Özgürlük

ARJANTİN: Peso'nun Çöküşü - Dünya Ekonomisinin Durumunun Uğursuz İşareti



Jack Halinski-Fitzpatrick 25 May 2018

2018'in başlangıcından bu yana, 1 dolar 25 peso'ya ulaşırken, Arjantin peso'su dolar karşısında yüzde 30 değer kaybetti. Krizin şiddeti, hükümeti faiz oranlarını yüzde 40'a kadar çıkartmaya zorladı. Görünen o ki bu da pek işe yaramadı; hükümet, sendeleyen ekonomiyi ayağa kaldırma adına multi-milyar dolarlık IMF kredisine başvurmak için girişimlerde bulundu. Görünen o ki, açık mavi bir gökyüzünden şimşek gibi gelerek kapıya dayanan bu felaketin gerçekte ortaya çıkardığı şey Arjantin ve dünya ekonomisinin kırılgan halidir. 2008 mali krizinin ardından, ekonominin çöküşünü önlemek için çaresiz bir önlem olarak, ABD merkez bankasının bilançosunun büyüklüğünü üçe katlayarak 4,5 trilyon dolara ulaşmasıyla birlikte,  ABD ve Batı hükümetleri parasal genişlemenin - veya basit bir ifadeyle, para basmanın - muazzam bir programını başlattılar. Buna ek olarak, merkez bankası faiz oranlarını 2008 Aralık ayında yüzde 0,25'e düşürdü. Bu, Business Insider'a göre, faizin 5000 yıllık tarihinin en düşük seviyesiydi. 

Ancak, sisteme pompalanan fazladan para reel ekonomiye yatırılmadı. Eğer sistemde aşırı kapasite varsa, o zaman paranızı niçin üretim artışına yatırasınız? Gerçekten de, krizden sonra, kapasite kullanımı - tüm üretken güçlerin tam olarak kullanılması halinde üretilebilecek potansiyel üretime karşı fiili üretimin oranı - Ocak 2008'de yüzde 81 iken, Haziran 2009'da yüzde 67'ye düştü. Ek olarak, AB ve ABD'de 2008'den itibaren topluca yatırım oranları, en azından 60'lardan beri en düşük seviyeye, GSYİH'nın yüzde 20'sinin altına düştü. Açıkçası yatırım üretken pazarlara yönlendirilmedi çünkü ekonominin zayıf hali bu alanlarda daha az kar elde edebilme anlamına geliyordu.

SPEKÜLASYON SEFAHATI

Bunun yerine, bu para akışı spekülatif ticarete yöneldi ve bu da ekonominin çeşitli alanlarında birtakım balonların oluşmasına yol açtı. Bunlardan birisi borsa idi. Örneğin, Dow Jones 2008'de 15,015.98 idi. Bu, Şubat 2009'da 8.341,32'nin altına düştü ama nicel genişleme[parasal] ile birlikte bu rakam Ocak 2018'de son 100 yılın en yükseği olan 26.437,03'e yükseldi. Bu para aynı zamanda gayri menkule yöneldi ve pek çok şehirde konut balonları oluştu. Örneğin, Londra'da bir evin ortalama fiyatı 2009 yılında 250.000 £ civarındaydı. Ancak, Ocak 2018'de bu yaklaşık 479.000  £'a fırladı. Tüm bunlar üretim ve ücretlerde gerçek bir artış olmadan oldu.

President of Argentina Mauricio Macri Vice President of the United States Michael R. Pence in Buenos Aires 15 August 2017 White House
Gevşek para politikaları Arjantin'i spekülasyon üreme merkezi yaptı. Fotoğraf / Beyaz Saray

Bu paranın kullanıldığı bir başka alan, "carry trade" denilen şeydi[düşük maliyetli para ile borçlanıp bu tutarı getirisi yüksek paralara yatırmak]. Bu Arjantin'de kesinlikle görülüyordu. 2017 yılının Haziran ayında Arjantin devleti, 100 yıl vadeli 2.75 milyar dolarlık bir tahvil ihraç edebiliyorken, 2016 yılında da doğrudan yabancı yatırım GSYİH'nın yüzde 16,2'sine ulaştı. Arjantin ve diğer sözde yükselen piyasalar gibi ülkeler, krizden kaçınmak için yabancı yatırımların akışına bağımlı hale geldiler.

Sistem etrafında çok fazla kolay kredi dolaşımı anlamına gelen ABD'nin gevşek para politikası ile birlikte bu mümkün oldu. Esasen kolay kredi demek, kapitalistlerin bakış açısından, gerçekte spekülasyon kullanımı için borçlanmama kötü iş yapma anlamına gelir. Bu arada Arjantin'deki Marcri yönetimi gibi hükümetler de ucuz uluslararası krediye bağımlı hale geldiler. Arjantin'in 2015 yılındaki bütçe açığı GSYİH'nın yüzde 5,4'ünü oluşturdu ve Arjantin'deki GSYİH yüzdesi olarak dış borç 2013'de yüzde 25.5'ten 2017'de yüzde 36,7'ye yükseldi. 

KREDİ VE KOLAY KAZANILAN KÜRESEL EKONOMİ PARASI KESİLDİ

Ancak, ucuz kredi kullanılabilirliği asla sonsuza kadar sürmeyecekti ve Ekim 2014'te Amerikan Merkez Bankası, parasal genişlemeyi durduracağını açıkladı. Bu mali sıkılaştırmaya ek olarak, ABD merkez bankası 2017'de üç kez faiz oranlarını artırdı ve daha sonra  Mart 2018'de yüzde 1,75'e kadar arttırdı. Bunlar hala tarihsel olarak düşük oranlar, ancak “aşırı ısınma” tehlikesini yansıtırlar, yani bu tür gevşek para politikaları tarafından yaratılan kontrol edilemeyen balonun patlaması. 

Bu, Arjantin’in “riskli bahsini" spekülatörler için çok daha az çekici bir görünüme çevirdi. Aynı zamanda, bu politikalar, Arjantin devletinin dış borçlarını geri ödemesini çok daha zorlaştıran doların güçlenmesine yol açtı. Bu yüzden Arjantin peso'sunun ABD doları lehine geniş çapta satışını gördük. 2018'in ilk dört ayında peso yüzde 10 düştü ve bu felaket düşüş Arjantin merkez bankasının elini zorlaştırdı. Bu yüzden Arjantin peso'sunun ABD doları lehine geniş çapta satışını gördük. 2018'in ilk dört ayında peso yüzde 10 düştü ve bu felaket düşüş Arjantin merkez bankasını zora soktu.  Faiz oranlarını düşürdükten ve enflasyon hedeflerini gevşetmeye başladıktan dört ay sonra - bir miktar büyümeyi teşvik etmek ve denemek için bir hamle- merkez bankası çok geçmeden faiz oranını Nisan 2018'de yüzde 30,25'e yükseltti. Bununla birlikte, müdahaleye rağmen, peso düşmeye devam etti, ki bu da iki faiz artışına daha zorladı: bir hafta sonra yüzde 33,25'e ve bundan sonraki gün de yüzde 40'a kadar! Buna ilaveten, merkez bankası peso'nun düşüşünü önlemek için çaresiz bir girişimle bir aydan az bir zaman içinde 6 milyar dolar piyasaya sürdü. Buna rağmen peso değer kaybetmeyi sürdürdü.

Krizin gerçekten temsil ettiği şey, söz konusu tedbirlerle yapay olarak ayakta tutulan Arjantin kapitalizminin derin organik krizidir. Büyük kapitalistler şimdi, Macri hükümetinin bunu altyapıya ve modern sanayiye yatırım yaparak değil, işçi sınıfının sömürüsünü artırarak ele almasını talep ediyorlar. Örneğin, Hukuk ve Genel Yönetimde strateji uzmanı olan Simon Quijano-Evans, “durumu dengelemek için maliye politikasında radikal bir sıkılaştırma yapılması ve enflasyonla mücadele için ücret artışlarının kesilmesini” talep etti.

Bu, yatırımcılar arasında güven eksikliği bağlamında Macri'nin destek için Uluslararası Para Fonu'na (IMF) dönmesiydi. IMF Başkanı Christine Lagarde, "toplumun en korunmasızlarını korudukları" güvencesi vererek, reform çabalarının hızını ayarlamada toplumsal mutabakatı sürdürmek ve inşa etmek için gerekli olan bilince sahip Macri hükümetine övgüsünde" coşuyordu.

İŞÇİ SINIFINA SALDIRAN KARŞI-REFORMLAR

Bu tür kelimeler Arjantin işçi sınıfı için beklenmedik gelişmeler olarak buyur edecek. Birkaçını saymak gerekirse, Macri emekli aylıklarında çoktan 5.6 milyar dolar kesinti yaptı; kurumsal vergisini yüzde 35'ten yüzde 25'e indirdi; emeklilik yaşını kadın ve erkekler için 70'e çıkardı(kadınlarda 60 ve erkeklerde 65 idi); 2017'de bazı bölgelerde elektrik ve benzin fiyatlarındaki yüzde 300 artışı takiben mazot subvansiyonlarını düşürdü ve kamu sektöründe çok sayıda insanı defetti.

Ancak bu, egemen sınıf için yeterli değildir. Gerçekten de, Macri'nin programı, karşı-reformların "yavaş seyri" yüzünden "aşamalı reformdan yana olan kimse" olarak etiketlendi. Dahası, Lagarde'nin söylediği gibi, gerçekte IMF, “kamu harcamalarında azalma” ve krizden önce “kamu istihdamının azaltılması”nın yanı sıra “üretkenliği arttırmak” için özelleştirme talebinde bulundu. 

Bu nedenle, Arjantinli işçilerin IMF'nin ne anlama geldiğini çok iyi bilmeleri şaşırtıcı değildir. Santiago Suarez, 9 Mayıs'ta Buenos Aires'te kemer sıkmaya ve Buenos Aires'teki IMF'ye karşı kızgın bir protesto gösterisi sırasında yaptığı açıklamada, “Macri çok iyi olmasa da onlar daha kötü adamlar,” dedi. Bir diğeri Arjantin’in “yine bir sömürge” haline geldiğini haykırdı. IMF, Arjantin'de kirli bir kelimedir. İşsizlik oranının yüzde 20'ye kadar varan oranlarda artmasına, bankalarda borçlanmaya, milyonlarca yoksulluğa neden olmasına ve peso'nun yaklaşık yüzde 70 değer kaybetmesine neden olan 2001 krizinin haklı olarak suçlusu Fon'un müdahalesi olarak görülüyor. Bu, son zamanlarda yapılan bir anketin neden Arjantinli halkın dörtte üçünün Fondan para almaya karşı olduğunu gösterdiğini açıklıyor. 

Macri’nin karşı-reformları zaten birçok işçi sınıfı mensup kişiyi ve gençleri radikalleştirdi ve tempoyu yükseltecek bir zorlama bu süreci daha da hızlandıracaktır. İşçi sınıfı bir bütün olarak kendi deneyimlerinden öğrenir ve Macri, "normalleşme" doğrultusunda kademeli olarak Arjantin'de reform yapma vaadiyle iktidara geldikten sonra, Arjantinliler yaşam standartlarının düşmesi ve yeniden nefret edilen IMF'ye dönüşle sadece krizi elde ettiler. Bu, Macri güven raytinglerinin dibe vurduğu anlamına geliyor: Aralık'ta yüzde 63'ten yüzde 40'a düştü.

ARJANTİN VE DÜNYA EKONOMİSİNİN KRİZİ

Dahası, bu sadece daha akıllı liderlik tarafından düzeltilebilecek bir sorun değildir. Gerçek şu ki, ekonomideki zayıf canlanma sonuna geliyor ve Arjantin kapitalizminin altında yatan tüm çelişkiler su yüzüne çıkıyor. Bunlar 2008 krizi sırasında var olan çelişkilerdir, fakat egemen sınıfın izlediği gevşek para politikasıyla üstü örtülmüştür. Fakat sisteme pompaladıkları ilave krediler kaçınılmaz sonu sadece erteledi ve daha da kötüleştirdi. Arjantin bir krize doğru ilerliyor, soru bunun bedelini kimin ödeyeceğidir; egemen sınıf mı yoksa işçi sınıfı mı? Macri, “kademeciliğini” terketmek için büyük bir baskı altında bulunuyor ve yönetici sınıfı kurtarmak için işçi sınıfına yönelik saldırılarını hızlandırıyor. Fakat bütün bunlar, önümüzdeki dönemde sınıf mücadelesinin muazzam bir şekilde patlamasına sahne olacaktır.

subte represion
Resim: Lucha de Clases

Arjantin'in son tecrübesi, benzersiz değil, aynı zamanda küresel bir sürecin bir parçasıdır. Citi Araştırma'da bir analist olan David Lublin, "doların değer artışının bulaşıcı hastalık gibi gerçeğe dönüşmede bir tetikleyici olabileceğini," belirtti. Dolar yükselmeye devam ederken, bu durum gelişmekte olan piyasalar gibi zayıf ekonomiler üzerindeki baskıları da artırıyor. 21 Mayıs Pazartesi günü dolar, Türk lirası karşısında yüzde 1,3, Güney Afrika randına karşı yüzde 0,7 arttı. Aynı süreç daha az ölçüde olsa da Brezilya, Rusya ve daha birçok ülkede görülebilir. Türkiye, Hindistan ve Endonezya gibi ülkeler, güçlü bir dolar ve yükselen batılı faiz oranları karşısında son derece kırılgan durumdalar. Fakat bu ülkeler çözülmemiş çelişkilerle dolu bir dünya ekonomisindeki en zayıf bağlar. 2008 çöküşüne neden olan faktörlerin hiçbiri çözülmedi, aksine, ani çöküşü önlemek için sisteme pompalanan trilyonlarca dolar, Euro ve Renminbi tarafından daha da şiddetlendirildi. Bu zayıf bağların herhangi birinde gerçekleşecek derin bir kriz, yeni krizler dönemini ve dünya çapında sınıf mücadelelerini başlatarak tüm dünya ekonomisini yıkıma götürebilir.

*www.marxist.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 
ÖZGÜRLÜK
 

GREVİN DOĞUŞU

 
 
DERMOT FEENAN
 
 
Greve neden "grev" denir? Cevap 250 yıl önceye, işçi sınıfının doğum sancılarına kadar uzanıyor.
 
Wikimedia Commons
 
Tam iki yüz elli yıl önce bu ay toplu iş durdurmayı tanımlamak için "grev" sözcüğünün kullanımı İngiliz diline giriş yaptı. Denizciler ve kömür işçileri öncülüğünde 1768 Londra Grevleri sırasında ilk olarak ortaya çıktı. Kelime, "indirme"[strike] eyleminden ya da gemilerin üst yelkenlerini, onları hareketsiz kılmak için kaldırmadan kaynaklanıyor. O zamandan bu yana "grev!", 1768'de Londra rıhtımlarından 2018'de Batı Virginia hükümet binasına kadar işçi mücadelelerini müjdeleyen ikonik bir kelime oldu.
 
Tabii ki, işçilerin protesto için toplu olarak iş bırakmaları bir ilk değildi. Esasen, 1768 londra Grevleri öncesinde, kuzeydoğu İngiltere'de Tyne and Wear'lı mavnacılar ("kömür mavnaları"nı ya da sahilden gemilere kömür taşıyan tekneleri işletenler), John Stevenson'un yazdığı gibi, "sendikanın en ilkel biçimde ilk örgütlenmesi arasında" olarak kabul edilen kolektif ajitasyonu 17. yüzyılın ortalarından beri çok etkili şekilde kullanmışlardır. 1762 yılının Aralık ayında kuzeybatı İngiltere'de Liverpool'daki denizciler ücret artışı talebiyle iş bıraktılar. Ve 1765'te İngiltere'nin kuzeyi boyunca kömür madencileri sürekli iş durdurmaya kalkıştılar. 1768 yılının Nisan ayında, Sunderland'da bulunan denizciler, seren direklerini aşağıya indirerek(böylece yelkenleri "indirerek") gemilerin limanı terk etmelerini engellediler. Sonuçta, gemilerin sahipleri ve efendileri denizcilerin maaş artışı taleplerini kabul etti. Mayıs ayında Thames nehrindeki denizciler bu eylemleri tekrarladılar. Kuzeydoğudaki taktiklerin haberleri Londra'nın kömür işçilerine ulaştı ve bir kelime[grev(strike)] bir hareketle birlikte doğdu.
 
KÖMÜR İŞÇİLERİ
 
On sekizinci yüzyılda Londra'nın hızlı bir şekilde büyümesi, kömür gemileriyle kuzeydoğu İngiltere'nin madenlerinden temin edilen devasa miktarda kömür gerektirdi. Kömür, Thames'ın kuzey kıyısındaki Wapping ve Shadwell'deki kömür işçileri tarafından boşaltılıyordu. "Girişimciler", kömürcüleri kiralayan ve onlara parça başına ödeme yapan komisyoncular tarafından kontrol edilen zorlu, pis bir işti. Birçok yerel han ve tavernanın sahibi olan girişimciler, bir ödeme aracı olan kömür fıçısı ya da "çuvalı"nın yanı sıra yiyecek ve içecek gibi şeylerle de ayni ödeme yapıyorlardı. Kömür atma susatıcı bir işti ve o zamanlar suyun içilebilir olmaması nedeniyle işçiler biraya dönmüşlerdi. Han ve tavernaların bölgede yemek yiyip içebilecekleri tek elverişli yerler olduğu göz önünde bulundurulduğunda, girişimciler kömür işçilerin nafakaları üzerinde kayda değer bir kontrol sağlamışlardı.
 
Kömür işçilerinin çoğu İrlandalıydı. Bazıları, 1762–63'te İrlanda'nın güneyindeki ilk toprak gerginliği dalgası sonrasında göç etmişti. Bazıları, kiracı çiftçilerin çıkarlarını savunmak için şiddet içeren taktikler kullanan gizili bir örgüte mensup Beyaz Çocuklar'dı, fakat, David Featherstone'un gözlemlediği gibi, bazı İrlandalı göçmenlerin onların taktiklerini basitçe taklit etmeleri aynı ölçüde mümkündür. Kömür işçileri doklarda on altı veya daha fazla gruplar halinde birlikte çalışıyorlardı. Kolektif örgütlenmenin ayırt edici tüm özellikleri zaten mevcuttu.
 
1758'de işleri için gerekli olan kömürcü kürekleri üzerindeki girişimcilerin tekelini kırmak için Parlamentoya başarılı şekilde dilekçe verdiler. Önceden, girişimciler bu küreklerin imalatını kontrol ediyorlardı ve onları işçilere fahiş oranlarla kiralıyorlardı. Öte yandan, 1758 yılında yürürlüğe giren ücret yasası çok çabuk geçiştirildi. Yasaların uygulanmasından sorumlu olan yerel meclis üyesi, Jamaika'da köle iş gücü tarafından işlenen önemli şeker plantasyonlarının sahibi olan William Beckford'dı. İşçilerin lehine müdahale etmekte isteksiz olan yeni bırakınız yapsınlar kapitalist sınıfını temsil ediyordu. 
 
Londra'nın Doğu Yakasında ticaret ve hafif imalattaki büyüme, bu gibi çatışmaların her yerde kabardığı anlamı taşıyordu. 1765'deki Spitalfields isyanında, ipek dokuma endüstrisinde sıkıntılı bir dönem sırasında dokumacılar ücretlerinin geçim seviyesinin altına düşmemesini talep etmek için örgütlenmişlerdi. Yasadışı ve resmi olmayan bir erken sendikalizm şeklini uyguluyorlardı. 1765'te Fransa'dan ipek ithalatını protesto ettiler. 1767'de isyan etmeye devam ettiler. 1768'de, yiyecek sıkıntısı Londra çapında daha fazla isyan çıkardı. O Nisan'da kömür işçileri, bir takım grev kırıcı işçileri yaralayarak gemilere çıktılar. 
 
Karada protestolar, han ve tavernalarını grev kırıcıları işe almak için üs olarak kullanan girişimcilere odaklandı. Kömür işçileri ayrıca, kömür tüccarlarının ve girişimcilerinin işi başkalarına devretmesini engellemeye yardım etmesi için yerel bir sulh yargıcı olan Ralph Hodgso'un yardımına başvurdular. Hodgson, gemi kaptanlarının kömür işçileri kiralama konusunda bilgi alabileceği işe alma kabul odası kurdu. Girişimciler dışarıdan iş gücü getirerek karşılık verdiler. Nisan'da kömür işçileri ateşli silahlarla John Green'in Atlıkarınca Tavernası'nı bastılar. Bir kömür işçisi ve bir ayakkabıcı öldürüldü. Ertesi gün Green, birkaç saldırganın öldürüldüğü yeni bir saldırıya uğradı. Yedi kömür işçisi tutuklandı, mahkum edildi ve asıldı. 
 
Bununla birlikte kömür işçileri daha iyi ücretler için faaliyet yürütmeye devam ettiler. Mayıs'ın başlarında ücret artışına ilişkin yazılı güvence alıncaya kadar işi durdurdular. Hatta Doğu Yakası sokaklarından varlıklı Batı Yakası'na kömür vagonlarını taşıyan atları alıp götürdüler, böylece endüstrinin tedarik zincirini bozdular. O ay kömürcülerin protestoları Londralı denizcilere sıçradı.
 
DENİZCİLER
 
1763 yılında sona eren Yedi Yıl Savaşı'nın ardından, denizciler için iş azdı ve benzer iş için yapılan ödeme gemi sahibine bağlı olarak değişiyordu. Mayıs 1768'e gelindiğinde Londra'daki denizciler gemiler arasında ödemeleri gözden geçirdiler ve eşitsizlikleri kaydettiler. Sadece yelkenleri "indirmek"le değil aynı zamanda ürettikleri mamüllerle artık geçimlerini sağlayamayan fırıncıları ve kasapları geçerek ellerinde davul ve bayraklarla yürüyerek ücret artışlarını kazanan Sunderland'daki denizcileri hatırladılar. Toplu ajitasyon örnek gösterildi. Kısa süre sonra Londralı denizciler, camadanları sökerek ya da gemielerin yelkenlerini "indirerek," ücret artışına kadar hiç kimse denize açılmayacak diye tehdit ederek zorla gemilere çıktılar.
 
Denizciler, ücret artışı için Parlamento ve Lord Mayor'a dilekçe verdi. 11 Mayıs'a gelindiğinde, Westminster'a doğru yürümek için on dört bin denizci sıralandı. Walter Shelton'un bildirdiği gibi, "kayıkçılar, mavnacılar, ballastçılar, kırma taşişçileri, kömür işçileri görevlerini bırakmaya ve ücretleri karara bağlanana kadar işe gitmemeye" çağrıldılar. Mayıs ayının ikinci haftasının başlamasıyla birlikte, kömür işçileriyle dolu birkaç gemi ve denizciler Parlamentoyu geçtiler, Parlamento Binalarının batısında karaya çıktılar ve Stepney Çayırları'na ulaşıp "şaşılacak" sayıda diğer kömür işçileri ve denizciler ile birleştiklerinde devam ettikçe daha çok işçi toplayarak doğuya geriye batıya doğru birkaç mil yürüdükçe rıhtımlardaki diğer işçileri de onlara katılmaya zorladılar. Birkaç hafta içinde Thames'taki tüm ticaret -Britanya ticaretinin neredeyse üçte birini elinde tutan İmparatorluğun denizcilik atardamarı- durma noktasına geldi. Kayıkçılar ve arabacılar gibi diğer işçiler de greve katıldılar ya da grevlere işaret ettiler.
 
TİCARETE VE TAHTA KARŞI
 
Ancak, girişimciler Tyneside'dan grev kırıcılar getirmeye, böylece kömür işçileri ve denizciler arasındaki ittifakı bozmaya devam ettiler. Mayıs ayı başlarında, denizcilerin bir ücret artışı talebi reddedildi. Hükümet rıhtım boyunca donanma gemilerini konuşlandırdı. Çatışma tırmandı. Grev kırıcı işçiler gemileri boşaltmaya başlarken, bir isyan patlak verdi ve bir denizci ölümcül şekilde yaralandı. Karşılık çok şiddetli oldu.
 
Denizci'nin öldürülmesi ile ilgili dokuz kömür işçisi suçlandı. İki tanesi geleneksel idam alanı olan Tyburn'de asıldı. Diğer altısı, kömür işçilerinin yaşadığı ve çalıştığı yere yakın olan Sun Tavern Fields'de asıldı. Yüzlerce polis ve askerin konuşlandırılmasıyla birlikte elli bin insan eşlik etti. Askerler eylül ayına kadar bölgede tutuldu. İdamlar kömür işçilerinin kararını değiştirdi, fakat ticaret ve Tahta karşı örnek oluşturan temel direniş unutulmadı ve gelecek protestoları besledi.
 
BÜYÜK MİRAS
 
Thames'deki tüm gemileri durduran denizcilerden günler sonra, aynı tür işçilerin -bu olayda şapkacılar- ücret için "grev" yaptıklarına dair basılı bir kayıtla karşılaştık (St James’s Chronicle and The British Evening-Post, May 7-10, 1768). Tyneside denizcileri için daha yüksek ücret sağlayan yelkenleri "indirme" için kullanılan teknik terimin rıhtımlardan kıyıya ve sonra benzer yüksek gıda fiyatlarından giderek daha fazla acı çeken Londra'nın emekçi halkı arasında hızlı bir şekilde yayılması olasıydı.1768 ilkbaharında. 1768 ilkbaharında, işçi sınıfı çalkantısının yeni bir terimi türetilmiş gibi görünüyordu.
 
Denizcilerin grevleri, Atlantik'in her iki tarafında, diğer çalışanlara ilham vererek, artan sıklıkta gerçekleşecektir. 1775'te tersane işçileri İngiltere'deki en büyük deniz tersane olan Portsmouth'da greve gittiler. Amerika Birleşik Devletleri'nde, Philadelphia'daki Journeymen Cordwainers Federal Topluluğu, ayakkabıcıların ücretlerini korumayı amaçlayan düzenli "grevlere" sahipti. On dokuzuncu yüzyılın başlarında eylemleri Amerika'da "grev yapma" fiilinin ilk kullanımı olduğuna inanılan şey ile sonuçlandı.
 
Londra’daki grevlerde, kömür işçileri ve grev kırıcı denizciler arasındaki şiddetli çatışmalara rağmen, tüm işçiler “benzeri görülmemiş bir dayanışma gösterdiler”. Grev, birbirini anlayan işçi sınıfı kabarışının potansiyelinde açık bir gelişmeyi temsil etti. Ne yazık ki, hala protestolarda bulunan kömür işçilerini zor durumda bırakarak, ücret artışı elde eden denizciler işe geri döndüklerinde bu potansiyel sönmüştü. 
 
İngiltere Hanoverian'da aşırı derecede birleşme olgusu yeni idi. George III giderek gerici hale dönüştükçe ve aristokrasi, yeni mülklenen toprak sahipleri ve tüccarlar halkın çoğunluğun ihtiyaçlarını göz ardı ederek Parlamento'ya hükmettikçe de sıklık kazandı.
 
Buna karşılık, egemen sınıf, Londra'nın yoksullarını uyumlu bir endüstriyel işçi sınıfına dönüştürmek için gösterişli infazlar, isyancılara karşı yasal zulüm ve askeri baskılar uyguladı. Coplu ve atlı polisin grevci madencilere saldırdığı 1980'lerin sonlarında İngiltere'deki Orgreave Çatışması'nda apaçık olan gibi bu araçlar asla gerçekten terk edilmedi.
 
1768 Londra Grevleri bugün hala emek mücadelesi saflarında yankılanır. Ancak, bilinmesi gereken grevlerin benzersiz yönleri vardı. Bunlar arasında İrlandalı kömür işçilerinin oynadığı önemli bir rol var. İmparatorluğun ana atardamarında direnişin kolektif eylemini sergilemek için İrlanda'da Beyaz Çocuklar'ın ajitasyonundan yararlandılar. Bu direniş, varoluşsal Taht endişelerini kışkırtarak daha büyük güçlerle birleşti. Büyüyen ticari menfaatler, yüzyılın ilk yarısındaki İngiltere Kralı II. James yanlısı isyanlar ve Yeni Dünya'da filizlenen cumhuriyetçi düşünceler, özellikle de egemen sınıfa karşı tehdit edici görünmesini sağlayan kömür işçileri mücadeleleriyle bir noktada buluştu. Sonuç, politik farklılığın kararlı bir şekilde bastırılması ve potansiyel olarak devingen ve asi işçilerin yeni ve giderek büyüyen nüfuslarını disipline edilmesiydi.
 
Grev, koordine edilmiş liderliğin derin sonuçlara yol açtığı 120 yıl sonraki 1889 Londra Liman Grevi'ne kadar görülmedi.Ben Tillett ve John Burns gibi örgütçülerin öncülük ettiği grev Britanya'daki sendikacılığın tarihinde bir dönüm noktası oldu. Yeni bir sendika yoluyla topu kolektif iş durdurmayı bir araya topladılar ve net bir hedefi kışkırttılar: "marsığa dönmüş" liman işçilerinin ücreti.
 
Londra Liman Grevi'nin başarısı özellikle vasıfsız işçilere kendilerini organize etmeleri ve ülke çapında ortak hareket etmeleri için yeni bir güven sağladı.Bu şekilde, 1889 grevi İngiliz işçi hareketinin yükselişinde önemli bir rol oynadı. Ancak, 1768'deki kömür işçileri ve denizciler öncüydüler. "Grev" savaşmak için sendika aktivistlerine çağrıya dönüşmeden önce ve işçi sınıfı dayanışması, E.P. Thompson'un belirttiği gibi, tanımlanabilir bir işçi sınıfına dönüşmeden önce, bu on sekizinci yüzyıl işçileri işçi sınıfı tarihine damga vurdular.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

SEVR DEVRİMİNİ HATIRLAMA

 
 
JONATHAN NEALE
 
 
Kırk yıl önce komünistler ülkeye modernleşme ve toplumsal ilerleme getirmeyi umarak Afganistan'ın yönetimini ele geçirdiler. Kapsamlı reformları başarısız olmaya mahkum muydu?
 
Afganistan, Kabil'de Sevr Devrimi'nden sonraki gün. Cleric77 / Wikimedia
 
Kırk yıl önce, 28 Nisan 1978'de, Komünistler Afganistan'da bir devrim yaptılar. Arkadaşım Tahir Alemi onlardan biriydi. İyi bir adamdı, nazik ve kibardı ve dünyayı değiştirmek istedi.
 
Tahir, Kabil Üniversitesi'nde Peştuca edebiyatında öğretim görevlisiydi. Uzun bir yol kat etti. Babası Pakistan sınırı yakınındaki Nangrahar köyünde yaşayan basit bir köylüydü. Aile kendi toprağında çalışıyordu ve bir marabaları vardı, bu yüzden çoğu kişiden daha fazla en iyisi için çabalıyorlardı. Tahir üniversiteye başladı ve işe girdi, kendi saf zekasıyla. Babasını, kardeşlerini ve annesini çok seviyordu. Ancak babasının değerlerine karşı çıkmak zorunda kaldı. 
 
1970'lerde Afganistan feodal bir ülkeydi. Güç şehirli işadamlarının değil kırsal alanlarda yaşayan büyük toprak ağalarının ayakları altında serili idi. Bazen bir köyde iki büyük ağa olurdu, bazen bir ve bazı yerlerde tek bir kişi birkaç köye hakim olurdu. Tahir'in babası gibi, tek marabası olan çok sayıda orta halli köylü vardı ama yine de kendi topraklarında çalışıyorlardı. 
 
Köylülerin altında hasat ettikleri mahsülün üçte birini saklamalarına izin verilen marabalar vardı, belki de nüfusun yarısıydı. Tahir'in köyünde bu oran beşte bir idi çünkü toprak daha verimliydi. Her yerde, marabalara, işçilere ve çobanlara iki tane yetişkinler ve iki tane de her bir iki çocuk için olmak üzere tandır ekmeği satın almaya yetecek para ödenirdi.  Bu yetişkin başına 2.000 ve çocuk başına 1.300 kalori idi. Başka yiyeceklere paraları yetmezdi. 
 
1970'lerin başında Afganistan'da bir antropolog idim. Yakın ilişki kurduğum insanlar koyun güden göçebeler idi, fakat zor günler geçirmişlerdi. Fakir Afganlar için yaşam standartları oldukça tipikti. Kadınların yaşamları boyunca iki tane elbisesi vardı, biri ergenliğe geldiğinde ve bir diğeri de evlendiklerinde. Sıradan bir ailenin çay için tek bir küçük fincanı vardı. Peygamber Bayramı'nda yılda bir kez büyük bir heyecanla et yerlerdi. Ekmeğe katık etmek için topladıkları yeşillikleri ve yoncaları kaynatarak çorba yaparlardı. Otuz üç haneli köyün en zengin üç ailesinden ikisi bana ve eşime misafirperverlik göstermede yarış etmişlerdi. Bir ev bu özel günde bana bir yumurta haşlamıştı. Bir diğeri bana küçük patatesli yahni vermişti. Başka kimseye yoktu.
 
Mohammad Zaher Khan'ın askeri üniformalı stüdyo fotoğrafı.
Haji Amin Qodrat, Kabil / Vikipedi
 
Toprak sahibine mahsulün üçte ikisi ile beşte dördünün verilmesi - böyle ölçekte bir sömürü zalimliği ve şiddeti icap ettirdi. Bunların çoğu, hükümet tarafından desteklenen yerel ağalardan ve onların muhafızlarından ve haydutlarından geldi. Kabil'deki kral, Muhammed Zahir Şah ve ailesi, her bölgede tek bir toprak ağasına ayrıcalık tanıyarak iktidarlarını inşa ettiler ve onun üzerinden hüküm sürdüler. "Ara sıra tiranlığımız olur," demişti tahir bir keresinde bana. "Sonra gelirler ve seni ve tüm aileni öldürürler. Şimdi demokrasimiz var. Sadece sen varsın ve sadece senin gözlerini çıkarırlar." Bir şakaydı. Gülmüştük.
 
Afganistan fakir bir ülkeydi, çoğunlukla kurak, çöl ve dağlarla kaplı. Hükümet, büyük ağalara ya da küçük köylülere vergi koymakta güçsüz idi. Bunun yerine sınırlı gümrük vergilerine ağırlık veriyorlardı. 1842'den bu yana, farklı Afgan hükümetleri, genellikle İngilizlerden gelen bir tür yabancı desteğe yaslanıyorlardı. 1950'lerden itibaren Afganistan "gelişim"e haiz oldu. Soğuk Savaşın bir parçası olarak, Rus ve Amerikan yardımları sivil bütçenin yaklaşık yüzde 80'ini ve askeri bütçenin çoğunu karşıladı. Ruslar üçte ikisini, Amerikalılar üçte birini ödediler. Çok az sanayi ya da ekonomik gelişme vardı. Yardım parası orduya, okullara ve kamu hizmetlerine gitti. Artık Kabil Üniversitesi'nde birkaç bin ve okullarda yüz binlerce öğrenci vardı. Toprak ağalarının eski yönetici sınıfı çok küçüktü ve öğretmen ve memur sağlamalarının yolu yoktu. Yeni eğitimliler, Tahir gibi orta halli köylü çocukları idi. Aileleri ve dede-nineleri toprak ağalarından ve hükümetten oldukça nefret ediyorlardı ve yeni eğitimliler de onlardan nefret ediyordu.
 
Bu genç öğretmenler gelişmiş, modern Afganistan'ın hayalini kurdular. Bir seferinde, Helman Bölgesi'nden aşağıya doğru Tahir ve ben birkaç düzine lise öğrencisi tarafından düzenlenen bir gösteriyi izleyen sessiz seyirciler kalabalığına katılmıştık. Öğrenciler sloganlarını haykırmak için sırayla kürsüye çıkıyorlardı: "Kağanlara Ölüm!" Kağan toprak ağalarının yerel adıydı. Çocukların sloganı soyut değildi. Politik programları bölgelerindeki bu adamları öldürmek oldu.
 
“Amerika'da böyle şeyler var mı?” diye sordu Tahir bana.
 
Olduğunu ve bazılarının parçası olduğumu söyledim. Kabil'de yeni seçilmiş parlamentonun dışında öğrencilerin gösteri yaptığı ve üç göstericinin vurularak öldürüldüğü 1965'teki Üçüncü Akrab'ı anlattı bana. Oradaymış. 
 
Çoğunluğu Tahir gibi öğretmen olan bu yeni şehirli sınıfın genç erkek ve kadınları, tamamen İslamcı ya da Komünist partilere yöneliyordu. Kardeşlik İslamcılar idi. Onlar, Tahir gibi aynı sınıftan üniversite eğitimli kişilerdi ve içlerinden genç aktivistler Ruslara karşı direnişin liderleri olacaktı. Komünistler ikiye ayrıldılar. Parcham (Bayrak) daha eğitimli, kentsel ve ılımlıydı. Khalk (Halk) daha az eğitimliydi, daha çok kırsal ailelerden geliyorlardı, Pashtun'lardan oluşuyordu. Tahir Parcham'a katıldı. 1973'te Komünistler Kardeşlik'ten daha hızlı büyüdü. 
 
Köyde babasının kabul odasında Tahir'le oturdum ve Nagrahar civarındaki köylere yürüdük ve otobüsle gittik. Tahir, saha çalışmamın ilk dönemlerinde üniversite tarafından "meslektaşım" olması için seçildi. Ona, bir işçinin kazandığının üç katı olan aylık maaş 1500'ü dört kere ödedim. Dili hala öğrenme aşamasındaydım ve benim için çeviri yapıyordu. Ayrıca gizli polis için benimle ilgili rapor tutuyordu. İkimiz de bunu biliyorduk ama bundan bahsetmezdik. 
 
Tahir'in evliliği ayarlanmıştı. Karısı hiç okula gitmemişti. Onunla konuşamayacağı çok şey vardı. Ancak ailesini memnun etmek için evlenmişti. Onun köyle olan bağını sıkı tutmak için onun için yerel bir kız seçmişlerdi ve evliliğin ilk birkaç yılında Tahir'in ailesiyle yaşadı ve Tahir imkan oldukça ziyarete geliyordu. Onunla gerçek bir ilişki kurmaya çalıştı. Yine de, şehirlerde ve köylerde bir sürü kız okula gidiyordu. Hem Parcham hem de Khalk kadın yoldaşlarla doluydu. Kadınların kurtuluşu, daha iyi bir dünya hayallerinin merkezinde yer aldı. Tahir, gelecekte bir gün karısını Kabil'e yaşamak için getirebileceğini umuyordu. Bu olduğunda, bana söz vermişti, onunla tanışabilecektim çünkü onu asla eve kapatmayacaktı.
 
1972'de iklim değişikliğinin erken etkisiyle bir kuraklık yaşandı. Kuzy kesimlerini bir kıtlık sardı. Yiyecek yardımı Amerika'dan geldi. Bölge kasabalarında, hükümet görevlileri tahıl torbalarını meydanlara yığdı. Askerler tahılı korudular ve yetkililer her zamanki fiyatın on misline sattılar. Küçük köylüler topraklarını ağalara neredeyse yok pahasına sattılar ve tahıl satın aldılar. Topraksız olanlar öylece oturdular ve ölümü beklediler. Bir Fransız gazeteci onlara neden tahıl yığınlarına hücum etmediklerini sordu. "Kralın uçakları var ve bizi bombalayacaktır," dediler. 
 
Kral ve hükümeti neredeyse tüm desteği kaybetmişti. Kralın kuzeni Muhammed Daoud, 1963'e kadar acımasız bir başbakan olmuştu. Sovyetlere daha fazla yaslandı ve kral ise Amerikalılara. Vietnam sonrasında artık ABD yardımı kesiyordu ve paranın çoğu Rusya'dan geliyordu. Daoud, Sovyet desteğiyle askeri bir darbe düzenledi. Darbe hiçbir muhalefetle karşılaşmadı. Kıtlık sonrasında hiç kimse kral için ölmeye razı değildi.
 
Darbenin asıl örgütlenme işi, çoğu Khalk kanadından olan Komünist askeri subaylar tarafından yapıldı. Öğretmenler gibi subaylar da orta halli köylü çocuklarıydı, genellikle ailelerinde eğitim alan ilk kişilerdi ve çoğu kez Sovyetler Birliği'nde eğitilmişlerdi.
 
Darbe önemli bir değişiklik getirmedi. Daoud'un retoriği solcu olsa da güç toprak ağalarında kaldı. Özellikle kasaba ve şehirlerde üniversite, liseler ve ilkokullar yoğun politik yerler haline geldiler. Bazı öğretmenler, Kardeşlik, diğerleri Khalk ve Parcham adına başkasını kendi dinine çevirmeye çalıştılar. Öğrenciler tartıştı. Parcham, Daoud’ın diktatörlüğü ile çalışmayı savundu. Khalk tam bir devrim istiyordu. 
 
Komünistler büyüyordu. 1978 yılının Nisan ayında Daoud, bir Komünist lider Mir Ekber Khyber'in öldürülmesini emretti. Komünistlerin her iki kanadı Kabil'deki cenaze töreninde büyük bir halk gösterisi için bir araya geldi. Daoud, her iki kanadın liderlerini de tutukladı ve yakında öldürüleceklerini biliyorlardı. Liderlerden biri, Amin, planlı bir darbeyi harekete geçirmeyi vaat etti. Daoud'u iktidara getiren aynı ordu ve hava subayları şimdi lideri ve ailesini öldürüyordu. Kralla birlikte olduğu gibi, hiç kimse asla Daoud için savaşmayacaktı ve Komünistler başarılı oldular. 
 
28 Nisan 1978'de Kabil'deki Sevr Devrimi'nden sonraki gün.
Cleric77 / Wikimedia
 
Komünistler devrimi ilan ettiler - buna Rusya'daki Ekim Devrimi gibi, “Büyük Nisan Devrimi” diyorlardı. Darbeyi devrime dönüştürmek için iki karar çıkardılar. Birincisi toprak reformu idi - arazi toprak ağalarından alınıp marabalara verilecekti. Birçok bölgede hükümetin toprak reformunu zorla kabul ettirmek için hiçbir aracı yoktu, fakat çıktıkları kürsü üzerinde "toprak ağalarına ölüm" diye bağırmış olan gençlerin olduğu Helmand'da yerel Komünistler arazileri almaya ve yeniden dağıtmaya başladılar. 
 
İkincisi damadın ailesi tarafından geline verilen başlık parasının kaldırılmasıydı. Bu, genelde bir hanenin iki ila beş yıllık geliri kadar tutan yüklü miktarlar idi. Daha da önemlisi, başlık parası herkesin gözünde kadının itaatinin bir işareti olarak yerini korudu.
 
Erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkiler, şu anda İslamofobik propagandadan tanıdığımız cinsiyetçi karikatür değildi. Köylerde, belki de sadece dışarıda çarşaf giymelerine izin vererek, iki yüz aileden dördü ya da beşi kadınlarını kapatıyorlardı. Çoğu yoksul hanede kadınlar erkeklerle tarlada çalışmak zorundaydı. Fakat kadınlara baskı bugün resmedildiği gibi olmasa da, diğer ülkelerde olduğu gibi yeterince gerçek idi. Komünistler bütün bunları değiştirmeye kararlıydılar. Başlık parası kararnamesi büyük ölçüde resmi olarak yürürlükte idi, ancak bazı bölgelerde kızlar açık alanda dans etmeye cesaret edebiliyorlardı.
 
Arazi ve evlilik konusundaki önlemler, yerel mollaların liderliğindeki bir isyanı ateşledi. Mollalar, Kardeşlik'in İslamcıları ile aynı değildi. onlar eğitimli insanlardı, mühendiler ve teologlar. Mollalar ise çoğunlukla yoksul köylülerdi, Farsça okuyacak kadar ve Kuran'ı Arapça okuyacak kadar okula gitmişlerdi. Seçkinler tarafından hor görüldüler. Fakat onların öncülük eden bir halk direnişi tarihleri vardı.
 
 
Afganlı kadınlar, 1927.
Wikimedia
 
Afganistan asla fethedilmemişti. İngilizler 1838-42'de ve yine 1878–1880'de istila etmişti. Her seferinde Afgan seçkin sınıfı işgalcilerin altınını aldı -kelimenin tam anlamıyla, kesede- ve karşı koymadı. Bununla birlikte, her defasında mollalar, İngilizleri süren halk cihad ayaklanmasını başlatarak kasaba ve şehirlerde vaaz verdiler. Daha sonra, 1920'lerde Kral Amanullah yönetimindeki yeni bir reform hükümeti, ülkeyi Atatürk'ün Türkiye'de ve Rıza Şah'ın İran'da yaptığı gibi “modernleştirmeye” çalıştı. Amanullah elit kadınlar için kapanmaya son vermede ve Batılı elbiseler giymeleri konusunda ısrar etti. Daha sonra, mollaların öncülüğünde bir isyanı kışkırtarak, güneydoğuda büyük toprak ağalarına ve küçük köylülere vergi koymaya çalıştı. Ardından, toplumsal bir eşkiyaya dönüşen bir işçi olan Habibullah Kabil'de bir halk ayaklanmasına öncülük etti, kral ailesi bu isyanı bastırdı ama Amanaullah'ın da sosyal deneyi sona erdi. 
 
1930'lardan sonra, Afganların İslamı rahat ve çok ortodoks olmayan bir tür olmasına rağmen, mollalar ortodoksluğun koruyucuları olmaya devam etti. Mollalar muhafazakâr bir İslam ve kadınların özgürlüğüne karşı bir muhalefeti, Britanya ve Amerika'nın Hıristiyan emperyalizmine ve Sovyetler Birliği'nin ateist emperyalizmine karşı bir muhalefetle birlikte dokudular. Çoğu Afganlılar, kadınlar ve erkekler için İslam ayrıca yaşamlarının ahlaki merkezi idi.
 
Sevr Devrimi'nden sonra, mollalar hükümete karşı direniş örgütlemeye başladılar. İngilizlere ve Amanullah'a karşı oldukları gibi, yabancı hakimiyete karşı da muhalefet çağrısında bulundular. Ayaklanma, hükümetin her zaman en zayıf olduğu dağ ve sınırlarda başladı ve vadilere ve şehirlere yayıldı. Bu direnişle karşılaşmada, Komünistler korkunç bir sorunla karşı karşıya kaldılar. Çoğunluğun desteğini almadılar, bu yüzden zalimliğe başvurdular. 
 
Sevr Devrimi genç subayların önderliğindeki bir darbeye dayanıyordu. Fakat Afganistan, çoğunlukla küçük köylü ve maraba ailelerinden gelen, ülkenin her yerinden gelen erkeklerle birlikte genç bir orduya sahipti. Bu askerler emirleri yerine getirdiler, ancak politik olarak ikna olmadılar. Kentsel ayaklanmalar olmamıştı ve toprak için köylü savaşı olmamıştı. Bu bakımdan, Sevr Devrimi az kırsal destekle yukarıdan aşağıya bir darbe ile olmuştu.
 
Komünistlerin şehirlerde gerçek desteği vardı. Daoud'un 1973'te iktidarı ele geçirmesinden önce yapılan serbest seçimlerde Kabil'de meclisteki koltukların çoğunu kazanmışlardı. Büyük şehirlerde okul çocukları, üniversite öğrencileri, memurlar ve diğerleri arasında destek vardı. Aşırı kırsal bir ülkede, bu yeterli değildi. Ateşli vaaz ve kırsal ayaklanmalarla karşı karşıya kalan yeni Komünist hükümet, askerleri yalnızca insanları tutuklamak için sevk edebiliyordu. Bu daha fazla huzursuzluğu kışkırttı ve insanlara işkence etmeye başladılar, bu da daha fazla isyana neden oldu. Sonraki yirmi ay boyunca Komünistler ve ordusu ülkenin çoğunun kontrolünü kaybetti. Aralık 1979'a gelindiğinde otuz dört eyaletten sadece üçü elde kaldı. Yirmi sekiz ilde, ordu kışlaları şehirlerin ve daha büyük şehirlerin kontrolünü sağlarken, isyancılar kırsal bölgeyi kontrol altına aldı. Üç bölgede isyancılar hatta kasabalara bile hakim oldular.
 
Bu baskı altında Komünistler şimdi acı bir şekilde üç kampa bölünmüşlerdi. Baback Karmal liderliğindeki Parcham grubu, tüm ulusal ilerici güçlerle ittifak kurmayı savundu. Pratikte bu, başlık parası ve kadınlar ile ilgili susarak ve toprak reformunu durdurarak Müslüman dindarlığın ağzını kapamak anlamına geliyordu. Bu politika, Sovyet KGB'nin ve sosyal devrim fikrini erken ve tedbirsiz olarak gören generallerin tavsiyesine uygundu. Bu yaklaşımdaki sorun, mollaların - ve Afganistan'ın geri kalanının - kanmaması idi. 
 
Khalk grubunun daha radikal militanları için, bu aynı zamanda modern Afganistan'ın ortak hayaline ve cinsiyetçiliğe son vermeye ve yoksulluğu öğütmeye bir ihanetti. Aylar içinde Parchamis'i temizlediler. Karmal gibi birkaç kişi Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği'nde sürgüne gitti. Khalk grubu kalanların çoğunu hapishaneye gönderdi. 
 
Fakat direniş baskısı şehirlerin etrafında yine de sertleşti. Khalk grubu ikiye bölündü. Yaşlı lider, çoban ve göçmenler klanından bir roman yazarı olan Taraki, direnişi bastırmak için Sovyet birliklerini davet etmekten başka bir çözüm yolu görmedi. Kabil'in hemen dışındaki bir kırsal alandan gelen genç lider Muhammed Amin, New York'taki Columbia Üniversitesi'nde eğitim gördü. O bir Afgan milliyetçiydi ve Sovyet birliklerine hiçbir koşulda göz yummayacakdı.
 
KGB, Taraki'nin Amin'i öldürmesini tavsiye etti. Taraki denedi ve başarısız oldu, çünkü Khalki radikallerinin çoğu Rus birliklerine karşıydı. Bunun yerine, Amin Taraki'yi öldürdü.
 
Kırsal direniş hala büyüyordu. Amin, Sovyetleri dengelemek için desteklerini istediği Amerikalılara ulaştı. Amerikalılar reddetti. Sovyet hükümeti, Amin’in Amerikalılarla bir ittifak kurmayı başaracağından ya da isyana kalkışmasından korkarak ona suikast yapmayı denemeye devam etti. Ülkede hiçbir Afgan Komünist onlar için bunu yapmazdı. Bu saldırı karşısında, Amin daha da fazla zulüm, tutuklama, işkence ve infazlara girişti.
 
Sovyet tankları 24 Aralık 1979'da sınırın ötesine geçti. Sevr Devrimi sona erdi. Sovyetler Amin'i vurdu ve yerine Moskova'da sürgünde olan Babrak Kamal getirildi.  Hapishaneler Khalk taraftarları ile dolmaya başladı. Komünistlerin ateist yabancıların oyuncakları olduklarına dair mollaların ve eğitimli İslamcıların söyledikleri her şeyin gerçek olduğu kanıtlanmıştı.
 
1980 baharında, güneydeki Kandahar'a ve ardından Kabil'e hızla yayılan Herat'ın batısındaki gece protestoları başladı. Komünistlerin en güçlü oldukları yer olan Kabil'de memurlar Rus işgaline karşı greve gittiler. Kabil'deki Komünistlerin ve kadın özgürlüğünün her zaman güçlü destekçileri olan kız lisesindeki öğrenciler avluda toplandılar ve işgalcilere karşı ayaklanmak için Afganlı erkeklere çağrıda bulundular.
 
Askerler Sovyet BMD hava indirme muharebe aracının üzerinde; 25 Mart 1986 ABD Savunma Bakanlığı / Wikimedia
 
Şehirlerdeki tanklar ve ülke çapında hava bombardımanına dayanan Rus işgali sekiz sene sürecekti. Yirmi milyonluk bir nüfusta, bir milyona yakın insan öldü, bir milyon kişi kol ya da bacağını kaybetti ve altı milyon kişi sürgüne gönderildi. Her şey bittiğinde ve Sovyet tankları ayrıldığında, İslamcı savaş ağaları iktidarı ele geçirdiler. Feminizm ve sosyalizm hayali ölmüştü. 
 
Politik etki, eğer Amerika'da solcular, havadan bombalama ile sekiz ila on beş milyon arasında Amerikalıyı öldürmek ve doksan milyonu sürgüne göndermek için bir işgalci ile birleşselerdi, ABD'de olacak olanın aynısıydı. Kadınların özgürlüğü hakkındaki düşünceler kirletildi.
 
Komünistlerin bazıları doğuştan zalimdir. Tahir gibi çoğu ise daha iyi bir dünya isteyen iyi insanlardır. Çoğunluğun muhalefetine karşı sosyalizmi zorla kabul ettirmeye başladıklarında kaybetmişlerdi.
 
Komünizmin veya sosyalizmin bir azınlıkla diktatörlüğe ihtiyaç duyduğu fikri, 1960'larda ve 1970'lerde radikaller arasında geniş ölçüde kabul edildi. Karmal politikasını Kabil'deki hapishanede öğrenmişti, Taraki Bombay'da öğrenmişti ve Amin New York'ta yıllar geçirmişti. Afgan Komünistleri, eğer dünyayı gerçekten değiştirmek istiyorlarsa, küresel olarak Sol'un bildiği yapılması gereken şeyi sadece yapıyordu. Onların trajedisi, şiddetli ve korkunç bir şekilde, başka yerde olanı taklit etmeleriydi.
 
Onu tanıdığımda, Tahir'in gözleri karşılaştığımız köylülerin cehaletinden ve ıstırabından bahsederken gözyaşlarıyla doluydu. Onları anladı, onları sevdi ve onları neden ikna etmenin bu kadar zor olduğunu biliyordu. Birkaç yıl önce Londra'da bir Afgan arkadaşla bira içiyordum ve onun Tahir'i tanıyıp tanımadığını sordum. evet, dedi, iyi bir insan, kibar.
 
“Bir Parchami” dedi.
 
“Evet,” “bir Parchami” dedim.
 
Arkadaşım, 1978 sonbaharında, Sovyet işgalinden hemen önce, Celalabad'da Tahir'le cezaevinde kalmıştı. O dışarı çıktı ve Tahir çıkamadı. Arkadaşımın kesin bir bilgisi yoktu ama Tahir'in infaz edildiğinden emindi.
 
Umarım yanılmıştır. Öyle olmadığını biliyorum.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

FACEBOOK SAYFAMIZ