
Bununla birlikte 1956'da Komünist hareket, Kruşçev'in Stalin'li yılların baskılarını ayrıntılı anlattığı "gizli konuşma"sının muhtelif etkisi ve Sovyetler'in Macaristan'ı işgali ile krize girdi. Fransa'da çok iyi tanınan halka mal olmuş kişiler işgali kınadılar ve kendilerini FKP'den uzaklaştırdılar. Parti, bazı militanlarının Sovyet hükümetini destekleyen broşürler çıkarmaya ikna edemedi ve binlerce üyesini kaybetti. Bununla birlikte FKP bu gerilemeden kurtulacaktı ve 1960'lar itibariyle, İtalyan Komünist Partisi'nin (ve "Les Italiens" olarak azledilen içerideki karşıt görüşlülerin) "revizyonizmi"ne karşı çıkarak, Batı Avrupa'daki Komünist "ortodoksluğun" önde gelen bir temsilcisi olarak meydana çıktı.
 
Aynı anda FKP, Cezayir'deki Fransız sömürgeciliğine karşı ılımlı muhalefeti nedeniyle sol kanadı tarafından sert bir şekilde eleştirildi. Fransız Komünizminin birkaç müttefiki kalmıştı. Soğuk Savaş bölünmeleri ve resmi komünizm karşıtlığı, FKP büyük bir üyelik tabanın ve derin bir destek birikiminin keyfini sürse de, FKP'nin izole olmaktan kurtulamamasını ya da seçim çoğunluğunu toplayamamasını sağladı. Ancak partinin Sol'daki hegemonyası, Mayıs 68'deki olayları şekillendirecekti.
 
FKP'nin harekete yönelik tutumu, onları güvenilmez, orta-sınıf provokatörler olarak görerek, öğrenci protestolarına öncülük eden genç radikallere karşı düşmanlığını yansıtıyordu ve ilk başlarda onların protestolarından uzak durdu. Örneğin, Mayıs ayı başlarında, CGT Genel Sekreteri Georges Séguy, “Cohn-Bendit, o da kim? Kuşkusuz, bizim görüşümüze göre, öğrenci sınıfına güvenerek işçi sınıfını maceralara sürüklemekten başka bir amacı olmayan bu bir hayli reklamı yapılan harekete atıfta bulunuyorsunuz," diye sorarak, protestolarla ilgili bir soruyu meşhur bir şekilde yanıtladı. FKP lideri George Marchais daha sonra, "ajitasyonu öğrenci kitlesine aykırı ve faşist provakasyonların lehine olan . . . Alman anarşist Cohn-Bendit'i" kınadığı L’Humanité'de bir makale yazacaktı. Marchais şu sonuca vardı: “Bu sahte devrimciler maskelenmiş olmalı, çünkü nesnel olarak, Gaullist iktidarın ve büyük kapitalist tekellerin çıkarlarına hizmet ediyorlar.”
 
Aynı zamanda, işçi hareketi içindeki Komünist etki, partonlarla çatışma doğrultusunda onları zorlamaya yardım edecek şekilde işçileri politikleştirdi. Haziran 1936 grev harekatının mirasından yola çıkarak, FKP ve CGT üyeleri oturma eylemli grev taktiğinin yayılmasına yardımcı oldular. Çoğu durumda girişimleri nihayetinde onları Komunist yetkililerle anlaşmazlık içine sürükledi. Yine de bu anlaşmazlıklara rağmen işçiler Mayıs-Haziran grevleri sırasında hem partiye hem de sendikaya büyük sayılarda katıldılar.
 
Kriz boyunca FKP ve Komünist olmayan sol içerisindeki önde gelen akımlar, iki güçten biri liderliğinde -eski Radikal Parti lideri ve başbakan olan, şimdi Birleşik Sosyalist Parti (PSU) olarak adlandırılan küçük bir sosyalist grupla ilişkisi olan  Pierre Mendès-France ya da Demokratik ve Sosyalist Sol Federasyonu'nu (FGDS) temsilen,  1965'te de Gaulle'ye karşı eski cumhurbaşkanlığı adayı François Mitterrand- de Gaulle'yi bir sol hükümet ile yer değiştirmeye can atıyorlardı. Ancak aralarındaki farklılıklar sürdü ve bu farklılıklar, hareket ilerledikçe Sol'un bozulan kaderinde önemli sonuçlar doğuracaktı.
 
Bu dinamikler, Soğuk Savaş'ın sertleştirdiği, ayrıca Fransız sendikalarının örgütlenmesini şekillendirmiş olan Komünist ve sosyalist sol arasındaki bölünmelerin yer aldığı işçi hareketi içindeki gelişmeler ile paralel gitti. Geleneksel olarak, sendikalar rakip konfederal organlar arasında bölünmüştü. En büyüğü, Komünist liderliğindeki CGT idi; bunu giderek daha radikal, ancak Komünist olmayan CFDT ve Komünist sendikadan bir Soğuk Savaş bölünmesi olan daha apolitik Force Ouvrière (FO) izledi.
 
İşçi sınıfı için de Gaulle’nin Fransa'sı dost canlısı bir yer değildi. Sanayi çapında bir pazarlık sistemi vasıtasıyla Fransız sendikalar asgari ücretler gibi konularda müzakere edebiliyorlardı. Fakat işyerinde çok az güçleri vardı ve her zaman devlet kontrolüne tabi tutuluyorlardı. Düşük sendika yoğunluğu, emeğin devlet içindeki nüfuz eksikliğiyle el ele gitti. 
 
Bu sistem, Fransız sanayisini dengesiz hale getiren işçiler ve yönetim arasındaki sürekli çatışmalara katkıda bulundu. Örneğin, 1960'larda Fransız kapitalizmi yüksek grev oranlarıyla boğuldu. İşverenlerle uzlaşı anlaşmalarına ulaşmanın kurumsal kanallarının yokluğunda işçiler işçiler yetkisiz grevler, yürüyüşler veya diğer yıkıcı iş eylemleri yoluyla patronla olan anlaşmazlıkları çözme eğilimindeydiler. Şikayetler, sendikaların nadiren çağrıda bulundukları ve çoğunlukla olaydan sonra sendika yetkilileri tarafından sadece onaylanan geçici iş durdurma yoluyla sıklıkla çözüldü. 
 
Bunun önemli sonuçları vardı. Konsensus pazarlığı yoluyla işçilerin ücret taleplerini ve işyeri militanlığını içermekten aciz olan yetkililer bunun yerine ödeme artışını ve böylece enflasyon artışını sınırlandırmak için ekonomik faaliyette bir yavaşlamayı kışkırtmayı tercih ettiler. Sonuç, Fransız ekonomisinin hızlı genişleme dönemleri ile hükümet tarafından yönetilen durgunluk dönemleri arasında ilerlediğini gösteren bir “dur-git” modeliydi. Örneğin, 1963 yılının Eylül ayında Maliye Bakanı Giscard d'Estaing, endüstri için finansmanı azaltarak, vergileri artırarak, devlet harcamalarını azaltarak ve seçilmiş tüketici kalemleri için fiyatları dondurarak enflasyonist baskıları ortadan kaldıracak bir “istikrar planını” açıkladı. Aslında, bu yaklaşımın yaptığı, ekonomik yavaşlamaya yol açmaktı.
 
Bu ekonomik model, II. Dünya Savaşı'ndan sonra hızlı bir büyüme gösterdi. Fakat, daha sonra 68 Mayıs isyanının çıkmasına yardımcı olacak ciddi istikrarsızlığı da doğurdu. 1960'ların ikinci yarısında Fransa, 1968 Mayıs'ından hemen önce ülkeyi vuran da dahil olmak üzere tekrarlayan ekonomik durgunluklar dönemi yaşadı. 1967 ilkbaharı ile o yılın sonu arasında, işsiz işçi sayısı çeyrek kat arttı ve 1968'in başında yaklaşık 500.000 kişi işsizdi - Fransa neredeyse tam istihdamın keyfini sürdüğü savaş sonrası dönemin eşi benzeri olmayan bir rakamı.
 
ÖĞRENCİLER İSYANDA
 
Fransa'da grevler. Öğrenciler Odeon Tiyatrosu'nda. Eric Koch / Anefo — Nationaal Archief
 
Gelgelelim, Mayıs bombasını infilak ettirecek olan ekonomik yavaşlamanın yansımaları değil, üniversitelerde yükselen gerilim idi. Parlama noktası, Paris'in hemen dışındaki Nanterre'deki üniversite öğrencileri ve üniversite yetkilileri arasındaki nispeten belirsiz bir anlaşmazlıktı. Orada, yönetimin erkeklerin ve kadınların yurtlarda bir arada kalmasını engelleyen kuralların sıkı bir şekilde uygulanmasıyla ilgili şikayetler yükselen bir öfkeye yol açtı. Gençlik ve Spor Bakanı'nın ziyareti, öğrenci lideri Daniel Cohn-Bendit'le yüzleşmeye vesile oldu ve Bakanın, yirmi üç yaşındaki öğrenciye “Eğer cinsel sorunlarınız varsa, gidin soğuk suda ıslanın," demesiyle son buldu. Daha sonra, 22 Mart'ta, yüzlerce Nanterre öğrencisi, Vietnam Savaşı'na karşı gösteri yaparken tutuklanan kampüs aktivistleri ile dayanışma içinde bir miting düzenledi ve sonra da, sınıf eşitsizliği ve bürokratikleşme üzerine tartışma düzenledikleri ve duvarları "Üniversite'de burjuvaziye hayır!" gibi sloganlarla kaplı yönetim binasını kısa sürede işgal etti.
 
Bu gerilimler Nisan sonuna doğru iyice kaynadı. Daha başka gösterilerden sonra 2 Mayıs'ta üniversite yönetimi, Nanterre'nin süresiz kapatıldığını duyurdu. Tepki olarak solcu öğrenciler, öğrenciler ve yetkililer arasındaki çatışmaların odak noktası olan, Büyük Amfi tiyatrosu ve onu çevreleyen caddelerin ve sokakların kitlesel mitinglere sahne olduğu ve öğrenci isyanının merkezi üssü haline gelen Paris'in Latin Mahallesi'ndeki Sorbonne'da toplu gösteri örgütlediler. Bir sonraki gece, Sorbonne içinde öğrencilerin mitingi üzerine olası bir yasaklama korkusu öfkeli kalabalığın toplanmasına yol açtı. O akşam polis, kalabalık polise taş ve şişe fırlatırken, binadan çıkarmaya çalıştıkları öğrencileri döverek ve tutuklayarak binaya girme girişiminde bulundu. Geriye kalan ise, 100'den fazla yaralı ve 596 tutuklu ile şiddetli bir çatışma gecesiydi. Ertesi gün, öğrenci gruplarının süresiz grev çağrısına neden olarak, Sorbonne da kapatıldı.
 
Öğrenciler ve hükümet arasındaki çatışma tırmanırken, yetkililer Paris'in merkezindeki gösterileri yasaklamaya karar verdiler. Buna karşılık, 6 Mayıs'ta, öğrencilerin ulusal birliği UNEF ve radikal fakülte birliğinin liderliğindeki on binlerce protestocu, Latin Mahallesi'nde toplandı. Kendilerini protestocuları göz yaşartıcı gaz ve cop ile dağıtmak isteyen polisin saldırısı altında bularak, binlerce yaralanma ve 422 tutuklamaya sahne olan sokak çatışmalarını yürütmeye öncülük eden geçici barikatlar inşa etmeye başladılar. Öğrenciler, hükümetin polisi üniversitelerden çekmeye, Nanterre ve Sorbonne'deki kapatılan kampüslerin yeniden açılmasına ve tutuklu olanların cezai kovuşturmalarının düşürülmesine razı olmasını talep ettikçe, protestolar kısa sürede diğer üniversite ve liselere yayıldı.
 
Bu büyüyen hareket karşısında, hükümet uzlaşmaz kaldı. Başarısız müzakerelerin birkaç gün sonrasında, 9 Mayıs'ta Milli Eğitim Bakanı, Sorbonne çevresindeki caddeleri işgal eden öğrencilerin "Barikatlar Gecesi" sırasında binlerce çevik kuvveti yaklaştırmamaya çalıştıkları 10-11 Mayıs olaylarına sahne olan üniversiteleri kapatma kararını yeniden teyit etti. Göstericiler, Latin Mahallesi'nin kaldırımlarından söktükleri parke taşlarını ve sur duvarları inşaatından arta kalan ne varsa onları kullanarak düzinelerce barikat kurdular. Saint-Michel Bulvarı'nda kitlesel bir polis varlığıyla yüz yüze geldiklerinde, kendilerini kasklar, sopalar ve derme çatma sapanlarla silahlandırdılar. Saat 2'de saldırı başladığında öğrenciler, çabucak tarumar edilmeden önce "Katil de Gaulle" sloganları eşliğinde direnmeye çalıştılar.
 
Takip eden hükümet baskısı o kadar yoğundu ki, taraftar gözlemciler bile polisin taktiklerini eleştirmek için harekete geçti. Gecenin sonunda, Latin Mahallesi yıkım sahnesiydi, yüzlerce araba yandı, yaklaşık 900 kişi yaralandı ve 469 kişi tutuklandı. Ancak hükümet, öğrencilerin önemli taleplerini kabul etmeye zorlandı: Başbakan Pompidou, üniversite kapatmaları geri çevirmeyi ve protesto ederken hapsedilenleri serbest bırakmayı kabul etti.
 
Ancak bu baskı ve tavizlerin birleşimi hareketin büyümesini engelleyemedi ve Sorbonne 13 Mayıs'ta yeniden açıldığında, eylemciler, henüz özgürlüğüne kavuşturulmuş "halkın üniversitesi"nde faaliyetler yürütmek için bir komite kurarak hızla yaniden üniversiteyi işgal ettiler. Takip eden günlerde, Paris'teki farklı kampüslerde ve mahallelerde yaklaşık 400 halk eylem komitesi kuruldu, ülke çapındaki üniversiteler protestocular tarafından ele geçirildi.
 
Aynı zamanda, komünist liderliğindeki CGT de dahil olmak üzere öğrencileri desteklemek için artan baskı altında olan sendikalar, Paris'teki genel bir iş durdurma ve kitlesel gösteriler de dahil olmak üzere, "eğitim sisteminin demokratik bir reformu" ve halk ile ve halk için ekonominin dönüştürülmesi," devlet baskına son verilmesi için talepleri etrafında 13 Mayıs'ta dayanışma içinde ulusal eylem gününe desteklerini duyurdular. O gün, Fransız ekonomisinin sekteye uğrattığı bir milyonu aşkın insan Gaullist yönetime son verme talebiyle başkentteki gösteriye katıldı. "On yıl, yeter!"
 
GENEL GREV
 
İşgal edilen fabrikada kadın işçiler, 21 Mayıs 1968. Eric Koch / Anefo — Nationaal Archief
 
Sonraki günlerde grev hareketinin büyümesi süresiz iş durdurmaya sahne oldu. O büyüme, Mayıs'ın ilk büyük oturma eylemini başlatan çalışma saatlerinde kesinti kararına karşı aylardır mücadele eden fabrikadaki 2.500'den fazla işçinin 14 Mayıs'ta Salı günü Nantes yakınlarında Bouguenais'teki Sud-Aviation fabrikasında başladı. Ertesi gün Cleon'daki Renault tesisindeki bir başka fabrika işgale uğradı. Salı günü, aralarında Fransız otomobil üretiminin tarihi merkezi olan Paris'in hemen dışındaki Boulogne-Billancourt üretim tesisi de olmak üzere kilit imalat noktalarında işçiler işgalleri başlattıkça, iş durdurmalar hızlı şekilde yayılmaya başladı. 
 
Grev dalgası, neredeyse tüm Fransa'nın sanayi holdinglerini, kamu hastanesi ve eğitim sistemlerini, hava taşımacılığını, Paris bölgesel tren ağını, ulusal demiryolu sistemini ve bir dizi kamu hizmetini kapattı. Geçici olarak gazete basımını engelleyen yazılı basındaki işçilerin yaptığı gibi devlete ait radyo ve televizyonlardaki çalışanlar da iş bıraktılar. 
 
Grev hareketi, sadece kapsamı ile değil, ayrıca işyerleri üzerinde Fransa çapında kontrolü ele geçiren işçilere şahit olan fabrika işgallerinde yansıtılan militanlığı ile de şaşırtıcıydı. Bu grevler herhangi bir birleşik talepler dizisi tarafından motive edilmemişti, fakat işçiler çoğu zaman, durgun ücretler, uzun çalışma saatleri, durmadan hızlanma ve yönetimin elindeki sürekli baskı tehdidi üzerine ortak şikayetler tarafından eyleme geçirildi.
 
Grevcilerin hepsi erkek değildi; tekstil gibi bazı endüstrilerde katılımcıların çoğunluğunu kadınlar oluşturdu. Ne gençlerle ne de daha marjinal işçilerle sınırlı iş yeri isyanıydı. Esasen, otomobil imalatı ve havacılık gibi kilit sanayilerde, sendikaların güçlü olduğu ve işçilerin güçlü uluslararası örgütlenme geleneklerine sahip oldukları Paris'in batı ve kuzey banliyölerinde yer alan büyük fabrikalarda iş durdurmalar daha yaygındı. Çoğu zaman, grevler otuz yaşından büyük deneyimli işçiler tarafından yönetiliyordu. Ekseriya, bunlar, iş yerinde güçlü kökler ve bir sendika eylemciliği tarihiyle uzun süredir militan olanlardı.

Takip eden haftalarda grevler hızla ilerlemeye devam etti. 20 Mayıs Pazartesi günü, 5 milyondan fazla işçi greve çıktı. Öğrenci hareketinin radikal kanadında fabrika işgallerinin yayılması, çoğunun Fransa'nın devrimin eşiğine geldiği sonucuna varmasına yol açtı. Böylece, 21 Mayıs'ta, üyeleri öğrenci hareketinde lider bir rol oynayan Devrimci Komünist Gençlik (JCR), hareketin hükümeti değiştirmenin ötesine geçmek ve bunun yerine sosyalist bir demokrasinin yaratılmasında savaşmak için çağrıda bulunan bir broşür dağıttı: “İstediğimiz iktidar, iş yerlerinde ve mahallelerde yerel komitelerin otoritesine dayanan sosyalizmin doğrudan demokrasisini yaratmalı.” "Bize eşsiz bir fırsat sunuldu," diye broşür sonuçlanıyordu. "Bunu heba etmeyelim." 

Öğrenci radikallerden derin şüphe duyan FKP retoriğinde ve önerilerinde çok daha ölçülüydü. Komünistler, ayrıca de Gaulle'yi istifaya davet ederek, çatışmayı çözmek için sendikalar ve devlet arasında müzakereleri savundular. De Gaulle'nin gidişinin, Leon Blum'un 1936 Halk Cephesi koalisyonunu benzer şekilde, merkez sol partilerin birleşik bir hükümetinin oluşmasına olanak vereceği umuluyordu. 

18 Mayıs'ta FKP genel sekreteri Waldeck Rochet, krizin üstesinden gelmek için “halk hükümetinin ve demokratik birliğin oluşturulmasını” talep eden bir bildiri yayınladı ve Komünist Parti'nin bu çabayı sarf etmenin sorumluluklarını “almaya” söz verdiğini söyledi. Sosyalist solun geleneksel partileri için, de Gaulle'den kurtulmak da bir öncelikti, ancak onun yerine ne koyulacağı o kadar da açık değildi. Bazı sosyalistler, özellikle de François Mitterrand'ın etrafında toplananlar, FKP'nin Sol'un geniş bir koalisyonu üzerindeki vurgusunu paylaşırken, diğerleri grevlerin iktidarın güç dengesinde daha köklü bir değişim olduğuna inanıyordu. Bu nedenle, Mayıs ayının başlarında Mendès-France’ın PSU'su, de Gaulle’ın gitmesi için çağrıda bulunan ancak, "Başka hiçbir burjuva toplumu oluşumu Gaullizmi başaramaz, işçilerin demokratik kontrolü altındaki sosyalist bir toplumdan başka," diye sona eren bir bildiri hazırladı. 

İki hafta sonra, siyasi krizin en tepe noktasında, başka bir PSU bildirisi, birçok yerde toplumun her kesimine yayılmış olan halk eylem komitelerinin genişletilmesi çağrısında bulundu. PSU bu komiteleri sadece protestolar için koordinasyon organları olarak değil, sosyalist özerk yönetim araçları olarak görüyordu: “Bu tür komitelerde, yeni bir toplum biçimi, tartışma ve yüzleşme yoluyla, aynı zamanda eylem ve etkin güçlerin kurulması yoluyla kendini ifade etmelidir.”

Fransız sosyal demokrasisinin ana akımını temsil eden bir grup için dikkat çekici sonuç bölümünde bu açıklama Komünist Partinin algılanan muhafazakarlığına açıkça işaret eden bir uyarı ile sona erdi: 

Halkın hareketini sınırlandırmak ya da daha iyi kontrol edebilmek için amaçlarını sınırlamak isteyenlere, sadece parlamenter dengeyi ya da hükümet formülünü değiştirerek, kapitalist topluma karşı genel mücadeleye cevap verebileceklerini düşünenlere, öğrenci isyanına inanmadıkları ve mücadele sırasında öğrenci-işçi ittifakına dair şüphe duydukları için hala tereddütte olanlara bizler . . . onlar için yeni umutlar geliştirerek cevap vermeliyiz.
 
Bu açıklama, sosyalist reformizmin geleneksel partilerini bile dönüştüren Fransa'daki Komünist olmayan solun radikalizmini yansıtıyordu. Benzer şekilde, PSU'nun en yakın sendika müttefiki olan CFDT, protestoları, sendikaların sanayi demokrasisi ve işçi özyönetimi talebiyle örneklenen sosyal ve ekonomik yaşamın demokratikleşmesi için talep etrafında işçileri ve öğrencileri bir araya getirmenin bir yolu olarak gördüler. CFDT’nin Ulusal Bürosu, 16 Mayıs’ta, "demokratik yapıları özyönetim temelinde" örgütlemek için işçilere çağrıda bulundu.
 
DERİNLEŞEN KRİZ
 
Hükümet artık kendini savunmada bulmuştu. 14 Mayıs'ta Ulusal Meclis'teki muhalefete Mitterand ve FKP'nden Rochet öncülük ettiler. Mitterrand, hareketi tartışmak üzere 22 Mayıs'ta düzenlenen fırtınalı bir oturumda hükümetin “Ulusal Meclisi fesh etmesini ve genel seçimlere gitmesini," talep etti. Komünistlere benzer bir çizgiyi benimseyen Mitterrand, "Sol'un birliği başta olmak üzere, ona iştirak edecek tüm cumhuriyetçilerle birlikte" bir koalisyon hükümeti teklif etti ve eğer yeni seçimlere gidilirse, destekçilerinin "çoğunluğu sağlamaya ve hükümeti oluşturmaya" hazır oldukları sözünü verdi.
 
Buna karşılık Başbakan Pompidou, protestocuların taleplerine sempati duyduğunu belirtti ve reformların başlatılmasını hızlandırma sözü verdi. Fakat bu uzlaşmacı jestlerin ardında, daha fazla baskı tehdidi ortaya çıktı; Pompidou'nun "aşılamayacak bir çizgi olduğu, içtenlikli olsa bile, meşru olsa bile sonrasında hükümetin talepleri kabul edemeyeceği bir nokta olduğu, tüm Fransızların güven ve barış içinde yaşamalarının imkansız hale geldiği" "uyarısına" başvurduğu bir görünüş. 
 
Bu arada De Gaulle, 14 ila 19 Mayıs tarihleri arasında Romanya'ya devlet ziyaretinde bulundu ve grev hareketi başladığında yoktu. Çatışmatayı idare etmesi için Pompidou'ya sorumluluk vermişti ve durumun kötüye gitmesiyle birlikte hükümet bir yatıştırma stratejisinden bir karşı karşıya gelme stratejisine artık kaymıştı. 19 Mayıs'ta, de Gaulle gezisinden döndü ve yetkilileri daha sert davranmaya zorladı. 21 Mayıs'ta, Almanya doğumlu ve Yahudi Cohn-Bendit'in Fransa'da ikamet etmesi yasaklandı, bu karar, "Hepimiz Alman Yahudileriz!" diye slogan atarak, onbinlerce insanın onun adına bir gösteriye katılmasına neden oldu. 
 
Hükümetin bu tür taktiksel yanlışları sadece krizi derinleştirdi. 24 Mayıs'ta de Gaulle ulusa seslenişte bulundu. Fransa'yı "felç olmanın eşiğinde" ilan eden de Gaulle, durum iyileşmediği takdirde "iç savaş" korkusunu saldı. Bu amaçla, Haziran ayında krizi idare etmesinde kararını vermesi için halka imkan sağlayacak ulusal bir referandum ilan etti. Seçmenlerden, eğer referandum sonuçları onun aleyhinde çıkarsa istifa etme sözü vererek, ona olan güvenlerini "büyük çapta" bir evet oyuyla göstermelerini istedi. 
 
Ancak, de Gaulle'nin oynadığı kumar geri tepti. Sakinliği yeniden tesis etmek yerine, konuşma göstericilerin derhal tepkisine yol açtı. Devrimci öğrenciler borsayı ele geçirirken (başarısız şekilde, yakmaya çalışırken), Paris'te tek başına 50.000 kişi gösteri düzenledi. O akşam Mayıs hareketinin en kötü şiddet olaylarına şahit oldu; 456 yaralı ve sadece başkentte yaklaşık 800 tutuklu. Sağ kanatta, hükümet destekçileri, "şiddet dolu azınlık" olarak tanımladıklarına karşı yerel Cumhuriyeti Savunma Komiteleri(CDR) oluşturulmasını duyurdu.
 
GRENELLE MUTABAKATI
 
Grevleri sona erdirme girişimi içindeki hükümet derhal sendikaları ve işverenleri bir araya getiren bir konferans çağrısında bulundu. 27 Mayıs'ta anlaşma sonrası sonuçta oluşan Grenelle Mutabakatı, iş yerinde örgütlenme, basılmış yayın dağıtma ve şirket sınırları içerisinde üyelerden aidat toplama hakkı da dahil olmak üzere bir takım yeni iş yeri haklarını işçilere verdi. Mutabakat aynı zamanda, asgari ücrette yüzde 35 ve daha iyi maaşlı işçiler için yüzde 10 artışı da içeren önemli ücret artışları sağladı. Dahası, işçi çalışma süresi haftada bir iki saat kesilmiş oldu.
 
Benzer şekilde sendikalar ve devlet yetkilileri için umut, Grenelle Mutabakatı'nın grev hareketine hızlı bir şekilde son vereceği idi. Ancak, anlaşmanın yürürlüğe girmesinden önce, mutabakatın, uyuşmazlığı fabrika işgalleri yoluyla daha artan işgücü tarafından onaylanması gerekiyordu. Sorun şu ki, çoğunlukla, grevdeki işçiler Mutabakat'ta sağlanan nispeten sınırlı imtiyazlardan dolayı hayal kırıklığına uğramışlardı. Birçoğu, yönetime fazla mesaiden dolayı greve bağlı olarak çalışma saatlerinin telafi edilmesine izin veren, özellikle sakıncalı bir madde buldu.
 
De Gauelle yönetimi altında olumsuz işçi politikalarının ve hükümet düşmanlığının on yılları boyunca zayıflatılan Fransız sendikaları bu direnişin üstesinden gelmekten artık yoksundu. Mutabakata muhalefet, Fransız imalatına hakim olan büyük fabrikalarda özellikle güçlüydü; burada, Fransa, Renault, Citroen ve Sud-Aviation gibi bazı önemli sanayi şirketlerinde çalışanlar, Mutabakatı onaylamayı reddettiler. Sendika yetkilileri, daha agresif bakış açısını kabul etmeye zorlandılar. 27 Mayıs'ta, başlıca federasyonların liderleri tarafından konuşma yapılan Renault işçilerinin kitlesel toplantısı anlaşmayı karşı konulamaz bir biçimde reddetti.
 
Grenelle Mutabakatı'nın grevleri durdurmadaki başarısızlığı, Gaullist rejimin meşruiyetini daha da aşındırdı. 27 Mayıs'ta, onbinlerce insan, solcu öğrenci liderlerinin konuşma yaptığı ve FKP'ye tek alternatif olarak konumunu güçlendirmenin artık yolunu arayan Mendes-France'nin katıldığı bir miting için Paris'teki Charléty stadyumuna doğru bir yürüyüşe katıldılar. Bununla birlikte, Mendes-France sadece kendi FKP'sinin değil, ayrıca kendisini işçiler ve öğrenciler tarafından ifade edilen büyük demokratikleşme arzusuna karşılık verebilecek bir takıma öncülük eden, vazgeçilmez yapısal reformların gerçekleştiren, şirket içinde işçilerin haklarını ele geçirmeyi temin edebilecek" tek kişi olarak tanımlayan Eugene Deschamps'ın başkanı olduğu CFDT sendika federasyonunun da desteğine sahip oldu.
 
Mendès-France, Komünistler de dahil olmak üzere “bütün sol”u kapsadığı sürece bir koalisyon hükümetinde başbakan olarak hizmet vermeye hazır olduğunu söyledi. FKP, eski Başbakan'ı bir koalisyon ortağı olarak görme fikrini hiç sevmemişti ve derhal Mitterrand ve daha ılımlı sosyalist lider, eski Başbakan Guy Mollet ile bir ittifakın lehinde onu açığa almaya çalıştı. Ancak Mendès-France, bu noktada Komünist Partinin (ve hatta bazı Gaullistlerin) dışında kalan Sol'un çoğu tarafından hükümetin iradesini üstlenebilecek tek kişi olarak görülüyordu.

28 Mayıs'ta Komünist olmayan solun liderliği için Mendes-France'nin rakibi olan Mitterrand, "devletin olmadığını ve şu anda iktidarın esamesinin bile okunmadığını" bildirdiği bir basın toplantısı düzenledi. De Gaulle 'nin istifasını istemekle birlikte, kendisi ya da Mendès-France tarafından yönetilen, sosyalist demokrasiyi kurmaya ve genç insanlara sosyalizm ve özgürlük çatısı altında yeni bir umut kapısı açmaya" adanacak olan yeni bir geçici hükümetin kurulmasını önerdi.

ALMANYA TATİLİ

Mayıs ayının son günlerinde gidişat de Gaulle için umutsuz görünüyordu. Ulusal hükümet etkili bir şekilde işlevini yitirmişti. Sonradan bir hükümet yetkilisi, Başbakan Pompidou'nun "kendi başına tüm hükümet olduğunu," hatırlatacaktı. 28 Mayıs itibariyle de Gaulle yardımcılarına yorumda bulunuyordu: "Hükümetim yok." Bakanlardan birine bakanlıklarda isyanlar beklendiğinden endişe edildiği ve eğer öyleyse herhangi bir ateşli silahların el altında olup olmadığı söylendi. Paris polis şefi, "Polisin dışında hükümeti kimin koruyacağı belli değil," yorumunda bulundu.

29 Mayıs'ta bir güç gösterisi içinde CGT, "Güle güle de Gaulle" diye bağıran ve "halk hükümeti" çağrısında bulunan 50.000 göstericiyi bir araya getiren bir yürüyüş örgütledi. De Gaulle, gösterinin, artan umutsuzluk duygusuna ilaveten bir ayaklanma başlatmak için Komünistler için bir fırsat yaratacağı endişesi duyuyordu. Otorite kaybının geri dönüşü olmayacağı korkusuyla Cumhurbaşkanı, krizde ağızlarını aramak için kilit konumdaki generallere vekillerini göndererek ordudaki desteğini payandalamaya çalışıyordu.

Sonrasında 29 Mayıs günü, planlanan cumhurbaşkanının ulusa sesleniş konuşmasından birkaç saat sonra de Gaulle başkenti terk etmeye karar verdi. Gizemli ortadan kayboluşu onun nerede olduğu hakkında yaygın spekülasyonlara yol açtı. Hükümet daha sonra, memleketindeki evine planlı bir ziyaret yaptığını öne sürdü; bu inanılması çok saçma bir iddiaydı. Aslında, de Gaulle, Fransız ordusunun karargahlarının bulunduğu Baden-Baden şehrine gitmişti. Orada, Almanya'daki bütün Fransız kuvvetlerine başkanlık eden eski düşmanı General Massu ile bir araya geldi. Hiç kimse, de Gaulle'nin ülkeden ayrılma niyetini bilmiyordu ancak Massu sonradan, cumhurbaşkanının gelişine bozulduğunu ve onu Paris'e geri dönmeye ikna etmeye çalıştığını söyleyecekti.

Altı saat sonra, geçici ortadan kaybolmasını "anlık bir ara" olarak geçiştirerek Fransa'ya geri döndü. O öğleden sonra, Pompidou'nun yerine geçmeyeceğini ya da istifa etmeyeceğini bir televizyon programında duyurdu. Gösterilerin “sindirme, sarhoş etme ve tiranlık” karışımıyla iktidarı ele geçirmeye çalışmakla suçladığı “totaliter” Komünistler tarafından yönlendirildiğini iddia ederek, de Gaulle halka, referandum planlarını ertelemeye karar verdiğini ve bunun yerine yeni seçimlere olanak tanımak için parlamentoyu fesh edeceğini söyledi. 

Krizi sona erdirmek için anayasal araçların kullanılması sözünü veren de Gaulle, Sovyet diktatörlüğünün hayaletini büyüten dediği bir olasılık, bir isyan ile tehdit edilirse sadece çok daha aşırı önlemleri tercih edeceğini söyledi. Böyle bir tehlikeye karşı, cumhurbaşkanı, ülkeyi “yıkımdan” korumak için anayasaya aykırı önlemler de dahil olmak üzere büyük bir eylemde bulunmaya söz verdi. "Ülkenin acil seçime gitmesi dışında . . . farklı yöntemlere başvurarak Cumhuriyeti korumakla yükümlü olacağım," "bu baskı durumu sürmek zorunda" diye noktaladı.

De Gauelle'nin yokuştan aşağı yuvarlanıp yuvarlanmadığını kesin olarak bilmek elbette mümkün değil. Fakat FKP, tepkisinde, General de Gaulle'nin kendi diktatörlüğünü empoze etme arzusunu maskelemek için Komünist Parti'ye karşı saldırı tasarladığını" öne sürerek, rejimi askeri bir darbe hazırlamakla suçladı. Öte yandan, önde gelen sendika konfederasyonları de Gaulle'yi kınayan ve işveren uzlaşmazlığına son verilmesini talep eden ortak bir bildiri yayınladılar. “Devlet başkanı tarafından yapılan iç savaşa çağrıyı reddediyoruz” kararına vardılar. "Ancak taleplerimizin kabulü grevleri sonlandıracaktır."

DE GAUELLE'NİN KARŞI SALDIRISI

Ancak ivme artık rejim yönünde sapmaya başladı. De Gaulle’in konuşmasına yanıt olarak, Fransız bayrakları sallayan ve "Cohn-Bendit'i Dachau'ya postalama" sözü verenlerde dahil sağcı sloganlar atan 400.000 hükümet yandaşı Champs-Elysées’e yürüdü. Aşırı sağa karşı bu açılım tesadüf değildi. Hükümetin bu cephede ayakta durmasını sağlamak için İçişleri Bakanlığı yakında yasaklı terör örgütü OAS'ın hapisteki üyelerinin serbest kalmasına izin vereceğini duyurdu.

Hükümetin rüzgarı arkasına almasıyla birlikte işçiler Haziran ayının ilk iki haftasında yavaş yavaş geri adım atmaya başladı. Hareketin ivme kaybetmesi dini tatille aynı zamana rastladı; bu da 2–4 Haziran'da uzun bir hafta sonu olacağı anlamına geliyordu. Ekstra tatil günü, de Gaulle’nin konuşmasının ardından, grev dalgasının istikametini tersine çevirdi. Kamu sektöründe hükümet, ücretler ve diğer ihtilaflı konular üzerinde önemli ödünler verdi ve takip eden iki hafta boyunca grevlere son verdi.

Komünist liderliğindeki CGT bu girişimlerde önemli bir rol oynadı. Genellikle sendika yetkilileri, işverenlerin teklif ettikleri önemli ödünlerin altını çizerek işçilerin anlaşmaları kabul etmeleri için lobi yapmaya çalıştılar. 5 Haziran'da CGT, grevci işçilerin zaferini ilan ettiği ve "temel taleplerin karşılandığı her yerde, birlik ve beraberlik içinde çalışmaya geri dönüş için toplu çağrı işçilerin menfaatinedir"i ileri süren bir bildiri yayınladı. 

Bu yaklaşım Komünistler ve onların radikal soldaki karşıtları arasındaki bölünmeyi daha da kışkırttı ve iki taraf da birbirini dürüst olmamakla suçladı. 6 Haziran'da FKP Siyasi Büro üyesi ve L’Humanité editörü Étienne Fajon, CGT'nin grevleri mümkün olan en kısa zamanda sona erdirmesi gerekliliğini destekleyen bir makale yazdı. Fajon, "taleplerinin artık geçerli olmadığı bahanesiyle seyir halinde büyük bir hareketi sabote eden," "işin yeniden başlamasını şimdi engellemeye çalışan" "sözde devrimci gruplar" tarafından bu duruşu eleştirmeye saldırıldığını savundu. Bu aşırı solcuların arkasında Gaullist rejimin parmağının olduğunu iddia etti ve "hizmet ettiklerinin yenilgisinin aynı zamanda kendi yenilgileri olacağı" konusunda uyardı.

Bölünen Sol ile birlikte artık istikamet grevlerin aleyhine döndü; yönetim, boyun eğmeyi reddedenlere karşı baskı kampanyasını hızlandırmak için gaza getirildi. Pompidou şimdi, “işe başlama sloganı”nın şu an Fransa'nın sloganı olması gerektiğini savunuyordu ve hükümet bu sloganın ne anlama geldiğini zorla kabul ettirerek gösterdi. Bu çok katı tutumu test etmek için devlet, otomobil endüstrisindeki işçilere bir saldırı başlattı. 6 Haziran'da  CRS’den bin kadar çevik kuvvet polisi, yönetimin sendikal aktivistleri grevi sona erdirmekle ilgili bir oylamayı sabote etmekle suçladıktan sonra, Flins’deki işgal altındaki Renault fabrikasını kuşattı. Polis daha sonra fabrikayı ele geçirdi.

Hükümet bunu benzer bir saldırıyla takip etti. Bu vakada, kurbanlar, Fransa'nın en büyük fabrikalarından birinde, 25.000'den fazla çalışanın bulunduğu dev Peugeot-Sochaux fabrikasında grev yapan işçilerdi. 10 Haziran'da, üç hafta süren iş durdurmalarının ardından ve fabrikayı işgal eden işçilerle müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra yönetim, devlet desteğiyle, tesisi zorla yeniden açma kararı aldı. O gece, CRS'den 6 bin polis, fabrika dışında barikatlar inşa eden ve bulabildikleri uydurma silahlarla kendilerini silahlandıran 1.000 işçi ve destekçiyi kuşattı. Takip eden çatışmada polisin grevci işçilere karşı tabanca, birber gazı ve cop kullandığı görüldü; iki kişi öldürüldü ve 150 kişi yaralandı.

Buna karşılık, öğrenci birliği UNEF, 12 Haziran'da bir protesto çağrısında bulundu. Mayıs-Haziran hareketinin bir parçası olarak düzenlediği son halk gösterisi olacaktı. Gösteri, polisin katılımcıların iştirak etmesini önlemek için önerilen buluşma noktasının etrafındaki sokakları istila etmesiyle birlikte başlamadan dağıtıldı. Ertesi gün, hükümet birkaç hafta boyunca tüm halk gösterilerini yasakladığını ve aşırı solun bazı örgütlerini dağıttığını duyurdu. Ayrıca, protestolara katılan yabancıların da sınır dışı edileceğini de belirtti.

Takip eden hafta içinde bu çok fazla kavgacı yaklaşımın etkinliği daha da netleşti. Neredeyse bir aylık grev sonrasında parçalanan ve yorulan ve tecrit olasılığıyla karşılaşan direnmeye devam eden işçiler de artık işe dönmeye başladılar. Bu arada hükümet, sembolik açıdan en önemli işgalleri tahliye etmeye ve göstericileri kalan son kalelerinden sürmeye başlamıştı: 14 haziranda Odéon yeniden ele geçirildi; iki gün sonra Sorbonne polis tarafından temizlendi; 27'sinde Güzel Sanatlar Okulu'nun işgali sona erdi. 
 
Hükümetin grev hareketini sona erdirme becerisi 23 Haziran parlamento seçimleri için ona avantajlı bir konum sağladı. Orta sınıflar için hareketin meydana getirdiği istikrarsızlık totaliter solun tehlikelerinin göstergesiydi. Komünist Parti'nin “aşırı sol maceracıların” aşırılıklarına karşı çıkmasına rağmen ve grevleri hızlı ve başarılı bir sonuca ulaştırma çabalarına bakılmaksızın, birçok Fransız seçmeninin aklında, FKP parçalanmanın sorumlusuydu. Sovyet diktatörlüğünün hayaletini doğurarak Gaullistler kendilerini düzen ve özgürlük savunucuları olarak resmederken, muhaliflerini Moskova'nın kontrolündeki totaliterler olarak gösterebildiler.
 
Bu arada Sol seçimlere bölünmüş ve başsız girdi. Komunist Parti Sol'un geri kalanıyla birlikte kendini giderek daha kavgalı halde buldu. Mayıs ayından Haziran'a gelindiğinde FKP'nin her zaman taş çatlasa belli belirsiz olan öğrenci radikallerle ilişkisi çok ama çok daha fazla çekişmeli hale geldi. Seçmenler sandık başına gittiklerinde, Komünistler ve sadece Mendes-France(FKP'nin hiç bir zaman değer vermediği) değil aynı zamanda bir hükümet koalisyonu kurma umudunda olan Mitterrand da dahil olmak üzere sosyalist karşıtları arasında hatırı sayılır derecede birbirlerine taş atma da vardı. İkinci tur oylama tamamlandığında 30 Haziran akşamı, Sol'un bozguna uğradığı açıktı: FKP 40'a yakın sandalye(73'ten 34'e düştü) kaybetmenin acısını çekerken Mitterrand'ın Demokratik ve Sosyalist Sol Federasyonu temsil sayısı 118'den 57 milletvekiline düştü.
 
Yine de Gaullistler seçimden zaferle çıksalar da de Gauelle için zafer kısa sürdü. Mayıs olayları hükümetin temel zaafını ortaya çıkarmıştı - bu prestij kaybından asla kurtulamayacaktı. De Gaulle'nin kendisinin, görüntüsü bugünün modern toplumuyla uyumlu olmayan bir anakronizm olarak giderek daha fazla ortaya çıktığı görüldü. Pompidou'nun kriz sırasında bağımsızlığı, 10 Temmuz 1968'de görevden alınmasına yol açtı. Bir yıldan kısa bir süre sonra, de Gaulle'nin kendisi, 1958 Anayasası'na getirilen iki kanun değişikliğine ilişkin 1969 Nisan referandurumunda yenilgisi sonrasında görevi bırakmaya zorlandı. Onun ayrılışı, Pompidou'nun o yaz başkanlık seçimlerinde kazandığı zafere yol açtı. 
 
Sol'un 1968 ve 1969'daki seçim yenilgilerinin geleceği için önemli sonuçları oldu. Birleşik sosyalist Parti'nin sola dönüşünden giderek rahatsız olan Mendès-France, partiden ayrıldı ve kısa süre sonra siyasetten emekli oldu. Bununla birlikte, Komünist olmayan soldaki diğerleri, FKP ile etkili bir şekilde rekabet etmeyi ve devlet iktidarına ilişkin Gaullistlerin mutlak gücüyle mücadele etmeyi umuyorlarsa daha güçlü, yeni bir araca ihtiyaç duyulacağına ikna oldular. Böylece, Mitterrand 1971'de yeni kurulan Sosyalist Partiye katılmaya ve hemen onun lideri olmaya karar verdi. Kapitalizmle bir “kopma” vaat ettikten sonra, FKP ile müzakerelere başladı ve bu da 1972'de “Ortak Program” üzerinde bir anlaşma ile sonuçlandı. Mitterrand'ın Komünistler'le ilişkisi, takip eden yıllarda inişli çıkışlı olsa da, bu gelişmeler her şeye rağmen onun 1981 seçimlerine zemin hazırladı.
 
MAYIS NE GETİRDİ
 
 
Aşırı sol için Mayıs 68, 1970'lerde devam edecek olan radikal protestolar döneminin yükselişine işaret etti. Fransa'da hareketlenmeler bir daha asla o ayın zirvesine ulaşmazken, Avrupa'da başka yerlerinde, 69'un sıcak Sonbaharı'nda İtalya'daki fabrika hareketinde olduğu gibi benzer ölçek ve yayılmayı başaran hareketler oldu. Bununla birlikte, başka hiçbir yerde, böylesine yoğunlaşmış öğrenci protestoları ve iş yeri mücadeleleri gibi bir patlama meydana gelmedi. 
 
Bugün birçok gözlemci, Mayıs’ın 68’in radikal politik amaçlarla hareket ettiği inancını sorgulamakta ve aslında Fransa’daki mevcut düzen için bir tehlike oluşturup oluşturmadığını sormaktadır. Liberal çevrelerde, protestocuların yerleşik kültürel normları dönüştürme ve Fransız toplumunun geleneksel muhafazakarlığına karşı durma arzusunu vurgulayan gözlemciler bu anlayışa meydan okudu. Yakın dönem tarihçisi Tony Judt, protestoların "esas olarak apolitik bir ruh halini" yansıttığını ve "kızgınlık ve hayalkırıklığını ayrıca dikkat çekecek derecede küçük bir öfkeyi" dile getirdiğini öne sürerek, "Fransa'daki Mayıs Olayları'nın gerçek önemi ile uyumsuz psikolojik bir etkisinin" olduğunu yazdı. Çoğunlukla Judt, "Gaullist devletin sadece ayakta kalmayıp kurumlarının asla ciddi bir şekilde sorgulanmadığı" sonucuna varır.
 
Eğer bu doğru olsaydı, her halükarda Gaulle ve Pompidou için o kadar da belirgin olmazdı. Onlar için Mayıs ayının son günleri hükümetin tümden çökeceği korkusuyla geçti. Pomidou'nun koltuğuna talip olan Michel Jobert, 1968 Mayıs'ında, "ne siyasi bir sınıf ne de Komünist Parti devletin zayıflığını ve ne kadar savunmasız olduğunu anladı," diye söyledi. 29 Mayıs'ta Almanya'ya gitmeden hemen önce, de Gaulle'nin damadı General de Boissieu'ya anlattıkları yer aldı: “Onlara Elysée'ye (Saray'a) saldırma şansı vermek istemiyorum… Ayrılmaya karar verdim: kimse boş bir saraya saldırmaz.” Baden-Baden'de, de Gaulle Massu'ya şunları söyledi: “Her şey bitti. Komünistler ülkeyi felce uğrattılar. Artık hiçbir şeyi idare edemiyorum.”
 
Judt gibi ortak bir politik ideoloji ya da hareket ile birlikte ortak bir devrimci gündem yoksunluğunu vurgulayanlar tarafından ortaya atılan yorum, geçmişlerinin radikal hırslarını terk eden birkaç tanınmış eski 68'linin değerlendirmeleriyle örtüşür. Şimdi Yeşil bir parlamentocu olan Daniel Cohn-Bendit, “68'i Unut” başlıklı bir kitap bile yazdı. Cohn-Bendit, öğrencilik günlerinin radikal politikalarını daha hatırı sayılır bir liberalizm etiketiyle değiş tokuş eden 68 neslinden tek figür değildir. Bu yolda ilerleyen diğerleri, bir zamanlar 68’in protestolarına katılmalarına neden olan radikalizme karşı daha da ileri gitmişlerdir. 1970'lerin ortalarında "Yeni Filozoflar" olarak tanınan eski solcu yığını, Sovyet totaliterliğinin tohumlarını eken olarak gördükleri Marksist ideolojileri yeniden diriltme hareketini bile kınadılar.
 
Günümüzde Bernard-Henri Lévy ve diğer liberaller, özellikle de 1960'ların sonunda Fransa'da etkili olan baskıcı değerlere ve modası geçmiş geleneklere meydan okumadaki rolü anmaya hala değer olan hareketin bakış açılarına dikkat çekebilirler. Diğer yandan, Fransız sağının çoğu için, aynı özellikler 68 Mayıs’ının en yıkıcı unsurları olarak görülür. 2007'de eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, hareketin mirasının nihayetinde "tasfiye edilmesi"nde ısrar ederek, Fransız toplumunun ahlaki ve kültürel yıkımına katkıda bulunan "1968'in mirasçıları"nı herkesçe bilinen şekilde kınadı.  
 
Peki öyleyse 68 gerçekte ne başarı elde etti? Kısa vadede, hareket Fransız işçilerinin ücretlerinde önemli bir artış sağladı - sadece bir yıl içinde neredeyse yüzde 11. Grevcileri yatıştırmak için hükümetin uygulamaya soktuğu kamu harcamaları da hane halkına 1,2 milyar frank katkı sağladı. Ancak Haziran ayından sonra, grev dalgasının çöküşü Fransız iş dünyasının gelişmekte olan bir ekonominin meyvelerini toplamasına olanak sağladı. Genel olarak, Fransız ekonomisi, grevler nedeniyle üretim kaybına rağmen, 1968 yılında yüzde 3'ün üzerinde büyüdü. Sanayi üretimi etkileyici bir şekilde yüzde 7,4 oranında artmıştır.
 
Sonradan, Haziran'daki hareketin sızlatan yenilgisi Sol'a darbe vururken, Fransız siyasetinde sağa dönüşün sinyalini vermedi. Aslında, 1970'lerin başlarındaki siyasi iklim, gelişmiş bir reform gündemine elverişli olduğunu kanıtladı. Bu yıllar boyunca, feministler, eşcinsel hakları aktivistleri ve diğerleri harekete geçmeye başladı ve on yıl önce mümkün olmayan bir dizi kanun kabul edildi: 1974'te, örneğin, kadınların kürtaj hakkına izin vermek için mevzuat getirildi. Dahası, Mayıs 68'in yansımaları, 1969-1973 yılları arasında gerçek ücretlerde yüzde 35'lik bir artışa neden olan işçi militanlığında genel bir yükselişi besledi. Esasen 1968 sonrası yıllar Fransız kapitalizmine karşı kayda değer reformlara sahne oldu. Bu dönem yeni ya da arttırılmış sosyal yardımlara, yeni bir yasal asgari ücrete ve diğer önlemlerin yanı sıra sendikalar ve işyeri örgütlenmesi için ilave koruma sağlamak için kural değişikliklerine şahit oldu. 
 
Yine de hareketin kazançları açıkçası çoğu militanın Mayıs ayının kafa tutan günlerinde beklediğinden az oldu. Soldaki birçoğu için, bu hayal kırıklığı yaratan sonucun birincil suçlusu, bölücü muhafazakarlığının ve ısrarının hareketi erken bir sona mahkum ettiği geniş çapta düşünülen Fransız Komünist Partisi oldu. Komünist Parti'nin solcu öğrencilere karşı düşmanca ve dışlayıcı ve çoğu zaman bazı yönlerden oldukça tahripkar olduğu ve greve mümkün olan en kısa sürede son vermek için hükümet ve işverenlerle bir çözüme ulaşmak adına gayret sarf ettiği doğrudur. Kısmen, işçilerin izole edileceği korkusuyla ve Gaullist rejime, baskısını arttırmak ya da askeri darbe başlatmak için bir mazeret vermekten kaçınmak arzusuyla motive oldu. Bir FKP lideri, "Eğer bir diktatörlük yönetimi altında değilsek, sabırsızlığımızın bizi yok etmesine izin vermediğimiz içindir," dedi.[ç.n.: böyle aptalca bir bahane olamaz.] Ancak, kısmen FKP'nin kaygısı, uzun süredir hakim olduğu işçi hareketi adına giderek patlamaya hazır bir durumu kontrol altına almak idi. Her şeyden önce, Komünistler umutlarını, 1930'ların Halk Cephesi çizgileri boyunca yeni bir koalisyon hükümeti kurma niyetiyle Mitterrand gibi sosyalist liderlerle bir seçim ittifakına tutturdular. Bu strateji başarısızlığın kanıtı oldu.
 
Ancak bu, 1968'de gündemde devrim olduğu anlamına gelmez. [ç.n.: yazar burada doğruyu söylemiyor. Devrimi gündem dışına iten bizzat Fransız Komünist Partisi ve sendika liderlikleri idi. Hatta daha ileri bile gidebiliriz. Devrime ihanet ettiler.] Eski kurt 68'lilerden olan Alain Krivine ve Daniel Bensaïd'ın belirttiği gibi, "Kitle halinde grevciler toplumsal bir sorunu çözmek, otoriter bir rejimin boyunduruğunu sarsmak istediler. Buradan devrime çok uzun bir yol vardı."[Bu da doğru bir tespit değil. Devrim için tüm koşullar oluşmuştu. Eğer Alan Krivine ve Daniel Bensaid gibiler korkup geri adım atmasalardı.] Ama bu daha iyi bir sonun imkansız olduğu anlamına gelmez. Nasıl olabilirdi tartışmaya açıktır: şüphesiz, Grenelle Mutabakatı'nda sunulandan daha fazla imtiyazlar sağlanabilirdi; sosyalist sol, olduğundan çok daha fazla bir ivme ve birliktelikle hareketten daha güçlü ortaya çıkabilirdi; ve de Gaulle'nin yönetimi iktidara gelmemiş olabilirdi. [ç.n.: "o mahmur beste çalar Müjgan'la biz ağlaşırdık". Hala La Fontaine'den masallar. Sen güzelim devrim fırsatını kaçır, ondan sonra daha fazla imtiyazlardan bahset.] 
 
Yarım yüzyıl önce radikal yükselmenin kısa döneminin kaybolan umudunun nostaljisinden kaçınılabilirse, başka bir netice mümkün değildi kaderciliğinden de kaçınılabilir. [ç.n.: "İnsanlar tarihe tutsaktırlar. Tarih de onlara tutsaktır" James Baldwin]
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 
ÖZGÜRLÜK

POSTA TRENİ GELİYOR

POSTA TRENİ GELİYOR
ANDRÉS PERTIERRA
 
(Ç.N.: Karl Marx'ın iki tane önermesi dünya döndükçe geçerliliğini koruyacak ve bize görmemiz gerekenleri görmemizde ışık tutacaktır. Birincisi, varlık ve bilinç üzerine olandır. Ve ikincisi, belki de en önemlisi, görüntü ve öz üzerine olandır. "Görüntü ve öz aynı olsaydı bilim olmazdı." Bu önerme aydınlığında lütfen Küba'ya bir daha bakınız! İster liberalizm ister sosyalizm, ister sosyalist demokrasi ister burjuva demokrasisi isterse şu ya da bu olsun... Tek bir öz var: Devlet yönetiminin olduğu yerde Özgürlük ve Sosyalizm olamaz. Çünkü, görüntüde ekonomik altyapıyı değiştirdiğinizi zannedip burjuva ideolojisinin tüm üst yapı kurumlarını değiştirmeden alırsanız gün gelir o değiştirdiğinizi sandığınız şey özde sizin sisteminizi yavaş yavaş kemirmeye başlayıp parçalar. Toplum tarihi boyunca her kötülüğün yaratıcısı ve sebebi devlet olduğuna göre . . . ve özelde içinde yaşadığımız burjuva medeniyetinin hakim olduğu modern devletin ahlaksız olduğu, hırsızlığa, yağmaya, emekçi halkın sömürülmesine dayandığı ve burjuva hümanizmasının sadece sözden ibaret olduğu apaçık ortada iken, sosyalistlerin öncelikli görevi devlet kurumunu ve devletleri yıkmak iktidarı üretenlere yaymaktır. Sosyalizm adı altında tek adam rejimleri kurmak değildir. Çünkü, Özgürlük olmadan Sosyalizme ulaşılamaz. Sosyalizm olmadan da Özgür olunamaz!) 
 
 
Küba'nın yeni bir başkanı var. Hiç kimse Küba'yı değiştirmek için ne planladığını bilmiyor, ancak işinin çok zor olduğu ortada.

Yeni seçilen Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel, 19 Nisan 2018'de Küba Havana'daki Kongre Sarayında Ulusal Meclis'te eski Başkan Raul Castro'nun elini sıkarken.  Alexandre Meneghini / Getty
 
19 Nisan'da on yıllardır ilk kez Küba, Castro soyadlı bir devlet başkanına sahip olmaktan vazgeçti.  Miguel Díaz-Canel Bermúdez artık yeni başkan.
 
Bu, onun nasıl birisi olduğu ve yönetiminin işlevini nasıl yerine getireceği hakkındaki bitip tükenmeyen spekülasyonları da tutuşturdu. Bu yorumların bir kısmı, çoğu başka türlü spekülasyonlar içine dalarken, arka planında gerçekten ilginç bir bakış açısı sunar. Acı gerçek, şu anda hiç kimse Küba için onun yükselmesinin ne anlam ifade ettiğini bilmiyor.
 
Bunun iki temel sebebi var. Birincisi, çok sayıda kişinin belirttiği gibi, Díaz-Canel, selefleri kadar iyi bilinmemektedir. Bir kariyer politikacısı olsa da, düşünce gelişimi ve karakteri ile ilgili anlık bir görüntüden daha fazlasına sahibiz. Devlet hayatı içinde zamanının büyük kısmını, çoğunlukla görevi Komünist Parti Merkez komitesi tarafından hazırlanan politikaları gerçekleştirmek ile sınırlı olan orta halli bir memur olarak harcamıştır. Hükümetin başındayken ne olacağı belli değildir.
 
Hükümetin yörüngesini tahmin etmenin bu kadar zor olmasının ikinci sebebi Fidel'in aksine - ya da daha az bir ölçüde, Raúl Castro'nun - Küba’nın yeni devlet başkanının tek taraflı olarak hareket edebilme yeteneği konusunda çok sayıda kontrolle karşı karşıya olmasıdır. Küba hükümetinin geçmişte meşruiyetini geliştirdiği mekanizmalar yıllardır zayıflıyor ve bunların bazısı, Batista'yı devirmek için kişisel prestij gibi, basitçe yeni herhangi birine aktarılamıyor.
 
Diaz-Canel hükümeti, Fidel ve Raul Castro hükümetlerinin saygın halefi olma meşruluğuna sarılabilir - ve de sarılmayı deneyebilir, ancak bu sınırlı sonuçlar doğuracaktır. Kendi değerleri üzerinde ya batacak ya çıkacaktır. Devletin başı olarak Raul Castro'nun sadece iki üç yıllık görev süresinde, Kübalı yetkililerinin “gönül borcunun kalıtsal olmadığını” ve hükümetin artık geçmişin başarıları etrafında insanları toplayamayacağından şikayet ettiğini duyuyordum. Diaz-Canel yönetimi altında bu sorun çok daha sıkıştırıcıdır. Bu meşruluk krizi yeni hükümet için, tartışmalı ya da memnun olunmayan politikaları, özellikle de zaten etrafı kuşatılmış Küba halkından yeni fedakarlıklar talep edebilecek olanları ilerletmeyi zor kılıyor.
 
Yeni hükümete bu meşruiyet krizinin getirdiği sınırlamalar, Raúl Castro'nun siyasette varlığını sürdürmesi gibi diğer kontrollerle daha da güçleniyor. Küba’nın Komünist Partisi’ne başkanlık etmeye ve ailesi ve Küba hükümetinin kurumlarındaki diğer bağlantıları sayesinde önemli bir güç kullanmaya devam ediyor. Díaz-Canel ayrıca önemli politika konularında Raul'a danışılacağını söyleyerek bir gösteriş yaptı. Bu, yeni başkanın bir süreliğine büyük olasılıkla boynunda bir tasma taşıyacağı anlamına geliyor, özellikle de sahip olduğu meşruiyetin büyük kısmının Raul'un kendi eliyle halefini seçmesinden kaynaklandığı göz önüne alındığında.
 
Küba devletinin yönetim organlarında yeni dinamiklerin ortaya çıkacağı görülecektir. Örneğin, Bakanlar Konseyi,  Küba ekonomisinin çoğunu günlük olarak yöneten çeşitli bakanlıkların başkanlarından (ABD hükümetindeki “devlet dairelerine” veya “bölümler”e benzer) oluşmaktadır. Diğer taraftan Devlet Şurası, politikaları yönlendirmekte ve bakanların kendi yetki alanları dahilinde uygulayacağı kararları almaktadır. Ülkenin yasama organı olan Ulusal Meclis yılda iki kez toplandığı için Devlet Şurası acil meseleleri ele almak için kararname yayınlayabilir. Fidel'in ve daha az ölçekte Raul'un yönetimi altında hiper-merkezileşme, bu organların genellikle, en azından kamusal olarak, çok fazla inisiyatif göstermediği anlamına geliyordu. Diaz-Canel'in seleflerinden daha az halk desteğine ve meşruiyetine hakim olmasıyla birlikte, Diaz-Canel bu konsey üyelerinin -özellikle de Devlet Şurası- daha proaktif roller üstlenmeleri ve iktidarı üzerinde bir kontrol görevi görmeleriyle karşılaşabilir. Büyük ölçüde kişisel bir hükümet tarzıyla Küba'nın liderliği, uzlaşmanın çok daha önemli olduğu kendi kendini üreten bir cuntaya dönüşüyor olabilir.
 
Devlet Şurası belirgin şekilde çalkalanırken, Bakanlar Konseyi'ndeki değişiklikler Temmuz'a kadar ertelendi. Her iki durumda da eğilimin, Raul Castro'nun yeni hükümetin hedefi olarak açıkça kabul ettiği iktidar koltuklarında daha genç ve açıkçası daha farklı temsilcilere (ırk ve cinsiyet açısından) doğru kaydığı görünüyor. Batista'ya karşı gerilla savaşında çarpışmış Ramiro Valdes gibi kayda değer eski tutucular olmasına rağmen, uzun zamandır beklenen “kuşaksal değişim,”  nispeten hatasız bir geçişten sonra nihayet gelmiş görünüyor. Cin gibi gözlemcilerin daha önce de belirttiği gibi,  “Birinci Başkan Yardımcısı” Salvador Valdés Mesa şu anda bir sonraki olarak yerini almak için sıraya girmiş vaziyettedir, fakat çoktan yetmişli yaşlara merdiven dayamıştır ki, bu da çok geçmeden onun da yerinin alınacağı anlamına gelmektedir.
 
Diaz-Canel'in ne tür bir hükümet hedefleyeceğini, daha da önemlisi ne tür bir hükümete girişilmesine izin verileceğini zaman gösterecektir. Sonu gelmeyen spekülasyonlarla uğraşmak yerine, Díaz-Canel'in öncüllerinden miras aldığı nesnel zorluklara ve politik stratejilere odaklanmak daha verimli görünüyor. Kişi karakteri ve yeni hükümetin dinamikleri önümüzdeki aylarda kendiliğinden netleşecek.
 
Obama yönetimi altında ABD-Küba ilişkilerinin ısınma döneminden sonra, Trump yönetimi yeni bir buz çağını başlatmayı başardı. 
 
2016 kampanyası sırasında o zamanki aday Trump, muhtemelen Florida gibi önemli çekişmelere sahne olan seçim bölgelerinde Cumhuriyetçi Parti seçmenlerini çekmeye yönelik olarak, Obama'nın bazı yeni Küba politikalarını geri almayı vaat etti. Trump'ın kendisi Küba üzerinde güçlü duygular besliyor gözükmese de (bir zamanlar orada bir Trump oteli açma imkanlarını araştırıyordu), etrafında adaya karşı güçlü katı tutumlar takınan bazı şahıslar var. Küba asıllı Amerikalı senatör Marco Rubio’nun Küba'ya ilişkin Trump'ı etkileme girişimleri çok açık bir örnektir. Küba ve Venezüella’nın da aralarında bulunduğu bazı ülkelerde sözde Kitle İmha silahları programlarına dair kanıtları abartmak için kötülüğüyle nam salmış girişimlerine rağmen, John Bolton'un Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görevlendirilmesi ayrıca rahatsız edicidir. CIA direktörü olarak kısa geçmişinden sonra Dış İşleri Bakanlığı güçbela onaylanan Mike Pompeo'nın da Küba sicili pek cesaret verici değildir. 
 
Trump'ı sert Küba politikalarına doğru sürükleyen bu gericiler grubunun bileşimi, ABD'li ve Kanadalı diplomatlara ve onların Küba'daki ailelerine karşı aşağılık "sağlıkla ilgili saldırılar" olmuştur. Beyaz Saray başlangıçta onlara "sonik saldırılar" adını taksa da, diplomatları hedeflemekte ses dalgası silahlarının kullanıldığı teorisi çoğunlukla gözden düşmüştür, hatta FBI tarafında bile. Üç Michigan Üniversitesi araştırmacısı, çakışan sinyallerin aniden insan kulağı tarafından duyulabilir hale getiren gizli dinleme aygıtlarından kaynaklanabileceğini öne sürerek, söylentilere göre bu "saldırılarla" ilgili seslerin tersine mühendislik olabileceğini iddia ettiler. Bununla birlikte, diplomatlar ve aileleri tarafından bildirilen geniş kapsamlı ve şiddetli semptomlara bunun nasıl yol açtığı belirsizliğini korumaktadır. Bazıları saldırıların tam bir fabrikasyon olduğu konusunda spekülasyon yaparken, Kanadalı diplomatlar ve onların aileleri de etkilendiği için, meselenin özünde Kanada hükümetinin Küba'ya yolladığı dış hizmet çalışanlarının ailelerini geri çekmesi alışılmadık görünüyor. Küba'nın uzun süreli ekonomik ortağı olarak, Küba'nın Kanadalı diplomatlara saldırarak ne elde edeceği ya da Kanada hükümeti bu tip saldırıları uydurarak ne kazanacağı belirsizliğini koruyor. ABD hükümeti şu anda Çin'deki diplomatlarının benzer “saldırılara” maruz kaldığını iddia ediyor. Kısacası tüm meseleler anlaşılması güç bir karmaşa olarak kalıyor.
 
Gerçek ne olursa olsun, “sağlık saldırıları” Trump yönetiminin Küba'ya karşı daha sert bir tavır alması için mükemmel bir bahane olarak hizmet etti ve bundan sonra ne olacağına bağlı olarak, gelecekte daha fazla angajman odaklı ABD yönetiminin baltalamaları ciddi bir hal alabilir.
 
İşler kötüleştikçe Küba'nın ilişkilerin daha fazla normalleştirme doğrultusunda Washington'da ibreyi zorlama çabaları tamamen engelleniyor. Havana, Küba ile ticaret çıkarlarını, hatta Cumhuriyetçi Parti yönetimindeki eyaletlerde bile, kolayca görebilen Kongre üyelerinin alayvari çıkarcılığı üzerine akıllıca bahis oynar. Kentucky ve Teksas gibi eyaletlerden temsilciler Küba'ya seyahat ettiler ya da en azından ada ile olan bağlantıları genişletme konusuna ilgi duydular. Et ve tarım ürünlerini Küba'ya ihraç etme veya buradaki makine parçalarını üretmek için bir fabrika kurma olasılığı, iş dünyası çıkarları için sahip oldukları her türlü ideolojik itirazları yalayıp yutmakta temsilcilere baskı yapan güçlü nedenlerdir. Bu tür ticari olasılıklar, normalleşmeye karşı Cumhuriyetçi Parti'nin birleşik tavrını yavaşça yok ediyor. Bu Küba stratejisinin bilgeliği ve ekonomik çıkarların güçlü çekimi, bu yaklaşımı öngörülebilir gelecek için yaşayabilir kılmaktadır.
 
Washington ile ilişkilerin kötüleşmesine ek olarak, Küba, Venezüella’nın ekonomik çöküşüyle şiddetli şekilde çarpıldı. Reuters'in geçen yıl kaydettiği gibi, iki ülke arasındaki ticari mal ticareti 2014'ten bu yana yüzde 70 oranında azaldı. Küba çoğunlukla ticarette Venezuella'ya bağımlıdır çünkü Venezuella ucuz petrolün başlıca kaynağıdır. Küba iç kullanım için bir miktar petrol çıkarsa da, ihtiyacına yetecek kadar değildir. Venezuela petrolü Küba'nın iç talebini karşılıyor ve Caracas, önemli bir döviz kaynağı olarak Küba'nın piyasa değerinde petrolü yeniden ihraç etmesine izin veriyor. 
 
SSCB'nin ve diğer Doğu Avrupa Komünist hükümetlerinin çöküşünden sonra, Küba, kendi tarım sektörünü sürdürmek için ihtiyaç duyduğu dış ticaretin, özellikle de petrolün çoğundan ansızın yoksun bırakıldı. Takip eden yıllar “özel dönem” olarak bilinir ve her türden acımasız kıtlık ile nitelendirilir. Kübalılar, turist sektöründeki işlerden ya da deniz aşırı ülkelerde çalışanların ailelerine gönderdiklerinden ilave gelir elde edebildiklerinde bile mağazaların raflarında satın alacak hiçbir şey yoktu. Onbinlerce Kübalı batmadan yüzebilen ne bulurlarsa binerek adadan kaçtı. Küba’nın 1990’ların sonlarında ve 2000’lerin başlarında kısmi iyileşmesi büyük ölçüde Venezuela ile olan siyasi ve ekonomik bağlarından kaynaklanıyordu.
 
Venezüella'daki kriz son birkaç yıldır derinleştikçe, birçok Kübalı bana özel dönemin karanlık yıllarına dönüş korkularını anlattı. Nihayetinde Venezüella'da ne olacağı belirsizliğini koruyor ancak en azından bu, hükümetin ticaretini çeşitlendirmesi için, özellikle de petrol kaynaklarını, bir baskı yaratıyor.
 
Venezüella’nın krizi Küba ekonomisine kesinlikle zarar verse de, Raúl’un hükümeti son birkaç yıldır öylece parmağını kıpırdatmadan oturmadı. Kübalı uzmanların, petrol ve diğer kaynaklar için ayrıcalıklı fiyatlar karşılığında sübvansiyonlu fiyatlar için yurtdışına gönderildiği "doktorlara petrol" olarak adlandırılan program, Havana'nın kolayca başka yerde yeniden oluşturabileceği bir modeldi. Küba, bu modeli Cezayir'den önemli miktarda petrol ithal etmek için zaten kullanmış ve Nijerya ve Angola gibi diğer petrol ihraç eden Afrika ülkelerine bağlantılar sağlamıştır. Bu ülkeler Küba'ya özellikle avantajlı oranlar sunmak için zorunlu nedenlere sahip olmasa da, bu çabalar Küba'yı en azından kısmen küresel petrol piyasalarındaki en kötü dalgalanmalardan izole edebilir.
 
Küba ayrıca, hem ABD'ye karşı olası stratejik denge ağırlığı hem de önemli ticaret ortakları olan Rusya ve Çin ile bağlarını güçlendirdi. Rusya son zamanlarda Küba'ya önemli miktarda petrol ihraç etmeyi kabul etti ve Küba altyapı projeleri için önemli bir sermaye kaynağı olarak hizmet verdi ve bu yenilenmiş bağlantılar kapıyı askeri ve stratejik anlaşmalara da açık bıraktı. Kendi payına Çin, 2016 yılında Venezüella'yı Küba'nın ana ticaret ortağı olarak kabul etti. Çin, Karayip ülkelerinde büyük yatırımlarını sürdürüyor ve politik ve askeri konularda Küba'nın olası stratejik müteffiki olduğunu yansıtıyor. Küba ile güçlü ilişkiler Beijing'e Güney Çin Denizi'nde Çin'in geniş varlığı üzerinde ABD ile olan çatışmalarında Washington'a karşı bir koz bile verebilir.
 
Küba Hükümeti ayrıca otellerdenden tutn da Mariel Özel Kalkınma Bölgesi'ne (ZEDM) kadar uzanan bir takım projelere yabancı sermaye çekmek için uğraşıyor. Hükümet, Havana'nın batısından kısa bir sürüş mesafesindeki Mariel limanını, yabancı şirketlerin Küba'nın başka yerlerindeki yabancı işyerleri için izin verilmeyen koşullarda fabrikalar kurabileceği büyük bir sanayi merkezine dönüştürmeyi planlıyor.  Olası faydalar, vasıflı Kübalı işçilere iş sağlayabilecek yüksek ücretler ve göç dalgasını engellemenin yanı sıra önemli bir gelir akışı da getirecek olan, ZEDM'de faaliyet gösteren işletmelere vergileri içeriyor. Şimdiye kadar, İspanya, Hollanda ve Fransa'dan Brezilya, Meksika ve Güney Kore'ye kadar tüm şirketler ZEDM'de işletme kurmuş durumdalar, ancak yatırım tutarı Küba hükümetinin belirttiği hedeflerinin altında kalıyor.
 
Daha az gerici bir ABD yönetimi altında, daha fazla Amerikan şirketinin bu fırsattan faydalanması muhtemel görünüyor; dolardan başka hiçbir ideolojiye sahip olmayanlar ada ile sıcak ilişkiler için ABD desteğini güçlendirebilirler.
 
Doğu Avrupa sosyalizmi 1990'ların başlarında çöktüğünde ve Küba “Özel Dönem” dehşetiyle yüzleşmek için neredeyse tamamen yalnız bırakıldığında, Küba ekonomisi bugün olduğundan çok daha savunmasızdı. ABD saldırganlığına karşı ana garantörü SSCB'nin yanı sıra kilit ekonomik ortaklarını da kaybetti. Küba'daki Sovyet varlığı ABD'nin ambargoyu kaldırma ve normalleştirilmiş ilişkilere doğru adım atmada masaya getirdiği temel meseleydi, çünkü Washington Karayipler'de Moskova'nın varlığını sınırlandırmak istiyordu ve  Havana bu kozdan yararlanabiliyordu. Venezüella Küba’nın ekonomisinin toparlanmasına yardımcı olmada önemli bir rol oynamasına rağmen, Havana Moskova'ya bağlı olduğu derecede Venezüella'ya bağlı değildir. Gelecek yıllarda neler olacağını ayırt etmek zor olsa da, Küba 1991'den çok daha iyi bir konumda görünüyor.
 
İÇ POLİTİKA
 
Uluslararası cephe yeni hükümet için bir dizi sorun ve fırsatlar sunarken, içeride işler sıkıntılı görünüyor. Kamu maaşlarının çoğu temel ihtiyaçları bile karşılamak için yetersiz kalmaktadır. Küba’nın devlet sektöründeki işçilerle karma kamu-özel sektör şirketlerinde ortalama maaş, 2016 yılında 740 Kübalı pezosu (CUP) idi. Mevcut döviz kuru ile hesaplandığında yaklaşık aylık 29,60 dolar. Karne (libreta de abastecimientos) Kübalıların tüm ihtiyaçlarının hepsini kapsamıyor. 
 
Ortalama bir kamu maaşı ile bir Kübalı geçinmek için günde bir dolardan daha az harcamalıdır. Tahminen domuzun kilosu bir doların üzerindedir, bir kilo dometes 25 cent tutarındadır ve bakkallarda satılan kızartma yağı bir dolardan fazladır; kamu sektöründe çalışan birçok Kübalı'nın tarih boyunca karaborsaya başvurmaları şaşırtıcı değildir. Bu, karaborsada dolandırıcılığa destek çıkma, kamu mallarını yeniden satma ya da kamu kaynaklarını kullanarak hizmet teklif etme anlamına gelebilir. Bu, sık sık işten kaytarmalara yol açabilir ve ekonominin her seviyesine sızmış gibi görünen bir yolsuzluk kültürünü şaşırtıcı bir şekilde teşvik etmiştir.
 
Kamu sektörü işleri kötüleştikçe, birçok Kübalı üç kuruşluk maaşların ve karaborsa faaliyetlerinin bir birleşimine ayak sürtüyor. 2010'da Küba hükümeti kamu teşekküllerindeki zararları engelleme girişimi içinde kamu işgücünün yarım milyonunu ya da daha fazlasını işten çıkarmayı teklif ettiğinde, öfke ve itiraz o kadar büyüktü ki, bu tedbir sadece kısmen uygulandı. Toplu işten çıkarmalar Diaz-Canel yönetiminin halen gündeminde olabilir, ancak bu, Raul'un satması için çok kolay olacak kitlesel olarak hoşnut kalınmayacak politikalardan biridir. 
 
Küba hükümetinin işçilerine bir yaşam ücreti sağlamadaki başarısızlığı, aynı zamanda, sağlık hizmetleri sistemi ve evrensel özgür eğitim gibi Devrim'in tarihi başarılarını da zayıflatıyor. Kaliteli tedavi temin etmek için Kübalı hastaların doktorlara verdikleri "hediyeler," tahmin edilebileceği gibi, doktorlara ve hemşirelere para ödeyenlerin para ödeyemeyenlerden daha iyi tedavi aldıkları Küba'da sınıf farklılıklarını da yeniden üretiyor. Çok kötü maaşlar alan Kübalı doktor ve hemşireler, özellikle de kalifiye profesyonellerin "beyin göçüne" karşı korunmasız ülkeyi terk ediyorlar. Bunu önlemek için, hükümet sağlık sektöründe çalışanlara, özellikle de doktorlar için tarih boyunca seyahatlere ağır kısıtlamalar getirmiştir. Daha serbest seyahat politikalarına ilişkin kısa süreli deneylemeler yaptıktan sonra, hükümet 2015 yılında adanın tıbbi uzmanlarının uçuşunu durdurmak için sert kısıtlamalar getirdi. Son yıllarda doktorlar için ücretler artsa da, yetersiz kalmaktadır. 
 
Bu arada, hem temel hem de yüksek eğitim çalışanları kan kaybediyor. Göçmen profesörler programı gibi boşluk doldurma girişimler on yıldan fazla bir süredir krizi çözmeyi denedi ve başarısız oldu. Küba'da geçirdiğim süre zarfında, zengin çocuklara üstünlük veren ve notlar karşılığında rüşvetin üzerini bazen örtmek için incir yaprağı vazifesi gören öğretmenlere “özel ders” için yapılan özel ödemeler giderek yaygınlaşıyordu. Geçinmeye yetecek ücretler sağlanıncaya kadar, Küba'nın, 1991'de başlayan yavaş düşüşten önce 70'lerde ve 80'lerde elde ettiği yüksek eğitim kalitesi düzeyini yeniden üretmesi mümkün görünmemektedir.
 
Sağlık sektörü ve eğitim dahil olmak üzere devlet sektörü bir bütün olarak Küba işçilerinin çoğunluğunu istihdam etmeye devam etmektedir, bu nedenle yetersiz maaş sorununu çözmek nüfusun çoğu için acil bir öncelik olmayı sürdürmektedir. Ancak, hükümetin ikili para rejimi herhangi bir çözüm için ciddi bir engel teşkil ediyor. 
 
Küba'da iki resmi para birimi vardır: “Ulusal para birimi” peso (CUP olarak kısaltılır) ve “konvertibl” peso (CUC olarak kısaltılır). SSCB'nin çöküşünden önce, Küba'nın tek dolaşımı zorunlu para birimi "ulusal para" peso idi, ancak ülkenin dış ticaretinin ve sübvansiyonlarının çoğunun 1990'ların başlarında ortadan kalkmasından sonra değerinin çoğunu kaybetti. İlk tepki, kamu şirketleri tarafından "ulusal para" ve Amerikan dolarının her ikisinin de kabul edilmesiyle birlikte ekonominin kısmen dolarlaştırılmasıydı. En kötüsü biter bitmez hükümet dolar kabul etmeyi bıraktı ve yerine değeri ABD dolarınınkine sabitlenen "konvertibl" peso'sunu mecbur etmeye başladı.
 
Sonuç olarak, kamu döviz büroları(CADECA) günlük Küba yaşamının bir parçası haline geldi. Bazı işletmeler sadece “konvertibl” pesoları kabul ederken, diğerleri sadece “ulusal para” pesolarını kabul ettiler ve maaşlar neredeyse her zaman ikincisiyle ödeniyordu. Para değiştirmek için sıcak güneşin altında saatlerce beklemek geçinmek için bir ihtiyaç haline geldi. Raul yönetiminde, ikili para sisteminin bu sonucu, dükkanların her iki para birimini giderek daha fazla kabul etmeleri ve listeleri iki para birimiyle de fiyatlandırılmarı ile kısmen de olsa çözüldü.
 
Ne yazık ki, bu para birleşiminin yavaş işleyen sürecinin sadece en kolay kısmıydı. Asıl sorun, devlet sektöründeki işletmelerde hükümetin bu para birimlerini nasıl hesaba katacağı idi. "Ulusal para" peso'nun değeri döviz bürolarında yavaş artsa da, hükümet, ithalatın gerçekte olduğundan daha ucuz olduğu yanılsamasını yaratarak, muhasebeleştirme maksadıyla sistematik olarak "ulusal para"yı aşırı değerlendirdi. Havana Üniversitesi'nde iktisatçılar tarafından yapılan bir araştırmaya göre, devlet sektörü işletmelerinin yüzde 38'i gerçekçi döviz kurları uygulandığında aslında batabilir. Uygulama ayrıca çalışanların maaşlarının gerçekte olduğundan daha yüksek olduğunu gösteriyor.
 
Ücretleri yükseltmek ve devlet sektörü şirketlerini rasyonelleştirmek için Küba hükümeti bu Gordian düğümünü çözmenin bir yolunu bulmak zorunda kalacak. Nihai çözümü, bu şirketlerin nasıl idare edildiğini, kaç kişi istihdam ettiklerini, kimden, ne kadara ve hangi malları satın aldıklarını etkileyecek. Raúl’ın bu meselenin aciliyetiyle ilgili tekrar eden ifadelerine rağmen, sonunda sorunu çözümsüz bırakarak ayrıldı. Artık başbelası ve yüksek olasılıklı politik maliyet Diaz Canel'in kucağına bırakıldı. Yeni yönetiminin karşı karşıya olduğu diğer meseleler kadar tartışılmasa da, ekonominin devlet sektörünü haklı kılma konusundaki merkeziliği göz önüne alındığında, hükümetinin başarısında veya başarısızlığında kilit rol oynayabilir.
 
Bu problemlerin yoğunlaşması ülkenin altyapısına dinamit koyar. 2008 ve 2013 yılları arasında Küba'da geçirdiğim beş yıl boyunca, kısmi veya hatta komple bina çökmelerini belirli aralıklarla duymak normaldi. Küba'daki su şebekesi eski, su boruları çatlamış ve deliklerle dolu. Her gün önemli miktarda su sızdırıyorlar, özellikle Küba'nın yakın zamanda yaşadığı kronik kuraklıklar göz önüne alındığında bu rahatsızlık veriyor. Havana'nın doğusundaki Alamar mahallesi, başarısız altyapıyı telafi etmek için yıllarca düzensiz aralıklarla su kamyonu kullanmak zorunda kaldı. Elektrik kesintileri günlük yaşantının bir parçasıdır. Bazıları, bakım ve onarım ya da elektrik tasarrufu(özellikle yazın) için planlıdır. Diğerleri ise, 2012'de Batı Küba'nın çoğunu elektriksiz bırakan büyük elektrik kesintisi gibi çoğunlukla insan hatasıyla çoğalan beklenmedik cihaz arızalarından kaynaklanmaktadır. Hastane koşulları da bozulmaya devam ediyor. Doğu ve batı Küba'yı birbirine bağlayan otoyol Havana'dan ayrılır ayrılmaz sekiz şeride çıkar ancak doğuya gittikçe iki şeride(tek şerit gidiş-geliş) düşer. Eğer Küba tren sistemine alternatif daha güvenilir, ucuz hava yolu ile seyahat ya da trafiğin akıcı olduğu yollar vasıtasıyla on dört saatlik pahalı otobüs yolculuğuna alternatif sunabileceği bir tren sistemini geliştirebilseydi, bu durum illere göre seyahat ve mal taşımacılığını çok daha kolay hale getirecekti. Ancak bu, önemli ölçüde daha fazla yatırım gerektirecek bir projedir.
 
Hükümetin karşı karşıya kaldığı bir diğer büyük güçlük, özel sektöre karşı Raul'un reformlarının çoğunun eksik yapılışıdır. Örneğin, Kübalı özel işletmelerin toptan fiyatına satın alabilecekleri ürünlerin olduğu depoların yokluğu onları sadece geçinmeye çalışan sokaktaki Kübalılar ile temel mallar için rekabete girmeye zorlamaktadır. Bu basitçe, tüketim mallarıyla doldurulmuş rafları muhafaza etme ile uzun süredir devam eden sorunları birleştirir. Sonuç olarak, Malta sodası veya yemeklik yağ gibi birçok talep gören ürün, geldiği anda raflarda biter. Eğer özel işletmeler kamu işletmeleri mağazalarında çalışanlarla el altından iş yapıyorlarsa, gelen mallar raflarda bile görünmeyebilir.
 
Reformların daha az tartışılan bir yönü de kentsel kooperatiflerdir. Kooperatifleri teşvik etmenin arkasındaki fikir, Küba hükümetinin devlet yönetimindeki işletmelerin terk ettiği tüm alanı özel sektöre bırakmadan, günlük yönetimde daha az rol almasına imkan sağlamaktır. Bununla birlikte, ilerleme yavaş olmuştur ve hükümet bazı gerçek kooperatiflerin fiilen özel sektör işletmeleri olarak çalıştırılmasından şikayetçi olmuştur. Ayrıca, özel sektöre kıyasla nispeten sermaye yetersizliği, işleyişlerindeki aşırı kısıtlamalar ve tedarik sorunları nedeniyle sıkıntı çekiyorlar.
 
Daha başka sayısız iç endişeler var. Hükümetin plan ve projeleri kamuoyuna iletme konusundaki kronik başarısızlığı, aniden radikal politika değişikliklerini damdan düşercesine ilan etmesiyle sonuçlandı. Kültür sektöründe yaşanan sıkıntılar, bir zamanlar kapalı kapılar ardında gerçekleşen sansür üzerine tartışmaları artık açık alana taşıdı. Ve hükümet, internete ve paquete semanal'a (sabit ve flash sürücüler yoluyla dijital formatta medya alışverişi) erişimin yaygınlaşması nedeniyle 1980'lerde yaşadığı haber ve bilgiyi tekelciliğini yitirdiği yeni bir çağa uyum sağlayamadı.
 
Hepsi önemli olan binlerce yangın şiddetle devam ediyor. Hükümetin bunlarla nasıl başa çıkabileceği ise belirsizdir.

MEŞRULUK

Küba hükümetinin karşılaştığı zorlukların farkında olduğuna inanmak için her türlü sebep vardır. Yukarıda belirtildiği gibi, ticaretini çeşitlendiriyor, Mariel sanayi merkezi gibi büyük yatırım projelerini üstleniyor ve mevcut ekonomik reformları rafine ediyor ve genişletiyor. Fakat hükümetin en azından siyasal sistemini nasıl yeniden biçimlendirmeye çalıştığını görmezden gelmek bir hatadır. Kübalı entelektüel Rafael Hernández'ın doğru bir şekilde işaret ettiği gibi, Raúl yönetimi altında bile, karar verme sürecine halkın katılımını oluşturmak için tasarlanan yeni mekanizmalarla birlikte bir hükümet deneyini görmeye başladık.

Raul yönetimi altında ayırt edici özelliklerin yaratılması ile ilgili ulusal çapta tartışmalar önemli bir örnektir. Ayırt edici özellikler ya da "ana esaslar," hükümetin takip etmesi beklenen bir dizi politik ve ekonomik hedeflerdir. Ülke genelinde düzenlenen bir takım etkinlikler yoluyla bir dereceye kadar ustalıkla işlendi. “Ana esaslar”ın orijinal taslağı bu süreçte üretilmese de, son yayınlanan versiyon eleştirilere cevap olarak çok sayıda değişikliği içeriyordu. Bu yılın temmuz ayında başlayacak anayasa reformları, hükümetin bozulan meşruiyetinin farkında olduğunun bir başka işaretidir. 

Sokaktaki Kübalılar, ne önemli halk katılımını teşvik eden ne de Fidel yönetimindeki neredeyse değişmez toplu miting ve konuşmalar gibi eski meşruiyet mekanizmalarını kullanan bir hükümetten giderek daha fazla uzaklaşmaktadırlar. Bu düşüncenin temsilcisi, bir genç Kübalı bana, "istediğim şey bu dünyanın bir parçası olmak," dedi. Hükümet ekonomiyi ileriye götürdüğü sürece, siyasi değişimleri çok fazla umursamadığını söyledi. Bu, hiçbir hükümet sonsuz büyümeyi temin edemeyeceği için yeni yönetim adına tehlikeli bir zihniyettir. İster kendi kararlarından isterse kıyılarından uzakta cereyan eden olaylardan dolayı olsun büyük bir ekonomik kriz eninde sonunda kapıyı çalacaktır. İster kabul edin ister etmeyin Küba kapitalizmin küresel dinamikleri içine sokulmuştur.

1990'ların Özel Dönemi en alttakileri vurduğunda, Maleconazo [Ağustos 1994 ayaklanması ya da Maleconazo ayaklanması Küba'da hükümet politikalarına karşı bir protesto idi. 5 Ağustos 1994'te meydana geldi.] patladı. Sayısız Kübalı sokaklara dökülerek yokluğa, sürekli elektrik kesintilerine ve açlığa karşı öfkesini kustu. Karşılığında Fidel karşı gösteriyi seferber etti ve gidişatı etkisiz hale getiren polis müdahalesi ile birlikte şahsen karşı gösterinin başında yer aldı. Hükümete destek asla geniş kapsamlı olmasa da Fidel'in kendi destekçileri arasındaki meşruiyeti, dağınık muhalefete ve özellikle siyasi olmayan ama kendileri ve arkadaşları ve aileleri ile ilgilenen ortadaki birçok sıradan insana karşı bir denge ağırlığı olarak hizmet etmek için en azından yeterince sağlamdı. En önemlisi, meşruiyeti asla kısa ömürlü ekonomik refaha dayandırılmadı. Destekçilerinden fedakarlık talep edebilirdi ve halkın geri kalanına fedakarlıkları zorla dayatabilirdi çünkü hükümetin meşruiyeti şahsen Fidel'e sadakata, evrensel politik bir proje olarak sosyalizmin desteklenmesine ve hükümetin Kübanın ulusal bağımsızlığını yabancı emperyalizmden koruma iddiasına dayanıyordu.
 
Meşruiyetin sadece ekonomik refah üzerine inşa edilmesi, kum üzerine bir ev inşa etmek gibidir; yağmur geldiğinde, sular yükseldiğinde, fırtına koptuğunda ev çökecektir. Hükümet bir dönüm noktasında. Yalnızca ekonomik reformlara odaklanırsa ve politik reformu kozmetik veya etkisiz değişikliklerle sınırlarsa, dökme demir gibi olacaktır: sert ama kırılgan. Bakmadan imza atan komite yerine yönetimin ve karar almanın gerçek organı olan Halk İktidarının Ulusal Meclisini oluşturmak gibi sadece yeni meşruiyet araçları yaratarak hükümet ayakta kalmayı başaracaktır. Ve sadece demokratik reformları kurumsallaştırarak Devrim Sierra Maestra'da Batista'ya karşı mücadele sırasında verilen vaatlere uygun yaşayabilir. Şahsi çıkar ve ahlak kol kola gider.
 
Bu yapısal faktörler, hükümetin ne isteyebileceğine bakılmaksızın değişime doğru zorlanmalıdır. Soru, Küba liderlerinin bizzat değişime kendileri öncülük ederek değişimi öngörüp öngöremiyecekleri ya da yorulana ve sürüklenene kadar şu anda yavaşça akıp giden akıntıya karşı yüzüp yüzmeyecekleri olarak akıllarda yer ediyor.

*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK
 

 

NEDEN ÖZGÜRLÜK?

NEDEN ÖZGÜRLÜK?
Vurgularımız olumsuzluklara değil, geliştirme mücadelesinde olduklarımızı bilince çıkarma yönündedir. Teorik bir eksiklik, yanlış algılamalara neden olabilecek bir boşluk, mücadele içerisinde mutlaka doldurulması gerekir. Eksikliğinden yanlışlığını getireceği gibi, pratikte daha vahim sonuçları ortaya çıkarabilir. Pratiğin, aklın yani düşüncede ve teorideki çözülmesi gerekenlerin önüne geçtiği yerde devrimci bir yolda ilerlemek mümkün değildir. Teori yani bilgi eksikliği; karşıdan gelen tren ‘‘kuantumunun paralel dünyasına ait‘‘ diyerek önüne dikilmek gibi vahim sonuçlar çıkarır. Doğada ise bilmiyordum kuralı geçerli değildir.  Teoriden pratiğe yolculukta kesişme ve geçiş noktaları, algı hatalarının görece arttığı yerlerdir. Teori ve pratiğin diyalektik bütünlüğü ortadadır. Aynı düzlemde yer alan çelişkilerin birbirine bağlı ele alınması( politik mücadele örneği gibi.)ve gidiş yönünü  unutmamızı getirmemelidir. Devrimci düşüncenin dünyayı yorumlamak değil değiştirmek olduğu, değiştirdikten sonra teorisini yapmak ya da içerisinde yaşanılan maddeyi teorik olan yorumlamak değildir... İçerisinde geliştiği maddi ortamın doğru tahliline dayanarak onun sınırlarını aşarak doğasal gerçekliğe ulaşma ve değiştirme mücadelesi olduğu ortadadır. Konuyu başka bir konuya sıçrayarak belki monolog haline getirebilirsiniz, lakin bir sonuca ulaşamazsınız. Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz. Vurgu yapılan yer belirlidir. Örneğin partileşme süreci teorik tespitiyle ve bilgi birikimiyle ilgili bir vurgulamayı pratikle ilgili ele almak insaf ve niyet midir? Dünya‘yı döndürmeye mi başladınız gibi bir şey! Ne denebilir? Pardon, ‘‘teorik olarak dünya dönüyormuş‘‘ söylediğim için kusura bakma mı denilir? Hele hele tümümüzün durumu ‘‘güç farklarına rağmen‘‘ ortadayken! Pratik bağlamda bir partileşmeden bahsedilmediği, ideolojik birliğin sağlanamamasından bellidir...  
Belirli bir bilgi birikimi var sayılarak yazılan ya da o noktadan başlayarak geliştirilen konuların bu eksiklikten dolayı yanlış anlaşılması mümkündür. Bilgi eksikliğine dayanan ve geliştirilebilecek olanı yargılamak, mahkum etmeye kalkmak anlaşılamaz bir durumdur. Yazılarımızda geçen olumsuz örneklemeler, vurgular bize döndürülerek, konudan sıçrayarak tartışılamaz. Bizim vurgularımız, konusu geçenlerin söyledikleriyle yaptıklarının laf kalabalığı dışında uymaması ile ilgilidir. Bizlerin ne düşündüğünü bilince çıkarma mücadelesi dışında bizleri ilgilendiren yönü de yoktur. Konu ve teorisi kapsamında tartışılması gereken, başka bir düzleme ve konuya kaydırılarak tartışılamaz. Takdirini okuyucuya bırakırız. Bizim yapıp yapamadıklarımıza ilişkin ise cevaplarımız bu yazı içerisinde açık biçimiyle ortaya konulmaya çabalanmıştır…
Art arada yaşanılan yenilgiler sonucu  oluşan güvensizlik ortamı ve  ‘’sosyalizm’’denilen sistemlerin başarısızlığı, öyle bir kafa karışıklığı yarattı ki her alana yansıyor ve kapsıyor. Yaşanılan toplumsal bir travmaya dönüşmüş durumda. Kimi emperyalizm çağında feodal devletin kurulmasından bahsediyor, kimi olan başka bir şeymiş gibi faşizm kapıda yazıyor. Kimileri uluslar arası tekellerin kendi üst yapılarını oluşturma çabasını nüfuz alanları ve yeniden paylaşımını globalizm, durum ortadayken  yaşananı liberalizm diye değerlendiriyor. Kimileri Stokholm sendromu etkisiyle AKP nin liberalizminin ve başarılarının hayranı. Tüm muhalefeti bir araya getirme planlarıyla kendi liberalizminin düzen içi konuşlanışını dilendiriyor. vb. Hangi yolun yoldaşı olduğunu bilemeyenlerin guruplaşması devrimci saflaşmayı değil kamplaşmayı ortaya çıkarıyor. Hangi yola gideceği belirsiz yoldaşlığın ve yararlılığın daha ilk siyasal zorunlulukta dağılması işte bundandır. İşte bu koşullar altında neden özgürlük sorusunu sorumluluğun bilincinde cevaplamaya bir alıntıyla başlayalım.
’’Bizce teorinin olmayışı devrimci bir akımın varolma hakkını, ortadan kaldırır ve eninde sonunda kaçınılmaz olarak siyasi iflasa mahkum eder.’’Lenin
Belirgin devrimci bir dünya görüşü olmadan ve bunu var olanın rutin tekrarı  sanan, onun hareket hali ve gelişen özünü ortadan kaldıranların, pratikteki ayrı duruşla ayrı bir’’örgüt’’olduğunu sanmak doğru değildir ve bir yere ulaştırmaz... Teorik olarak içerisinde yaşanılanın doğru tahlili için, gelişime doğru yaklaşımı sağlayan diyalektik ve tarihsel materyalizmin kılavuzluğu gereklidir. Toplumsal ve sınıfsal gelişmeler alanında, diğer doğa bilimlerinde olduğu biçimde labaratuarda mikroskop vb. araçlarımız yoktur. Bu işlevi gören diyalektik ile olay ve gelişimleri çeşitli düzlem ve aşamalarda inceleme olanağı buluruz. Devrimciliğin dünyayı değiştirme doğrultusunda onu yorumlayan teorik tespitlerini ve düşünsel yolculuğunu yani diyalektik ve tarihsel materyalizmi kavrayamamak’’sol ya da devrimci’’adı ile bir akım olma hakkını ortadan kaldırır. Devrimci teori olmadan devrimci hareket ve pratik olmaz. Bu noktada böylesi bir mücadelenin netleşmesi ile yaşamın ve maddede hareketin karşımıza çıkardığı sorunların çözümüne yönelik siyasi önermeler demek olan teorik ve ideolojik mücadelenin, doğru kavranamaması sorunu da ortaya çıkmaktadır. Genel olarak geçmişte söylenenlerin tekrarı ve diğerleri ile laf yarıştırma sanılan bir anlayışla doğru yere varılması da beklenemez.
Bunun gibi 83 te başlayan tartışmalarda ve sonraki tartışma süreçlerinde  ve yasal partinin kuruluşunda aldığımız tavırlar ayrı bir yazı konusu olduğundan burada üzerinde durulmayacaktır. Kısacası tek ve mutlak doğruyu söyleyen, herkesin de aynı görüşte birleşmesini bekleyen bir anlayışı değil, doğruya gelişebilecek ve geliştirilebilecek doğabilimsel doğruların mücadelesinde olduğumuzu ifade edebiliriz.
Ağır yenilgi koşullarından çıkılmaya çabalanırken üstüne adına ’’sosyalizm’’denilen reel sistemlerin de çöküşüyle cevaplamamız ve çözüm üretmemiz gerekenlerin artığı bir döneme ayak bastık. Sosyalist sisteme olan güvenin sarsılması ve yargılanması gibi sorunları da birlikte yaşamaya başladık. Yenilginin eleştirisi ve özeleştirisi mücadelede gerçekleştirilemeden bu güvensizlik ortamı bizlerin durumunada yansımaya başladı. Arkadaşların kendi deyimiyle’’büyü bozulmuştu.’’Fikir çeşitliliklerini aynı potada eritebilecek ortak payda ya da çekirdek ortadan kalkmıştı. Yüksek perdeden herkesin ayakabısı nereden sıkıyorsa onu bağırdığı sağlıksız bir ortam gelişti. Sağlıklı siyasal çözümlemelerle olumlu bir sonuca gelişmeyen kaotik durum engelenemedi. Geçmiş deney ve bilgi birikimleri, günümüz ve görevlerimiz doğrultusunda devrimci anlamda yeniden üretilemez durumdayken, çoğunlukla pratikte yaratılan değerlerin mirası üzerinde yükselmeye çalışan bir pratik örgütlenmeye çalışıldı.Türkiyedeki devrimci mücadelenin geldiği seviye açısından değerlendirildiğinde ’’üretenlerin yönetimi’’ doğrultusundaki mücadele geliştirilemez haldeydi. İşte bu şartların da etkisinde esas sorunun: Teorik-ideolojik ve bu doğrultudaki devrimci mücadele birliğimizin yeniden geçmişin devrimci değerleri üzerinde ve aşacak biçimde oluşturulması gerektiğini tespit ettik. Böylesi bir teorik-ideolojik mücadelenin gelişebilmesi doğrultusunda çabaladık. Bunun aynı dünya görüşü doğrultusunda olay ve gelişimleri organik biçimiyle benzer değerlendiren kaba bir benzetmeyle en az on kişinin bir araya gelmesi demek olan bir kadro çalışması da olduğunun bilincinde hareket etmeye çabalıyoruz. Bu bir hareket hali olduğundan kollektif çabalarla daha iyisinin yapılabileceğini, yaptıklarımızın yetersizliğini bilince çıkararak...Çok yol kat ettiğimiz maddi anlamda söylenemez. Lakin dünya görüşünün ne olması gerektiği konusunda kaba da olsa bir çerçeve çizme yolunda en azından azımsanmayacak önemli adımlar attığımız söylenebilir.
Her yenilgi dönemi kendine özgü sorunları da ortaya çıkarır. Geçmişte’’Demirel AET yanlısıydı. Bu bağlamıyla burjuva demokrasisini savunan ilericiydi! Göremedik’’ özeleştirileri !!! Günümüzde liberalizm globalizm derken globalleşerek zorunlu olarak liberalleşecek ülke beklentisi !!! Uluslar arası tekellerin yeniden paylaşım savaşının daha çok sömürü ve baskı demek olduğunu göremeyen bir dünya görüşüyle algı yanılgısının’’tahlilleri!’’Hatta Erdoğan’nın demokratlığının keşfi! Burjuva demokrasisini ve temsili sistemleri; Cumhuriyet, laiklik, Kratokrasi vb. savunmak noktasına tıkanmış, onu geliştirip aşarak üretenlerin işçi sınıfı demokrasisine ulaşmak hedefinden vazgeçmiş, lakin ‘’sol’’cu kalanlar var. Böylesi ağır yenilgi koşullarında söylenilenin doğru anlaşılması gibi, devrimci tarihsel deney birikimlerinin de doğru yorumlanmasında büyük sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Söylenilen ve yazılanların anlaşılmasında ve yorumlanmasında, günümüzün maddi koşullarının algıları belirirlemesi de denilebilecek bir gelişimdir! Anlaşmakta zorluklar da işin ekstrası haline gelmiştir. Sınıflar mücadelesine ‘’üreten biziz yöneten de biz olacağız’’ şeklinde devrimci demokrasi ilkeleriyle müdahalenin yaratığı beyin fırtınası, demokrasi deney birikimlerinin zayıflığıyla bütünleştiğinde bir isyana dönüşmüştür. Bu durum herkesin en iyisini bildiği, kendi dışında kimseye güvenmediği, kimseye saygı duymadığı vb. psikoloji alanını ilgilendiren lakin siyaset sanılan bir sağlıksız ortamın gelişmesini de getirmiştir. Denilenleri istediği ve işine geldiği gibi yorumlayan bir dengesizlik ortalığı kaplayabilmiştir. Ne dediğini bilmeyen ne yaptığının sorumluluğunu kaldıramayan bir siyasal tutarsızlık yaygınlık kazanmıştır.
Günümüz koşullarında siyasal tutarsızlıkla, genelde pratikte olay ve gelişim ve kişilere tavır düzeyinde, ortak çıkar tavır alışlarıyla ayrı yerlerde durulabilmektedir. Ayrı bir dünya görüşünden kaynaklanmayan, teorik ve ideolojik olarak neyi savunduğunu, günümüz ve görevlerimizi nasıl tahlil ettiği  belirsiz, ayrı bir gurup olma hakkını kendinde bulan bir çok yapı ortaya çıkmıştır. Kurumsallaşmış fakat siyasallaşamamış partisi hatta yayın organı ve taraftarları olan çıkar gurupları görüntüsünde ve bir çok durumda dış destekli yapılar oluşmuştur. Burjuva demokratik devrimini yaşayamamış demokrasi mücadelesindeki bir ülkede, demokrasi deney ve birikimlerinin zayıflığına ve sınıflar mücadelesinin zorunluluk olarak önümüze koyduğu  üretenlerin yönetimi gerçekleştirilemediğinden, sorumluluğu olmayan haklar ve talepler şeklinde isyan ortaya çıkabilmiştir. Bir evelki dönemde fikir çeşitlilikleri ve farklı görüşleri bir potada eritebilen ortak payda çekirdek ortadan kalmıştır. Var olan farklı eğilimler farklı yönlere doğru ilerleyen bir duruma gelmiştir. Bir tarafta eskinin tekrarı yukarıdan aşağı kurduğu parti ile işçi sınıfının gökten inme tek temsilcisi konumundaki temsili sitemleriyle reel sosyalizm türdeşliğinin devamı. Diğer tarafta liberal ve global dünyada liberal düzen içi çözümler yatay örgütlenmeleri ile alttan üst yapıyı ele geçirme akıllı dizayn projeleriyle SYRİZA vb. kardeşleri. Bütün bunların dışında kalan çok farklı nedenleri dolayısıyla  bir arayada gelemeyen geniş kesimler. Dünyayı ve onun yaşanılan ülkesini devrimci dünya görüşünden tahlil etmeden alınan ayrı tavırların bir hükmünün olamayacağı açıktır. Geçmişin devrimci ders ve deneyleri üzerinde yükselen yeniden  teorik ideolojik ve devrimci mücadelemizin birliği ve bu doğrultuda üretimlerimiz ve katkılarımızla mücadeleyi geliştirme çabasındayız. Teorik ve ideolojik olarak tartışıp çizmeye çabaladığımız ve kaba da olsa ortaya çıkan çerçeveyi gelişime katkı olması dileğiyle ortaya koymaya çabalayacağız. Konu edilen olumsuzluklar, geliştirme mücadelesinde olduğumuz olumluluklara vurgu yapmak içindir. İlk elden şunu belirtmekle başlayalım. Biz burjuva demokrasisinin ortaya çıkardığı temsili sistemleri aşma mücadelesindeyiz. Cumhuriyet, laiklik vb. konuları çarpık kapitalizm sonucu bizler tamamlamak zorunluluğunda olsak bile bu onların savunulması değil aşılması gerektiğinin mücadelesidir. Devrimci demokrasi demek olan doğrudan sistemlere gelişilmesi gerektiğini savunuyoruz. Laiklik eski burjuva devleti dönemlerinde kaldı. Ya da sözde kalıp gerçekte aldatmaca olduğu açığa çıktı. Bilimselliği savunuyoruz. Bunun kolektif bir mücadele sonucu netleşeceğinin, birlikte üretimlerle gelişeceğinin bu bağlamıyla kadro çalışmasını içeren devrimci bir hareketin yaratılmasıyla yaşam bulabilecek bir gelişim olduğunun bilincindeyiz.  Yapabildiklerimizin zorunluklarımız karşısında yetmezliğinin bilincinde olarak paylaşarak birlikte üreterek  hep beraber devrimci mücadeleye...
1-Devrimci deney birikimlerinin ortaya çıkardığı ve gidilmesi gereken yön olarak gösterdiği ’’üretenlerin yönetimi’’ doğrultusundaki mücadele geliştirilemez haldeydi. İşte bu şartların da etkisinde esas sorunun ideolojik-teorik ve bu doğrultudaki devrimci mücadele birliğimizin geçmişin devrimci değerleri üzerinde yeniden oluşturulması gerektiğini tespit ettik. Böylesi bir ideolojik-teorik mücadelenin gelişebilmesi doğrultusunda elimizden geldiğince katkılarda bulunduk. Bunun aynı dünya görüşü doğrultusunda olay ve gelişimleri organik biçimiyle  değerlendiren  bir kadro çalışması da olduğunun bilincinde hareket etmeye çabalıyoruz. 
2- Bunun aynı zamanda bir saflaşma süreci olduğu bilinciyle ilk elden eskinin yukarıdan aşşağı kurtarıcı dünya görüşleriyle sınırlarımızı çizmeye çabaladık. Kabaca işçi sınıfını temsilen bir parti oluşturma, onların adına devleti ele geçirip yine onların adına yeniyi inşa vb. temsili sistemleriyle sınırlarımızı çizmeye çabaladık. Bu bağlamıyla üretenlerin kendi yönetiminin doğrudan demokrasi olacağının mücadelesini vermeye çabaladık. ‘’Aslında bir anlamda Türkiye’de burjuva demokrasisi özlemleri sınıfsal mücadelenin hep önüne geçmiştir. Onu gölgelemiş ve unutturmuştur. Bir karar verilmelidir. Devrim diye burjuva demokratik devrimi mi savunulmaktadır? Yoksa işçi sınıfı ve üretenlerin devrimi mi? Uzun zamandır ‘’sol’’ ve eski dostluğa ve yoldaşlığa bakılmaksızın; burjuva demokrasisinin kendi çıkarına gelen yönlerini ve temsili sistemleri savunmakla, işçi sınıfının kendi yönetimi doğrudan demokrasisiyi hedefleyen devrim yolunda saflaşmakta ve kararını vermiş durumdadır... Bütün bu çelişkilerin bütünlüğünde’’sol’’ arasındaki çeşitliliklere ve farklara rağmen üç ana akım halinde saflaşma sürecindedir. Birincisi klasik kurtarıcılık anlayışıyla kratokrasi savunucuları. Kratokratlar. İkincisi emperyalizm çağında liberalizm keşifleriyle sistem içi çözüm ağırlıklı liberal sol. Liberaller. Üçüncüsü devrimci teorik- ideolojik ve mücadele birliğini yeniden, üretenlerin doğrudan yönetimi doğrultusunda oluşturmaya çabalayanlar. Yani bir yol açmaya çabalayanlar.
3- İki kutuplu dünyanın yıkılışı, uluslar arası tekellerin enerji alanları ve pazarları yeniden paylaşımı noktasında devletin rolünü azaltan ve özelleştiren bir yıkımla nüfuz alanları mücadelesinin geliştiğini tartışmaya açtık. Liberalizm ve globalizm eleştirileriyle sürecin uluslar arası tekellerin belirleyiciliğine doğru gelişen ve alt yapıda maddi belirleyici konumundaki uluslar arası tekellerin kendilerine uygun üst yapıyı oluşturmaya doğru ilerlediğini tespit ettik. Bu bağlamda düşüncenin metalaşması, nüfuz alanları savaşı, devletin özelleştirilmesi ekonomik alanlardan uzaklaştırılması ile gelişen yeni yapılanmalara doğru ilerlediğini tespit ettik. Acı gerçekle karşılaşma zamanı kapıda. Ülke uluslar arası tekelere satılanlarla artık senin olmaktan çıktı. Onlara bağımlı bir sömürgeyken onlara satıldı. Artık dolaysız ve direk patron onlar. Üretilen elde var sanılan herşey onların. Üretenlere ne kadar ücret ve ülke yüzde kaç vereceklerine bağlandı. Dünya sömürgecilik ve yeni sömürgecilik sistemlerinde meydana gelen değişiklerle, eski iki kutuplu dünyaya göre nüfuz alanları ve çıkarlar mücadelesi konsesüsünde buluşan dünyamızda, ederi ödenerek aralarında anlaşabilme olasılığının görece arttığı süreçlerdeyiz. Çünkü onlar kârlarını dünyanın geleceğinden daha çok düşünüyorlar! Düşüncenin meta haline gelişi bağlamında kendileri adına savaşabilecek bağlantılarıyla kendilerini riske atmadan ve ucuz maliyet ve kâr hesaplarından oluşan ‘’kontrollü’’bir savaşın içerissindeyiz. Kârlarına göre savaşın biçimlerinin değişeceği, bölgesel ve kontrollü olduktan sonra atom silahlarının bile kullanıldığı süreçlere doğru ilerleniyor. Dünya yok olursa kârlar da yok olacak!!!
 
4- Düşüncenin meta haline gelişi ile emperyalist sistemin işleyişindeki değişikliklerin yeniden tahlil zorunluluğuna dikkat toplamaya çabaladık. Bu bağlamda UKTH nın eskiden farklı boyutları ve pazarda alınıp satılan miliyetciliğin ezen veya ezilen ulus bağlamında değil, üretilenin sömürülmesi, nüfuz alanları, güç ve ele geçirilmesi anlamında ele alınması gerekliliği üzerine dikkat çekmeye çabaladık. Devletin sınırlarının ekonomik alanlardan çekilip kontrol ve militarizme kaydığı, meta haline gelmiş ideoloji ve etnik gurupların nüfuz alanları ve kâr savaşlarında kulanılırlığı, yanı sıra özel ordulara doğru gelişimi bilince çıkarmaya çabaladık. Bunun şimdiki aşamada yoğunlukla eğitim ve profosyonel destek alanlarında kullanıldığını tartışmaya çabaladık. Uluslar arsı tekellerin alt yapıda belirleyiciliğinin kendilerine yeni üst yapı kurumları oluşturma yönünde ilerlediğine dikkat çekmeye çabaladık. Bu yönüyle eski üst yapı kurumlarının parçalanması algısının yanılgı yaratığını liberalizm görüntüsünde daha azgın bir sömürü ve ezilen kitlelerin kontrolüne yönelindiğini tartışmaya çalıştık. Örneğin eski devlet ve kurumlarının yıkılmaya çalışılmasının barış süreci, liberalizmin zaferi vs. olarak yanılsama yaratabildiğini tartışmaya çabaladık. Uluslar arası tekellerin yardım kuruluşlarının desteğindeki sağ, dinci, milliyetci ideolojiler kadar ‘’sol tandansların’’ da uluslar arası tekeller açısından kullanım değerlerinden söz edilmesi gerektiğini bilince taşımaya çabaladık. Sorozcunun sağı solu olmaz ! Dünya çapında temel çelişki emek sermaye çelişkisinin uluslar arası tekellerin geldiği seviye ve kendilerine yeni üst yapı kurumları oluşturma girişimleriyle sömürü biçimlerinde düşüncenin meta haline getirilişi ile meydana gelen değişimlere dikkat çekme çabasında olduk. Düşüncenin meta haline gelişi ile ülkelerin ulusal devlet yapılarının yıkılışı ve hangi devletin hangi uluslar arası tekelin yüzde kaç oranıyla sahip olduğu ülke haline geldiği tartışılmaya başlanmıştır. Haatta avrupada hangi parlementerlerin hangi tekelin maaşlı çalışanı olduğu açığa çıkar tartışılır olmuştur. Değim yerindeyse eski sermaye ihracı, ithal ikame gibi yöntemlerin yerine ülkeleri direk satın alan, iç pazara yönelik ulusal ismli markaların yerini direk kendi ürünlerinin alması hiçte yadırganmaz hale gelmiştir. Bunun gibi liberalizm görüntüsü yaratan, bir tekelin içerisindeki çeşitli markaların bir biriyle suni rekabetinin yanılgısıdır. Burjuvazinin ortaya çıkışı ve devrimleri sırasında var olan serbest rekabete benzetilir bir yanılgının ‘’sol’’adına ortaya çıktığına dikkat çekmeye çabaladık.
5- Diyalektik ve tarihsel materyalizm yöntemiyle sıklıkla rastlanan düzlemlerin kaydırılması ve karıştırılmasına karşı nasıl mücadele edileceğini bilince çıkarmaya çalıştık. Bu bağlamda temel çelişme-baş çelişme, aşamalar-süreçler, teori-pratik-devrim ve mücadele anlayışı vb. konularda kabada olsa bakış açısını belirginleştirme çabasında olduk. Zıtların aynılaşması aynı düzlemde buluşması demek olmasına karşın, zıt kalarak aynı sonuca hizmet etmesi demek olan Paraidya görüşüyle açılımlar yapmaya çabaladık. Çünkü yaşamın kendisinde içerisinde Sovyetlere ve reel sosyalizme karşı zıt görünenlerin aynı sistemi tepeden ögütledikleri, en iyi kurtarıcı dünya görüşüyle akıllı dizayn kurtarıcılığın da alternatif görüntü de aynı sonuca ulaştıran çözümsüzlük olduğunu işlemeye çalıştık. Dev sol veya pkk veya SYRIZA türü’’klasik yukarıdan’’kurtarıcılığın zıt görüntüye karşın özde çok farklı olmayan temsili ve cumhuriyetçi, kratokrat vb. projeler olduğunu  tartışmaya çalıştık.
6- En büyük yanılsamalardan birisi de; egemen sınıfların çıkarına sonuç çıkmasını sağlayan, “ayrıcalıkların” aşağı yöne çekilmesi doğrultusunda düşünme ilkeliğidir. Ayrıcalık ya da imtiyaz diye görülenlerin daha fazlasına herkesin hakı olduğunu düşünemeyen bir ilkellik. Ezilen sınıflar ve halkların arasında da yankı bulabilmektedir. Bu yanılsama, sınıf perspektifini kaybetmiş etnik ve dinsel ağırlıklı vb. ‘’ona verilen bize verilmiyor’’ çıkarcılığında çeşitli manipülasyon ve algı operasyonlarıyla hakları kısıtlama işlevi görüyor. Ezilen sınıf ve halkların haklarını genişletme mücadelesine odaklanmak yerine, kimliğe, imtiyaz ve ayrıcalıklara vb. odaklanan  utanılması gerek ezilen sınıf yanılgısıdır.
7- Bilimde gelişimi’’kriz’’olarak yorumlamanın yanlışlığı üzerinde durmaya çabaladık. İnsanlar aleminin kendine uydurduğu’’bilim’’anlayışıyla doğa bilimleri farkını bilince çıkarma çabasında olduk. Bunların anlaşıldığını mı sanıyoruz?Yok ! Lakin birlikte organik yapılara ve üretimlere yürüyen çabalarla daha gelişeceğini biliyoruz. Herkesin aynı düşündüğü bir dünya olamayacağı açık gerçek. Bu ayrı düşüncelerin fikir çeşitliliği düzeyinde aynı potada eritilebildiği bir mücadeleden yana olacağız. Lakin farklı dünya görüşleri demek olan olay ve gelişimlere aynı sınıfsal çerçeveden bakamayan yaklaşımlarla bir arada olmamaya çaba sarfedeceğiz.
8- Geçmiş değerlendirmeleri konusunda son sözün devrimci bir hareketin ortaya çıkışıyla söylenebileceği tespitiyle değerlendirmelerde bulunduk. Üretenlerin yönetimi anlayışı ile sınıflar mücedelesinin demokrasi deneylerinin geldiği seviye arası volan kayışlarının kopmasının yenilgiyi hazırlayan neden olduğunu tespit ettik. Üretenlerin yönetimi tespitiyle Türkiye sınıflar mücadelesinde bir beyin fırtınası yaratanların, üretenlerin yönetimini sağlayamaması sonucu yenilginin ortaya çıktığını tespit ettik. Devrimci yenilginin zengin ders ve deneylerinden öğrenme ve aşma çabasında olduk.
9-Eskiden var olan hedeflere doğru pratiğin örgütlenmesi değil, reel sosyalizmlerin yıkılışı ve alternatif diye sunulan yatay örgütlenmelerle üst yapıyı ele geçirme projeleri de denilebilecek Avrupa komünizmi ve devamı akıllı dizayn kurtarıcılık projelerinin hızlı yıkımı ve yok oluşunun, temsili sistemlerden doğrudan demokrasiye gelişmenin zorunluluğunu işaret ettiğini tespit ettik. Bu bağlamda burjuva demokrasisini  ve temsili sitemlerinin son aşaması Cumhuriyet biçimini savunmak değil doğabilimsele gelişen bir mücadelede aşmak olduğunu bilince çıkarıp tartışmaya çabaladık. Emperyalizm çağında, uluslar arası tekelciliğin geldiği aşamada, burjuvazinin rekabetçi dönemini ifade eden değimlerin ‘’demokrasi, liberalizm vb.’’kullanılmasının algı operasyonu olduğunu bilince taşımaya çabaladık. Yok edilmiş anlamsızlaşmış değimlerle cumhuriyetin temel taşlarından laikliğin de anlamsızlığını, özünde sınıfın baskı aracı olan devletin tarafsızlığı tartışmasının absürtlüğünü bilince taşımaya çalıştık. Devrimci düşüncenin her düşünceye, inanca, fikre aynı mesafede olması değil,  doğabilimsel doğruları savunmak zorunluluğunda olduğunu ortaya koyduk. Bu bağlamda laikliği bilimsellik anlamında savunmanın yanılgısı ve düzen içi cumhuriyetçi bir tercihi ifade ettiğini, devrimcilerin laik eğitimi aşan bilimsel eğitimi savunmak zorunluluğunu bilince taşıma çabasında olduk.
10- İlk adımlarını düzenin sınırları içerisine atmak demek olan yasal parti çalışmasının farklı bir dünya görüşünden kaynaklandığını, mücadelenin gelişimi ile sonraki aşamalarda gerekli olabilecek bir adımın ilk adım haline getirilmesinin tercih değil, dünya görüşünden kaynaklanan siyasal yanlış olduğunu bilince çıkarmaya çalıştık. Bunun gibi sanki gidilecek varılacak hedefler bellirliymiş gibi eski alışkanlıklarla, geride kalanların liyakat usulü örgüt olmaları anlayışlarına karşıda mücadelede olduk. Liberalizm ve globalizm eşliğinde Türkiyede cuntaların olmadığı bir liberalizm beklentisini ilk adımları düzen içi alanlara atan projelerin SYRIZA laşma umutlarını temsil ettiğini tartışma mücadelesinde olduk. Bu içerikle keskin söylemlerin bir anlam ifade etmediğini, ‘’bozulan büyünün’’ kurtarıcı hayallerinin yıkılmasından da öte farklı bir dünya görüşü ile tahlil edilen dünya ve Türkiye’sinden kaynaklandığını bilince taşıdık! Kimseyle kişisel düzeyde sorunumuz olamayacağı gibi ayrı bir dünya görüşünden kaynaklı siyasal tespitleriyle akıllı dizayn kurtarıcılık vb. ile aynı yerde olunamayacağı ve bunun siyasal sorumluluğunun bilinçsiz ve bilinçli herkesin kendisinin üstlenmek durumunda olduğunu savunduk.
11- Partileşme süreci tespitinin mücadelede kadro anlayışıyla devamından yana tavır aldık. Organik canlı bir yapı ve ortak üretimleri doğabilimsel doğru hedeflere yöneltilmesi demek olan, bu bağlamıyla üretenlerin sınıf partisi olan öncü partinin oluşturulması yolunda kadrolaşma sürecinin zorunluluğu üzerinde durmaya çalıştık. Günümüz ve görevlerimiz açısından, yeni sömürgecilik metodlarındaki değişimlerle ve düşüncenin meta haline gelişinin üst yapı anlayış ve kurumlarında  ortaya çıkardığı yabancılaşma, tahribat ve yozlaşmaya karşı verilecek politik mücadelede yeniden yerli yerine oturtulmalıdır tespitini yaptık. Bu bağlamda günümüz ve görevlerımız doğrultusunda verdiğimiz mücadelenin doğabilimsel adalet, üretim, paylaşım ve eşitlik vb. doğrultusunda bu tahribatı ortadan kaldırmaya yönelik olması da gerekmektedir. sistem içi çıkar ilişkileri doğrultusunda kurulan ilişkilerden arınmış bir kadro ve partileşme süreci önemli görevlerimiz arasındadır. 
Kurulan ilişkiler yaşanılan kapitalizm şartlarına uygun biçimde değişmektedir. Bu şartlar altında devrimci ilişki tarzının geliştirilebilmesinin zorlukları ortadadır. Başka bir deyişle; yaşanılan ortamda var olmayan bir yaşamı ve ilişki tarzını geliştirebilme zorluğudur. Düşüncenin meta haline gelişiyle kurulan ilişkiler de ticaret ve alış veriş türü olabilmektedir. Bu bağlamda örgütlenme para ve güç meselesi, çalışmada bulunanlar organik üretim yapan kadro değil, kadrolu olarak ele alınabilir hale gelmiştir... Devrimci ilişkileri bir işi yapmak için kurulan ortaklık diye gören bir yaklaşım, kapitalizm tarafından düşüncenin meta haline getirilişinin tezahürüdür. Takım taraftarı olarak maça gitmek gibi. Bir konsere gitmek gibi vb. arızi, değişken, tesadüfi ve rastlantısal ağırlıklı olabilmektedir.
 Zorluk kapitalizm koşullarında devrimci bir dünyayı yeşertip yaşatmaktır. Bu sistemin işleyişine şu veya bu nedenden eklemlenmiş olanların devrim yapamayacakları ortadadır. Eklemlenme  teorileri ve bol laf kalabalığının dışında. Yapılan en önemli hatalardan biri de sistemin ilişkileriyle ya da değiştirilmesiyle devrim beklentisidir. Kapitalist ilişkilere kendine haklı nedenlerle eklemlenme durumunda ve yolunda olanların devrimci ilişki geliştirmeside mümkün değildir...
11- Nasıl bir demokrasi tartışmalarıyla, demokrasi doğanın üretim ve katkılarıyla oluşturduğunu ve verdiklerini kendi üretim ve katkılarıyla doğabilimsele geliştirme mücadelesi olduğunu bilince taşıma çabasında olduk. Demokrasi doğabilimsel zorunluluklarımızın özgürlüğünü yaşamaktır. Kapitalizmde kâr önceliği nedeniyle düşünce üretimi gibi bir sorun olmadığından, sosyalizmde çıkan sorunlar düşüncenin geliştirilmesi ve geçmiş devrimci ders ve deneyler doğrultusunda daha bilimsel çözümler üretilmesi ve aranması olarak ele alınmalıdır. Yaşam senin üretimin ve yeniden üretimin için doğadan aldıklarına kattıklarınla ürettiklerindir. Reaktör gibi üretim ve katkı demektir. Ve kapitalizm verilenleri tüketmek demek olduğundan doğaya aykırı ve yok olmaya mahkumdur.
12-Kratokrasi: Diğer devrimlerde yaşanıldığı gibi sosyalist bir devrim ve mücadelesinde ortaya çıkan farklılıkların ve düşüncelerin çözümü ve yöntemlerinde sorunlar yaşanmıştır. Demokratik merkeziyetçilikten katı merkeziyetçiliğe otokratik önderlik, liderlik, kurtarıcılık, kahramanlık türü bir gelişim yaşanmıştır. Düşünce farklılıklarının genelde güçle ikna ve bastırma genel kabul görebilmiştir. Bu bağlamda kapitalizm ve idealist dünya görüşüyle sınır çizgileri belirsizleşmiştir. Bunun içerisine kapitalistlerin fikir ayrılıklarının devrimci gelişimin sonunu getireceği bilinci ve deney birikimi ve bu yönde müdahalelerini getirince, iş daha da karmaşık bir hal almıştır. Bu uğurda manipüle ve algı operasyonları projelerine ayırdıkları milyar dolarlar ortadadır!
Bütün bunların farkına varıldığı, bilince çıkarıldığını mı sanıyoruz? Cevabını sizler vereceksiniz. Bu teorik ideolojik karmaşa ve siyasal yalpalama döneminde sadece dünya dönüyor demenin bile ne kadar anlamlı olduğunu sizlerin takdirine bırakırız. Doğabilimsel doğruların ve bu bağlamda siyasal sorumlulukların savunulması, içerisinde yaşadığımız şartları ve maddi yaşamı yani insanlar alemini aşan doğasal zorunluluklarımızı savunmaktır. Pazarlık konusu edilemez.
‘’Çağdaş materyalizmin, yani Marksizmin bakış açısından, bilgimizin nesnel, mutlak gerçeğe yaklaşıklığının sınırları tarihsel olarak koşulludur. Ama böyle bir gerçeğin varlığı koşulsuzdur. Ve ona yaklaşmakta olduğumuz gerçeği de koşulsuzdur.’’ Lenin
TEK YOL DEVRİM
KURTULUŞA KADAR SAVAŞ
ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

SEÇİM SONRASI DÜŞÜNCELER

 

24 Haziran seçimi sonrası yaşanılan hayal kırıklığı ve moral bozukluğu içerisinde Türkiye sosyalistlerinin acilen yüzleşmesi gereken sorular ve sorunlar:

- Neden toplumun en çok ezilenlerinin çoğunluğu(mavi yakalı işçiler, asgari ücretliler, köylüler vb.) kendilerini ekonomik olarak en çok ezen otokrat bir kişiyi iktidara taşıyorlar?*

- Niçin neo-liberal sistemin bu kadar istikrarlı bir hakimiyeti var? Niçin işçiler bu hakimiyete karşı direniş göstermiyorlar? Niçin az sayıda olan direniş de zayi olup gidiyor?

- Zengin ve fakir arasındaki uçurum gün geçtikçe insanlık tarihinde görülmediği kadar derinleşirken neden artık devrimler olmuyor? Yoksa, devrim artık mümkün değil mi?

- Saltanat kurmak isteyenlerin direnişi yok etmek istemeleri bilinmesine rağmen bu sisteme payanda olan ve koruyan güçler neler? Milliyetçilik mi? Din mi? Kimlik politikaları mı? Yoksa sistemin baştan çıkarıcılığı mı? Yoksa ezilenler mi?

- Baskı ve hüküm altına alınmış öznenin baskı ve hüküm altında olduğundan haberi mi yok? Ezilen asgari ücretli ezildiğinin farkında mı değil?

- Depresyon ve tükenişin zirve yaptığı günümüzde neden var olan sistem her defasında galebe çalıyor? 

- Ve sol ve sosyalistler???


*Örnek;

Şeker fabrikası satılan iller

Çorum:
Erdoğan: 64,56
İnce: 26,54
Yozgat:
Erdoğan: 75,49
İnce: 14,74
Turhal (Tokat):
Erdoğan: 64,56
İnce: 25,33
Ilgın (Konya):
Erdoğan: 74,22
İnce: 13,67
Kırşehir:
Erdoğan: 55,67
İnce: 28,29
Niğde:
Erdoğan: 61,61
İnce: 25,06
***
Çayı para etmediği için oy tehdidinde bulunan Rize:
Erdoğan: 76,92
İnce: 16,64
***
Hükümete tepki göstererek fındık ağaçlarını kesen Karadeniz Bölgesi:
Giresun: 
Erdoğan: 64,42
İnce: 25,64
Ordu: 
Erdoğan: 65,13
İnce: 25,96
***
Fiyatlara tepki gösteren zeytin üreticilerinin olduğu bölgeler:
Balıkesir:
Erdoğan: 47,39
İnce: 39,55
“Kayısı maliyeti kurtarmıyor” diye 2.5 milyon kayısı ağacını kesen Malatya:
Erdoğan: 69,19
 
İnce: 22,95
**Seçime ilişkin rakamlar odatv.com sitesinden alınmıştır.
ÖZGÜR DEVRİM

FACEBOOK SAYFAMIZ