Özgürlük

URSULA K. LE GUIN' İN ANISINA


 

Marx'ın Grundrisse'deki Felsefe Metodolojisi Üzerine

 
 Matthew McManus • 26 Eylül 2017
 
Üç ciltlik Kapital'in yazıldığı olgunluk dönemine kıyasla Marks'ın erken felsefi çalışmalarının değeri konusunda hatırı sayılır derecede bir tartışma vardır. Bazıları, Marx'ı anlamada büyük önem taşıdıklarına inanırken, Althusser gibi diğerleri ise, erken çalışmaların, büyük bir eserde diyalektik materyalizmin tam kapsamlı felsefe ve tarih bilimini sunmak için sadece bir ön hazırlık olduğuna herkesçe bilindiği şekliyle inanır. Ben doğrudan ilk cenahta yer alıyorum. Kapital şüphesiz Marx'ın başyapıtı iken, onun içinde muğlak kalan ve her zaman dillendirilmeyen çok şey var.
 
Bu, özellikle Marx'ın felsefi metodolojisi için de geçerlidir. Kapital, diyalektik materyalizmin başyapıtıdır ve yine de sayfalarında bununla ilgili çok az şey yazılmıştır. Bunun bir kısmı, üç cildin nasıl yazıldığı ve yayınlandığı ile büyük ihtimalle ilgilidir. Bilindiği gibi, yalnızca 1. Cilt, Marx yaşarken yayınlanmıştı, II. ve III. Ciltler daha sonra Engels tarafından düzenlenmiş ve yayınlanmıştı. Muhakkak ki, daha çok zaman olsaydı, Marx fikirlerini daha detaylı bir şekilde açık açık anlatabilirdi. Fakat ben de, Marx'ın daha önce yürüdüğü zeminde öylece ilgisini kaybettiğinden şüpheleniyorum. Kapital'i yazdığı sırada diyalektik materyalizmin gayesi, kapitalist ekonomi politiğin eleştirisini sunarak dünyayı değiştirmekti. Bu dikkate alındığında, muhtemelen Marx, sadece dünyayı yorumlamak için yorumlayıcı yöntemiyle ilgili yazmaya çok az ilgi duydu.
 
Bugün, Marx'ın felsefi metodu ve onun Hegelcilik ile olan ilişkisinin kapsamı konusunda çok sayıda tartışma var. Başta Zizek olmak üzere bazı kişiler, Marx'ın Hegel'den çok fazla ve çoğu zaman hatırı sayılır derecede zararına saptığını düşünüyor. Belirtildiği şekilde, Marx'ın kendi felsefi metodu onun en ünlü eserlerinde açıkça asla ifade edilmediği için, nedenin bir parçasının Hegel'e geri dönmemiz için yapılan çağrı olduğundan şüphe ediyorum. Birisinin çıkıp Kapital'in yoğun sayfa ve onun sıkıcı figür ve tarihsel analizlerinden felsefi yöntem derlemek için çok fazla yorumlayıcı çıkarsama yapması lazım.
 
Marx'ın felsefesi ve felsefi yöntemi hakkında daha zengin bir anlayış geliştirmek için onun daha önceki yazılarına bakmak gerekli hale gelir. Marx'ın kuramsal analiz yöntemini en açık ve sistematik biçimde ayrıntılarıyla anlattıkları, Kapital'de değil, erken ve yayınlanmamış olan Grundrisse'dedir. Daha sonraki şaheseri, modern endüstriyel kapitalizmin tarihsel gelişimini analiz etmek ve eleştirmek için yeni döneme ait bir girişimdir. Ancak, bunun, onun tüm erken ve daha dağınık teorik düşünce ve kavramlarının diyalektik materyalizmin olgun bir teorisine entegre edildiği ve arıtıldığı Grundrisse'de geliştirilen teorik fikirlere dayandığına inanıyorum. Eğer birisi çıkıp Marks'ın düşüncesinin anahtar kısmını anlamak istiyorsa, bu erken çalışmaya dikkatli ve başından sonuna bir göz atması olmazsa olmazdır. Eğer bu işe dikkatli girişilirse, sanırım, Marx'ın felsefi yönteminin Hegel'de dahil olmak üzere rakiplerinin yanında tercihen daha zengin olduğunu görebiliriz.
 
Aşağıda, Grundrisse'ye Girişten örnek bir alıntı bulunmaktadır.
 
... tüm üretim dönemlerinin belli bazı ortak özellikleri, ortak belirlemeleri vardır. Genel anlamda üretim bir soyutlamadır ama ortak ögeyi gerçekten saptayıp ortaya çıkardığı, böylece bizi tekrardan kurtardığı ölçüde makul bir soyutlamadır. Öte yandan bu genellik ya da kıyaslamalar sonucu süzülmüş ortak öge de karmaşık bir eklemlemedir, türlü değişik belirlemelere bölünüp ayrılan bir bütünlüktür. Kimi belirlemeler bütün dönemlere aittir, kimisi ise yalnızca birkaçına. En modern dönemin bazı karakteristikleri en eskisiyle ortak olacaktır. Bunların yokluğunda üretimi düşünmek bile mümkün değildir. Ama her ne kadar en gelişmiş dillerin en ilkelleriyle ortak kuralları, özellikleri olduğu bir gerçekse de, yine de işte tam bu gelişmeyi belirleyen şeyleri, yani genel ve ortak olmayan ögeleri, başlı başına üretim için geçerli olan belirlemelerden ayırmasını bilmek gerekir ki, birlikleri derken -bu birlik bir kere zaten özne, yani insan ile nesnenin, yanı doğanın birliğinden ileri gelir- özdeki farklılık unutulmasın. Mevcut toplumsal ilişkilerin uyumluluğuna ve ebediliğine kanıtlar getiren modern iktisatçıların derin bilgileri ise bütünüyle bu unutuşta gizlidir. (Birikim Yayınları, 1979, Çeviri: Seven Nişanyan)
 
Bu uzun paragrafta Marx, metodolojik yaklaşımının önemli bir kısmını açıkça dile getirmektedir. Grundrisse'de sunulduğu gibi yaklaşımı anlamak, Marx'ın erken fikirlerinin olgun bir hale nasıl dönüştüğünü ve ayrıca Kapital'de uygulandığı gibi teorik metodolojiyi nasıl anlamak gerektiğini de gösterir.
 
Marx'ın Felsefi Yönteminin Üç Adımı
 
Grundrisse'de Marx, eğer birisi çıkıp "üretim" gibi bir şeyi anlamayı arzu ederse, onun genel niteliğini yakalamak için tarihi ayrıntılardan soyutlaması gerektiğini ileri sürer. Peki bunu nasıl yaparsınız? Biraz basitleştirmek için, pozitif bilimlerin yöntemini açıklarken olduğu gibi, Marx'ınkini de üç adımlı yöntem olarak karakterize edebiliriz. Marx bunu asla bu yolla karakterize etmemiş olsa da, onun sözünü ettiği şeyi anlamada bunun en kolay yol olduğuna inanıyorum. Metodunun diyalektik karakterine dikkat etmeye de değer. Hegel'de olduğu gibi Marx'ta da bu alışıla geldik; doğrudan üç kısımlı çalışmaya geçelim. Diyalektik hem bir analiz yöntemi hem de maddi dünyada var olan toplumsal ilişkilerden bahsetmenin bir yoludur. 
 
Birinci adım, belli bir insanın mal ürettiği belirli bir tarihsel dönemde geçerli biçimi incelemektir. Bir dizi örnek olay incelemelerine sahip olur olmaz, genellemeleri ayrıntılardan ayıklamak mümkün olur. Bu eleme süreci gereklidir, yoksa "üretim" gibi genel bir süreci kurmak imkansızdır. Sadece ayrı grupların ürettikleri mallar vasıtasıyla belirli ve olası teknikleri biliriz. İkinci adım, düşüncede soyut ama evrensel bir kavramsal üretim teorisi geliştirmektir. Bu soyutlama yöntemi, "üretim" gibi belli bir olgunun genel özelliklerini bir araya getirmeyi ve bunları soyut teorik bir kavram oluşturmak için bütünleştirmeyi içerir. Geliştirilen teorik kavramlar, belirli bir fenomenin bulunduğu herhangi bir yerde ideal bir şekilde uygulanmalıdır. Son olarak, Üçüncü ve son adım olarak kavramsal düşünceden "gerçek dünyaya" geçmeliyiz. Bu, birinin gerçek tarihsel olgulara dayalı geliştirdiği teorik kavramları uygulamayı içerir; böylece kişi onları somut olarak anlayabilir. Bu, düşüncede somut varlığı anlama olarak bilinir. 
 
Salt tarihsel gözlemden düşüncede somut varlığı yapan şey, sadece onun bir dış görünüşünden ziyade bir olgunun iç mantığını kavramamızdır. İşte bir örnek. Eğer birisi sadece dünyayı gözlemliyor ve üretimi anlamaya çalışıyor olsaydı, bunu sadece insanların malları imal ettiği yapılış şekli gibi görebilirdi. Bu bizi sadece ilk adıma götürür. Ya da insan bir çok modern ekonomistin adımını takip edebilir ve üretimi bir dizi matematik ilişkiler gibi anlayabilir. Budur çünkü modern bir ekonomiste göre önemli olan şey insanların gerçekte malları nasıl yaptıkları değil, onlarda ifade edilen değerlerdir. Bu bizi ikinci adıma götürür. Fakat Marx'ın daha da öteye gittiği yer, bu değerlerin kendilerinin, doğru zamanda doğru bir yerde belirli malları değerli yapan toplumsal ilişkilere nasıl bağımlı olduğunu görmeye bizi zorlar. Diğer bir deyişle Marx, şeyleri değişim değeri ile birlikte değerli "mallar" yapan toplumsal ilişkilere bakmamızı ister. Bu, bize maddi ilişkilerin sosyal dünyasını daha zengin ve daha kapsamlı bir şekilde anlamamızı sağlar. Ya da Marx'ın Grundrisse'de ortaya koyduğu gibi:
 
Ekonomik kategorilerin sıralanmasında, öbür bütün tarih ve toplum bilimlerinde olduğu gibi, gerçekte olduğu kadar zihinde de, öznenin-burada modern burjuva toplumu- verili olduğu, dolayısıyla bu kategorilerin bu belirli toplumun, bu öznenin oluş biçimlerini, varoluş tarzlarını, ve genel olarak sırf tek yanlı birtakım cephelerini ifade ettikleri; dolayısıyla bilimsel incelemede de toplumun bir bütün olarak kendisinin başladığı noktadan başlanamayacağı unutulmamalıdır. (Birikim Yayınları, 1979, Çeviri: Seven Nişanyan)
 
Bu son adım çözüm yoludur, ve zihnimde Marx'ın felsefi yönteminin gücü ve titizliğini sergilemektedir. Ayrıca her bir adımın ideolojik bir düşünce yapısına karşılık geldiğini belirtmeye değer. Marx, gitgide daha fazla özbilinç ve yaşadığımız gerçek dünyanın farkında olma seviyesine ulaşmamız için bize rehberlik etmeyi umuyor. Tabii ki, dünyanın daha fazla farkında olma insanın nasıl sömürüldüğünü algılamasına yol açacağı için bunun devrimci etkileri olması amaçlanmıştır. Üç adımlı yöntem, sağ duyunun ideolojik sınırlarına tekabül eden salt deneycilik(empiricism) düzeyinde bizi harekete geçirir. Bu anında algılanan, ödeme almak için mal üreten ve işe gidenlerin olduğu dünyadır. Bu konuda aksettirici hiçbir şey yoktur. İkinci adımda, daha yansıtıcı bir seviyeye geçilir. Birisi çıkıp, üretilen malların değeri açısından nelerin olduğu ile ilgili bir kavram geliştirir. Bu, kaba ekonominin ideolojik sınırlarına tekabül eder. İnsan dünyayı, sahip oldukları bu tarihsel şekil içinde nasıl ve niçin ortaya çıktıklarını sorgulamaksızın bir değerler kümesi olarak görür. Üçüncü adım bizi tam diyalektik materyalizme götürür. Değer kavramı, tarihsel olarak var olan dünyaya uygulanır. Bu gerçekleştiğinde, içinde yaşadığımız sömürücü ekonomik sistem yüzünden emtiaların değerli olduğunun farkına varırız. Örneğin, emtiaların belli bir değere sahip olmalarının tek nedeninin çünkü toplumumuz içerisinde putlaştırılmış oldukları gerçeğinin farkına varırız. Burada, sol kanat düşüncenin amaçları için Marx'ın felsefi yönteminin önemini görürüz. Üç adımdan geçmek sadece zengin bir yorumlayıcı araç seti sunmakla kalmaz. Tarihsel toplumumuza özgü  sömürünün spesifik biçimi ile ilgili bilinçlendirmeyi de amaçlar.
 
Grundrisse'de sunulan Marx'ın felsefi yönteminin bu kolay bir biçimde ve kesin olmayan bir çözüm bulan sunumu açıkçası onun düşünce zenginliğinin hakkını veremez. Üstelik, Marx'ın iyi bildiği gibi, felsefi bir yöntemin gerçek değerini gösteren uygulamadır. Ancak metodun bazı özelliklerini kendi içinde açıklığa kavuşturduğumu ve eleştirel düşünceye sahip solcu düşünürler tarafından niçin bir göz atmaya değer olduğunun altını çizdiğimi umuyorum. Yöntemle düşünmek hala içinde yaşadığımız ekonomik sistemi ve onun gücünün gerçekliğinin farkına varmamızı engelleyen egemen ideolojileri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.
 
 
*www.criticallegalthinking.com  sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

BÖLÜCÜ GEN


 

FİNLANDİYA'NIN KIZIL KADINLARI

 
 
KRISTEN R. GHODSEE
 
 
Finlandiya'nın kanlı iç savaşı boyunca devrimci kadınlar her türlü sömürüye karşı mücadele ettiler.
 
 

Mayıs 1918 başlarında Finlandiya, Lahti'de esir edilmiş Kadın Kızıl Muhafızlar. Wikimedia
 
Yaptığı en son Yeni Yıl konuşmasında Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö 1918 Finlandiya İç Savaşı'nın halen cerahatli olan yaralarını kaşıyarak birçok kişiyi şok etti. Yüz yıl önce, 26 Ocak akşamı geç saatlerde Helsinki İşçi Meclisi kulesinde, Finlandiya sosyalist Kızılları ve Finladiya milliyetçi Beyazları arasındaki acımasız düşmanlığın başlangıcını işaret eden kızıl bir fener yakıldı.
 
Rusya'dan bağımsızlıklarının yüzüncü yıl dönümünü tam kutlarken Niinistö Finlere, "bağımsızlığın ilk günlerinde 'birlikte" değildik fakat çok kötü bir şekilde ayrı idik. Bu öyle kolayca silip süpürülemez. Tarih hususunda dürüst olma cesaretine sahip olmalıyız çünkü dürüstlük güven için bir dayanak oluşturur," diye hatırlattı.
 
Yakın zamana kadar İç Savaşın "silip süpürülemez" tarihinin bir parçası, Finlandiya toplama kamplarında esir ve enterne edilişlerini takip eden yargısız infazların, acımasız tecavüzlerin ve Kadın Kızıl Muhafızların hikayeleriydi. 
 
2016 yazında, Helsinki Üniversitesi'nde misafir araştırmacı olarak bulundum ve bir meslektaş bana memleketi Tampere ya da sık çağırılan adıyla "Kızıl Tampere"yi göstermeyi kabul etti. Kuzey ülkelerinde şimdiye kadar savaşılan en kötü meskun mahalde muharebe mevzisi, Tampere Savaşı İç Savaşın en kanlı olanıydı. Şehir müzesinde Kızılların son kalesi olan eski Belediye Sarayı'nın bir fotoğrafını rastgele buldum. Fotoğrafın altındaki etikete göre, bina Kızıl Kadın Muhafızlar bölüğü tarafından savunulmuştu.
 
Meraktan, sergilenen eşya için İngiliz rehberime danıştım ve "Kızıl Muhafızlarda kadınlar çoğunlukla hasta bakıcılık ve tedarik işlerinde çalıştırılmasına rağmen, 1918 baharında iki kadın bölüğü üç yüz kadını kapsayacak şekilde oluşturuldu. En genç kadın Kızıl Muhafızlar on beş yaşındaki kızlardı," diye öğrendim. 
 
Finlandiya, solcu kadınların aktivizmi konusunda uzun bir geçmişe sahiptir ve 1906'da kadın sosyalistler, Finlandiya'yı kadınlara hem oy kullanma hem de seçimler için adaylık koyma hakkı veren, genel oy hakkını bahşeden ilk ülke yapmak için savaştılar. On iki yıl sonra, hizmetçilerin ve diğer hizmetlilerin yanı sıra Finlandiya'nın endüstriyel güneyindeki fabrika işçileri de Kızıl dava ile dayanışma içinde tüm kadın paramiliter birimlerde hizmet etmeye gönüllü oldular. Başlangıçta geleneksel destek görevini yerine getirdiler ancak daha sonra devriye nöbetine ve sonunda cephede savaşmaya terfi ettiler.
 
Bu kadınları silahlanmaları için ne motive etti? Bugüne kadar bu, İç Savaşta çarpışan büyükanneleri ya da büyük büyükanneleri olan birçok sıradan Finli arasında tahrik edici bir soru olarak kaldı. Tarihçi Tauno Saarela'ya göre, Finlandiya, 1918'de düşmanlıkların sona ermesinin ardından bir süre "zorla sessizlik"e büründü. 1920'lerde ve 1930'larda ülkeyi yöneten aşırı milliyetçi Beyazlar, onları Rus Bolşevizminin barbar ve milliyetsiz yardakçıları olarak resmederek Kızılları şeytanlaştırdı. Resmi söylemde Beyazlar, resmi olarak Lenin 1917'nin sonunda bu bağımsızlığı tanımasına rağmen, Finlandiya'nın bağımsızlığını korumak için bir "Özgürlük Savaşı" verdiler.
 
Kızılların bakış açısından yazılan ilk İç Savaş anlatısı 1960'da bir roman olarak ortaya çıktı: Väinö Linna'nın Kuzey Yıldızı Altında üçlemesinin ikinci kitabı olan Başkaldırı. Linna'nın kitabı Finlandiya tarihçiliğinin yeni bir döneme girmesine yol açtı, ancak akademisyenlerin sonunda dikkatlerini Kızıl Muhafızlar olarak savaşan kadınların oynadıkları role çevirdikleri yirminci yüzyılın sonuna kadar böyle değildi. Ve Finlandiya'nın dışında, az sayıda feminist ya da kadın aktivist Avrupa tarihindeki bu büyüleyici anı duymuştu. 
 
Kızıl Muhafızlara katılan Finlandiya kadınlarının birçoğu sadece sosyalizmin kadınların tam ekonomik ve politik kurtuluşunu beraberinde getireceğine inanan modern, kent sakinleri idi. Onların çoğu devam eden sömürüden bıkmış, genç ve idealistlerdi. On beş yaş modern kulaklara genç gibi geliyor fakat çocuk işçiliği çok yaygındı. Ücretli emekçiler olarak, işverenlerinin sürekli cinsel tacizine maruz kaldılar ve tacize karşı çok az yasal korumaya sahiptiler.
 

Helena Aalto (28) ve Elli Vuokko (21), Turku Kadın Muhafızları üyeleri. Wikimedia
 
 
Kızıl Muhafızlara katılan kadınlar ve kızlar saçlarını kısa kestiler ve geleneksel burjuva kadınlık kavramlarına meydan okuyarak erkek pantolonları giydiler. Daha iyi bir dünya için savaşmak isteyenlerin gülmeyen yüzleri, bu kadınların fotoğrafları güveni yansıtıyor. En sevdiğim görüntülerden biri, Turku Kadın Muhafızlarının iki üyesi olan yirmi yaşındaki Helena Aalto'yu ve 28 yaşında Elli Vuokko'yu gösteriyor. Bol erkek üniformaları içinde ayakta duruyorlar, kısa saçları kasket başlıklarının altına itelenmiş. Helena sol kolunu Elli'nin sağ omzuna dayıyor ve her ikisi de uzun tüfekler tutuyor. Sakin ve kararlı görünüyorlar.
 
O zamanki Beyaz gazetelerde Kızıl Kadın Muhafızların tanımları şiddetli sert eleştirilerle doluydu. Fahişe ve "zampara sürtük" olmakla suçladıkları Helena ve elli gibi kadınlar, toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin zorlukları kabul etmek istemeyen bir Fin toplumu ile karşı karşıya kaldılar. Orta-sınıf Fin toplumu onların ateşli bağımsızlığından korkuyordu. Hatta sempatik Kızıl yoldaşlar bile onların politik bağlılıklarını ve askeri katılımlarının değerini sorguladılar. Tarih boyunca pek çok sol harekette olduğu gibi devrimci erkekler de kadın yoldaşlarını aşçılar ve hemşireler olarak kolayca kabul ettiler, ancak kadınlar savaş alanında tam eşitlik istediğinde kıvırdılar.
 
Savaştan sonra Beyazlar onbinlerce Kızılı infaz ettikleri ve açlıktan öldürdükleri halde Kadın Muhafızlara karşı özellikle acımasızdılar. Beyaz askerler onları vurmadan önce tecavüz ettiler ve sakat bıraktılar. Vücutları çırılçıplak soyuluyor ve müstehcen durumlara sokuluyordu. Mayıs 1918'de kaybedenler arasında Helena ve Elli de vardı. Genç bir tarihçi Marjo Liukkonen tarafından yapılan 2016 yılındaki bir çalışma, Beyazların, iğrenç Henela toplama kampında daha önce inanılandan çok daha fazla kadın ve çocuğu infaz ettiklerini ortaya koyan kanıtın örtüsünü kaldırdı. Yakın zamana kadar Finler, Hennala'daki Kızılların kitlesel enterne edilmelerinden evvel İç Savaşın son aylarında Beyazlar tarafından esir edilen kadın ve çocukların evlerine gönderildiğini öğreniyorlardı. Arşivleri karıştırarak ve Hennala'dan sağ kurtulanların anılarını okuyarak Liukkosen, kampa kaydolmadan önce yüzden fazla kadının infaz edildiğini ileri sürdü. Benzer şekilde, bazıları bebek olan öldürülen çocukların bedenleri, herhangi bir zamanda enterne edildiklerini gizlemek için kampın dışına götürüldü ve gömüldü. 
 
Kızıl Muhafız üyeleri olarak hizmet eden kadınların toplam sayısı hala bilinmiyor; bununla birlikte, çoğu tarihçiler 90-100 bin arasındaki toplam gücün dışında yaklaşık 2000 kadar aktif savaşçının olduğunu tahmin ediyorlar. Savaşmayan binlerce kadın daha Kızıl Muhafızları destekledi, onların çoğu cephedeki erkeklerin eşleri, anneleri, kız kardeşleri ve kız çocukları idi.
 
Sıradan insanların İç Savaşı tartışırken hala rahatsızlık hissettikleri bir ülkede, kadın haklarının gelişiminde bu günahkar Kadın Muhafızlardan kalan armağanı tartmak zor. Fakat Finli kadınların, özellikle de Sol'daki Finli kadınların diğer Batı demokrasilerinde eşi benzeri olmayan bir toplumsal değişime zorladıklarına hiç şüphe yok.
 
Soğuk Savaş döneminde Finlandiya Komünist Partisi(SKP), Finlandiya Halkının Demokratik Birliği(SKDL) ile koalisyonun bir parçası olarak parlamento başarısının keyfini sürdü ve 1944-1971 yılları arasında en tanınmış siyasetçisi, 1952-1958 yılları arasında SKDL genel sekreteri ve 1958-1970 yılları arasında başkan yardımcısı olarak görev yapan Hertta Kuusinen bir kadındı. 1974 politikadan emekli oluncaya kadar, 1944'den itibaren otuz yıl boyunca Komünist Parti Merkez Komitesi üyesi oldu. Kuusinen daha sonra dünya genelinde kadın haklarını savunan uluslararası bir sol örgüt olan Kadınların Uluslararası Demokratik Federasyonunun başkan yardımcısı olarak görev yapmaya devam edecekti. 
 
Bugün Finlandiya, hükumette en yüksek mertebelere ulaşan kadınlarla birlikte, en çok cinsiyet eşitliği olan ülkelerden biridir. 1990'da Finlandiya'da Elisabeth Rehn, dünyadaki ilk kadın savunma bakanı oldu. On yıl sonra, Finler ilk kadın cumhurbaşkanı Tarja Halonen'i seçti. 2003 yılında Anneli Jäätteenmäki ilk kadın başbakan oldu. 2015 yılı itibariyle kadınlar Finlandiya parlamentosu genelinde sandalye sayısının yüzde 41.5'ini ellerinde tutuyorlardı. 
 
Fin Devrimi yetersiz kaldı, Alman takviyesi tarafından desteklenen acımasız bir karşı saldırı ile defnedildi. Fakat o ülkede Sol'un mirası yaşamaya devam ediyor ve Helena ve Elli gibi sayısız kadının fedakarlıkları belki de boşu boşuna değildi.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

DEMOKRATİK SOSYALİZMDE JOHN DEWEY'İN DENEYLERİ

 
 
ALEXANDER LIVINGSTON / ED QUISH
 
John Dewey, ekseriya türünün en iyisi liberal bir felsefeci olarak görülür. Ancak demokrasiye olan sadakatli bağlılığı onu kapitalizm ile bir çarpışma yoluna sokmuştur.
 

John Dewey, Michigan'da felsefe ve psikoloji alanında genç bir profesör, 1891.
 
 
John Dewey, "Eğer radikalizm, radikal değişim ihtiyacı algısı olarak tanımlanırsa, o zaman, bugün üstelik radikalizm olmayan herhangi bir liberalizm geçersiz ve ölüme mahkumdur," diye yazdı 1935 tarihli Liberalizm ve Toplumsal Eylem adlı kitabında.
 
Dewey, İç Savaştan Soğuk Savaş'a dek uzanan bir ömür boyunca, liberal taahhütleri demokratik amaçlarına varıncaya kadar araştırma özgürlüğü, fırsat eşitliği ve kişisel özgürlük için zorladı. Devletten iş yerine ve okula kadar demokratikleştirilmesi gerekli tüm kurumların eşit özgürlüğünün farkına vararak, Dewey, liberalizmin tarihsel olarak hizmet ettiği kapitalist toplumsal ilişkiler ile bir çarpışma rotası üzerine radikal liberalizmini oturttu.
 
Yaygın olarak bizzat Amerikan demokrasisinin felsefecisi olarak düşünülen Vermont[Dewey'in doğum yeri] mahsulü yirminci yüzyılın en tanınmış filozoflarından biri haline gelirken, onun kendine özgü düşüncesi siyasi yelpaze boyunca ona düşman kazandırdı. Sağ onu bir Komünist olarak gördü; Komünist Parti onu gericiliğin bir filozofu olarak gördü. Dewey'e gelince, adına ekleyebileceği tek "izm,"  "eksperimentalizm[deneyselcilik]," idi.
 
Dewey'in deneyselciliği ya da onu sıklıkla adlandırdığı gibi, "pragmatizm[uygulamacılık]"i, kapsamlı teorilere karşı isteksizliğini Soğuk Savaş liberalizminin "ideolojinin sonu" ilanının bir habercisi olarak gören birçok solcu tarafından uzun süre şüpheli görüldü. Yine de Dewey'in on yıllardır süren liberalizmi içeriden yenileme girişimini yeniden değerlendirme çok daha karışık bir hikayeyi ortaya çıkarıyor.
 
Radikalleştirilen liberalizmde Dewey kendini, hayatlarını şekillendiren toplumsal güçler üzerinde işçilerin denetimini genişletmeye çabaladığı demokratik bir sosyalizmi formülleştirirken buldu. Ve kapitalizmle yüzleşmesi gerektiğini kabul etmekte zorlanmadı.
 
 
DEWEY'İN POLİTİK EĞİTİMİ
 
John Dewey, tüm ülkede şok etkileri yaratan John Brown'ın Harper's Ferry baskınından sadece birkaç gün sonra 20 Ekim 1859'da Burlington, Vermont'ta dünyaya geldi. Dewey'nin siyasi düşüncesinin temellerinin izi, memleketindeki şehirli yaşam tecrübelerine ya da Vermont Cemaatçiliğinin reformizmine kadar geriye doğru genellikle sürülebilir; ancak hiçbir kaynak, Vermont Üniversitesi'nde öğrenci iken karşılaştığı Alman filozof G.W.F Hegel kadar etkili değildir.
 
Pennsylvania'daki Oil City'de öğretmen olarak kısa bir süre kaldıktan sonra Dewey, 1882'de Johns Hopkins Üniversitesi'nde lisansüstü okula girdi ve o sırada Anglo-Amerikan felsefesine egemen olan Alman idealizmine kendini kaptırdı. Dewey, iki yıl sonra mezun oldu ve mezuniyet sonrası idealizmin öne çıkan sesi olarak, ilk önce Michigan Üniversitesinde ve daha sonra Minnesota Üniversitesi'nde felsefe profesörlüğü ile kariyerine başladı.
 
Bu ilk yıllarda Dewey, demokrasi konusunda gelişmiş vizyonunu tanımlayacak üç düşünceyi formüle etmiştir: çarpıtılmış bir insan özgürlüğü görüntüsü sunan bireycilik, hakiki özgürlük toplumsal işbirliğinde bulunur ve gerçek toplumsal özgürlük sınıflı bir toplumda mümkün değildir. 
 
Dewey'in özgürlük üzerine uzun uzadıya yaptığı soyut düşünmeler, 1894'te Chicago Üniversitesinde öğretim görevini kabul ettikten sonra somut bir şekil almaya başladı. Dewey'nin Chicago'daki yılları, öncelikle demokratik pedagojiye katkıları ve demokratik bir toplumda okulların, kurumların belirlenmiş bir müktesebatı tekrarlayarak kafalara sokmasından ziyade öğrencilerin kapasitelerini işbirliği içinde geliştirdikleri ortamlar olması gerektiği savı ile hatırlanır. Ancak o yıllar ayrıca işçi hareketi ile ilk gerçek ilişkisine de işaret eder.
 
1894 baharında, Pullman Palace Car Company'deki işçiler ücret indirimlerini protesto etmek için kanunsuz bir greve başladılar ve ülkede çapında greve destek, Chicago gibi karasal aktarma merkezlerini doğruca kullanan demiryolu seyahatini durma noktasına getirdi. Çeyrek milyon işçi ayaklandı. Federal ve bölge hükumeti kitlesel eyleme şiddet dolu bir bastırmayla karşılık verdi. Tek başına Chicago'da, on binlerce federal birlik, devlet milisleri ve gizli polisler meydanları geri almak için şehre indi. Her şey olup bitmeden önce, otuz grevci öldü, ülkenin en güçlü demiryolu sendikası parçalandı ve sendikanın başkanı Eugene Debs federal suçlamalarla hapse konuldu.
 
Hapishane hücresinden Debbs, grevi, "paranın gücü"nün tehlikesi altında olan halk için feci şekilde gerekli bir ders ve işçileri "kurumsal anarşizm"den koruyabilecek bir işçi partisine olan ihtiyacın açık bir göstergesi olarak tanımladı. Grev başladığında Chicago'ya gelen Dewey grevi aynı şekilde gördü. Emek savaşının parti sistemini yeniden canlandırabileceğine ve Amerikan toplumunun tam ortasında kapitalizm ve demokrasi arasındaki gerginlikler konusunda kamusal bir tartışmanın alevini tırmandırabileceğine bahse tutuştu. Dewey, "Sanırım birkaç yük vagonunun yanıp yok olması ödenecek oldukça az bir bedel," diye yazdı. "Bu, doğrudan dikkat çekmek için bir uyarıcı idi ve toplumsal canlı yapı düşüncesini elde etmek için daha çoğuna katlanılabilirdi." Demokratik okulun aksine, emek mücadelesi gerçek bir toplumsal bilincin gelişimi ve kendi kendini oluşturması için bir alan sundu.
 
Pullman grevi[demiryolu grevi, 11 Mayıs 1894] Dewey'in başına kaldı. Genç bir filozof için radikalleştiren bir deneyim, 20. yüzyılın sanayi toplumunda 19. yüzyıl liberalizminin eksikliklerini çarpıcı bir biçimde gösterdi. Yirmi yıldan fazla bir süre sonra, bu endüstri çağında yaşamsal bir özgürlük olan grev hakkının, serbest sözleşmenin[ekonomide serbest sözleşme, hangi anlaşmalara girmek istediklerine insanların karar verebileceği görüşüdür] geleneksel liberal kavramlarıyla bağdaşmayan yeni bir özgürlük anlayışını zorladığını ileri sürecekti. Dewey, "mevcut kapitalist üretim yöntemlerimizin" özgürlüğü azalttığını çünkü onların "çok fazla zorlayıcı" olduklarını kabul ettiğinde, bunun kapitalizmin kendisini liberalizm aleyhtarı yaptığını, bireylerin başkalarıyla sosyal faaliyetleri yoluyla özgürce gelişme yeteneklerini engellediğini savunuyordu. Söz konusu olan çalışma ya da açlıktan ölme olduğunda gönüllü yapılan sözleşmeler tam bir saçmalıktı.
 
Aynı yıl, 1916 tarihli ünlü Demokrasi ve Eğitim kitabında Dewey, ücret bağımlılığının kapitalist toplumların "illiberal" bir kusurunu oluşturduğunu savunarak bu noktayı tekrarladı. Üretken faaliyetin sınırlarını işverenlerin kar çıkarlarına tabi kılarak, ücretli emek, işçilerin kolektif faaliyetlerinin anlam ve yönünü işbirliği yaparak tanımlamasını engelledi. Karakteristik olarak ağır sıkıcı düz yazıda, "Faaliyet özgür değildir çünkü özgürce yer almamıştır," diye yazdı. Soyutta özgürlüğün meslekleri, gerçeklikte ise baskıcı sözleşmeleri destekleme olan bu çok derin çelişki, bir düşünce ve bir pratik olarak özgürlüğü yeniden yapılandırma gereksinimini vurgular.
 
Dewey için sendikalar ve grevler, işçilerin toplumsal üretim fazlalılığı paylarını arttırmaları için ya da onların iş dışında kişisel özgürlüğün farkına varmalarına olanak sağlayan basit araçlar değillerdir. İşçi hareketi, güç ve servet biriktirmek için rekabetçi mücadele eşitlerin işbirlikçi kolektif eylemi ile yer değiştirdiği yerde bir tür yeni toplumsal düzene doğru demokratik bir yolu somutlaştırdı. Piyasanın sosyal Darwinizmine karşı Dewey, kendi dünyaları üzerinde koperatif kontrolü ele almak için geleceğin açık ve önceden yazılmış olmayan doğasını ve insanların özgürlüğünü vurgulayan demokratik, eşitlikçi bir Darwinizmi kucaklar. 
 
Darwin'in Felsefeye Etkisi'nde (1909) savunduğu sosyal evrimin yolu, en güçlünün ayakta kaldığı bir mücadeleden ziyade toplumsal işbirliği için insanoğlunun kapasitesini geliştirmeden geçer. Demokrasi meşruluğunu en geniş toplumsal çıkara dayandırdığı için demokratik siyaset Dewey'nin özgür ve eşit insani gelişme vizyonunun aracı ve sonu olmuştur. 
 
 
İLERLEMECİLİK, YERELCİLİK VE ÜÇÜNCÜ PARTİ POLİTİKASI
 
Dewey'nin Columbia Üniversitesi'nde geçen yılları(1905-1930) boyunca teori ve pratikte demokrasi diyalektik olarak hiç olmadığı kadar birbirine dolaşmış hale dönüştü. New York'ta Dewey, İlerlemecilik Hareketi'nin etkili bir felsefi sesi olarak ulusal şöhret sahibi oldu. Kadınların oy kullanma hakkı üzerine yazdıkları, savaş zamanı baskısına tepki olarak Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği'nin kurulmasındaki rolü ve Yeni Düzen'in çok daha radikal olasılıklarının saptırılmasının eleştirisi, Dewey'in eser ve eylemlerinin onu tekrar tekrar ulusal tartışmaların merkezine sapladığını gösterir. 
 
Dewey, 1927'de yayınlanan Halk ve Sorunları adlı kitabında bu yıllar boyunca demokrasi vizyonunun en dolu ifadesini dile getirdi. Modernleşme, bir anda Amerikalıları yeni bağımlılık biçimlerine sokan ve bireylerin yaşamlarını şekillendiren güçlere hakim olma kapasitesini azaltan ekonomik ve sosyal süreçleri serbest bırakmıştı. "Büyük Toplum"un yükselişi, Amerikan cumhuriyetçiliğini alttan destekleyerek tarımsal ve yerelci düzenlemeleri ortadan kaldırdı. Bazı teknokratik[devlet tabanlı] ileri düşünceli kimseler bu dönüşümlerin yeni seçkin kontrol biçimleri istediğini düşünürken, Dewey, serbest bırakılmış potansiyeli demokratik olarak şekillendirebilecek yeni bir "halk" anlayışı basitçe istiyorlar diye kuvvetli deliller gösterdi. 
 
Halk, Dewey'in sonuca vardığı, ortak sorunlarda edinilen tecrübeler tarafından ortaya çıkarılmış bir kolektiftir. Eğer sorunlarını kavrayabiliyorsa, halk onları yönetmek için politik gücünü kullanabilir. Gerçi halkın kendisini siyasi bir temsilci olarak keşfedebilmesi için bireyleri ve toplulukları birbirine bağlayan bağlılığın şeffaf olması gerekirdi - bunun anlamı; yeni toplumsal ilişkiler halkın ortak aklıyla bütünleştirilmelidir. 
 
Bu süreç, yerel topluluklarda halkın toplumsal temelinin yenilenmesine gerek duydu. Sosyal etkileşimin gündelik alanları - ev, sokak, iş yeri, meyhane - halkın nihayetinde toplumu bütün olarak kavrayabileceği bir "Büyük Topluluk" için temel olmalıydı. Bu mekanlardaki demokratik karşılaşmalar, Dewey'in sadece günlük tecrübeler içerisinde kök salabileceğini düşündüğü eleştirel bir bilinç, bireylerin toplumsal bir bütün içindeki yerini tanımasına yardımcı olabilirdi. "Yerel, tek evrenseldir," diye yazdı. 
 
Ancak yerel demokrasiyi yenileme ulusal politik bir mevcudiyeti gerektirdi. Büyük Depresyonu takip eden yıllarda Dewey, plutokratik[Yönetme erkinin maddi açıdan üstün kişilerce paylaşılmasını öngören oligarşik bir yönetim biçimi] siyasi sisteme karşı üçüncü parti mücadelesini başlatabilecek, orta sınıf reformculardan emek hareketi içindeki sosyalistlere kadar ilerici güçler ittifakını geliştirmeye çalıştı. 1929'da Dewey, hem Halkın Lobisi (eski adıyla Tekel Karşıtı İttifak) başkanı ve Bağımsız Siyasi Faaliyetler Birliği (LIPA) ulusal başkanı oldu. İki grup, liberalleri ve sosyalistleri ortak bir sanayi demokrasisi programı arkasında birleştirmeye çalıştı.
 
LIPA'nın kademeli vergilendirme, kilit sanayilerin kamulaştırılması, bankacılık reformu, Casusluk Yasasının kaldırılması, sivil özgürlüklerin korunması, işsizlik ve sağlık sigortasına devlet yatırımları ve linç karşıtı yasalar için verdiği destek, Sosyalist Parti adaylarını desteklemesine yol açtı. Fakat İttifak içindeki Norman Thomas, A.J. Muste, W.E.B. Du Bois, and James H. Maurer gibi sosyalistlerin rolüne rağmen, motive edici bir ekonomik felsefe olarak sosyalizmi asla bütünüyle kucaklamadı. Bunun yerine başkanı acil politik görevlere öncelik verdi. Dewey, sınıf iktidarının dengesini değiştirecek ve demokrasiyi sanayi hayatına sokmayı mümkün kılacak reformlar için baskı yapmaya odaklandı.
 
Üçüncü parti politikası deneyi kısa ömürlü oldu. Dewey'in büyük bir oba ısrarı onu solundakilerle sık sık çatışma içine soktu. Her yönüyle kitlesel bir işçi partisi inşasına yoğunlaşmaya devam ederek, Dewey Cumhuriyetçi Parti'den kaçan ilericileri cezbetmeye giriştiğinde birçok kendini adamış sosyalist İttifak'tan ayrıldı. Deneysel evrimcilik ve devrimci zorunluk çatışması, Dewey'nin kariyeri boyunca Amerikan sosyalizmi ile olan ilişkisini belirten birçok şeyden yalnızca biriydi.
 
 
MARKSİZM VE SINIF MÜCADELESİ
 
Ortak diyalektik duyarlılıklarına, sınıf ideolojisi olarak klasik liberalizmi eleştirilerine ve özgürleştirici sosyal dönüşüm vizyonlarına rağmen, Dewey Marks'ın ciddi çalışmasının asla ardına düşmedi. Radikal bir yazar olmakla birlikte muhafazakar bir eleştirmen olan Max Eastman'a göre Dewey, aksine çok fazla kanıt olmasına rağmen, Marx'ı asla okumadığını 1941'de itiraf bile etti. Fakat, eğer Dewey Marx'a hevesli bir ilgi duymadıysa, o zaman onun pragmatizmi 1930'lu yıllar boyunca Amerikan Marksizmi ile ters düştü.
 
Dewey'in liberallerin hayal gücünün öfkeli anti-komünisti olduğu söylenemez. Dewey, 1928 tarihli kitabı Sovyet Rusya İzlenimleri ve Devrim Dünyası'nın ortaya çıkardığı gibi, Bolşevik deney için umutlarını dile getirdi ve özellikle eğitim reformlarına hayran kaldı. Rus toplumundaki değişimlerin, "sadece o ülke için değil aynı zamanda tüm dünya için hesap dahi edilemeyen önem taşıyan benzeri görülmemiş bir ölçekte beşeri güçlerin kurtuluşu"nu temsil ettiğini yazdı. Mükemmel sanayi stoku ve gelişmiş halk eğitim sistemi ile birlikte ABD'nin devrimci iç savaşın karşılaştırılabilir deneyimleri olmaksızın benzer deneylere girişemeyeceği için yakındı. 
 
Aynı zamanda Dewey, devrimin demokratik potansiyellerinin devlet komünizminin sert ideolojisi tarafından ezilme riski altında olduğundan kaygılandı. Bu deneyin sınırlarına özgürlük içinde ayar çekme, devrimin serbest bırakmış olduğu devrimci enerjileri donduracak olan bir "don" dayatma tehlikesini göze aldı. O, "daha başarılı olan, kooperatif bir toplum tipinin yeni bir ahlakını yaratma çabalarıdır; daha şüphe götüren ise, elde edilecek hedefin doğası," olduğunu ileri sürdü. Eğer sosyalizm demokratik bir anlama sahip olduysa da, demokratik bir yönetim şeklinin kolektif deneyi yoluyla şekil verilmesi gerekirdi - hatta bu deneyler teorik beklentilerden saptığında bile.
 
Sonraki on yılda Dewey'in Leon Troçki ile teatisi, deneysel ve ideolojik sosyalizm arasındaki bu ayrımı resmetti. Dewey, daha çok Dewey Komisyonu[John Dewey, Troçki'ye yönelik Stalinist iftiraların ardından aydınların kurduğu bağımsız mahkemenin en ünlü ismiydi. Troçki bu mahkemede aklanamadığı takdirde Stalin'e teslim edilmeye hazır olduğunu söyledi ve Meksika'daki "mahkeme"den alnının akıyla çıktı] olarak bilinen, Moskova Duruşmalarındaki Leon Troçki'ye karşı Yapılan Suçlamalara karşı Soruşturma Komisyonu başkanı işlevini görmek için davet edildi. Dewey, Troçki ve bir grup uluslararası liberal ve sosyalist, 1937 yılının kışında bir hafta boyunca, Meksika Coyoacan'da bir araya gelerek, Sovyet mahkemeleri tarafından Troçki ve oğluna karşı yapılan ihanet suçlamalarını düşünüp taşındılar.
 
Dewey ve Troçki'nin duruşmada politik felsefe hakkında derinlemesine konuşmak için çok az zamanları vardı, ancak ertesi yıl New International dergisi Dewey'den Troçki'nin liberal ahlakçılığın ithamı olan "Onların Ahlakı ve Bizim Ahlakımız" adlı kitabına eleştirel bir yanıt vermesi rica edildiğinde bir fırsat doğdu.
 
Dewey birkaç önemli noktada Troçki ile aynı fikirdeydi. Burjuva ideolojisinde bir uygulama olarak devrimci şiddet konusunda Troçki'nin zorlu liberal suçlaması kulağına mantıklı gibi geldi. İkili, amaçlar ve araçların mutlakçı[gerçekliğin değişmez ve doğru tek bir açıklaması olduğu inancı] kavramlardan ziyade diyalektik kavramlarla ele alınması gerektiğinde de aynı fikirdeydi.
 
Fakat buradan sonrası, ikili ayrıldı. Dewey'nin pragmatist bakış açısına göre, pratik sonuçlar olarak anlaşılan, sadece amaçlar araçları haklı çıkarabilir ya da yasaklayabilirdi. Bu durumda, sınıf mücadelesi, Amerikan demokrasisinin radikal bir şekilde yeniden inşası amacı doğrultusunda haklı bir araç olduğunu kanıtlayabilir. Fakat bu sonuç, tarihin demir yasalarından bilimsel bir biçimde türetilemezdi; sınıf mücadelesinin amaçlarını formüle etme ve kavramada onun başarısı, işçilerin kendileri tarafından deneysel olarak çare bulunacak pratik bir sorundu. Bilimsel gereksinime çağrısı ile birlikte Troçki'nin liberal mutlakçılığı eleştirisi, sadece bir başka mutlakçılığa neden oldu.
 
Bu yüksek profilli teatiden Dewey'in çıkardığı sonuç onun kendi demokratik sosyalizminin özünü temsil eder: demokratik amaçlar demokratik araçlar gerektirir. Eğer günümüzde demokratik değerlerin askıya alınmasına rağbet ederse karşılıklı toplumsal işbirliğinin hiçbir katılımcı geleceği mümkün değildir. 
 
1937'de "Demokrasi Radikaldir," adlı bir makalede, "Ulaşılması gereken toplumsal amaçlara ilişkin Sol'daki gruplar arasında nispeten az fikir ayrılığı vardır," diye ileri sürdü. "Vasıtasıyla bu amaçlara ulaştırabilen ve ulaştırabilecek araçlara ilişkin ise çok miktarda fikir ayrılığı vardır. Araçlar konusunda ayrılık günümüz dünyasında demokrasinin trajedisidir."
 
 
DEMOKRASİ RADİKALDİR
 
1952'de doksan iki yaşında öldüğünde, Dewey ve onun pragmatizm felsefesi, Soğuk Savaş liberalizminin hizmetine alındı. Pragmatizmin sosyalist dogmatizmi eleştirmesi, "totaliterlik"e yönelik liberal saldırların dogmatik dogmatizmi ile eş anlamlı hale geldi -kesinlikle yaratıcı politik enerjiler üzerinde bir tür kendi dondurucu soğuğu. Özellikle Richard Rorty ve diğerleri tarafından geri kazandırıldığı için, pragmatizmi tanımlayan bu mirastı. 
 
Fakat bunu 1935 tarihli Dewey alıntısında okumak ve sıradan bir liberal görmek zor:
 
"liberalizmin her zaman teşvik ettiği amaçlar, yalnızca üretim ve bölüşüm araçlarının denetimi az sayıda kişisel çıkarlar için toplumsal olarak yaratılan güçleri kullanan bireylerin ellerinden alındıkça ulaşılabilir. Amaçlar geçerli kalır. Fakat amaçlara ulaşmanın araçları, onlara dayanan ekonomik kurumlarda ve politik düzenlemelerde radikal bir değişiklik gerektirir. Bu değişiklikler, toplumsal olarak yaratılan güç ve temsilcilerin toplumsal denetimi, insan özgürlüğünü ifade ve teşvik eden bir hayat inşa etmenin muhteşem girişiminde birbiriyle bağlantılı olan tüm bireylerin kurtuluşu anlamına gelebildiği için gereklidir."
 
Dewey, diğer demokratik sosyalistler gibi Amerikan toplumunun son derece demokratik olmadığını ve bu adaletsizliği düzeltmenin ancak demokratik yollarla mümkün olduğunu ileri sürdü. Okul, sendika salonu ve halkın partisi günümüzde özgürlükçü bir geleceğin inşa edilebileceği halkın yetkilendirme ve işçi denetimi mekanları olabilirdi.
 
Dewey zaman zaman bocalasa da -örneğin 1.Dünya Savaşı'na desteği geçmişinde tam kara bir lekedir- onun radikal liberalizmi statükonun bir savunması değildi; bu bir, liberal geleneği içeriden dönüştürme deneyi, özgürlüğün işbirliği ile kendi kendini idare etme olmaksızın boş bir lakırdı olduğunun farkına varması doğrultusunda toplumu ilerletme yükümlülüğü idi.
 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

FACEBOOK SAYFAMIZ