Özgürlük

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ - 5

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ....EĞER EMPERYALİZME KARŞIYSANIZ
 
David S. Pena
 
 
 
Hiç Amerika Birleşik Devletlerinin, ulu orta yaptığı gibi, neden dünyayla etkileşim kurduğunu merak ettiniz mi? Ülkemizin neden dünyanın her yerinde savaşta olduğunu, neden hükumetimizin her zaman diğer ülkelere, onların liderlerine, onların insanlarına saldırmakta, onları kötülemekte ve onlarla savaşmakta olduğunu hiç merak ettiniz mi? 
 
Hükumetimizin ve medyamızın neden sınırlarımızın dışındaki dünyanın, bizi istila etmekten ve terörize etmekten, zor kazandığımız serveti çalmaktan ve hayat tarzımızı yok etmekten başka bir şey istemeyen cahil, sapık, geri, tembel ve kısır barbarlarla dolu yozlaşmış, kaotik, korkutucu bir mekan olduğu görüşünü teşvik ettiğini merak ettiniz mi? Neden ana akım medyamızın, ordumuzun, politikacılarımızın, ve hatta bazen öğretmenlerimizin ve ruhban sınıfının onların geleneklerinin, inançlarının ve görünüşlerinin canavarca karikatürlerini teşvik ederek dünya insanlarını kişiliksizleştirmeye katıldıklarını ve ikide bir onları "Çinli pislikler", "Hacılar", "Aşağılık Meksikalı göçmenler", "Boş kafalılar", "Kızıllar" ve "Teröristler" diye adlandırdıklarını hiç merak ettiniz mi?
 
  
 
Toplumumuzdaki bir çok insanın, özellikle de, firma, ordu ve siyasi seçkin sınıfına üye olanların, yabancı bir ülkeye, özellikle de fakir gelişmekte olan bir ülkeye, yapılacak en iyi şeyin, bahtsız insanlarını Amerikan tarzı kapitalizmin yoluna sokmak için Amerikan destekli hükumet kurdurmak ve onların sosyal sistemlerini yok etmek ve hükumetlerini devirerek "ortalığı temizlemek" ve ABD tarafından istila edilmelerini sağlamak olduğunu düşündüklerini fark ettiğinizde hiç şok oldunuz mu? 
 
Dünyanın bu basit, boş, çizgi roman görüntüsünün(bize(iyi) karşı onlar(kötü)) kafanızın içine tıkış tıkış doldurulmadığı bir zamanı düşünebilir misiniz? Ya da ülkemizin gerçekten dünyayla barışık olduğu bir zamanı, hükumetimizin bir çeşit büyük savaş, küçük savaş, temsili savaş, sıcak savaş, soğuk savaş, darbe, işgal, istila, kontra gerilla harekatı, hava saldırısı, füze saldırısı ya da bombalama  yapmadığı bir zamanı? 
 
Neden bu kadar çok savaş tehdidinin ve bu kadar çok savaşın olduğunu hiç merak ettiniz mi? Irak, Afganistan, iki dünya savaşı, Japonya'ya atılan atom bombaları, Kore Savaşı, Domuz Körfezi, Vietnam Savaşı, Nikaragua'da Kontra Savaşı, Haiti'nin, Grenada'nın, Panama'nın, Dominik Cumhuriyeti'nin  istilaları ve durmaksızın devam eden...? Amerikan işçi sınıfının kızları ve oğulları neden bu çürümüş, kana susamış sistemi desteklemek için savaşmalı ve öldürülmeli ve neden dünya genelinde çalışan insanlar onun hedefleri ve kurbanları oluyorlar? Ve neden, Tanrı ve ülke adına, demokrasi ve serbest girişim adına, barış, refah ve daha iyi bir dünya adına bütün bu ırkçılığın, yabancı düşmanlığının, korku tellallığının, militarizmin ve kan akıtmanın kesinlikle ülkemizin güvenliği için gerekli olduğunu durmadan kafamıza sokarlar?
 
Tüm bu öfkelerin nedeni tek bir sözcükte özetlenebilir: EMPERYALİZM. Doğduğumuz andan itibaren emperyalizmin ricasını yerine getirmeye hazır olmalıyız. Savaşmalı ve ölmeliyiz; yoksulluk ve şiddet içinde yaşamalıyız; zihinlerimiz, cahillik, korku ve yoldaşlarımız olan diğer insanlara karşı şüphe tarafından zehirlenmeli ve yoldan çıkartılmalı; tüm insanların hepsi, bu canavar adına, emperyalizm adına mahkum edilmeli ve katledilmelidir.
 
Emperyalizm nedir? Emperyalizm, gelişimin en öldürücü evresindeki kapitalizmdir. Bu, dünyaya hakim olan kapitalizmdir; küresel düzeyde işçileri ve köylüleri sömüren; ülkeleri ve ekonomileri kontrol altına alan ve engin gücü kullanarak sadece bir kaç ülkenin ya da bölgenin değil, köşe bucak dünyanın her yerinin zenginliğini yağmalayan ve fetheden kapitalistlerdir. Bu dolandırıcılık, politik şantaj ve emperyalist savaş yoluyla kurulur ve devam ettirilir. Bu, birkaç zengin emperyalist ülkenin yoksul ve sömürülen çok sayıdaki nüfusa egemen olduğu olağanüstü eşitsiz bir dünyanın yaratılmasıdır.
 
Fakat emperyalizm yenilmez ve kalıcı değildir. V. I. Lenin, 1917'de Rusya'daki sosyalist devrimin lideri, muazzam güçlerine rağmen emperyalizmin nihayetinde sürdürülemez olduğunu belirtir. Sürekli savaşlar onu desteklemeyi sürdürür ve kaynakların ve insan hayatlarının inanılmaz israfı kademeli olarak emperyalizmi zayıflatır. Er ya da geç dünyanın işçileri isyan etmeye ve onu sosyalizmle yer değiştirmeye yönelirler. Lenin, emperyalizmi, kapitalizmin en üst ve en son aşaması, sömürü yoğunluğu ve coğrafi açıdan "en yüksek" ve kapitalizmin sosyalizme devrimci dönüşümü öncesinde son aşamaya geldiği anlamında "nihai" olarak adlandırır. [1]
 
Emperyalizm, küreselleşmeye yönelik kapitalizmin merhametsiz eğiliminin sonucudur. Kapitalizm karı en üst düzeye çıkarmak için var olur ve kapitalistler bunu işçi sınıfından olabildiğince fazla artı-değer çalarak yaparlar. İlk başta, kapitalistler tek tek ülkelerde kendilerini kabul ettirirler ve ulusal düzeyde işçi sınıfının acımasız sömürüsünü gerçekleştirmek için güçlerini kullanırlar. Fakat kapitalistler yerel düzeyde kalarak rakiplerine üstün gelemezler ya da karlarını maksimuma çıkartamazlar.Nihai olarak, ulusal kapitalizm, üretimin kendilerini finanse eden büyük bankalar tarafından kontrol edilen dev tekellerde yoğunlaştığı bir noktaya doğru gelişir. Bu bankaları kontrol eden finans kapitalistler, devlet iktidarını da alır ve kapitalist sömürüyü yepyeni bir seviyeye çekmek için ekonomik, siyasi ve askeri gücünü kullanırlar. Finans sermayesinin hakimiyeti emperyalizmin kilit unsurudur, çünkü finans sermayesi yatırımdan daha fazla getiri almak  için yurt dışına bakmaya başlar. Finans kapitalistleri, tüm insan ırkının artı-değerini çalmak için tüm dünyaya yatırım yapmaya başlarlar. Doğru, daima sizin ve hemşehrilerinizin sömürülmesinden memnun değiller. Dünya çapında işçi sınıfının insanlarından ayrım yapmaksızın çalıncaya kadar rahat etmeyecekler. 
 
Böylece, başka herhangi bir suç örgütü gibi kapitalizm ufak ufak başlar, ancak hayatta kalabilmek için büyümeye devam etmelidir. Komünist Manifesto'nun I. Bölümünde kapitalizmi küreselleşmeye iten güçleri açıklayan mükemmel bir iş çıkaran bir pasaj var:
 
"Ürünleri için genişleyen bir pazar gereksinimi, burjuvaziyi dünyanın dört bir yanına salar. Burjuvazinin her yerde yuvalanması, her yere yerleşmesi, her yerle bağlantılar kurması gerekir...Burjuvazi, tüm üretim araçlarının hızla gelişmesi, ulaşım ve iletişimin büyük ölçüde kolaylaşması sonucunda, tüm ulusları, dahası en barbarlarını bile uygarlığın bağrına çekmektedir. Malların ucuz fiyatları, burjuvazinin tekmil Çin Seddi'ni yerle bir ettiği ve barbarların yabancılara karşı inatla besledikleri nefreti dize getirdiği ağır toplardır. Burjuvazi, tüm ulusları yok olup gitmemek için burjuva üretim biçimini benimsemeye zorlamakta; onları kendisinin uygarlık adını verdiği şeyi kabullenmek, yani burjuvalaşmak zorunda bırakmaktadır. Sözün kısası, burjuvazi kendi suretinde bir dünya yaratmaktadır."
 
 
Marx ve Engels'in emperyalizmi tek başına tartışmıyor oluşlarına dikkat edilmelidir. Emperyalizmin finans kapitalin ihracına yoğunlaştığı göz önünde bulundurarak fiziksel emtiaların ihracının ve üretiminin vurgulandığı kapitalizmin en erken aşamasından bahsediyorlar. Emperyalizm altında, yatırım sermayesinin kendisi "tüm Çin duvarlarını yerle bir etmek" için kullanılır ve bu işe yaramazsa, bir ülkeyi sermaye yatırımına açmak için açık siyasi ve askeri saldırganlık kullanılır. Dahası, kapitalistlerin eşit şartlarda rekabet edebilecek kapitalist ülkelerle dünyayı kaplamak anlamında dünyayı burjuva yapmaya niyetleri yoktur. Güçlü gelişmiş ülkelerde üstlenen finans kapitalin, dünya üzerinde tamamen serbestçe dolaşabileceği ve gelişmiş kapitalist ülkelerin işçileri tarafından tecrübe edilenden çok daha acımasız bir süper-sömürü biçimine maruz kalan zayıf gelişmekte olan ülkelerin işçilerine boyun eğdiren yatırımları yapabilecekleri bir dünya istiyorlar. Aynı zamanda finans kapitalin hakim olmadığı ülkeleri, tabi kılınan ve sömürülen gelişmekte olan ülkeler olarak kapitalist sisteme katılmaya zorlarken, bütün sistem gelişmiş kapitalist ülkeleri üstte ve zayıf kapitalist ülkeleri de altta tutar. 
 
Tekrar edelim, kapitalizm esasen bir suç örgütüdür, bu nedenle hiç de şaşırtıcı değildir; emperyalistler dünya hakimiyetlerini genişletmek için hiç bir şeyden çekinmeyeceklerdir. Dünyanın dört bir yanındaki pazarlara nüfuz etmek, küresel işçi sınıfından daha fazla artı-değer çıkarmak ve egemen konumlarını korumak için, dünya savaşı ve nükleer silahlar da dahil her türlü hileyi ya da şiddeti kullanacaklardır. Ayrıca, dünyanın paylaşılması üzerine uyuşmazlıkları çözmek için hemşehri emperyalistlerle savaşa girişeceklerdir. 1. ve 2. Dünya Savaşları esasen, büyük emperyalistler arasında dünyanın nasıl paylaşılacağını belirlemek için yapılan emperyalist savaşlardı, Sovyetler Birliği'nin 2. Dünya Savasına katılmasına rağmen.
 
Muhtemelen okulda bunu öğrenseniz de, küresel işçi sınıfının emperyalizme karşı direnişi, en azından on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünya tarihini şekillendiren önemli bir faktör olmuştur. Rus, Çin, Vietnam, Küba ve Nikaragua devrimleri emperyalizme karşı mücadelede kazanılan zaferlerdir; Afrika'nın ve Asya'nın kolonileşmeden kurtulup bağımsızlığını kazanması ve 2. Dünya Savaşı sonrası Fransız, İngiliz ve diğer imparatorlukların parçalanması gibi. Fakat emperyalizm hala bizimle. İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD, dünyanın en korkunç emperyalist gücü olma rolünü üstlendi. ABD, anti-emperyalist savaşçıların elinden - Kore Savaşı, Vietnam Savaşı ve Küba  düşünülünce- büyük yenilgiler çekti. Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Doğu Avrupa'nın çöküşüyle büyük bir zafer kazanmış olmasına rağmen, bu zaferin kar payları mali skandallar ve askeri maceracılık üzerinden çarçur edildi. ABD hala önde gelen emperyalist ülke ve emperyalizm hala dünyanın büyük bölümünü kontrol ediyor ancak son zamanlarda, Çin ve Hindistan gibi yükselen ekonomiler, 2008'de başlayan ekonomik bunalım ve Amerikan ordusunun Irak ve Afganistan'daki iki emperyalist savaşta gösterdikleri başarısızlığın yüksek maliyetleri, durumunu zayıflattı. 
 
Kapitalizmin büyüdükçe emperyalizme dönüştüğünü gördük ama emperyalizm kaçınılmaz olarak düşüş yaşarsa ne olur? ABD'deki emperyalizmin bocalamasından ne bekleyebiliriz? Yaralı bir hayvan gibi, emperyalizm hayatta kalmasının tehlikede olduğunu hissettiğinde daha tehlikeli hale gelir. Ve emperyalistler hayatta kalmak için savaştıklarında daima faşizme başvururlar. Faşizm "finans kapitalinin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğü" olarak tanımlanır. ABD henüz faşist değil, ancak ülke daha sağa ilerlemeye devam ederse, 10-20 yıl içinde nasıl bir şey olacağını düşünün.
 
Çalışan insanlar faşizme doğru kaymayı önlemek için ne yapabilir? Unutmayın, faşizme karşı eylem, emperyalizmin ölüm yatağında olduğunun ve dolayısıyla sosyalist devrim için fırsatlar açtığının bir işaretidir. Bu bizi işçi sınıfı birliğinin, enternasyonalizmin, faşizme karşı birleşik cephenin ve uluslararası sosyalizm için mücadelenin öznesi haline getirecektir.
 
*politicalaffairs.net sitesinden ozgurluk-dergisi.org tarafından Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ / 2

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ EĞER . . . FAŞİZMİN KAPİTALİZMİN DOĞASI OLDUĞUNA İNANIYORSANIZ
 
DAVID S. PENA
1 Haziran 2011
 
 
Kapitalistler sistemlerinin dolandırıcılık, şiddet ve terör ile desteklendiği yalın gerçeğini daima inkar ederler. Kapitalist suç, kapitalizmin özünde işçilerin sömürülmesi ile ilgili olduğu gerçeğinin bir sonucudur; dolayısıyla kapitalistlerin tüm işçi sınıfının sömürüye karşı direncini ezmede büyük bir çıkarı vardır. Bu gerçekler bir kere kabul edildiğinde, kapitalist sınıfın, eğer işçi sınıfını hizada ve onları denetim altında tutmak için bunun gerekli olduğuna karar verirlerse, vahşetin akla gelebilecek en aşırı biçimlerine başvuracaklarını anlamak için hayal gücünü çok fazla zorlamak gerekmez. Bu vargı, kapitalizmin doğasının soyut bir şekilde sadece analizinin sonucudur ve işçi sınıfını ezmek için kapitalist girişimlerin uzun tarihi tarafından bunun doğruluğu gerçekte kanıtlanmıştır. 
 
Şiddet, kapitalistlerin işçilerin bir güç ve dolandırıcılık birleşimi yoluyla burjuva saltanatı için sömürüye katlanmalarını sağlamada kullandıkları tek araç değildir. Etkili olduğunu kanıtladığı sürece şiddet yerine aldatmaca kullanacaklardır. Kapitalistler, kar odaklı, kapitalistlerin kontrollü altındaki medyanın kesintisiz propagandası yoluyla kapitalist sistemi kabul ettirmede işçileri kandırmak ve şirketler tarafından kontrol edilen "burjuva demokrasisi" yoluyla gerçek bir siyasal sese sahip olunduğuna işçi sınıfını inandırmak için daima can atarlar. Fox News ve diğer kurumsal medya ağızları ve oynamak için öde, kazanan hepsini alır politik sistemi ile birlikte Birleşik Devletler, kapitalist egemen bir kültür ve kar amacı güden şirketler ve en yüksek gelir sahiplerinin çıkarlarını oldukça kayıran bir zenginin demokrasisi ile birlikte bir ülkenin güzel bir örneğidir. Fakat ne zaman ki kapitalistler işçilerin sınıf bilincine ulaştıklarını, sosyalist fikirlerin halk arasında kök saldığını ve salt propaganda ve sahte bir temsili "demokrasi"nin işçi sınıfını koyun gibi ve sosyalizmi gündem dışı tutmaya artık yetmediğini hissederler, o zaman kapitalistler, devlet sponsorluğunda cinayet ve kargaşa da dahil olmak üzere baskının en aşırı yöntemlerini uygulamak için devlet aygıtı üzerindeki kontrollerini kullanırlar.
 
Faşizm, kapitalistlerin, işçi sınıfının pasifize etmenin alışılmış yöntemleri her ne zaman başarısız olursa korktuklarında topluma dayattıkları diktatörlüğün gaddarca zalim şeklinin adıdır. Büyük Bulgar komünist Georgi Dimitrov(1882 - 1949) faşizmi, "finans kapitalinin en gerici, en şovenist ve en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğü" olarak nitelendirdi. Hitler'in Almanya'sı, Mussolini'nin İtalya'sı, Franco'nun İspanya'sı ve Pinochet'in Şili'si sıklıkla faşist rejimlerin ders kitabı örnekleri olarak gösteriliyor ancak faşizm, kapitalist rejimlerin emekçi sınıfına karşı devlet baskısı uyguladığı her yerde varlığını sürdürüyor. Dimitrov, faşist eğilimlerin tüm kapitalist ülkelerde bulunduğuna dikkat çekti; burjuva egemen sınıflar, burjuvazi gittikçe radikalleşen ve militan hale gelen işçi sınıfı karşısında iktidarını kaybetmekten korkup kapitalizmin genel krizi çok şiddetli bir hal aldığında, tam teşekküllü faşizme son çare olarak başvurur.
 
Dimitrov, şu anda kapitalist krizin olağandışı derecede korkunç ve kritik bir döneminde yaşayan dünyadaki işçilere dikkat çekici bir şekilde aşina gibi gelecek çeşitli kullanımlarını da ayrıca birer birer saydı: 1) kapitalistler ekonomik krizin tüm yükünü emekçilerin sırtına yüklemek için faşizmi kullanır; 2) dış pazarların denetimini zorla almak, doğal kaynaklara erişime kumanda etmek ve kapitalist sömürüyü tüm dünyaya yaymak için sürekli emperyalist savaşları başlatmak ve sürdürmekte faşizmi kullanır ve 3) kendi ülkelerinde ve dünya genelinde işçi sınıfının kurtuluşuna yönelik devrimci hareketleri yok etmek ve onlara saldırmak için faşizmi kullanırlar.
 
Faşizmin birçok tanımını İnternette ve basılı literatürde bulabilirsiniz. Çoğu faşizmi, onun hedeflerine ulaşmak için şiddet, terör, ırkçılık, militarist milliyetçilik ve demokratik özgürlüklere acımasız baskıyı kullanmasına vurgu yaparak tanımlar. Evet, faşizm, siyasal amaçlarını gerçekleştirmek için devlet şiddet ve terörü ve diğer birçok kötü niyetli, gerici taktik kullanır, ancak faşizmin özünü ve hedefini belirlemek için sınıf temelli bir Marksist analiz gerekir. Faşizm siyasi şiddettir, ancak genel olarak siyasi şiddete indirgenemez. En olgun biçiminde faşizm, işçi sınıfına karşı organize, devlet destekli kapitalist sınıf şiddetidir. İlerici reformlar ve sosyalist devrimler yoluyla işçilerin sınıflarını kurtarmaya yönelik tüm girişimlerini bastırarak hem ulusal hem de küresel düzeyde işçi sınıfı üzerinde kapitalizmin hegemonyasını koruma hedefine yardımcı olmada kullanılan bir araçtır. Faşizm işçi sınıfına yönelik kapitalist baskının en acımasız şeklidir. Faşist şiddetin sınıf doğasını dikkate almayan herhangi bir tanım, faşizmin özünü yakalamada başarısız olur. 
 
Marxist bakış açısına göre esasen faşizmin ne olduğunun ve onunla nasıl mücadele edileceğinin açık bir kavrayışı olsa da, Marx ve Engels faşizm hakkında haddi zatında hiçbir zaman yazmadılar. Bunun sebebi, çünkü faşizm Marx ve Engels öldükten çok sonra 20. yüzyılın ilk yıllarına kadar yükselişe geçmedi. Eğer yaşayıp şahit olsalardı da faşizmin yükselişi büyük ihtimalle onları şaşkına çevirmeyecekti. İkisi de, reform ya da devrim yoluyla toplumsal ilerlemenin, toplumun en gerici unsurları tarafından daima şiddet yanlısı direnişe yol açacağının farkındaydılar. Marx ve Engels henüz erken yaşlarda şiddet dolu karşıdevrimlerin 1848'in burjuva devrimlerinin neredeyse tüm demokratik kazanımlarını geri döndürdüğünü tecrübe ettiler ve ayrıca 1871 Paris Komünü sırasında dünyanın ilk işçi sınıfı hükumetinin kısa zaferini ve acımasızca bastırılmasını yaşayıp gördüler. Muhtemelen Marx ve Engels, "köleliğe karşı isyan" düşüncelerinde faşizmi öngörmeye çok yaklaştılar. Marx ve Engels, köle sahiplerinin devlet şiddeti yoluyla kölelik sistemini koruma girişimlerine ilişkin Amerikan İç Savaşına çağıran kölelerin yanında bir isyana başladılar. Daha sonra bu fikri kapitalizme karşı hem devrimci hem de reformcu tehditler karşısında karşıdevrim ya da isyanın herhangi bir şekline doğru genişlettiler. Örneğin 1886 basımı Kapital'in İngilizce ön sözünde Engels, Marx'ın "kölelik karşıtı bir isyan" başlatmaksızın İngiliz egemen sınıfının sosyalizme barışçıl bir geçiş yapılmasına boyun eğeceğini beklemediğini yazdı. 
 
Amerika Birleşik Devletleri faşistler tarafından mı yönetiliyor? İlk önce gelin egemen sınıfımızın dünyanın geri kalanına nasıl davrandığını düşünelim. Tarihimizin büyük bir bölümünde egemenlerimiz, tüm sosyalist hareketleri ve ülkeleri altüst etme ve yok etmeye çabalarken, ulusal kurtuluş hareketlerini bastırmak, sağcıları, sosyalist karşıtı diktatörleri desteklemek ve bir çok emperyalist savaş müdahalelere girişmek için ülkemizin muazzam kaynaklarının yanı sıra insanlarımızın enerji ve yeteneklerini de kullandılar. Böylece egemen sınıfımızın dünya üzerinde faşist dış politikayı empoze ettirdiğinin çok sağlam bir gerekçesi açıklanabilir. Buna rağmen ülkemizin Avrupa ve Japon faşizmine karşı İkinci Dünya Savaşı'nda çarpıştığı doğrudur - ama faşist ülkelerin birbirleriyle savaşmayacağını kim söyledi? Peki ya memleketimizdeki egemenlerimizin davranışı? Kölelik, soykırım, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, dini nefret, emekçilere yönelik saldırılar, demokratik özgürlükleri bastırma ve azaltma girişimleri ve sayısız diğer gerici taktiklerin bu ülkeyi dünyanın lider sağcı emperyalist gücüne dönüştürmek için egemen sınıfımız tarafından kullanıldığı gerçeğini sorgulamaya gerek yok. Yine de, yöneticilerimizin bu ülkede tam gelişmiş bir faşist rejim uygulamayı başardığı söylenemez. Olsaydı, bu yazar ve onun gibi bir çok kişi çoktan susturulurdu. Faşist eğimli egemen sınıfımızın bu ülkeyi aşırı sağ kapitalist bir diktatörlüğe dönüştürmesini engelleyen şey, sağ kanadın onlar üzerinde saldırılarına rağmen ve giderek artan oranda kısıtlanmış biçimlerine karşın anayasamızın İnsan Hakları Beyannamesi'nde sıralanan demokratik haklar ve özgürlüklerin hala ayakta kalmasıdır. 
 
Bu bizi, ciltlerce kitabı dolduran bir konu olan faşizmle nasıl savaşılacak sorusuna götürür. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki, eğer genel olarak işçi sınıfı ve özel olarak Amerikan işçileri kendi demokratik hak ve özgürlüklerini korumaya ve kapitalistlerinin dayattığı sınırlamalardan onları temizlemeye ithafen militan kitle örgütleri oluşturmada başarısız olursa; eğer bunları iş, eğitim, konut ve sağlık gibi ilave haklarla tamamlamakta başarısız olursa; eğer emperyalizme son vermekte başarısız olursa, işte o zaman Amerika Birleşik Devletleri faşizme doğru sürüklenmeye devam edecektir. 
 
Eğer faşizmin işçi sınıfına karşı kapitalist politik vahşet olduğuna, işçilerin demokratik haklarını genişletmek ve korumak adına gerekli olan politik alanı muhafaza etmek için onunla savaşılması ve onun yenilmesi gerektiğine ve faşizmin yok edilmesinin sosyalizme geçişin bir parçası olacağına inanıyorsan, o zaman halihazırda bir Marxist olabilirsiniz ya da olmaya hazır olabilirsiniz.
 
MARKSİST OLABİLİRSİNİZ EĞER . . . SINIF BİLİNCİNİZ VARSA
 
DAVID S. PENA
6 Aralık 2010
 
Karl Marx ve Frederick Engels Komünist Manifesto'nun giriş satırlarında, "Tüm toplumların bugüne kadarki tarihleri sınıf savaşımlarının tarihidir," diye yazdılar.
 
Marx ve Engels, sosyal sınıflar arasındaki mücadelelerden bahsediyorlardı. Toplumsal sınıflar konusunda bilinçli olmak ve açıkça düşünmek herkes için önemlidir çünkü 1) toplumun her üyesi bir sınıfa mensuptur; 2) sınıfsal statünüzün toplumsal davranışlarınız ve yaşam beklentileriniz üzerinde inanılmaz bir etkisi vardır ve 3) sınıfsal mücadele dünyayı politik, ekonomik ve kültürel olarak şekillendirmekte kilit bir rol oynar.
 
Sınıflar nedir? En geniş anlamıyla, bir sınıf, yalnızca spesifik özellikleri paylaşan üyelerden oluşan bir gruptur. Bir sınıfın üyeleri, insandan cansız cisimlere, her türlü inanç sisteminden akla gelebilecek her türden kavrama kadar herhangi bir şey olabilir. Örneğin, bisiklet sınıfı, iki tekerlekli, pedalla çalışan çevrimleri kapsar; din sınıfı doğaüstü gücün ya da güçlere ibadet etmeyle ilgili olan tüm inanç sistemlerini içerir; öğretmen sınıfı öğrencilere bilgi veren herkesi kapsar ve 1 ve 100 arasındaki hatta tüm sayılar bile tam olarak bunu içerir. Sosyal sınıflar söz konusu olduğunda, belirli sosyal özellikleri paylaşan insanlardan bahsediyoruz. 
 
Marx ve Engels, ekonomik sınıflar olarak adlandırılan belirli toplumsal sınıf türlerinden söz ediyorlardı. Yukarıda listelenen sınıfların zararsız örneklerinden farklı olarak, ekonomik sınıf konusu dinamit gibi patlamaya hazır olabilir. Ekonomik sınıf, aynı ekonomik özellikleri paylaşan herkesten oluşur. Bu nedenle ait olduğunuz ekonomik sınıfı belirleyen sizin spesifik ekonomik koşullarınız. Ekonomik sınıf üyeliğinizi belirlemede hangi spesifik özellikler en önemlisidir? Marx ve Engels'in, bir kişinin gelirinin miktarını bir sınıfa üyeliği belirlemede ayırt edici bir özellik olarak göz önüne almadıklarını öğrendiğinizde şaşırabilirsiniz. Bunun yerine, Marx ve Engels'e göre sınıf üyeliği, üretim araçlarıyla olan ilişkinizle, yani bir kapitalist ya da bir işçi oluşunuzla tanımlanır. 
 
Marxist terminolojide üretim araçları, yaşamı ve toplumsal refahın diğer unsurlarını sürdüren temel malların üretiminde gerekli olan fabrika, çiftlik, makine ve aletlerden oluşur. Kapitalist bir toplumda üretim araçları kapitalist sınıfın(bazı Marxist yazıtlarda ayrıca burjuvazi olarak adlandırılır) mülkiyetindedir. Kapitalistler, kapitalist toplumdaki iki büyük ekonomik sınıftan birini oluştururlar. Kapitalist sınıf, özel mülkiyetin arasında yer aldığı üretim araçları ile ilişkisiyle de tanımlanır. Kapitalist toplumdaki diğer büyük sınıf, işçi sınıfıdır(bazı Marksist yazıtlarda proletarya olarak da adlandırılır). İşçi sınıfı, mülksüzleştirmenin arasında yer aldığı üretim araçlarıyla olan ilişkisiyle de tanımlanır. Kapitalizmin ilk zamanlarında ortaya çıkan kapitalist sınıf üretim araçlarını toplumun büyük çoğunluğunun elinden çalmayı başardı. Kapitalistler üretim araçlarının özel mülk sahipleri haline geldiler ve işçi sınıfının üyelerine sadece kapitalistlere ücret karşılığında sattıkları emeklerini ortaya koyma yeteneğinden başka hiçbir şey kalmadı ve hala kalmıyor. Başka bir deyişle işçi sınıfı, bir zamanlar işçilere ait olan üretim araçlarına sadece erişim hakkı kazanmak için kapitalist sınıfa emek gücünü satmak zorundadır. İşçilere kapitalistler için çalışırken ürettiklerini saklama izni bile verilmez çünkü kapitalistler işçilerin yarattığı her şeyi kendilerine mal ederler. Bunun yerine kapitalistler işçilerine, evvela kapitalistler için ürettiği ürünleri satın almaları için işçi sınıfının daha sonra kullanmak zorunda olduğu bir ücret öder.
 
Mülksüzleştirilmiş bir sınıf olmakla birlikte işçi sınıfı sömürülen bir sınıftır. Kapitalistler karı en üst düzeye çıkarmak isterler ve bunu işçileri sömürerek yaparlar. Kapitalist sömürünün temel yöntemi çok basittir. Kapitalistler, işçileri belirli bir sürede azami miktarda iş yapmaya zorlarken, işçilere yanlarına kar kalan en düşük ücreti(mümkün olduğunca hayatta kalmaya yetecek kadar) öderler. Daha spesifik olarak, kapitalistler, ücret ve maaşlarını karşılamak için işçilerin yeterince ürettikleri zamanın ötesinde çalışmak zorunda kaldıkları zaman dilimini uzatarak işçilerden çıkardıkları değeri maksimize etmeye çalışırlar.
 
Örneğin daha önceki bir makalede günde 8 saat çalışıp 50$ kazanan bir otomobil yedek parçası işçisini ele aldık. Bu işçi yaklaşık 3 dakika içinde 50 $ değerinde ürün üretebildi. Böylece işçinin günlük ücretini karşılamak için yeten değeri üretmesi önemsiz miktarda bir zamanını aldı. Yalnızca bu 3 dakikayı göz önüne alırsanız, işçi ile kapitalist arasında eşit bir değiş tokuş olmuşa benziyor. İşçi, 50 dolarlık bir ürün üretti ve karşılığında 50 dolar ödenecek. Unutmayın, fabrika işçisi yalnızca 50$ almak için üretim hattında daha uzun süre, 7 saat 57 dakika daha kalmak zorunda. Eğer bu, ücretin işçinin tam olarak ürettiğine eşit olduğu adil bir değiş tokuş olsaydı iş günü o 3 dakikanın sonunda bitmiş olacaktı. Ancak bu gerçekleşseydi kapitalist hiçbir kar elde edemeyecekti ve karı maksimize etme işçi sınıfının kapitalist sömürüsünün tüm esasıdır. İşçinin işte kalmaya mecbur bırakıldığı ilave 7+ saat süresince yaklaşık 8,000 dolarlık artı değer üretildi. Kapitalist bu değeri işçiden çalar ve onu ürettiği için işçiye asla ödeme yapmaz. Artık değerin bu çalınması "kapitalist sömürü" ile ifade edilir.
 
Sınıf mücadelesi dikkate alındığında farklı sınıflar zıt ve uzlaşmaz çıkarlara sahiptir. Sınıf mücadelesi her sınıfın diğer sınıfların direnişine rağmen kendi çıkarlarını öne almak için girişimlerinden kaynaklanır. Kapitalist toplumda, sınıf mücadelesinin temel kaynağı, kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki çatışmadır. 
 
İşçi sınıfı kapitalist sınıf tarafından mülksüzleştirildi ve sömürüldü; sade bir ifadeyle, soyuldu. İşçi sınıfı, işçilerin sınıf bilincine sahip olmasını, kapitalizm altında ezildiklerini anlamasını ve kapitalist soygun ve baskıya karşı başarı ile direnmesini engellemek için kapitalist güçler tarafından ayrıca ezilir. Kapitalist sınıfın toplumdaki tahakkümünü ve işçi sınıfı üzerindeki egemenliğini koruma ve güçlendirmede bir çıkarı vardır. Kapitalistler, üretim araçlarının özel mülkiyetini korumak isterler ve işçi sınıfının artı değerini çalmaya devam etmek için üretim araçları üzerindeki kontrollerini kullanmaya devam etmek isterler. Buna karşılık, işçi sınıfının, üretim araçlarının mülkiyetini geri alarak, onları demokratik denetim altında tanzim ederek ve onları toplumun büyük çoğunluğuna fayda sağlamak için kullanarak sömürü, mülksüzleştirme ve baskıyı sona erdirmek çıkarınadır. Kısacası kapitalizmi sosyalizm ile değiştirmek işçilerin çıkarınadır.
 
Kapitalistlerin en büyük korkusu, işçilerin ortak çıkarları doğrultusunda uyanması ve sayıları itibariyle muazzam güçlerinin farkına varması; işçi sınıfı ve tüm insanlık için ilerlemenin kapitalist sömürü, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve kapitalist baskıya son vereceğini anlamaya başlamaları olan sınıf bilincinin işçi sınıfı arasında yayılmasıdır. Bir başka deyişle, hiçbir şey kapitalistleri, işçilerin sınıf çıkarlarını net bir şekilde anlamaları ve kapitalizmi ortadan kaldırmak için birleşmesi tehdidinden daha fazla korkutmaz. Ve işte bu yüzden kapitalistler işçileri cahil ve bölünmüş tutmak, sınıf bilincine sahip olmalarını ve sınıflarını özgürleştirecek olan bilincin harekete geçmesini engellemek için gerekli her türlü aracı kullanacaktır. Böylece kapitalistler, işçileri bölmek ve onları ortak düşmanları olan kapitalizmden ziyade birbirleriyle dövüştürmek için ırkı, dini, cinsiyeti, milliyeti, gelir seviyesini, göçmen statüsünü, beyaz yakalıya karşı mavi yakalıyı ve diğer sömürülebilir tüm farklılık türlerini kullanacaktır. Ve bu taktikler başarısız olduğunda kapitalistler, açık şiddet, terörizm, diktatörlük ve faşizmin alamet-i farikası olan işçi sınıfına karşı savaşa başvurmaktan çekinmeyeceklerdir.
 
Eğer herhangi bir farklılık gözetmeksizin, tüm çalışanların birlikte hareket etmesi ve sınıf çıkarları için savaşmaları gerektiğini ve kapitalizm küresel bir sistem olduğu için işçi sınıfı birliğinin sadece ulusal değil aynı zamanda küresel düzeyde de yaratılması gerektiğini anlayan bir işçi iseniz, o zaman siz sınıf bilinci olan bir işçisiniz ve siz sadece Marxist olabilirsiniz. 
 
www.politicalaffairs.net sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ / 4

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ EĞER . . . TANRININ KAPİTALİZMDEN NEFRET ETTİĞİNE İNANIYORSANIZ
 
DAVID S. PENA
1 Şubat 2011
 
Kapitalist sistemi hiç sorgulamamış olan tüm dindarlara:
 
Kapitalist toplumdaki en büyük sahtekarlıklardan biri, kapitalizmin Budizm, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi büyük dinlerin öğretileri ile uyumlu olduğu yaygın inancıdır. Sistemi çok daha istekli kabullenmenizi ve sürdürmenizi sağlamak için kapitalistlerin sizi kapitalizmin hayatın manevi açıdan sağlıklı ve vazgeçilmez bir yolu olduğuna inanmaya çağırmada çıkarları vardır. Kapitalizmin büyük dinler tarafından onaylandığına ve Tanrı'nın dünyadaki planının bir parçası olduğuna inanmanızı sağlayabilirlerse, o zaman kapitalizm karşıtlığının bir günah olduğuna ve kapitalizme karşı koyan kim olursa olsun Tanrının, dinin ve ahlakın düşmanı ve de sizin kişisel düşmanınız olduğuna inanmanızı da sağlarlar. Kapitalistlerin amacı, sınıf bilinci olan işçiler dindar olsun ya da olmasın, kapitalizmle savaşan işçiler ile dindar işçileri karşı karşıya getirerek işçi sınıfını işçiler aleyhine bölmektir. Bu, işçi sınıfının kapitalizme karşı direncini zayıflatmak ve işçiler arasında dayanışmayı önlemek için oldukça etkili bir yoldur.
 
İsa, "Düşmanlarınızı sevin," dediğinde, sanırım onları öldürmemeyi belki de kastetti.
 
Marxistler bu düzmece inanca karşı iyi donanımlılar çünkü dinleri de içeren toplum kültürünün ideolojik içeriğinin üretim araçlarına sahip olan ve onları kontrol eden sınıfın ideolojisi tarafından içe işlendiğini bilirler. Başka bir deyişle Marksistler, yönetici sınıfların dini kendi bencil amaçları için bozma ve çarpıtma gücüne sahip olduklarının farkına varırlar. Bu çarpıtmaların kaynağı, gelişim, halk ve işçi karşıtı olan bir çok dini inanç olur. Böylece, kapitalist toplumda büyük dinlerin yaygın yorumları kapitalist sınıfın kendine hizmet eden ideolojisinde öyle özel bir yeri edinir ki, Tanrı'nın kapitalizmi sevdiğine ve insanların başına sardığı kötülüklere rağmen sistemle işbirliği yapan itaatkar işçi ve kapitalistler için cennette özel bir yer ayrıldığına inanmayı mensuplarına öğreterek bu dinlerin oldukça fazla kapitalist yorumları haline gelirler.
 
Budhha'nın ya da Yahudilik, Hristiyanlık veya İslam Tanrısı'nın kapitalizmi sevdiği gerçekten doğru mu? Mütekabiliyet ahlakı olarak da bilinen, size yapılmasını istemediğiniz şeyi siz de başkasına yapmayın Altın Kuralını dikkate alarak bu soruyu gelin daha derinlemesine düşünelim. Büyük dinlerin çoğu bu kuralın bazı yorumlarını temel öğretileri arasında sayar. Eğer kapitalizm gerçekten dinlere uygunsa o zaman temel prensipleri Altın Kural ile bağdaşmalıdır. İşte, bazı büyük dinlerin öğretilerinde geçen kuralın bir kaç yorumu:
 
BUDİZM: Kendiniz için yaralayıcı bulacağınız şekillerde başkalarına davranmayın. Buda, Udana-Varga 5.18
 
YAHUDİLİK: Kendin için nefret ettiğin şeyi komşuna yapmayacaksın. Yahudiliğin esası işte budur. Geri kalanı yorumdan ibarettir. Hillel, Talmud, Şabat 31a
 
HRİSTİYANLIK: İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın. Çünkü Kutsal Yasanın ve peygamberlerin söylediği budur.  İsa, Matthew 7:12
 
İSLAM: Sizden biriniz kendisi için arzu ettiğini başkaları içinde arzu etmedikçe iman etmiş olamaz. Hz. Muhammed, Hadis
 
BAHAİ İNANCI: Hiç kimsenin üzerine, üzerinize koymak istemeyeceğiniz bir yük koymayın ve kendiniz için arzu etmeyeceğiniz şeyleri kimseye arzulmayın. Baha'u'llah, Derleme
 
KONFÜÇYANİZM: Sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma. Konfüçyüs, Seçmeler 15.23.
 
HİNDUİZM: Kişinin tüm vecibesi şudur: sana yapılmasını istemediğini sen de başkalarına yapma. Mahabharata 5,1517 
 
CAYNİZM: Kişi dünyadaki tüm yaratıklara, kendisine davranılmasını istediği gibi davranmalı. Mahavira, Sutrakritanga 1.11.33
 
TAOİZM:  Komşunun kazancını kendi kazancın gibi bil ve kaybını kendi kaybın gibi hisset. Lao-Tzu, T'ai Shang Kan Ying P'ien, 213-218.
 
 
Şimdi basit bir soru soralım: Kapitalizm Altın Kural, dünyanın çoğu dinleri tarafından öğretilen bu basit ahlaki mütekabiliyet prensibi ile bağdaşıyor mu? İlk önce, kapitalizmin karşılıklılık etiğine uyup uymadığını görmek için kapitalizmin temel ilkelerini tanımlamalıyız. Bu ilkeler nelerdir? Çoğu zaman kapitalizmin temel ilkesinin, "eşit işe eşit ücret" ya da "kapitalizm herkese başarılı olmak için eşit fırsat verir," olduğu söylenir; hiçbiri Altın Kural ile çelişkili görünmüyor. Tek sorun bu vaatlerin kesinlikle sahte olmasıdır; kapitalizmin adalet ve eşit fırsat ile alakası yoktur. Kapitalistlerin, kapitalizmi halklar tarafından daha kabul edilebilir kılmak için kültürel ortamı her türlü yanlış fikirle zehirleme olanağına sahip olduklarını unutmayın. Kapitalizmin adalet ve fırsat ile ilgili olduğu fikri, din ve ahlakın kapitalist dostu çarpıtmalarının vaizleri tarafından insanlara yedirilen sahte düşüncelerden biridir. Kapitalizmin temel ilkesi işçinin sömürülmesidir, yani adaletsiz ücret, adaletsiz çalışma ve eşit olmayan fırsatlar demektir. Aynı zamanda memleketteki ve yabancı ülkede sömürge ve emperyalist savaşlardaki işçilerin bastırılması anlamına da gelir. Bu tamamen karşılıklılık etiğinin tersidir. Kapitalist kendisine davranılmasını istediği şekilde size davranmak istemez. Tüm pastayı kapmak ve kırıntıları size bırakmak ister ve bunu elde etmek için de yalan söylemek, çalmak ve öldürmek zorundadır, o halde sadece bunu yapacaktır. Sizi sömürmek ister ve bunu yapmak için de kendisine empoze edilmesini asla kabul etmeyeceği şartları size ve tüm işçi sınıfına empoze ettirir. Aslında, eğer kapitalistler Altın Kuralı en küçük şekilde uygulamaya başlasalardı kapitalist olmaktan çıkarlardı ve tüm kapitalist sistem çökerdi. Böylece kapitalizmin varlığı altın kuralı yutmak, görmezden gelmek, çarpıtmak, yok etmek ve tüketmek isteyen bir grup sınıfa sahip olmaya bağlıdır. Belki Tanrı kapitalisti sevebilir ve affedebilir ancak kapitalizmi asla sevemez.
 
Kapitalizmin Altın Kualı çiğnediği açıktır. Ancak ne tür bir toplumda Altın Kural mutabık olurdu? Açıktır ki sömürü, baskı, yoksulluk ve savaşın olmadığı bir toplumda olurdu. Yeni Ahit ilk Hristiyanlar tarafından böyle bir toplumun yaratıldığını tasvir eder. Altın Kural'a dayanmış olan bir toplum bu yazara uyar.
 
İnananlar topluluğunun yüreği ve düşüncesi birdi. Hiç kimse sahip olduğu herhangi bir şey için “Bu benimdir” demiyor, her şeylerini ortak kabul ediyorlardı. Elçiler, Rab İsa’nın ölümden dirildiğine çok etkili bir biçimde tanıklık ediyorlardı. Tanrı’nın büyük lütfu hepsinin üzerindeydi. Aralarında yoksul olan yoktu. Çünkü toprak ya da ev sahibi olanlar bunları satar, sattıklarının bedelini getirip elçilerin buyruğuna verirlerdi; bu da herkese ihtiyacına göre dağıtılırdı. Yeni Ahit 4:32-35
 
Bu, yoksulluk, sömürü ve savaşın olmadığı, mülkiyetin ortak olduğu ve servetin herkesin ihtiyacına göre dağıtıldığı sınıflara bölünmekten ziyade insanların birleştiği kapitalistlerin olmadığı bir toplumdur. Özellikle ihtiyaca göre ortak mülkiyet ve dağıtım hakkındaki ifadeleri düşünün. Bu ilkeler, Gotta Programı Eleştirisinin Bölüm I'inde komünizmi tanımlarken Karl Marx'ın aklındaki toplum türüyle birlikte paylaşılır:
 
"Komünist toplumun daha yüksek bir fazında, bireylerin iş bölümünün egemenliği altında kölece var olmaları ve bununla birlikte kafa ve kol emeği arasındaki antitez kaybolduğunda; emek yalnızca bir geçim aracı değil, yaşamın temel gereksinimi olmaya başladıktan sonra; bireylerin üretken güçleri, çok yönlü gelişmeleriyle birlikte arttığında ve kooperatif zenginliğin ürünleri daha bol aktığında, ancak o zaman burjuva hakkın dar ufku bütünüyle aşılabilir ve toplum sancağına şunu yazar: Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimi kadar!"
 
Tüm samimi dindarlar ve Altın Kural'ın taraftarları hangi toplum biçiminin büyük dinlerin ve karşılıklılık etiğinin öğretilerini daha çok taşıdığı üzerine düşünmelidir: kapitalizm mi yoksa Karl Marx ve havarilerinin kommünizmi mi. Ve tüm inananlara, inanmaya sürüklendiğiniz dinin kapitalist çarpıtmalarından daha çok Marx ile benzer olduklarını düşünmelerini hürmetle salık veririm.
 
Photo by Mikol, cc by 2.0
*www.politicalaffairs.net  sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ / 1

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ EĞER . . . HERKESTEN YETENEĞİNE GÖRE HERKESE İHTİYACINA GÖRE'YE İNANIYORSANIZ
 
DAVID S. PENA
4 Nisan 2011
 
224999571719bdac59d6
 
Çoğu insan, hatta kapitalistler, servetin adil bir bölüşümüne inanır ancak muhtemelen kapitalistlerin ve işçilerin adaleti farklı ve çoğunlukla çelişik şekillerde anladıklarını fark etmişsinizdir. Bu, Markxistler için şaşırtıcı değildir çümkü toplumu anlamada temel yöntemleri olarak sınıf analizini kullanırlar. Bu metot temelinde Marxistler, insanların adalet ile neyi kastettiklerinin onların toplumdaki sınıfsal konumlarıyla ilgili olduğunu ve içinde yaşadıkları topluma egemen olan sınıf temelli teori, entelektüel kesim ve ön yargılardan ne ölçüde etkilendiklerini anlarlar. Örneğin, köleliğe dayalı ekonomilerin olduğu toplumlarda köle sahipleri çoğunlukla, köle işçilerin kişisel özerklik ve kendi kendini idare etmeden aciz olduklarını ve bu yüzden köleliğin hem köleler hem de toplumun tümü için adil ve yararlı olduğunu iddia ederek statükoyu haklı çıkarmaya çalıştılar. Aynı şekilde kapitalistler, modern medeniyetin inşası için özel mülkiyet, kar motifi ve ücretli emeğin mutlak gerekliliği hakkında fikirleri, şaşılacak derecede zengin bir azınlık ve müthiş fakirleştirilmiş bir işçi sınıfı çoğunluğu yaratan servetin orantısız bir bölüşümünü, işçi sınıfına karşı kapitalist tahakkümü, kapitalist sınıfın varlığını akıllarında haklı çıkaran fikirleri savunurlar. 
 
Marksistler servetin adil dağılımı ile ne demek istiyor? 1875'de Karl Marx tarafından yazılan ve Gotha Programının Eleştirisi olarak bilinen bir mektupta, komünist toplumun en üst safhasında servetin nasıl üretileceği ve dağıtılacağı konusunda meşhur ilkeyi formüle etti. Bu prensip şudur:
 
Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre.
 
Prensibin ilk kısmı -herkesten yeteneğine göre-, toplumun tüm üyelerinin toplumun çıkarına mal ve hizmetler üretmek için yeteneklerini kullanma ve yetenek ve kabiliyetlerini alabildiğine geliştirme hakkı ve gerçek fırsatına sahip olacağı anlamına gelir. Başka bir deyişle, herkes, topluma elinden gelenin en iyisini verme fırsatına sahip olacağı bir iş ve en yüksek potansiyelini gerçekleştirmeye olanak tanıyan bir eğitime sahip olacaktır. Eğitimsiz ya da yetersiz eğitimli kişi olmayacak, işsiz olmayacak ve hiç kimse ekonomik ihtiyaçlar yüzünden yeteneklerine uygun olmayan alanlarda çalışmaya zorlanmayacak. Prensibin ikinci kısmı -herkese ihtiyacına göre- vatandaşların emekleri karşılığında toplumdan ne alacaklarını ve bunun maddi ve kültürel ihtiyaçlarının tamamen tatmininden başka bir şey olmayacağını açıklar. 
 
Marx ayrıca, komünist bir toplumda zenginliklerin adil bir şekilde dağıtılmasının sonuçları hakkında ilginç bir şey de söyledi. "Herkese ihtiyacına göre" ilkesi aslında, komünüzm altında herhangi bir bireyin başkaları tarafından alınan miktara eşitten ziyade eşit olmayan mal ve hizmet miktarı alma hakkına sahip olacağını zorunlu olarak içereceğini söyledi. Çoğu okuyucuya bu, mantıksız ya da yanlış gelebilir, çünkü çoğumuza, eşit hakların en yüksek adalet şekli olduğuna inanmak öğretildi, ancak Marx servetin dağılımı açısından böyle olmadığını göstermektedir.
 
İşte nedeni: Bir komünist toplumda yaşayan iki kadın düşünün. Bir kadın beş çocuklu bir otobüs şoförü ve diğeri bir çocuklu bir otobüs şoförüdür. Kendimize şu soruyu soralım: "Herkese ihtiyacına göre" prensibine göre hangi kadının emeği karşılığında daha fazla mal ve hizmet(yiyecek, konut, giysi, tıbbi ve çocuk bakımı) alma hakkı olması gerekir?
 
Her iki kadın da aynı miktarı almalı çünkü her ikisi de şoför ve herkese eşit davranılması tek adalettir diyerek şeytana uyabilirsiniz. Eğer bu toplum, tüm otobüs şoförleri aynı bedeli alacaktır demek olan "herkese çalışmasına göre" ilkesince idare ediliyor olsaydı bu doğru olacaktı. Fakat komünizmin en son aşaması için Marx'ın aklındaki bu değildi. Sorun şu ki, eğer her kadına eşit davranılsaydı ihtiyaçlarına göre tek çocuklu kadın şoför beş çocuklu olandan daha fazlasını alacaktı; ilki nesnel bir şekilde daha zengin diğeri ise daha fakir olacaktı. Bu, servetin eşit bölüşümünün aslında zengin ve eşitsizliğin hiçte arzulanmayan bir türüyle, zengin ve fakir arasında bölünmeyle sonuçlandığını gösterir. Bunun nedeni, "herkese çalışmasına göre" ya da "ne kadar iş o kadar ödeme" gibi prensiplerin bireysel ihtiyaçları hesaba katmada başarısız olmasıdır. 
 
"Herkese ihtiyacına göre" komünist prensibi bireylere farklı fakat bireysel ihtiyaçlarını göz ardı eden negatif bir yoldan ziyade farklı ihtiyaçlarını düşünen ve karşılayan olumlu bir yol içinde davranarak bu kusurun üstesinden gelir. Komünizm yönetimi altında her bireyin kendine özgü ihtiyaçlarına saygı duyulur. Dolayısıyla doğru cevap beş çocuklu kadın daha fazla almalıdır çünkü onun ihtiyaçları daha fazladır. 
 
Bu, komünizmin, karınca yuvası ya da çirkin büyük binaların baskıcı tekbiçimliliği gibi herkese tıpatıp aynı davranılacağı anlamına geleceği yaygın yanlış yorumunu mezara gömer. Komünizm aslında tam tersi anlamına gelir: Bireye saygının dışında, herkese farklı davranılacaktır ancak bireyin ihtiyaçlarını yerine getirme yoluyla. Bu, komünizmde eşitliğe yer yok anlamına gelmez. Komünizmde eşitliğe en derin saygı vardır ancak doğru tür bir eşitlik olmalıdır. Malların ve hizmetlerin tüketiminde eşit olmayan bir pay alma hakkı aslında daha yüksek bir eşitlik biçimine neden olur - herkesin ihtiyaçlarının karşılanması anlamında tüm insanlar eşit olur.
 
Beş çocuklu kadın otobüs şoförümüzü iki çocuklu beyin cerrahıyla karşılaştırsak bile komünist ilke doğru kalır. Bir beyin cerrahının önemsiz bir otobüs şoföründen daha fazlasına hakkı olmamalı mı? Hiç değil, "düşük" emek biçimlerine karşı ön yargı, komünist toplumun üstesinden geleceği bir şeydir. Komünizm altında ne iş yaptığınız önemli değildir. Önemli olan kabiliyetiniz elverdiğince en iyi katkıyı sağlamanızdır. Buna karşılık, toplum ihtiyaçlarınızı karşılayacaktır. Otobüs şoförü olan bir kişinin ihtiyaçları sinir cerrahının ihtiyaçlarından daha büyükse, otobüs şoförü daha fazla alacaktır. Ancak her ikisinin de ihtiyaçları tamamen ve kayıtsız şartsız yerine getirilecektir. İhtiyaç duyduklarından daha fazlasını isteyen insan dışında kim bununla bir sorun yaşardı? Ve bu durum için geçerli bir isim var; ona açgözlü deniyor.
 
Gotha Programının Eleştirisini doğru bir şekilde anlamak için aklımızda tutmamız gereken başka bir şey var. Marx, toplumun doğrudan kapitalizmin devrilmesinden komünizmin en üst safhasına ilerleyebileceğine inanmadı. Aşağıdaki cümlede, o aşamaya gelmeden önce karşılanması gereken koşulları özetlemektedir.
 
Komünist toplumun daha yüksek bir aşamasında, bireylerin işbölümüne köleleştirici bağımlılıkları ve bu arada zihinsel emek ile bedensel emek arasındaki karşıtlık sona erdiği zaman; emek artık yalnızca bir geçim aracı değil, ama kendisi yaşamsal gereksinim olduğu zaman; bireylerin çokyönlü gelişmeleri üretken güçlerini de artırdığı ve kooperatif zenginliğin bütün kaynakları gürül gürül fışkırdığı zaman - ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları tümüyle aşılabilir ve toplum bayraklarının üstüne şunu yazabilir: "Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre!"
 
Marks, kapitalizmin ve komünizmin daha üst evresi arasında, "rahminden çıktığı eski[kapitalist] toplumun hala doğum izlerini taşıyan" bir geçiş dönemi ya da komünizmin alt bir evresi olduğunu ileri sürdü. Bu aşamada, toplum komünizmin daha üst safhasına geçiş yapmak için gerekli olan ekonomik, entelektüel ve kültürel güçleri geliştirmek için çok çalışmalıdır. Bu alt aşamadaki toplum, üretim araçlarının hiçbir özel mülkiyeti, kapitalistler ve işçiler arasında hiçbir sınıf ayrımı ve işçilerden artı değer çalan hiçbir kapitalist olmayacağı anlamında sınıfsız olacaktır. Ancak üretken güçlerin nispeten gelişmemiş hali ve üretken kapasite ile ilgili sınırlamalar nedeniyle, dağıtım, ihtiyaca göre yerine gerçekleştirilen işe göre yapılacaktır. Ve mevcut üretim araçlarındaki amortismanı karşılamak, yeni üretim araçları geliştirmek için fon sağlamak ve çeşitli sosyal sigorta şekilleri sağlamak için işçilerin bireysel tüketim hakkından kesintiler olacaktır. 
 
Kapitalizmin üstünde tüm gelişmelerine rağmen ihtiyaç yerine işe göre karşılama ihtiyaç duyduklarından daha fazlasını alanlar ile daha az alanlar arasında bölünmeleri büyütecektir. Bu kısıtlama, tam bir komünizme serpilmeye hazır olan ahlaki ve entelektüel aydınlanmanın yanı sıra toplum gelişmiş bir maddi refah düzeyine erene kadar aşılamaz. 
 
Komünizmin alt aşaması, yüksek safhaya kıyasla geri ve insanda istek uyandırmayan gibi geliyor, ancak alt safhanın birçok olumlu özellik taşıdığını unutmamalıyız. Üretken güçleri sürekli geliştirmek, yaşam standartlarını iyileştirmek ve toplumun kazançlarını kapitalist restorasyondan korumak için uğraşan bir işçi sınıfı hükumeti olacaktır. Üretim araçları ortak olarak kullanılacak ve yaptıkları işin gerçek değeri işçilere ödenecektir. Eşit işe eşit ücret olacak ve işçilerden toplumsal serveti çalan kapitalistler olmayacaktır. Sosyal servet havuzundan kesintiler, sağlık, eğitim ve eğlence ve kültürel tesisler gibi sosyal hizmetler biçiminde işçilere geri gönderilecektir. "Herkese gereksinimine göre" ilkesinden daha aşağı derecede olmakla birlikte, "herkese işine göre" alt aşama ilkesi, gerçek içeriği şu olan kapitalistin "adalet" ilkesinden çok daha üstündür:
 
Herkesten kapitalistlerin ihtiyacına göre, herkese kapitalistlerin açgözlülüğüne göre.
 
Ve eğer kapitalizmin insan ihtiyaçlarını karşılamada sefil bir halde başarısız olduğuna herhangi bir şüphe yoksa, bu kapitalist dünyada insanlığın durumunu göz önünde tutmak için biraz zaman ayıralım. Yaklaşık 6,9 milyar dünya nüfusu içinde günümüzde 2 dolardan daha az bir miktarla yaşamaya çalışmak zorunda olan 2.6 milyar kişi var; ortalama yetişkin yalnızca 6 yıllık resmi eğitime sahip; yaklaşık 621 milyon insan işsiz ve yaklaşık 925 milyon insan açlık çekiyor. Bu, insanların yeteneklerini geliştiren ve insan ihtiyaçlarını karşılayan bir dünya mıdır?
 
Daha iyisini yapabiliriz. Eğer, 
 
"Herkesten kapitalistin ihtiyacına göre, herkese kapitalistin açgözlülüğüne göre" ilkesinin ortadan kaldırıldığı, "Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre" ilkesi için savaştığımız ve "Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre" bizim ilham ve nihai hedefimiz olduğu bir dünya arıyorsanız Markxist olabilirsiniz.
 
http://www.politicalaffairs.net/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
www.politicalaffairs.net
A publication of the Communist Party USA and designed to appeal to the broad left.

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ / 3

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ EĞER . . . SINIF BİLİNCİNİZ VARSA
 
DAVID S. PENA
6 Aralık 2010
 
Karl Marx ve Frederick Engels Komünist Manifesto'nun giriş satırlarında, "Tüm toplumların bugüne kadarki tarihleri sınıf savaşımlarının tarihidir," diye yazdılar.
 
Marx ve Engels, sosyal sınıflar arasındaki mücadelelerden bahsediyorlardı. Toplumsal sınıflar konusunda bilinçli olmak ve açıkça düşünmek herkes için önemlidir çünkü 1) toplumun her üyesi bir sınıfa mensuptur; 2) sınıfsal statünüzün toplumsal davranışlarınız ve yaşam beklentileriniz üzerinde inanılmaz bir etkisi vardır ve 3) sınıfsal mücadele dünyayı politik, ekonomik ve kültürel olarak şekillendirmekte kilit bir rol oynar.
 
Sınıflar nedir? En geniş anlamıyla, bir sınıf, yalnızca spesifik özellikleri paylaşan üyelerden oluşan bir gruptur. Bir sınıfın üyeleri, insandan cansız cisimlere, her türlü inanç sisteminden akla gelebilecek her türden kavrama kadar herhangi bir şey olabilir. Örneğin, bisiklet sınıfı, iki tekerlekli, pedalla çalışan çevrimleri kapsar; din sınıfı doğaüstü gücün ya da güçlere ibadet etmeyle ilgili olan tüm inanç sistemlerini içerir; öğretmen sınıfı öğrencilere bilgi veren herkesi kapsar ve 1 ve 100 arasındaki hatta tüm sayılar bile tam olarak bunu içerir. Sosyal sınıflar söz konusu olduğunda, belirli sosyal özellikleri paylaşan insanlardan bahsediyoruz. 
 
Marx ve Engels, ekonomik sınıflar olarak adlandırılan belirli toplumsal sınıf türlerinden söz ediyorlardı. Yukarıda listelenen sınıfların zararsız örneklerinden farklı olarak, ekonomik sınıf konusu dinamit gibi patlamaya hazır olabilir. Ekonomik sınıf, aynı ekonomik özellikleri paylaşan herkesten oluşur. Bu nedenle ait olduğunuz ekonomik sınıfı belirleyen sizin spesifik ekonomik koşullarınız. Ekonomik sınıf üyeliğinizi belirlemede hangi spesifik özellikler en önemlisidir? Marx ve Engels'in, bir kişinin gelirinin miktarını bir sınıfa üyeliği belirlemede ayırt edici bir özellik olarak göz önüne almadıklarını öğrendiğinizde şaşırabilirsiniz. Bunun yerine, Marx ve Engels'e göre sınıf üyeliği, üretim araçlarıyla olan ilişkinizle, yani bir kapitalist ya da bir işçi oluşunuzla tanımlanır. 
 
Marxist terminolojide üretim araçları, yaşamı ve toplumsal refahın diğer unsurlarını sürdüren temel malların üretiminde gerekli olan fabrika, çiftlik, makine ve aletlerden oluşur. Kapitalist bir toplumda üretim araçları kapitalist sınıfın(bazı Marxist yazıtlarda ayrıca burjuvazi olarak adlandırılır) mülkiyetindedir. Kapitalistler, kapitalist toplumdaki iki büyük ekonomik sınıftan birini oluştururlar. Kapitalist sınıf, özel mülkiyetin arasında yer aldığı üretim araçları ile ilişkisiyle de tanımlanır. Kapitalist toplumdaki diğer büyük sınıf, işçi sınıfıdır(bazı Marksist yazıtlarda proletarya olarak da adlandırılır). İşçi sınıfı, mülksüzleştirmenin arasında yer aldığı üretim araçlarıyla olan ilişkisiyle de tanımlanır. Kapitalizmin ilk zamanlarında ortaya çıkan kapitalist sınıf üretim araçlarını toplumun büyük çoğunluğunun elinden çalmayı başardı. Kapitalistler üretim araçlarının özel mülk sahipleri haline geldiler ve işçi sınıfının üyelerine sadece kapitalistlere ücret karşılığında sattıkları emeklerini ortaya koyma yeteneğinden başka hiçbir şey kalmadı ve hala kalmıyor. Başka bir deyişle işçi sınıfı, bir zamanlar işçilere ait olan üretim araçlarına sadece erişim hakkı kazanmak için kapitalist sınıfa emek gücünü satmak zorundadır. İşçilere kapitalistler için çalışırken ürettiklerini saklama izni bile verilmez çünkü kapitalistler işçilerin yarattığı her şeyi kendilerine mal ederler. Bunun yerine kapitalistler işçilerine, evvela kapitalistler için ürettiği ürünleri satın almaları için işçi sınıfının daha sonra kullanmak zorunda olduğu bir ücret öder.
 
Mülksüzleştirilmiş bir sınıf olmakla birlikte işçi sınıfı sömürülen bir sınıftır. Kapitalistler karı en üst düzeye çıkarmak isterler ve bunu işçileri sömürerek yaparlar. Kapitalist sömürünün temel yöntemi çok basittir. Kapitalistler, işçileri belirli bir sürede azami miktarda iş yapmaya zorlarken, işçilere yanlarına kar kalan en düşük ücreti(mümkün olduğunca hayatta kalmaya yetecek kadar) öderler. Daha spesifik olarak, kapitalistler, ücret ve maaşlarını karşılamak için işçilerin yeterince ürettikleri zamanın ötesinde çalışmak zorunda kaldıkları zaman dilimini uzatarak işçilerden çıkardıkları değeri maksimize etmeye çalışırlar.
 
Örneğin daha önceki bir makalede günde 8 saat çalışıp 50$ kazanan bir otomobil yedek parçası işçisini ele aldık. Bu işçi yaklaşık 3 dakika içinde 50 $ değerinde ürün üretebildi. Böylece işçinin günlük ücretini karşılamak için yeten değeri üretmesi önemsiz miktarda bir zamanını aldı. Yalnızca bu 3 dakikayı göz önüne alırsanız, işçi ile kapitalist arasında eşit bir değiş tokuş olmuşa benziyor. İşçi, 50 dolarlık bir ürün üretti ve karşılığında 50 dolar ödenecek. Unutmayın, fabrika işçisi yalnızca 50$ almak için üretim hattında daha uzun süre, 7 saat 57 dakika daha kalmak zorunda. Eğer bu, ücretin işçinin tam olarak ürettiğine eşit olduğu adil bir değiş tokuş olsaydı iş günü o 3 dakikanın sonunda bitmiş olacaktı. Ancak bu gerçekleşseydi kapitalist hiçbir kar elde edemeyecekti ve karı maksimize etme işçi sınıfının kapitalist sömürüsünün tüm esasıdır. İşçinin işte kalmaya mecbur bırakıldığı ilave 7+ saat süresince yaklaşık 8,000 dolarlık artı değer üretildi. Kapitalist bu değeri işçiden çalar ve onu ürettiği için işçiye asla ödeme yapmaz. Artık değerin bu çalınması "kapitalist sömürü" ile ifade edilir.
 
Sınıf mücadelesi dikkate alındığında farklı sınıflar zıt ve uzlaşmaz çıkarlara sahiptir. Sınıf mücadelesi her sınıfın diğer sınıfların direnişine rağmen kendi çıkarlarını öne almak için girişimlerinden kaynaklanır. Kapitalist toplumda, sınıf mücadelesinin temel kaynağı, kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki çatışmadır. 
 
İşçi sınıfı kapitalist sınıf tarafından mülksüzleştirildi ve sömürüldü; sade bir ifadeyle, soyuldu. İşçi sınıfı, işçilerin sınıf bilincine sahip olmasını, kapitalizm altında ezildiklerini anlamasını ve kapitalist soygun ve baskıya karşı başarı ile direnmesini engellemek için kapitalist güçler tarafından ayrıca ezilir. Kapitalist sınıfın toplumdaki tahakkümünü ve işçi sınıfı üzerindeki egemenliğini koruma ve güçlendirmede bir çıkarı vardır. Kapitalistler, üretim araçlarının özel mülkiyetini korumak isterler ve işçi sınıfının artı değerini çalmaya devam etmek için üretim araçları üzerindeki kontrollerini kullanmaya devam etmek isterler. Buna karşılık, işçi sınıfının, üretim araçlarının mülkiyetini geri alarak, onları demokratik denetim altında tanzim ederek ve onları toplumun büyük çoğunluğuna fayda sağlamak için kullanarak sömürü, mülksüzleştirme ve baskıyı sona erdirmek çıkarınadır. Kısacası kapitalizmi sosyalizm ile değiştirmek işçilerin çıkarınadır.
 
Kapitalistlerin en büyük korkusu, işçilerin ortak çıkarları doğrultusunda uyanması ve sayıları itibariyle muazzam güçlerinin farkına varması; işçi sınıfı ve tüm insanlık için ilerlemenin kapitalist sömürü, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve kapitalist baskıya son vereceğini anlamaya başlamaları olan sınıf bilincinin işçi sınıfı arasında yayılmasıdır. Bir başka deyişle, hiçbir şey kapitalistleri, işçilerin sınıf çıkarlarını net bir şekilde anlamaları ve kapitalizmi ortadan kaldırmak için birleşmesi tehdidinden daha fazla korkutmaz. Ve işte bu yüzden kapitalistler işçileri cahil ve bölünmüş tutmak, sınıf bilincine sahip olmalarını ve sınıflarını özgürleştirecek olan bilincin harekete geçmesini engellemek için gerekli her türlü aracı kullanacaktır. Böylece kapitalistler, işçileri bölmek ve onları ortak düşmanları olan kapitalizmden ziyade birbirleriyle dövüştürmek için ırkı, dini, cinsiyeti, milliyeti, gelir seviyesini, göçmen statüsünü, beyaz yakalıya karşı mavi yakalıyı ve diğer sömürülebilir tüm farklılık türlerini kullanacaktır. Ve bu taktikler başarısız olduğunda kapitalistler, açık şiddet, terörizm, diktatörlük ve faşizmin alamet-i farikası olan işçi sınıfına karşı savaşa başvurmaktan çekinmeyeceklerdir.
 
Eğer herhangi bir farklılık gözetmeksizin, tüm çalışanların birlikte hareket etmesi ve sınıf çıkarları için savaşmaları gerektiğini ve kapitalizm küresel bir sistem olduğu için işçi sınıfı birliğinin sadece ulusal değil aynı zamanda küresel düzeyde de yaratılması gerektiğini anlayan bir işçi iseniz, o zaman siz sınıf bilinci olan bir işçisiniz ve siz sadece Marxist olabilirsiniz. 
 
www.politicalaffairs.net sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

FACEBOOK SAYFAMIZ