Özgürlük

SEÇİM SONRASI DÜŞÜNCELER

 

24 Haziran seçimi sonrası yaşanılan hayal kırıklığı ve moral bozukluğu içerisinde Türkiye sosyalistlerinin acilen yüzleşmesi gereken sorular ve sorunlar:

- Neden toplumun en çok ezilenlerinin çoğunluğu(mavi yakalı işçiler, asgari ücretliler, köylüler vb.) kendilerini ekonomik olarak en çok ezen otokrat bir kişiyi iktidara taşıyorlar?*

- Niçin neo-liberal sistemin bu kadar istikrarlı bir hakimiyeti var? Niçin işçiler bu hakimiyete karşı direniş göstermiyorlar? Niçin az sayıda olan direniş de zayi olup gidiyor?

- Zengin ve fakir arasındaki uçurum gün geçtikçe insanlık tarihinde görülmediği kadar derinleşirken neden artık devrimler olmuyor? Yoksa, devrim artık mümkün değil mi?

- Saltanat kurmak isteyenlerin direnişi yok etmek istemeleri bilinmesine rağmen bu sisteme payanda olan ve koruyan güçler neler? Milliyetçilik mi? Din mi? Kimlik politikaları mı? Yoksa sistemin baştan çıkarıcılığı mı? Yoksa ezilenler mi?

- Baskı ve hüküm altına alınmış öznenin baskı ve hüküm altında olduğundan haberi mi yok? Ezilen asgari ücretli ezildiğinin farkında mı değil?

- Depresyon ve tükenişin zirve yaptığı günümüzde neden var olan sistem her defasında galebe çalıyor? 

- Ve sol ve sosyalistler???


*Örnek;

Şeker fabrikası satılan iller

Çorum:
Erdoğan: 64,56
İnce: 26,54
Yozgat:
Erdoğan: 75,49
İnce: 14,74
Turhal (Tokat):
Erdoğan: 64,56
İnce: 25,33
Ilgın (Konya):
Erdoğan: 74,22
İnce: 13,67
Kırşehir:
Erdoğan: 55,67
İnce: 28,29
Niğde:
Erdoğan: 61,61
İnce: 25,06
***
Çayı para etmediği için oy tehdidinde bulunan Rize:
Erdoğan: 76,92
İnce: 16,64
***
Hükümete tepki göstererek fındık ağaçlarını kesen Karadeniz Bölgesi:
Giresun: 
Erdoğan: 64,42
İnce: 25,64
Ordu: 
Erdoğan: 65,13
İnce: 25,96
***
Fiyatlara tepki gösteren zeytin üreticilerinin olduğu bölgeler:
Balıkesir:
Erdoğan: 47,39
İnce: 39,55
“Kayısı maliyeti kurtarmıyor” diye 2.5 milyon kayısı ağacını kesen Malatya:
Erdoğan: 69,19
 
İnce: 22,95
**Seçime ilişkin rakamlar odatv.com sitesinden alınmıştır.
ÖZGÜR DEVRİM

NE KADAR GÜZELDİ

 

 

JONAH BIRCH

 

(Ç.N.: Her şey çok güzeldi ama tüm fırsatlar heba edildi. 1968 Fransa Devrimi sanılanın aksine bir öğrenci hareketi değildir. Evet öğrenciler kıvılcımı tutuşturmuştur ama o kadardır. Türkiye'de kendilerini 68'li olarak lanse edenlerin çoğunun 68'in devrimci ruhuyla uzaktan yakından bir alakaları yoktur. Türkiye'deki "68'liler" için 68'li olma veya "68 kuşağındanım" ısrarlı vurgusu farklı bir kategori yaratma yanılsaması ve yanılgısı içinde statü arttırıcı bir böbürlenmeden başka bir şey değildir. Zaten tüm kanıtlarda bunun böyle olduğunu göstermektedir. Şu anda 68 kuşağından olduğunu söyleyen Türkiyeli eski sosyalistlerin çoğu sosyalizmi terk ederek asıllarına rücu etmişlerdir. Günümüzde 68'in ruhu büyük oranda manipüle edilerek kimliklere, cinsel özgürlüğe, feminizme, hippiliğe vb. indirgenmiştir. Bunun ise tek nedeni, tek bir şeyin üstünü örtmek ve unutturmaktır: işçi sınıfı savaşı. Oysa 68, Genel Grev idi. 68, işçilerin ne olduklarının ve güçlerinin ne olduğunun farkına varmaları idi. 68, bir işçi sınıfı devrimi idi. Dünyada o ana dek benzeri olmayan eşsiz bir işçi sınıfı hareketi idi. Ta ki ele geçen büyük fırsat heba edilene kadar... Nedenleri mi? 68'li Fransız sosyalist ve komünistlere sormak lazım! Çünkü, Alan Woods'un da belirttiği gibi, "Mayıs 1968, tarihteki en büyük devrimci genel grevdi. O zamanlar, şimdi olduğu gibi, burjuvazi ve onun savunucuları, devrimlerin ve sınıf mücadelesinin geçmişin şeyleri olduğunu düşünerek böbürleniyorlardı. Bu Sol'un çoğunu tamamen gafil avladı, çünkü hepsi Avrupa işçi sınıfını devrimci bir kuvvet olarak başarısız görmüşlerdi". Oysa devrimleri işçiler yapar. Ezilenler yapar. Ve ne acıdır ki „Komünist Partiler“ mahveder! Artık değişimin vakti geldi. Değişimin çanlarının sosyalizm için değil, sosyalistler için çalma vakti geldi. Artık geçmişin tüm zaaflarını “örgüt geleneklerini ve klişelerini“ yıkma zamanı geldi. Artık yeniden birlik olma zamanı geldi. Çünkü başka bir dünya yok! Ve o dünya koşar adım içindeki insanlıkla birlikte yok oluşa doğru gidiyor.)

Birkaç hafta süresince Fransa'da sadece bir hükümet değil aynı zamanda tüm sistemin de doğruluğu sorgulandı.
 
Fransa'daki grevler. Kaldırımlar boyunca yığılan çer çöp. Eric Koch / Anefo - Nationaal Arşivi
 
Latin Mahallesi'nde çevik kuvveti neredeyse sindiren öğrenci göstericilere hitap eden Belçikalı sosyalist Ernest Mandel, 10 Mayıs "Barikatlar Gecesi"nde Paris'teydi. Mandel konuşmasını bitirdi ve arabasına doğru geri döndü, onu alevler içinde buldu. Tepkisi? En yakın barikatın tepesine tırmandı ve olabildiğince yüksek sesle bağırdı, “Ah! Comme c’est beau! C’est la revolution!” (Ne kadar güzel! Devrim!")
 
Elbette, Mandel bir devrime bilfiil şahitlik etmiyordu ve bugün onun hikayesi akıllı araba sigorta reklamına dönüştürülebilir. Ama tuhaf neşesinde 68 Mayıs'ının ruhunu görebiliriz. Nanterre Üniversitesi'nin banliyö kampüsünden Fransa'nın her köşesine yayılan isyan, güçlü bir etkisi olacak yeni bir sol üretti. Sonuçta, Mayıs sadece öğrencilere ait değil.
 
Bugün, 1968 Fransa imgemiz, Sorbonne'daki ya da kapitalizmi, bürokrasiyi ve düzen güçlerini lanetleyen Jean-Paul Sartre gibi solcu aydınların ve öğrenci devrimcilerin işgal ettiği Odeon Tiyatrosu'ndaki toplantılar etrafında dönüyor. Situasyonistlerin yazılarından dolayı Mayıs 68'i, Beaux-Arts'ta sanat öğrencileri tarafından dev afişlere basılan kalıcı görüntüler, Paris çapında duvarlara resmedilen popüler sloganlar ile hatırlıyoruz: "Kaldırım taşlarının altında kumsal var!" "Koş yoldaş, eski dünya arkanda." "Gerçekçi ol, imkansızı iste."
 
Yine de bu resim eksiktir. Mayıs ortasında işçilerin harekete girişi, 10 milyondan fazla işçinin katıldığı (Avrupa tarihindeki en büyük grev) haftalarca süren genel grevi tetikleyen fabrika işgallerini başlattı. 1960'da Fransa'da grevelerle kaybedilen işgünü sayısı zaten çarpıcı bir rakama ulaşmıştı; 1 milyon işgünü. 1967 itibariyle bu sayı 4,2 milyondu. Bundan bir yıl sonra bu rakam 150 milyon oldu. Çoğunlukla bu iş durdurmalara Fransa'nın güçlü Komünist Partisi (FKP) ve onun mütefiki olan sendika konfederasyonu, the Confédération générale du travail (CGT) ya da eskiden Katolik sendika şimdi işçilerin "öz yönetimine" katılmış olan rakip federasyonu the Confédération française démocratique du travail'e (CFDT) üye olan işçiler tarafından öncülük ediliyordu.
 
Mayıs'ın sonuna doğru durum hükümetin kontrolünden çıktı. 29 Mayıs'ta hareketi kontrol altına almada başarısızlığı ile sarsılan Fransa cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, askeri konumundan destek almayı umarak Batı Almanya'da sınırın ötesindeki ordu liderleriyle gizlice buluşmak için ülkeden kaçtı.
 
Nihayetinde, de Gaulle düzeni yeniden tesis edebildi ve hareket aniden sona erdi. Hareketin yenilgisi, Gaulistlerin kesin bir zafer elde etmek için kafa karışıklığı ve Sol'daki iç çatışmadan yararlanmayı becerdikleri, Haziran sonunda hükümetin gittiği seçimin sonuçlarıyla katmerleştirildi. Ancak, şimdi bile, 68 Mayıs'ı, kapitalizmle mücadele etmede Sol'un kitle hareketi için umudunun güçlü bir politik simgesi olarak kalmaya devam ediyor.
 
Les Trente Glorieuses
 
Mayıs hareketinin kökleri, parçalanmış Fransız ekonomisinin ve devlet yönetiminin savaş sonrası yeniden inşasında yatıyordu. 1968'den önceki yıllarda Fransa, Les Trente Glorieuses'in (ya da Fransa'da bilinen adıyla "otuz ihtişamlı yıl" çağı) elverişli ikliminde vücut bulan hızlı bir ekonomik büyüme yaşadı. Ancak 1968'in şafağında Fransız toplumu son derece demokratik ve eşit olmayan bir toplum olmayı sürdürdü. 1950'li yıllarda ve 60'lı yılların başında, fabrika işçileri, patronlar hızlı ekonomik büyüme tarafından üretilen işgücü sıkıntısını gidermeye düşünmeden giriştikçe, haftalık ortalama çalışma sürelerinin önemli ölçüde artışına şahit oldular. Altmışların ortalarına gelindiğinde, çoğu rutin olarak haftada elli saatten fazla çalıştı. Benzer şekilde, işyerinin içindeki ve dışındaki kadınlar için de Gaulle’nin Fransa'sı oldukça baskıcı bir toplumdu: Cinsellik ve cinsiyetçilik etrafında geleneksel normların katı kabule zorlanması, 1965'e kadar hala kadınlara kocalarının izni olmadan çalışma hakkının bağışlanmadığı anlamına geliyordu. O zaman bile kürtaj hakkını yasal olarak hiçbir koşulda elde edemediler ve doğum kontrolüne erişimleri kesinlikle sınırlıydı.
 
Politik olarak Fransa, demokratik hakları sınırlayan bir tür muhafazakar modernleşmeye bağlı, son derece merkezi bir devletti. Ekonomik olarak, devlet güdümlü ve ağır biçimde düzenlenmiş bir kapitalizm, etkileyici ekonomik büyüme ve sanayileşme yaratmıştı. Bu sistem, her şeyden önce, Nazi destekli Vichy rejimine karşı muhalefete yol açan Kurtuluş kahramanı General de Gaulle'nin yaratılmasıydı. 
 
1950'ler boyunca Fransa, ülke ilk önce Vietnam daha sonra Cezayir'de iki kanlı savaştan çıkmaya çabalarken birinden diğerine istikrarsız koalisyon hükümetlerinin hükümet ettiği Dördüncü Cumhuriyet parlamenter rejimi ile yönetildiğinde, de Gaulle ulusal ilginin odağında değildi. On yılın sonuna gelindiğinde, Fransa’nın çökmekte olan imparatorluğunun son kalesi olan Cezayir’i ele geçirme çabalarından kaynaklanan siyasi kriz onu siyasete dönmeye zorladı. Ordunun ve Sağ'ın çoğunun desteğiyle, de Gaulle 1959'da Élysée Sarayı'na geri döndü.
 
De Gaulle, Fransa'nın sömürgecilik yanlısı sesi hep çıkan lobisinin kahramanı olarak göreve başladı. Dönüşü, askeri kesimlerce başlatılan ve Cezayir'deki işkence uygulamaları efsane olan General Jacques Massu'nun öncülük ettiği Cezayir'deki askeri darbe girişimi sonrasında geldi. Darbeye katılan sağcı subaylar için ani isyan, Ulusal Kurtuluş Cephesi (FNL) ile önerilen müzakereleri engelleme anlamına geliyordu. Ne var ki, iktidara geldikten sonra, de Gaulle, Cezayir bağımsızlığı anlaşmasını müzakere etmek için hızla hareket ederek Sağ'daki destekçilerini çabuk bir şekilde kızdırdı. 1962 Evian Anlaşmasını imzalayarak de Gaulle, bağımsız bir Cezayir'de kalmak yerine ana karaya gitmeyi seçen yüz binlerce kara ayakların çıplak nefretini kazandı. 1961'de Cezayir bağımsızlığının sağcı karşıtları, birkaç denemede kıl payı suikast girişimlerinden kurtulan de Gaulle devirme amacıyla bir terörist grup olan OAS'yi[Fransız gizli paramiliter örgütü] kurdular.
 
Yine de Gaullist devlet aşırı sağ ile savaşta gibi görünse de, gerçek düşmanı Sol idi. Cumhurbaşkanı her zaman aşırı komünist karşıtı oldu ve onun milliyetçiliğinde devlet otoritesine meydan okuyan bağımsız bir sola ya da işçi hareketine yer yoktu. Cezayir'deki darbe sonrasında kısa sürede iktidara geri döndüğünde, Sol'un birçoğu onu Fransız ordusundaki aşırı sağ unsurların temsilcisi olarak kınadı. 1960'ların başlarında, CRS (ulusal paramiliter polisi) Vichy döneminin artıklarının liderliğindeydi. Bu geçmiş göz önüne alındığında beklenildiği gibi, solculara, göçmenlere ve diğer düşmanlara karşı başta yüzlerce solcunun geride ölü bedenlerinin kaldığı 1961'deki Cezayir göstericileri katliamı olmak üzere defalarca şiddet içeren eylemlere katıldılar. Bu olay ve sonraki yıl polisin göstericilere diğer bir ölümcül saldırısı, gizli faşistler olarak hükümet ve polise Sol tarafından sıklıkla sövülmesi anlamına geliyordu.
 
Bununla birlikte De Gaulle, sadece sıradan bir sağcı otoriter değildi. Komünizm karşıtlığına rağmen, bağımsız bir dış politika benimseyerek Amerikan hegemonyasına karşı gelmeye çalıştı. Ekonomi politik alanında de Gaulle serbest piyasa politikalarına karşı değildi ancak savaş sonrası Fransız kapitalizmini tanımlamaya başlayan kuvvetli devletçiliğin savunucusu idi. Bu yaklaşım, de Gaulle’nin Fransız ulusal canlanmasına olan bağlılığını ve Sol’un etkisine karşı çıkma arzusunu yansıtıyordu. 
 
Savaş sonrası Otuz Muhteşem Yıl boyunca Fransız hükümeti üretim ve yatırıma öncelik verdi ve ithalat, fiyat, istihdam ve ücret artışı için hedefler belirledi. Çok sayıda devlet mülkiyetindeki işletmeyi kontrol etti ve planlama teşkilatlarının çok yıllı yatırım planları tasarladığı ve tercih edilen sanayilerdeki şirketlere kredi akıttığı bir strateji olan "belirleyici planlama"ya kalkışmak için kredi tahsisi üzerindeki kontrolünden faydalandı. Erken Beşinci Cumhuriyet, Gaulle'nin “temel yükümlülük” olarak adlandırdığı bu planlama rejiminin genişlemesine sahne oldu. Fransa'da devlet planlaması özel kapitalistleri dışlama değil aksine onları destekleme aracı idi. Bu özellikle de hükümeti, önde gelen sanayiciler ve iş yetkilileriyle yakın bir şekilde iletişim kuran de Gaulle için geçerliydi. 
 
Bu sistem örgütlü emek ve Sol'da güçlü bir karşıtlık uyandırdı. Savaş sonrası on yıllar boyunca, bu karşıtlığa Komünistler ve onların sendika müttefikleri öncülük etti. Direnişteki rolüyle dikkat çeken Komünist Parti, Ulusal Meclis seçimlerinde tüm oyların dörtte birini kazanarak, Fransa'da en popüler parti olarak İkinci Dünya Savaşı'ndan su yüzüne çıktı. 1940'ların sonu ve 1950'lerin başı boyunca Fransız Komünist Partisi 200.000 üye talebinde bulunmaya devam etti. FKP, savaşın sonunda 4 milyona yakın üyesi bulunan ana sendika federasyonu CGT'yi de kontrolü altına aldı. 
 
Bununla birlikte 1956'da Komünist hareket, Kruşçev'in Stalin'li yılların baskılarını ayrıntılı anlattığı "gizli konuşma"sının muhtelif etkisi ve Sovyetler'in Macaristan'ı işgali ile krize girdi. Fransa'da çok iyi tanınan halka mal olmuş kişiler işgali kınadılar ve kendilerini FKP'den uzaklaştırdılar. Parti, bazı militanlarının Sovyet hükümetini destekleyen broşürler çıkarmaya ikna edemedi ve binlerce üyesini kaybetti. Bununla birlikte FKP bu gerilemeden kurtulacaktı ve 1960'lar itibariyle, İtalyan Komünist Partisi'nin (ve "Les Italiens" olarak azledilen içerideki karşıt görüşlülerin) "revizyonizmi"ne karşı çıkarak, Batı Avrupa'daki Komünist "ortodoksluğun" önde gelen bir temsilcisi olarak meydana çıktı.
 
Aynı anda FKP, Cezayir'deki Fransız sömürgeciliğine karşı ılımlı muhalefeti nedeniyle sol kanadı tarafından sert bir şekilde eleştirildi. Fransız Komünizminin birkaç müttefiki kalmıştı. Soğuk Savaş bölünmeleri ve resmi komünizm karşıtlığı, FKP büyük bir üyelik tabanın ve derin bir destek birikiminin keyfini sürse de, FKP'nin izole olmaktan kurtulamamasını ya da seçim çoğunluğunu toplayamamasını sağladı. Ancak partinin Sol'daki hegemonyası, Mayıs 68'deki olayları şekillendirecekti.
 
FKP'nin harekete yönelik tutumu, onları güvenilmez, orta-sınıf provokatörler olarak görerek, öğrenci protestolarına öncülük eden genç radikallere karşı düşmanlığını yansıtıyordu ve ilk başlarda onların protestolarından uzak durdu. Örneğin, Mayıs ayı başlarında, CGT Genel Sekreteri Georges Séguy, “Cohn-Bendit, o da kim? Kuşkusuz, bizim görüşümüze göre, öğrenci sınıfına güvenerek işçi sınıfını maceralara sürüklemekten başka bir amacı olmayan bu bir hayli reklamı yapılan harekete atıfta bulunuyorsunuz," diye sorarak, protestolarla ilgili bir soruyu meşhur bir şekilde yanıtladı. FKP lideri George Marchais daha sonra, "ajitasyonu öğrenci kitlesine aykırı ve faşist provakasyonların lehine olan . . . Alman anarşist Cohn-Bendit'i" kınadığı L’Humanité'de bir makale yazacaktı. Marchais şu sonuca vardı: “Bu sahte devrimciler maskelenmiş olmalı, çünkü nesnel olarak, Gaullist iktidarın ve büyük kapitalist tekellerin çıkarlarına hizmet ediyorlar.”
 
Aynı zamanda, işçi hareketi içindeki Komünist etki, partonlarla çatışma doğrultusunda onları zorlamaya yardım edecek şekilde işçileri politikleştirdi. Haziran 1936 grev harekatının mirasından yola çıkarak, FKP ve CGT üyeleri oturma eylemli grev taktiğinin yayılmasına yardımcı oldular. Çoğu durumda girişimleri nihayetinde onları Komunist yetkililerle anlaşmazlık içine sürükledi. Yine de bu anlaşmazlıklara rağmen işçiler Mayıs-Haziran grevleri sırasında hem partiye hem de sendikaya büyük sayılarda katıldılar.
 
Kriz boyunca FKP ve Komünist olmayan sol içerisindeki önde gelen akımlar, iki güçten biri liderliğinde -eski Radikal Parti lideri ve başbakan olan, şimdi Birleşik Sosyalist Parti (PSU) olarak adlandırılan küçük bir sosyalist grupla ilişkisi olan  Pierre Mendès-France ya da Demokratik ve Sosyalist Sol Federasyonu'nu (FGDS) temsilen,  1965'te de Gaulle'ye karşı eski cumhurbaşkanlığı adayı François Mitterrand- de Gaulle'yi bir sol hükümet ile yer değiştirmeye can atıyorlardı. Ancak aralarındaki farklılıklar sürdü ve bu farklılıklar, hareket ilerledikçe Sol'un bozulan kaderinde önemli sonuçlar doğuracaktı.
 
Bu dinamikler, Soğuk Savaş'ın sertleştirdiği, ayrıca Fransız sendikalarının örgütlenmesini şekillendirmiş olan Komünist ve sosyalist sol arasındaki bölünmelerin yer aldığı işçi hareketi içindeki gelişmeler ile paralel gitti. Geleneksel olarak, sendikalar rakip konfederal organlar arasında bölünmüştü. En büyüğü, Komünist liderliğindeki CGT idi; bunu giderek daha radikal, ancak Komünist olmayan CFDT ve Komünist sendikadan bir Soğuk Savaş bölünmesi olan daha apolitik Force Ouvrière (FO) izledi.
 
İşçi sınıfı için de Gaulle’nin Fransa'sı dost canlısı bir yer değildi. Sanayi çapında bir pazarlık sistemi vasıtasıyla Fransız sendikalar asgari ücretler gibi konularda müzakere edebiliyorlardı. Fakat işyerinde çok az güçleri vardı ve her zaman devlet kontrolüne tabi tutuluyorlardı. Düşük sendika yoğunluğu, emeğin devlet içindeki nüfuz eksikliğiyle el ele gitti. 
 
Bu sistem, Fransız sanayisini dengesiz hale getiren işçiler ve yönetim arasındaki sürekli çatışmalara katkıda bulundu. Örneğin, 1960'larda Fransız kapitalizmi yüksek grev oranlarıyla boğuldu. İşverenlerle uzlaşı anlaşmalarına ulaşmanın kurumsal kanallarının yokluğunda işçiler işçiler yetkisiz grevler, yürüyüşler veya diğer yıkıcı iş eylemleri yoluyla patronla olan anlaşmazlıkları çözme eğilimindeydiler. Şikayetler, sendikaların nadiren çağrıda bulundukları ve çoğunlukla olaydan sonra sendika yetkilileri tarafından sadece onaylanan geçici iş durdurma yoluyla sıklıkla çözüldü. 
 
Bunun önemli sonuçları vardı. Konsensus pazarlığı yoluyla işçilerin ücret taleplerini ve işyeri militanlığını içermekten aciz olan yetkililer bunun yerine ödeme artışını ve böylece enflasyon artışını sınırlandırmak için ekonomik faaliyette bir yavaşlamayı kışkırtmayı tercih ettiler. Sonuç, Fransız ekonomisinin hızlı genişleme dönemleri ile hükümet tarafından yönetilen durgunluk dönemleri arasında ilerlediğini gösteren bir “dur-git” modeliydi. Örneğin, 1963 yılının Eylül ayında Maliye Bakanı Giscard d'Estaing, endüstri için finansmanı azaltarak, vergileri artırarak, devlet harcamalarını azaltarak ve seçilmiş tüketici kalemleri için fiyatları dondurarak enflasyonist baskıları ortadan kaldıracak bir “istikrar planını” açıkladı. Aslında, bu yaklaşımın yaptığı, ekonomik yavaşlamaya yol açmaktı.
 
Bu ekonomik model, II. Dünya Savaşı'ndan sonra hızlı bir büyüme gösterdi. Fakat, daha sonra 68 Mayıs isyanının çıkmasına yardımcı olacak ciddi istikrarsızlığı da doğurdu. 1960'ların ikinci yarısında Fransa, 1968 Mayıs'ından hemen önce ülkeyi vuran da dahil olmak üzere tekrarlayan ekonomik durgunluklar dönemi yaşadı. 1967 ilkbaharı ile o yılın sonu arasında, işsiz işçi sayısı çeyrek kat arttı ve 1968'in başında yaklaşık 500.000 kişi işsizdi - Fransa neredeyse tam istihdamın keyfini sürdüğü savaş sonrası dönemin eşi benzeri olmayan bir rakamı.
 
ÖĞRENCİLER İSYANDA
 
Fransa'da grevler. Öğrenciler Odeon Tiyatrosu'nda. Eric Koch / Anefo — Nationaal Archief
 
Gelgelelim, Mayıs bombasını infilak ettirecek olan ekonomik yavaşlamanın yansımaları değil, üniversitelerde yükselen gerilim idi. Parlama noktası, Paris'in hemen dışındaki Nanterre'deki üniversite öğrencileri ve üniversite yetkilileri arasındaki nispeten belirsiz bir anlaşmazlıktı. Orada, yönetimin erkeklerin ve kadınların yurtlarda bir arada kalmasını engelleyen kuralların sıkı bir şekilde uygulanmasıyla ilgili şikayetler yükselen bir öfkeye yol açtı. Gençlik ve Spor Bakanı'nın ziyareti, öğrenci lideri Daniel Cohn-Bendit'le yüzleşmeye vesile oldu ve Bakanın, yirmi üç yaşındaki öğrenciye “Eğer cinsel sorunlarınız varsa, gidin soğuk suda ıslanın," demesiyle son buldu. Daha sonra, 22 Mart'ta, yüzlerce Nanterre öğrencisi, Vietnam Savaşı'na karşı gösteri yaparken tutuklanan kampüs aktivistleri ile dayanışma içinde bir miting düzenledi ve sonra da, sınıf eşitsizliği ve bürokratikleşme üzerine tartışma düzenledikleri ve duvarları "Üniversite'de burjuvaziye hayır!" gibi sloganlarla kaplı yönetim binasını kısa sürede işgal etti.
 
Bu gerilimler Nisan sonuna doğru iyice kaynadı. Daha başka gösterilerden sonra 2 Mayıs'ta üniversite yönetimi, Nanterre'nin süresiz kapatıldığını duyurdu. Tepki olarak solcu öğrenciler, öğrenciler ve yetkililer arasındaki çatışmaların odak noktası olan, Büyük Amfi tiyatrosu ve onu çevreleyen caddelerin ve sokakların kitlesel mitinglere sahne olduğu ve öğrenci isyanının merkezi üssü haline gelen Paris'in Latin Mahallesi'ndeki Sorbonne'da toplu gösteri örgütlediler. Bir sonraki gece, Sorbonne içinde öğrencilerin mitingi üzerine olası bir yasaklama korkusu öfkeli kalabalığın toplanmasına yol açtı. O akşam polis, kalabalık polise taş ve şişe fırlatırken, binadan çıkarmaya çalıştıkları öğrencileri döverek ve tutuklayarak binaya girme girişiminde bulundu. Geriye kalan ise, 100'den fazla yaralı ve 596 tutuklu ile şiddetli bir çatışma gecesiydi. Ertesi gün, öğrenci gruplarının süresiz grev çağrısına neden olarak, Sorbonne da kapatıldı.
 
Öğrenciler ve hükümet arasındaki çatışma tırmanırken, yetkililer Paris'in merkezindeki gösterileri yasaklamaya karar verdiler. Buna karşılık, 6 Mayıs'ta, öğrencilerin ulusal birliği UNEF ve radikal fakülte birliğinin liderliğindeki on binlerce protestocu, Latin Mahallesi'nde toplandı. Kendilerini protestocuları göz yaşartıcı gaz ve cop ile dağıtmak isteyen polisin saldırısı altında bularak, binlerce yaralanma ve 422 tutuklamaya sahne olan sokak çatışmalarını yürütmeye öncülük eden geçici barikatlar inşa etmeye başladılar. Öğrenciler, hükümetin polisi üniversitelerden çekmeye, Nanterre ve Sorbonne'deki kapatılan kampüslerin yeniden açılmasına ve tutuklu olanların cezai kovuşturmalarının düşürülmesine razı olmasını talep ettikçe, protestolar kısa sürede diğer üniversite ve liselere yayıldı.
 
Bu büyüyen hareket karşısında, hükümet uzlaşmaz kaldı. Başarısız müzakerelerin birkaç gün sonrasında, 9 Mayıs'ta Milli Eğitim Bakanı, Sorbonne çevresindeki caddeleri işgal eden öğrencilerin "Barikatlar Gecesi" sırasında binlerce çevik kuvveti yaklaştırmamaya çalıştıkları 10-11 Mayıs olaylarına sahne olan üniversiteleri kapatma kararını yeniden teyit etti. Göstericiler, Latin Mahallesi'nin kaldırımlarından söktükleri parke taşlarını ve sur duvarları inşaatından arta kalan ne varsa onları kullanarak düzinelerce barikat kurdular. Saint-Michel Bulvarı'nda kitlesel bir polis varlığıyla yüz yüze geldiklerinde, kendilerini kasklar, sopalar ve derme çatma sapanlarla silahlandırdılar. Saat 2'de saldırı başladığında öğrenciler, çabucak tarumar edilmeden önce "Katil de Gaulle" sloganları eşliğinde direnmeye çalıştılar.
 
Takip eden hükümet baskısı o kadar yoğundu ki, taraftar gözlemciler bile polisin taktiklerini eleştirmek için harekete geçti. Gecenin sonunda, Latin Mahallesi yıkım sahnesiydi, yüzlerce araba yandı, yaklaşık 900 kişi yaralandı ve 469 kişi tutuklandı. Ancak hükümet, öğrencilerin önemli taleplerini kabul etmeye zorlandı: Başbakan Pompidou, üniversite kapatmaları geri çevirmeyi ve protesto ederken hapsedilenleri serbest bırakmayı kabul etti.
 
Ancak bu baskı ve tavizlerin birleşimi hareketin büyümesini engelleyemedi ve Sorbonne 13 Mayıs'ta yeniden açıldığında, eylemciler, henüz özgürlüğüne kavuşturulmuş "halkın üniversitesi"nde faaliyetler yürütmek için bir komite kurarak hızla yaniden üniversiteyi işgal ettiler. Takip eden günlerde, Paris'teki farklı kampüslerde ve mahallelerde yaklaşık 400 halk eylem komitesi kuruldu, ülke çapındaki üniversiteler protestocular tarafından ele geçirildi.
 
Aynı zamanda, komünist liderliğindeki CGT de dahil olmak üzere öğrencileri desteklemek için artan baskı altında olan sendikalar, Paris'teki genel bir iş durdurma ve kitlesel gösteriler de dahil olmak üzere, "eğitim sisteminin demokratik bir reformu" ve halk ile ve halk için ekonominin dönüştürülmesi," devlet baskına son verilmesi için talepleri etrafında 13 Mayıs'ta dayanışma içinde ulusal eylem gününe desteklerini duyurdular. O gün, Fransız ekonomisinin sekteye uğrattığı bir milyonu aşkın insan Gaullist yönetime son verme talebiyle başkentteki gösteriye katıldı. "On yıl, yeter!"
 
GENEL GREV
 
İşgal edilen fabrikada kadın işçiler, 21 Mayıs 1968. Eric Koch / Anefo — Nationaal Archief
 
Sonraki günlerde grev hareketinin büyümesi süresiz iş durdurmaya sahne oldu. O büyüme, Mayıs'ın ilk büyük oturma eylemini başlatan çalışma saatlerinde kesinti kararına karşı aylardır mücadele eden fabrikadaki 2.500'den fazla işçinin 14 Mayıs'ta Salı günü Nantes yakınlarında Bouguenais'teki Sud-Aviation fabrikasında başladı. Ertesi gün Cleon'daki Renault tesisindeki bir başka fabrika işgale uğradı. Salı günü, aralarında Fransız otomobil üretiminin tarihi merkezi olan Paris'in hemen dışındaki Boulogne-Billancourt üretim tesisi de olmak üzere kilit imalat noktalarında işçiler işgalleri başlattıkça, iş durdurmalar hızlı şekilde yayılmaya başladı. 
 
Grev dalgası, neredeyse tüm Fransa'nın sanayi holdinglerini, kamu hastanesi ve eğitim sistemlerini, hava taşımacılığını, Paris bölgesel tren ağını, ulusal demiryolu sistemini ve bir dizi kamu hizmetini kapattı. Geçici olarak gazete basımını engelleyen yazılı basındaki işçilerin yaptığı gibi devlete ait radyo ve televizyonlardaki çalışanlar da iş bıraktılar. 
 
Grev hareketi, sadece kapsamı ile değil, ayrıca işyerleri üzerinde Fransa çapında kontrolü ele geçiren işçilere şahit olan fabrika işgallerinde yansıtılan militanlığı ile de şaşırtıcıydı. Bu grevler herhangi bir birleşik talepler dizisi tarafından motive edilmemişti, fakat işçiler çoğu zaman, durgun ücretler, uzun çalışma saatleri, durmadan hızlanma ve yönetimin elindeki sürekli baskı tehdidi üzerine ortak şikayetler tarafından eyleme geçirildi.
 
Grevcilerin hepsi erkek değildi; tekstil gibi bazı endüstrilerde katılımcıların çoğunluğunu kadınlar oluşturdu. Ne gençlerle ne de daha marjinal işçilerle sınırlı iş yeri isyanıydı. Esasen, otomobil imalatı ve havacılık gibi kilit sanayilerde, sendikaların güçlü olduğu ve işçilerin güçlü uluslararası örgütlenme geleneklerine sahip oldukları Paris'in batı ve kuzey banliyölerinde yer alan büyük fabrikalarda iş durdurmalar daha yaygındı. Çoğu zaman, grevler otuz yaşından büyük deneyimli işçiler tarafından yönetiliyordu. Ekseriya, bunlar, iş yerinde güçlü kökler ve bir sendika eylemciliği tarihiyle uzun süredir militan olanlardı.

Takip eden haftalarda grevler hızla ilerlemeye devam etti. 20 Mayıs Pazartesi günü, 5 milyondan fazla işçi greve çıktı. Öğrenci hareketinin radikal kanadında fabrika işgallerinin yayılması, çoğunun Fransa'nın devrimin eşiğine geldiği sonucuna varmasına yol açtı. Böylece, 21 Mayıs'ta, üyeleri öğrenci hareketinde lider bir rol oynayan Devrimci Komünist Gençlik (JCR), hareketin hükümeti değiştirmenin ötesine geçmek ve bunun yerine sosyalist bir demokrasinin yaratılmasında savaşmak için çağrıda bulunan bir broşür dağıttı: “İstediğimiz iktidar, iş yerlerinde ve mahallelerde yerel komitelerin otoritesine dayanan sosyalizmin doğrudan demokrasisini yaratmalı.” "Bize eşsiz bir fırsat sunuldu," diye broşür sonuçlanıyordu. "Bunu heba etmeyelim." 

Öğrenci radikallerden derin şüphe duyan FKP retoriğinde ve önerilerinde çok daha ölçülüydü. Komünistler, ayrıca de Gaulle'yi istifaya davet ederek, çatışmayı çözmek için sendikalar ve devlet arasında müzakereleri savundular. De Gaulle'nin gidişinin, Leon Blum'un 1936 Halk Cephesi koalisyonunu benzer şekilde, merkez sol partilerin birleşik bir hükümetinin oluşmasına olanak vereceği umuluyordu. 

18 Mayıs'ta FKP genel sekreteri Waldeck Rochet, krizin üstesinden gelmek için “halk hükümetinin ve demokratik birliğin oluşturulmasını” talep eden bir bildiri yayınladı ve Komünist Parti'nin bu çabayı sarf etmenin sorumluluklarını “almaya” söz verdiğini söyledi. Sosyalist solun geleneksel partileri için, de Gaulle'den kurtulmak da bir öncelikti, ancak onun yerine ne koyulacağı o kadar da açık değildi. Bazı sosyalistler, özellikle de François Mitterrand'ın etrafında toplananlar, FKP'nin Sol'un geniş bir koalisyonu üzerindeki vurgusunu paylaşırken, diğerleri grevlerin iktidarın güç dengesinde daha köklü bir değişim olduğuna inanıyordu. Bu nedenle, Mayıs ayının başlarında Mendès-France’ın PSU'su, de Gaulle’ın gitmesi için çağrıda bulunan ancak, "Başka hiçbir burjuva toplumu oluşumu Gaullizmi başaramaz, işçilerin demokratik kontrolü altındaki sosyalist bir toplumdan başka," diye sona eren bir bildiri hazırladı. 

İki hafta sonra, siyasi krizin en tepe noktasında, başka bir PSU bildirisi, birçok yerde toplumun her kesimine yayılmış olan halk eylem komitelerinin genişletilmesi çağrısında bulundu. PSU bu komiteleri sadece protestolar için koordinasyon organları olarak değil, sosyalist özerk yönetim araçları olarak görüyordu: “Bu tür komitelerde, yeni bir toplum biçimi, tartışma ve yüzleşme yoluyla, aynı zamanda eylem ve etkin güçlerin kurulması yoluyla kendini ifade etmelidir.”

Fransız sosyal demokrasisinin ana akımını temsil eden bir grup için dikkat çekici sonuç bölümünde bu açıklama Komünist Partinin algılanan muhafazakarlığına açıkça işaret eden bir uyarı ile sona erdi: 

Halkın hareketini sınırlandırmak ya da daha iyi kontrol edebilmek için amaçlarını sınırlamak isteyenlere, sadece parlamenter dengeyi ya da hükümet formülünü değiştirerek, kapitalist topluma karşı genel mücadeleye cevap verebileceklerini düşünenlere, öğrenci isyanına inanmadıkları ve mücadele sırasında öğrenci-işçi ittifakına dair şüphe duydukları için hala tereddütte olanlara bizler . . . onlar için yeni umutlar geliştirerek cevap vermeliyiz.
 
Bu açıklama, sosyalist reformizmin geleneksel partilerini bile dönüştüren Fransa'daki Komünist olmayan solun radikalizmini yansıtıyordu. Benzer şekilde, PSU'nun en yakın sendika müttefiki olan CFDT, protestoları, sendikaların sanayi demokrasisi ve işçi özyönetimi talebiyle örneklenen sosyal ve ekonomik yaşamın demokratikleşmesi için talep etrafında işçileri ve öğrencileri bir araya getirmenin bir yolu olarak gördüler. CFDT’nin Ulusal Bürosu, 16 Mayıs’ta, "demokratik yapıları özyönetim temelinde" örgütlemek için işçilere çağrıda bulundu.
 
DERİNLEŞEN KRİZ
 
Hükümet artık kendini savunmada bulmuştu. 14 Mayıs'ta Ulusal Meclis'teki muhalefete Mitterand ve FKP'nden Rochet öncülük ettiler. Mitterrand, hareketi tartışmak üzere 22 Mayıs'ta düzenlenen fırtınalı bir oturumda hükümetin “Ulusal Meclisi fesh etmesini ve genel seçimlere gitmesini," talep etti. Komünistlere benzer bir çizgiyi benimseyen Mitterrand, "Sol'un birliği başta olmak üzere, ona iştirak edecek tüm cumhuriyetçilerle birlikte" bir koalisyon hükümeti teklif etti ve eğer yeni seçimlere gidilirse, destekçilerinin "çoğunluğu sağlamaya ve hükümeti oluşturmaya" hazır oldukları sözünü verdi.
 
Buna karşılık Başbakan Pompidou, protestocuların taleplerine sempati duyduğunu belirtti ve reformların başlatılmasını hızlandırma sözü verdi. Fakat bu uzlaşmacı jestlerin ardında, daha fazla baskı tehdidi ortaya çıktı; Pompidou'nun "aşılamayacak bir çizgi olduğu, içtenlikli olsa bile, meşru olsa bile sonrasında hükümetin talepleri kabul edemeyeceği bir nokta olduğu, tüm Fransızların güven ve barış içinde yaşamalarının imkansız hale geldiği" "uyarısına" başvurduğu bir görünüş. 
 
Bu arada De Gaulle, 14 ila 19 Mayıs tarihleri arasında Romanya'ya devlet ziyaretinde bulundu ve grev hareketi başladığında yoktu. Çatışmatayı idare etmesi için Pompidou'ya sorumluluk vermişti ve durumun kötüye gitmesiyle birlikte hükümet bir yatıştırma stratejisinden bir karşı karşıya gelme stratejisine artık kaymıştı. 19 Mayıs'ta, de Gaulle gezisinden döndü ve yetkilileri daha sert davranmaya zorladı. 21 Mayıs'ta, Almanya doğumlu ve Yahudi Cohn-Bendit'in Fransa'da ikamet etmesi yasaklandı, bu karar, "Hepimiz Alman Yahudileriz!" diye slogan atarak, onbinlerce insanın onun adına bir gösteriye katılmasına neden oldu. 
 
Hükümetin bu tür taktiksel yanlışları sadece krizi derinleştirdi. 24 Mayıs'ta de Gaulle ulusa seslenişte bulundu. Fransa'yı "felç olmanın eşiğinde" ilan eden de Gaulle, durum iyileşmediği takdirde "iç savaş" korkusunu saldı. Bu amaçla, Haziran ayında krizi idare etmesinde kararını vermesi için halka imkan sağlayacak ulusal bir referandum ilan etti. Seçmenlerden, eğer referandum sonuçları onun aleyhinde çıkarsa istifa etme sözü vererek, ona olan güvenlerini "büyük çapta" bir evet oyuyla göstermelerini istedi. 
 
Ancak, de Gaulle'nin oynadığı kumar geri tepti. Sakinliği yeniden tesis etmek yerine, konuşma göstericilerin derhal tepkisine yol açtı. Devrimci öğrenciler borsayı ele geçirirken (başarısız şekilde, yakmaya çalışırken), Paris'te tek başına 50.000 kişi gösteri düzenledi. O akşam Mayıs hareketinin en kötü şiddet olaylarına şahit oldu; 456 yaralı ve sadece başkentte yaklaşık 800 tutuklu. Sağ kanatta, hükümet destekçileri, "şiddet dolu azınlık" olarak tanımladıklarına karşı yerel Cumhuriyeti Savunma Komiteleri(CDR) oluşturulmasını duyurdu.
 
GRENELLE MUTABAKATI
 
Grevleri sona erdirme girişimi içindeki hükümet derhal sendikaları ve işverenleri bir araya getiren bir konferans çağrısında bulundu. 27 Mayıs'ta anlaşma sonrası sonuçta oluşan Grenelle Mutabakatı, iş yerinde örgütlenme, basılmış yayın dağıtma ve şirket sınırları içerisinde üyelerden aidat toplama hakkı da dahil olmak üzere bir takım yeni iş yeri haklarını işçilere verdi. Mutabakat aynı zamanda, asgari ücrette yüzde 35 ve daha iyi maaşlı işçiler için yüzde 10 artışı da içeren önemli ücret artışları sağladı. Dahası, işçi çalışma süresi haftada bir iki saat kesilmiş oldu.
 
Benzer şekilde sendikalar ve devlet yetkilileri için umut, Grenelle Mutabakatı'nın grev hareketine hızlı bir şekilde son vereceği idi. Ancak, anlaşmanın yürürlüğe girmesinden önce, mutabakatın, uyuşmazlığı fabrika işgalleri yoluyla daha artan işgücü tarafından onaylanması gerekiyordu. Sorun şu ki, çoğunlukla, grevdeki işçiler Mutabakat'ta sağlanan nispeten sınırlı imtiyazlardan dolayı hayal kırıklığına uğramışlardı. Birçoğu, yönetime fazla mesaiden dolayı greve bağlı olarak çalışma saatlerinin telafi edilmesine izin veren, özellikle sakıncalı bir madde buldu.
 
De Gauelle yönetimi altında olumsuz işçi politikalarının ve hükümet düşmanlığının on yılları boyunca zayıflatılan Fransız sendikaları bu direnişin üstesinden gelmekten artık yoksundu. Mutabakata muhalefet, Fransız imalatına hakim olan büyük fabrikalarda özellikle güçlüydü; burada, Fransa, Renault, Citroen ve Sud-Aviation gibi bazı önemli sanayi şirketlerinde çalışanlar, Mutabakatı onaylamayı reddettiler. Sendika yetkilileri, daha agresif bakış açısını kabul etmeye zorlandılar. 27 Mayıs'ta, başlıca federasyonların liderleri tarafından konuşma yapılan Renault işçilerinin kitlesel toplantısı anlaşmayı karşı konulamaz bir biçimde reddetti.
 
Grenelle Mutabakatı'nın grevleri durdurmadaki başarısızlığı, Gaullist rejimin meşruiyetini daha da aşındırdı. 27 Mayıs'ta, onbinlerce insan, solcu öğrenci liderlerinin konuşma yaptığı ve FKP'ye tek alternatif olarak konumunu güçlendirmenin artık yolunu arayan Mendes-France'nin katıldığı bir miting için Paris'teki Charléty stadyumuna doğru bir yürüyüşe katıldılar. Bununla birlikte, Mendes-France sadece kendi FKP'sinin değil, ayrıca kendisini işçiler ve öğrenciler tarafından ifade edilen büyük demokratikleşme arzusuna karşılık verebilecek bir takıma öncülük eden, vazgeçilmez yapısal reformların gerçekleştiren, şirket içinde işçilerin haklarını ele geçirmeyi temin edebilecek" tek kişi olarak tanımlayan Eugene Deschamps'ın başkanı olduğu CFDT sendika federasyonunun da desteğine sahip oldu.
 
Mendès-France, Komünistler de dahil olmak üzere “bütün sol”u kapsadığı sürece bir koalisyon hükümetinde başbakan olarak hizmet vermeye hazır olduğunu söyledi. FKP, eski Başbakan'ı bir koalisyon ortağı olarak görme fikrini hiç sevmemişti ve derhal Mitterrand ve daha ılımlı sosyalist lider, eski Başbakan Guy Mollet ile bir ittifakın lehinde onu açığa almaya çalıştı. Ancak Mendès-France, bu noktada Komünist Partinin (ve hatta bazı Gaullistlerin) dışında kalan Sol'un çoğu tarafından hükümetin iradesini üstlenebilecek tek kişi olarak görülüyordu.

28 Mayıs'ta Komünist olmayan solun liderliği için Mendes-France'nin rakibi olan Mitterrand, "devletin olmadığını ve şu anda iktidarın esamesinin bile okunmadığını" bildirdiği bir basın toplantısı düzenledi. De Gaulle 'nin istifasını istemekle birlikte, kendisi ya da Mendès-France tarafından yönetilen, sosyalist demokrasiyi kurmaya ve genç insanlara sosyalizm ve özgürlük çatısı altında yeni bir umut kapısı açmaya" adanacak olan yeni bir geçici hükümetin kurulmasını önerdi.

ALMANYA TATİLİ

Mayıs ayının son günlerinde gidişat de Gaulle için umutsuz görünüyordu. Ulusal hükümet etkili bir şekilde işlevini yitirmişti. Sonradan bir hükümet yetkilisi, Başbakan Pompidou'nun "kendi başına tüm hükümet olduğunu," hatırlatacaktı. 28 Mayıs itibariyle de Gaulle yardımcılarına yorumda bulunuyordu: "Hükümetim yok." Bakanlardan birine bakanlıklarda isyanlar beklendiğinden endişe edildiği ve eğer öyleyse herhangi bir ateşli silahların el altında olup olmadığı söylendi. Paris polis şefi, "Polisin dışında hükümeti kimin koruyacağı belli değil," yorumunda bulundu.

29 Mayıs'ta bir güç gösterisi içinde CGT, "Güle güle de Gaulle" diye bağıran ve "halk hükümeti" çağrısında bulunan 50.000 göstericiyi bir araya getiren bir yürüyüş örgütledi. De Gaulle, gösterinin, artan umutsuzluk duygusuna ilaveten bir ayaklanma başlatmak için Komünistler için bir fırsat yaratacağı endişesi duyuyordu. Otorite kaybının geri dönüşü olmayacağı korkusuyla Cumhurbaşkanı, krizde ağızlarını aramak için kilit konumdaki generallere vekillerini göndererek ordudaki desteğini payandalamaya çalışıyordu.

Sonrasında 29 Mayıs günü, planlanan cumhurbaşkanının ulusa sesleniş konuşmasından birkaç saat sonra de Gaulle başkenti terk etmeye karar verdi. Gizemli ortadan kayboluşu onun nerede olduğu hakkında yaygın spekülasyonlara yol açtı. Hükümet daha sonra, memleketindeki evine planlı bir ziyaret yaptığını öne sürdü; bu inanılması çok saçma bir iddiaydı. Aslında, de Gaulle, Fransız ordusunun karargahlarının bulunduğu Baden-Baden şehrine gitmişti. Orada, Almanya'daki bütün Fransız kuvvetlerine başkanlık eden eski düşmanı General Massu ile bir araya geldi. Hiç kimse, de Gaulle'nin ülkeden ayrılma niyetini bilmiyordu ancak Massu sonradan, cumhurbaşkanının gelişine bozulduğunu ve onu Paris'e geri dönmeye ikna etmeye çalıştığını söyleyecekti.

Altı saat sonra, geçici ortadan kaybolmasını "anlık bir ara" olarak geçiştirerek Fransa'ya geri döndü. O öğleden sonra, Pompidou'nun yerine geçmeyeceğini ya da istifa etmeyeceğini bir televizyon programında duyurdu. Gösterilerin “sindirme, sarhoş etme ve tiranlık” karışımıyla iktidarı ele geçirmeye çalışmakla suçladığı “totaliter” Komünistler tarafından yönlendirildiğini iddia ederek, de Gaulle halka, referandum planlarını ertelemeye karar verdiğini ve bunun yerine yeni seçimlere olanak tanımak için parlamentoyu fesh edeceğini söyledi. 

Krizi sona erdirmek için anayasal araçların kullanılması sözünü veren de Gaulle, Sovyet diktatörlüğünün hayaletini büyüten dediği bir olasılık, bir isyan ile tehdit edilirse sadece çok daha aşırı önlemleri tercih edeceğini söyledi. Böyle bir tehlikeye karşı, cumhurbaşkanı, ülkeyi “yıkımdan” korumak için anayasaya aykırı önlemler de dahil olmak üzere büyük bir eylemde bulunmaya söz verdi. "Ülkenin acil seçime gitmesi dışında . . . farklı yöntemlere başvurarak Cumhuriyeti korumakla yükümlü olacağım," "bu baskı durumu sürmek zorunda" diye noktaladı.

De Gauelle'nin yokuştan aşağı yuvarlanıp yuvarlanmadığını kesin olarak bilmek elbette mümkün değil. Fakat FKP, tepkisinde, General de Gaulle'nin kendi diktatörlüğünü empoze etme arzusunu maskelemek için Komünist Parti'ye karşı saldırı tasarladığını" öne sürerek, rejimi askeri bir darbe hazırlamakla suçladı. Öte yandan, önde gelen sendika konfederasyonları de Gaulle'yi kınayan ve işveren uzlaşmazlığına son verilmesini talep eden ortak bir bildiri yayınladılar. “Devlet başkanı tarafından yapılan iç savaşa çağrıyı reddediyoruz” kararına vardılar. "Ancak taleplerimizin kabulü grevleri sonlandıracaktır."

DE GAUELLE'NİN KARŞI SALDIRISI

Ancak ivme artık rejim yönünde sapmaya başladı. De Gaulle’in konuşmasına yanıt olarak, Fransız bayrakları sallayan ve "Cohn-Bendit'i Dachau'ya postalama" sözü verenlerde dahil sağcı sloganlar atan 400.000 hükümet yandaşı Champs-Elysées’e yürüdü. Aşırı sağa karşı bu açılım tesadüf değildi. Hükümetin bu cephede ayakta durmasını sağlamak için İçişleri Bakanlığı yakında yasaklı terör örgütü OAS'ın hapisteki üyelerinin serbest kalmasına izin vereceğini duyurdu.

Hükümetin rüzgarı arkasına almasıyla birlikte işçiler Haziran ayının ilk iki haftasında yavaş yavaş geri adım atmaya başladı. Hareketin ivme kaybetmesi dini tatille aynı zamana rastladı; bu da 2–4 Haziran'da uzun bir hafta sonu olacağı anlamına geliyordu. Ekstra tatil günü, de Gaulle’nin konuşmasının ardından, grev dalgasının istikametini tersine çevirdi. Kamu sektöründe hükümet, ücretler ve diğer ihtilaflı konular üzerinde önemli ödünler verdi ve takip eden iki hafta boyunca grevlere son verdi.

Komünist liderliğindeki CGT bu girişimlerde önemli bir rol oynadı. Genellikle sendika yetkilileri, işverenlerin teklif ettikleri önemli ödünlerin altını çizerek işçilerin anlaşmaları kabul etmeleri için lobi yapmaya çalıştılar. 5 Haziran'da CGT, grevci işçilerin zaferini ilan ettiği ve "temel taleplerin karşılandığı her yerde, birlik ve beraberlik içinde çalışmaya geri dönüş için toplu çağrı işçilerin menfaatinedir"i ileri süren bir bildiri yayınladı. 

Bu yaklaşım Komünistler ve onların radikal soldaki karşıtları arasındaki bölünmeyi daha da kışkırttı ve iki taraf da birbirini dürüst olmamakla suçladı. 6 Haziran'da FKP Siyasi Büro üyesi ve L’Humanité editörü Étienne Fajon, CGT'nin grevleri mümkün olan en kısa zamanda sona erdirmesi gerekliliğini destekleyen bir makale yazdı. Fajon, "taleplerinin artık geçerli olmadığı bahanesiyle seyir halinde büyük bir hareketi sabote eden," "işin yeniden başlamasını şimdi engellemeye çalışan" "sözde devrimci gruplar" tarafından bu duruşu eleştirmeye saldırıldığını savundu. Bu aşırı solcuların arkasında Gaullist rejimin parmağının olduğunu iddia etti ve "hizmet ettiklerinin yenilgisinin aynı zamanda kendi yenilgileri olacağı" konusunda uyardı.

Bölünen Sol ile birlikte artık istikamet grevlerin aleyhine döndü; yönetim, boyun eğmeyi reddedenlere karşı baskı kampanyasını hızlandırmak için gaza getirildi. Pompidou şimdi, “işe başlama sloganı”nın şu an Fransa'nın sloganı olması gerektiğini savunuyordu ve hükümet bu sloganın ne anlama geldiğini zorla kabul ettirerek gösterdi. Bu çok katı tutumu test etmek için devlet, otomobil endüstrisindeki işçilere bir saldırı başlattı. 6 Haziran'da  CRS’den bin kadar çevik kuvvet polisi, yönetimin sendikal aktivistleri grevi sona erdirmekle ilgili bir oylamayı sabote etmekle suçladıktan sonra, Flins’deki işgal altındaki Renault fabrikasını kuşattı. Polis daha sonra fabrikayı ele geçirdi.

Hükümet bunu benzer bir saldırıyla takip etti. Bu vakada, kurbanlar, Fransa'nın en büyük fabrikalarından birinde, 25.000'den fazla çalışanın bulunduğu dev Peugeot-Sochaux fabrikasında grev yapan işçilerdi. 10 Haziran'da, üç hafta süren iş durdurmalarının ardından ve fabrikayı işgal eden işçilerle müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra yönetim, devlet desteğiyle, tesisi zorla yeniden açma kararı aldı. O gece, CRS'den 6 bin polis, fabrika dışında barikatlar inşa eden ve bulabildikleri uydurma silahlarla kendilerini silahlandıran 1.000 işçi ve destekçiyi kuşattı. Takip eden çatışmada polisin grevci işçilere karşı tabanca, birber gazı ve cop kullandığı görüldü; iki kişi öldürüldü ve 150 kişi yaralandı.

Buna karşılık, öğrenci birliği UNEF, 12 Haziran'da bir protesto çağrısında bulundu. Mayıs-Haziran hareketinin bir parçası olarak düzenlediği son halk gösterisi olacaktı. Gösteri, polisin katılımcıların iştirak etmesini önlemek için önerilen buluşma noktasının etrafındaki sokakları istila etmesiyle birlikte başlamadan dağıtıldı. Ertesi gün, hükümet birkaç hafta boyunca tüm halk gösterilerini yasakladığını ve aşırı solun bazı örgütlerini dağıttığını duyurdu. Ayrıca, protestolara katılan yabancıların da sınır dışı edileceğini de belirtti.

Takip eden hafta içinde bu çok fazla kavgacı yaklaşımın etkinliği daha da netleşti. Neredeyse bir aylık grev sonrasında parçalanan ve yorulan ve tecrit olasılığıyla karşılaşan direnmeye devam eden işçiler de artık işe dönmeye başladılar. Bu arada hükümet, sembolik açıdan en önemli işgalleri tahliye etmeye ve göstericileri kalan son kalelerinden sürmeye başlamıştı: 14 haziranda Odéon yeniden ele geçirildi; iki gün sonra Sorbonne polis tarafından temizlendi; 27'sinde Güzel Sanatlar Okulu'nun işgali sona erdi. 
 
Hükümetin grev hareketini sona erdirme becerisi 23 Haziran parlamento seçimleri için ona avantajlı bir konum sağladı. Orta sınıflar için hareketin meydana getirdiği istikrarsızlık totaliter solun tehlikelerinin göstergesiydi. Komünist Parti'nin “aşırı sol maceracıların” aşırılıklarına karşı çıkmasına rağmen ve grevleri hızlı ve başarılı bir sonuca ulaştırma çabalarına bakılmaksızın, birçok Fransız seçmeninin aklında, FKP parçalanmanın sorumlusuydu. Sovyet diktatörlüğünün hayaletini doğurarak Gaullistler kendilerini düzen ve özgürlük savunucuları olarak resmederken, muhaliflerini Moskova'nın kontrolündeki totaliterler olarak gösterebildiler.
 
Bu arada Sol seçimlere bölünmüş ve başsız girdi. Komunist Parti Sol'un geri kalanıyla birlikte kendini giderek daha kavgalı halde buldu. Mayıs ayından Haziran'a gelindiğinde FKP'nin her zaman taş çatlasa belli belirsiz olan öğrenci radikallerle ilişkisi çok ama çok daha fazla çekişmeli hale geldi. Seçmenler sandık başına gittiklerinde, Komünistler ve sadece Mendes-France(FKP'nin hiç bir zaman değer vermediği) değil aynı zamanda bir hükümet koalisyonu kurma umudunda olan Mitterrand da dahil olmak üzere sosyalist karşıtları arasında hatırı sayılır derecede birbirlerine taş atma da vardı. İkinci tur oylama tamamlandığında 30 Haziran akşamı, Sol'un bozguna uğradığı açıktı: FKP 40'a yakın sandalye(73'ten 34'e düştü) kaybetmenin acısını çekerken Mitterrand'ın Demokratik ve Sosyalist Sol Federasyonu temsil sayısı 118'den 57 milletvekiline düştü.
 
Yine de Gaullistler seçimden zaferle çıksalar da de Gauelle için zafer kısa sürdü. Mayıs olayları hükümetin temel zaafını ortaya çıkarmıştı - bu prestij kaybından asla kurtulamayacaktı. De Gaulle'nin kendisinin, görüntüsü bugünün modern toplumuyla uyumlu olmayan bir anakronizm olarak giderek daha fazla ortaya çıktığı görüldü. Pompidou'nun kriz sırasında bağımsızlığı, 10 Temmuz 1968'de görevden alınmasına yol açtı. Bir yıldan kısa bir süre sonra, de Gaulle'nin kendisi, 1958 Anayasası'na getirilen iki kanun değişikliğine ilişkin 1969 Nisan referandurumunda yenilgisi sonrasında görevi bırakmaya zorlandı. Onun ayrılışı, Pompidou'nun o yaz başkanlık seçimlerinde kazandığı zafere yol açtı. 
 
Sol'un 1968 ve 1969'daki seçim yenilgilerinin geleceği için önemli sonuçları oldu. Birleşik sosyalist Parti'nin sola dönüşünden giderek rahatsız olan Mendès-France, partiden ayrıldı ve kısa süre sonra siyasetten emekli oldu. Bununla birlikte, Komünist olmayan soldaki diğerleri, FKP ile etkili bir şekilde rekabet etmeyi ve devlet iktidarına ilişkin Gaullistlerin mutlak gücüyle mücadele etmeyi umuyorlarsa daha güçlü, yeni bir araca ihtiyaç duyulacağına ikna oldular. Böylece, Mitterrand 1971'de yeni kurulan Sosyalist Partiye katılmaya ve hemen onun lideri olmaya karar verdi. Kapitalizmle bir “kopma” vaat ettikten sonra, FKP ile müzakerelere başladı ve bu da 1972'de “Ortak Program” üzerinde bir anlaşma ile sonuçlandı. Mitterrand'ın Komünistler'le ilişkisi, takip eden yıllarda inişli çıkışlı olsa da, bu gelişmeler her şeye rağmen onun 1981 seçimlerine zemin hazırladı.
 
MAYIS NE GETİRDİ
 
 
Aşırı sol için Mayıs 68, 1970'lerde devam edecek olan radikal protestolar döneminin yükselişine işaret etti. Fransa'da hareketlenmeler bir daha asla o ayın zirvesine ulaşmazken, Avrupa'da başka yerlerinde, 69'un sıcak Sonbaharı'nda İtalya'daki fabrika hareketinde olduğu gibi benzer ölçek ve yayılmayı başaran hareketler oldu. Bununla birlikte, başka hiçbir yerde, böylesine yoğunlaşmış öğrenci protestoları ve iş yeri mücadeleleri gibi bir patlama meydana gelmedi. 
 
Bugün birçok gözlemci, Mayıs’ın 68’in radikal politik amaçlarla hareket ettiği inancını sorgulamakta ve aslında Fransa’daki mevcut düzen için bir tehlike oluşturup oluşturmadığını sormaktadır. Liberal çevrelerde, protestocuların yerleşik kültürel normları dönüştürme ve Fransız toplumunun geleneksel muhafazakarlığına karşı durma arzusunu vurgulayan gözlemciler bu anlayışa meydan okudu. Yakın dönem tarihçisi Tony Judt, protestoların "esas olarak apolitik bir ruh halini" yansıttığını ve "kızgınlık ve hayalkırıklığını ayrıca dikkat çekecek derecede küçük bir öfkeyi" dile getirdiğini öne sürerek, "Fransa'daki Mayıs Olayları'nın gerçek önemi ile uyumsuz psikolojik bir etkisinin" olduğunu yazdı. Çoğunlukla Judt, "Gaullist devletin sadece ayakta kalmayıp kurumlarının asla ciddi bir şekilde sorgulanmadığı" sonucuna varır.
 
Eğer bu doğru olsaydı, her halükarda Gaulle ve Pompidou için o kadar da belirgin olmazdı. Onlar için Mayıs ayının son günleri hükümetin tümden çökeceği korkusuyla geçti. Pomidou'nun koltuğuna talip olan Michel Jobert, 1968 Mayıs'ında, "ne siyasi bir sınıf ne de Komünist Parti devletin zayıflığını ve ne kadar savunmasız olduğunu anladı," diye söyledi. 29 Mayıs'ta Almanya'ya gitmeden hemen önce, de Gaulle'nin damadı General de Boissieu'ya anlattıkları yer aldı: “Onlara Elysée'ye (Saray'a) saldırma şansı vermek istemiyorum… Ayrılmaya karar verdim: kimse boş bir saraya saldırmaz.” Baden-Baden'de, de Gaulle Massu'ya şunları söyledi: “Her şey bitti. Komünistler ülkeyi felce uğrattılar. Artık hiçbir şeyi idare edemiyorum.”
 
Judt gibi ortak bir politik ideoloji ya da hareket ile birlikte ortak bir devrimci gündem yoksunluğunu vurgulayanlar tarafından ortaya atılan yorum, geçmişlerinin radikal hırslarını terk eden birkaç tanınmış eski 68'linin değerlendirmeleriyle örtüşür. Şimdi Yeşil bir parlamentocu olan Daniel Cohn-Bendit, “68'i Unut” başlıklı bir kitap bile yazdı. Cohn-Bendit, öğrencilik günlerinin radikal politikalarını daha hatırı sayılır bir liberalizm etiketiyle değiş tokuş eden 68 neslinden tek figür değildir. Bu yolda ilerleyen diğerleri, bir zamanlar 68’in protestolarına katılmalarına neden olan radikalizme karşı daha da ileri gitmişlerdir. 1970'lerin ortalarında "Yeni Filozoflar" olarak tanınan eski solcu yığını, Sovyet totaliterliğinin tohumlarını eken olarak gördükleri Marksist ideolojileri yeniden diriltme hareketini bile kınadılar.
 
Günümüzde Bernard-Henri Lévy ve diğer liberaller, özellikle de 1960'ların sonunda Fransa'da etkili olan baskıcı değerlere ve modası geçmiş geleneklere meydan okumadaki rolü anmaya hala değer olan hareketin bakış açılarına dikkat çekebilirler. Diğer yandan, Fransız sağının çoğu için, aynı özellikler 68 Mayıs’ının en yıkıcı unsurları olarak görülür. 2007'de eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, hareketin mirasının nihayetinde "tasfiye edilmesi"nde ısrar ederek, Fransız toplumunun ahlaki ve kültürel yıkımına katkıda bulunan "1968'in mirasçıları"nı herkesçe bilinen şekilde kınadı.  
 
Peki öyleyse 68 gerçekte ne başarı elde etti? Kısa vadede, hareket Fransız işçilerinin ücretlerinde önemli bir artış sağladı - sadece bir yıl içinde neredeyse yüzde 11. Grevcileri yatıştırmak için hükümetin uygulamaya soktuğu kamu harcamaları da hane halkına 1,2 milyar frank katkı sağladı. Ancak Haziran ayından sonra, grev dalgasının çöküşü Fransız iş dünyasının gelişmekte olan bir ekonominin meyvelerini toplamasına olanak sağladı. Genel olarak, Fransız ekonomisi, grevler nedeniyle üretim kaybına rağmen, 1968 yılında yüzde 3'ün üzerinde büyüdü. Sanayi üretimi etkileyici bir şekilde yüzde 7,4 oranında artmıştır.
 
Sonradan, Haziran'daki hareketin sızlatan yenilgisi Sol'a darbe vururken, Fransız siyasetinde sağa dönüşün sinyalini vermedi. Aslında, 1970'lerin başlarındaki siyasi iklim, gelişmiş bir reform gündemine elverişli olduğunu kanıtladı. Bu yıllar boyunca, feministler, eşcinsel hakları aktivistleri ve diğerleri harekete geçmeye başladı ve on yıl önce mümkün olmayan bir dizi kanun kabul edildi: 1974'te, örneğin, kadınların kürtaj hakkına izin vermek için mevzuat getirildi. Dahası, Mayıs 68'in yansımaları, 1969-1973 yılları arasında gerçek ücretlerde yüzde 35'lik bir artışa neden olan işçi militanlığında genel bir yükselişi besledi. Esasen 1968 sonrası yıllar Fransız kapitalizmine karşı kayda değer reformlara sahne oldu. Bu dönem yeni ya da arttırılmış sosyal yardımlara, yeni bir yasal asgari ücrete ve diğer önlemlerin yanı sıra sendikalar ve işyeri örgütlenmesi için ilave koruma sağlamak için kural değişikliklerine şahit oldu. 
 
Yine de hareketin kazançları açıkçası çoğu militanın Mayıs ayının kafa tutan günlerinde beklediğinden az oldu. Soldaki birçoğu için, bu hayal kırıklığı yaratan sonucun birincil suçlusu, bölücü muhafazakarlığının ve ısrarının hareketi erken bir sona mahkum ettiği geniş çapta düşünülen Fransız Komünist Partisi oldu. Komünist Parti'nin solcu öğrencilere karşı düşmanca ve dışlayıcı ve çoğu zaman bazı yönlerden oldukça tahripkar olduğu ve greve mümkün olan en kısa sürede son vermek için hükümet ve işverenlerle bir çözüme ulaşmak adına gayret sarf ettiği doğrudur. Kısmen, işçilerin izole edileceği korkusuyla ve Gaullist rejime, baskısını arttırmak ya da askeri darbe başlatmak için bir mazeret vermekten kaçınmak arzusuyla motive oldu. Bir FKP lideri, "Eğer bir diktatörlük yönetimi altında değilsek, sabırsızlığımızın bizi yok etmesine izin vermediğimiz içindir," dedi.[ç.n.: böyle aptalca bir bahane olamaz.] Ancak, kısmen FKP'nin kaygısı, uzun süredir hakim olduğu işçi hareketi adına giderek patlamaya hazır bir durumu kontrol altına almak idi. Her şeyden önce, Komünistler umutlarını, 1930'ların Halk Cephesi çizgileri boyunca yeni bir koalisyon hükümeti kurma niyetiyle Mitterrand gibi sosyalist liderlerle bir seçim ittifakına tutturdular. Bu strateji başarısızlığın kanıtı oldu.
 
Ancak bu, 1968'de gündemde devrim olduğu anlamına gelmez. [ç.n.: yazar burada doğruyu söylemiyor. Devrimi gündem dışına iten bizzat Fransız Komünist Partisi ve sendika liderlikleri idi. Hatta daha ileri bile gidebiliriz. Devrime ihanet ettiler.] Eski kurt 68'lilerden olan Alain Krivine ve Daniel Bensaïd'ın belirttiği gibi, "Kitle halinde grevciler toplumsal bir sorunu çözmek, otoriter bir rejimin boyunduruğunu sarsmak istediler. Buradan devrime çok uzun bir yol vardı."[Bu da doğru bir tespit değil. Devrim için tüm koşullar oluşmuştu. Eğer Alan Krivine ve Daniel Bensaid gibiler korkup geri adım atmasalardı.] Ama bu daha iyi bir sonun imkansız olduğu anlamına gelmez. Nasıl olabilirdi tartışmaya açıktır: şüphesiz, Grenelle Mutabakatı'nda sunulandan daha fazla imtiyazlar sağlanabilirdi; sosyalist sol, olduğundan çok daha fazla bir ivme ve birliktelikle hareketten daha güçlü ortaya çıkabilirdi; ve de Gaulle'nin yönetimi iktidara gelmemiş olabilirdi. [ç.n.: "o mahmur beste çalar Müjgan'la biz ağlaşırdık". Hala La Fontaine'den masallar. Sen güzelim devrim fırsatını kaçır, ondan sonra daha fazla imtiyazlardan bahset.] 
 
Yarım yüzyıl önce radikal yükselmenin kısa döneminin kaybolan umudunun nostaljisinden kaçınılabilirse, başka bir netice mümkün değildi kaderciliğinden de kaçınılabilir. [ç.n.: "İnsanlar tarihe tutsaktırlar. Tarih de onlara tutsaktır" James Baldwin]
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 
ÖZGÜRLÜK

NEDEN ÖZGÜRLÜK?

NEDEN ÖZGÜRLÜK?
Vurgularımız olumsuzluklara değil, geliştirme mücadelesinde olduklarımızı bilince çıkarma yönündedir. Teorik bir eksiklik, yanlış algılamalara neden olabilecek bir boşluk, mücadele içerisinde mutlaka doldurulması gerekir. Eksikliğinden yanlışlığını getireceği gibi, pratikte daha vahim sonuçları ortaya çıkarabilir. Pratiğin, aklın yani düşüncede ve teorideki çözülmesi gerekenlerin önüne geçtiği yerde devrimci bir yolda ilerlemek mümkün değildir. Teori yani bilgi eksikliği; karşıdan gelen tren ‘‘kuantumunun paralel dünyasına ait‘‘ diyerek önüne dikilmek gibi vahim sonuçlar çıkarır. Doğada ise bilmiyordum kuralı geçerli değildir.  Teoriden pratiğe yolculukta kesişme ve geçiş noktaları, algı hatalarının görece arttığı yerlerdir. Teori ve pratiğin diyalektik bütünlüğü ortadadır. Aynı düzlemde yer alan çelişkilerin birbirine bağlı ele alınması( politik mücadele örneği gibi.)ve gidiş yönünü  unutmamızı getirmemelidir. Devrimci düşüncenin dünyayı yorumlamak değil değiştirmek olduğu, değiştirdikten sonra teorisini yapmak ya da içerisinde yaşanılan maddeyi teorik olan yorumlamak değildir... İçerisinde geliştiği maddi ortamın doğru tahliline dayanarak onun sınırlarını aşarak doğasal gerçekliğe ulaşma ve değiştirme mücadelesi olduğu ortadadır. Konuyu başka bir konuya sıçrayarak belki monolog haline getirebilirsiniz, lakin bir sonuca ulaşamazsınız. Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz. Vurgu yapılan yer belirlidir. Örneğin partileşme süreci teorik tespitiyle ve bilgi birikimiyle ilgili bir vurgulamayı pratikle ilgili ele almak insaf ve niyet midir? Dünya‘yı döndürmeye mi başladınız gibi bir şey! Ne denebilir? Pardon, ‘‘teorik olarak dünya dönüyormuş‘‘ söylediğim için kusura bakma mı denilir? Hele hele tümümüzün durumu ‘‘güç farklarına rağmen‘‘ ortadayken! Pratik bağlamda bir partileşmeden bahsedilmediği, ideolojik birliğin sağlanamamasından bellidir...  
Belirli bir bilgi birikimi var sayılarak yazılan ya da o noktadan başlayarak geliştirilen konuların bu eksiklikten dolayı yanlış anlaşılması mümkündür. Bilgi eksikliğine dayanan ve geliştirilebilecek olanı yargılamak, mahkum etmeye kalkmak anlaşılamaz bir durumdur. Yazılarımızda geçen olumsuz örneklemeler, vurgular bize döndürülerek, konudan sıçrayarak tartışılamaz. Bizim vurgularımız, konusu geçenlerin söyledikleriyle yaptıklarının laf kalabalığı dışında uymaması ile ilgilidir. Bizlerin ne düşündüğünü bilince çıkarma mücadelesi dışında bizleri ilgilendiren yönü de yoktur. Konu ve teorisi kapsamında tartışılması gereken, başka bir düzleme ve konuya kaydırılarak tartışılamaz. Takdirini okuyucuya bırakırız. Bizim yapıp yapamadıklarımıza ilişkin ise cevaplarımız bu yazı içerisinde açık biçimiyle ortaya konulmaya çabalanmıştır…
Art arada yaşanılan yenilgiler sonucu  oluşan güvensizlik ortamı ve  ‘’sosyalizm’’denilen sistemlerin başarısızlığı, öyle bir kafa karışıklığı yarattı ki her alana yansıyor ve kapsıyor. Yaşanılan toplumsal bir travmaya dönüşmüş durumda. Kimi emperyalizm çağında feodal devletin kurulmasından bahsediyor, kimi olan başka bir şeymiş gibi faşizm kapıda yazıyor. Kimileri uluslar arası tekellerin kendi üst yapılarını oluşturma çabasını nüfuz alanları ve yeniden paylaşımını globalizm, durum ortadayken  yaşananı liberalizm diye değerlendiriyor. Kimileri Stokholm sendromu etkisiyle AKP nin liberalizminin ve başarılarının hayranı. Tüm muhalefeti bir araya getirme planlarıyla kendi liberalizminin düzen içi konuşlanışını dilendiriyor. vb. Hangi yolun yoldaşı olduğunu bilemeyenlerin guruplaşması devrimci saflaşmayı değil kamplaşmayı ortaya çıkarıyor. Hangi yola gideceği belirsiz yoldaşlığın ve yararlılığın daha ilk siyasal zorunlulukta dağılması işte bundandır. İşte bu koşullar altında neden özgürlük sorusunu sorumluluğun bilincinde cevaplamaya bir alıntıyla başlayalım.
’’Bizce teorinin olmayışı devrimci bir akımın varolma hakkını, ortadan kaldırır ve eninde sonunda kaçınılmaz olarak siyasi iflasa mahkum eder.’’Lenin
Belirgin devrimci bir dünya görüşü olmadan ve bunu var olanın rutin tekrarı  sanan, onun hareket hali ve gelişen özünü ortadan kaldıranların, pratikteki ayrı duruşla ayrı bir’’örgüt’’olduğunu sanmak doğru değildir ve bir yere ulaştırmaz... Teorik olarak içerisinde yaşanılanın doğru tahlili için, gelişime doğru yaklaşımı sağlayan diyalektik ve tarihsel materyalizmin kılavuzluğu gereklidir. Toplumsal ve sınıfsal gelişmeler alanında, diğer doğa bilimlerinde olduğu biçimde labaratuarda mikroskop vb. araçlarımız yoktur. Bu işlevi gören diyalektik ile olay ve gelişimleri çeşitli düzlem ve aşamalarda inceleme olanağı buluruz. Devrimciliğin dünyayı değiştirme doğrultusunda onu yorumlayan teorik tespitlerini ve düşünsel yolculuğunu yani diyalektik ve tarihsel materyalizmi kavrayamamak’’sol ya da devrimci’’adı ile bir akım olma hakkını ortadan kaldırır. Devrimci teori olmadan devrimci hareket ve pratik olmaz. Bu noktada böylesi bir mücadelenin netleşmesi ile yaşamın ve maddede hareketin karşımıza çıkardığı sorunların çözümüne yönelik siyasi önermeler demek olan teorik ve ideolojik mücadelenin, doğru kavranamaması sorunu da ortaya çıkmaktadır. Genel olarak geçmişte söylenenlerin tekrarı ve diğerleri ile laf yarıştırma sanılan bir anlayışla doğru yere varılması da beklenemez.
Bunun gibi 83 te başlayan tartışmalarda ve sonraki tartışma süreçlerinde  ve yasal partinin kuruluşunda aldığımız tavırlar ayrı bir yazı konusu olduğundan burada üzerinde durulmayacaktır. Kısacası tek ve mutlak doğruyu söyleyen, herkesin de aynı görüşte birleşmesini bekleyen bir anlayışı değil, doğruya gelişebilecek ve geliştirilebilecek doğabilimsel doğruların mücadelesinde olduğumuzu ifade edebiliriz.
Ağır yenilgi koşullarından çıkılmaya çabalanırken üstüne adına ’’sosyalizm’’denilen reel sistemlerin de çöküşüyle cevaplamamız ve çözüm üretmemiz gerekenlerin artığı bir döneme ayak bastık. Sosyalist sisteme olan güvenin sarsılması ve yargılanması gibi sorunları da birlikte yaşamaya başladık. Yenilginin eleştirisi ve özeleştirisi mücadelede gerçekleştirilemeden bu güvensizlik ortamı bizlerin durumunada yansımaya başladı. Arkadaşların kendi deyimiyle’’büyü bozulmuştu.’’Fikir çeşitliliklerini aynı potada eritebilecek ortak payda ya da çekirdek ortadan kalkmıştı. Yüksek perdeden herkesin ayakabısı nereden sıkıyorsa onu bağırdığı sağlıksız bir ortam gelişti. Sağlıklı siyasal çözümlemelerle olumlu bir sonuca gelişmeyen kaotik durum engelenemedi. Geçmiş deney ve bilgi birikimleri, günümüz ve görevlerimiz doğrultusunda devrimci anlamda yeniden üretilemez durumdayken, çoğunlukla pratikte yaratılan değerlerin mirası üzerinde yükselmeye çalışan bir pratik örgütlenmeye çalışıldı.Türkiyedeki devrimci mücadelenin geldiği seviye açısından değerlendirildiğinde ’’üretenlerin yönetimi’’ doğrultusundaki mücadele geliştirilemez haldeydi. İşte bu şartların da etkisinde esas sorunun: Teorik-ideolojik ve bu doğrultudaki devrimci mücadele birliğimizin yeniden geçmişin devrimci değerleri üzerinde ve aşacak biçimde oluşturulması gerektiğini tespit ettik. Böylesi bir teorik-ideolojik mücadelenin gelişebilmesi doğrultusunda çabaladık. Bunun aynı dünya görüşü doğrultusunda olay ve gelişimleri organik biçimiyle benzer değerlendiren kaba bir benzetmeyle en az on kişinin bir araya gelmesi demek olan bir kadro çalışması da olduğunun bilincinde hareket etmeye çabalıyoruz. Bu bir hareket hali olduğundan kollektif çabalarla daha iyisinin yapılabileceğini, yaptıklarımızın yetersizliğini bilince çıkararak...Çok yol kat ettiğimiz maddi anlamda söylenemez. Lakin dünya görüşünün ne olması gerektiği konusunda kaba da olsa bir çerçeve çizme yolunda en azından azımsanmayacak önemli adımlar attığımız söylenebilir.
Her yenilgi dönemi kendine özgü sorunları da ortaya çıkarır. Geçmişte’’Demirel AET yanlısıydı. Bu bağlamıyla burjuva demokrasisini savunan ilericiydi! Göremedik’’ özeleştirileri !!! Günümüzde liberalizm globalizm derken globalleşerek zorunlu olarak liberalleşecek ülke beklentisi !!! Uluslar arası tekellerin yeniden paylaşım savaşının daha çok sömürü ve baskı demek olduğunu göremeyen bir dünya görüşüyle algı yanılgısının’’tahlilleri!’’Hatta Erdoğan’nın demokratlığının keşfi! Burjuva demokrasisini ve temsili sistemleri; Cumhuriyet, laiklik, Kratokrasi vb. savunmak noktasına tıkanmış, onu geliştirip aşarak üretenlerin işçi sınıfı demokrasisine ulaşmak hedefinden vazgeçmiş, lakin ‘’sol’’cu kalanlar var. Böylesi ağır yenilgi koşullarında söylenilenin doğru anlaşılması gibi, devrimci tarihsel deney birikimlerinin de doğru yorumlanmasında büyük sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Söylenilen ve yazılanların anlaşılmasında ve yorumlanmasında, günümüzün maddi koşullarının algıları belirirlemesi de denilebilecek bir gelişimdir! Anlaşmakta zorluklar da işin ekstrası haline gelmiştir. Sınıflar mücadelesine ‘’üreten biziz yöneten de biz olacağız’’ şeklinde devrimci demokrasi ilkeleriyle müdahalenin yaratığı beyin fırtınası, demokrasi deney birikimlerinin zayıflığıyla bütünleştiğinde bir isyana dönüşmüştür. Bu durum herkesin en iyisini bildiği, kendi dışında kimseye güvenmediği, kimseye saygı duymadığı vb. psikoloji alanını ilgilendiren lakin siyaset sanılan bir sağlıksız ortamın gelişmesini de getirmiştir. Denilenleri istediği ve işine geldiği gibi yorumlayan bir dengesizlik ortalığı kaplayabilmiştir. Ne dediğini bilmeyen ne yaptığının sorumluluğunu kaldıramayan bir siyasal tutarsızlık yaygınlık kazanmıştır.
Günümüz koşullarında siyasal tutarsızlıkla, genelde pratikte olay ve gelişim ve kişilere tavır düzeyinde, ortak çıkar tavır alışlarıyla ayrı yerlerde durulabilmektedir. Ayrı bir dünya görüşünden kaynaklanmayan, teorik ve ideolojik olarak neyi savunduğunu, günümüz ve görevlerimizi nasıl tahlil ettiği  belirsiz, ayrı bir gurup olma hakkını kendinde bulan bir çok yapı ortaya çıkmıştır. Kurumsallaşmış fakat siyasallaşamamış partisi hatta yayın organı ve taraftarları olan çıkar gurupları görüntüsünde ve bir çok durumda dış destekli yapılar oluşmuştur. Burjuva demokratik devrimini yaşayamamış demokrasi mücadelesindeki bir ülkede, demokrasi deney ve birikimlerinin zayıflığına ve sınıflar mücadelesinin zorunluluk olarak önümüze koyduğu  üretenlerin yönetimi gerçekleştirilemediğinden, sorumluluğu olmayan haklar ve talepler şeklinde isyan ortaya çıkabilmiştir. Bir evelki dönemde fikir çeşitlilikleri ve farklı görüşleri bir potada eritebilen ortak payda çekirdek ortadan kalmıştır. Var olan farklı eğilimler farklı yönlere doğru ilerleyen bir duruma gelmiştir. Bir tarafta eskinin tekrarı yukarıdan aşağı kurduğu parti ile işçi sınıfının gökten inme tek temsilcisi konumundaki temsili sitemleriyle reel sosyalizm türdeşliğinin devamı. Diğer tarafta liberal ve global dünyada liberal düzen içi çözümler yatay örgütlenmeleri ile alttan üst yapıyı ele geçirme akıllı dizayn projeleriyle SYRİZA vb. kardeşleri. Bütün bunların dışında kalan çok farklı nedenleri dolayısıyla  bir arayada gelemeyen geniş kesimler. Dünyayı ve onun yaşanılan ülkesini devrimci dünya görüşünden tahlil etmeden alınan ayrı tavırların bir hükmünün olamayacağı açıktır. Geçmişin devrimci ders ve deneyleri üzerinde yükselen yeniden  teorik ideolojik ve devrimci mücadelemizin birliği ve bu doğrultuda üretimlerimiz ve katkılarımızla mücadeleyi geliştirme çabasındayız. Teorik ve ideolojik olarak tartışıp çizmeye çabaladığımız ve kaba da olsa ortaya çıkan çerçeveyi gelişime katkı olması dileğiyle ortaya koymaya çabalayacağız. Konu edilen olumsuzluklar, geliştirme mücadelesinde olduğumuz olumluluklara vurgu yapmak içindir. İlk elden şunu belirtmekle başlayalım. Biz burjuva demokrasisinin ortaya çıkardığı temsili sistemleri aşma mücadelesindeyiz. Cumhuriyet, laiklik vb. konuları çarpık kapitalizm sonucu bizler tamamlamak zorunluluğunda olsak bile bu onların savunulması değil aşılması gerektiğinin mücadelesidir. Devrimci demokrasi demek olan doğrudan sistemlere gelişilmesi gerektiğini savunuyoruz. Laiklik eski burjuva devleti dönemlerinde kaldı. Ya da sözde kalıp gerçekte aldatmaca olduğu açığa çıktı. Bilimselliği savunuyoruz. Bunun kolektif bir mücadele sonucu netleşeceğinin, birlikte üretimlerle gelişeceğinin bu bağlamıyla kadro çalışmasını içeren devrimci bir hareketin yaratılmasıyla yaşam bulabilecek bir gelişim olduğunun bilincindeyiz.  Yapabildiklerimizin zorunluklarımız karşısında yetmezliğinin bilincinde olarak paylaşarak birlikte üreterek  hep beraber devrimci mücadeleye...
1-Devrimci deney birikimlerinin ortaya çıkardığı ve gidilmesi gereken yön olarak gösterdiği ’’üretenlerin yönetimi’’ doğrultusundaki mücadele geliştirilemez haldeydi. İşte bu şartların da etkisinde esas sorunun ideolojik-teorik ve bu doğrultudaki devrimci mücadele birliğimizin geçmişin devrimci değerleri üzerinde yeniden oluşturulması gerektiğini tespit ettik. Böylesi bir ideolojik-teorik mücadelenin gelişebilmesi doğrultusunda elimizden geldiğince katkılarda bulunduk. Bunun aynı dünya görüşü doğrultusunda olay ve gelişimleri organik biçimiyle  değerlendiren  bir kadro çalışması da olduğunun bilincinde hareket etmeye çabalıyoruz. 
2- Bunun aynı zamanda bir saflaşma süreci olduğu bilinciyle ilk elden eskinin yukarıdan aşşağı kurtarıcı dünya görüşleriyle sınırlarımızı çizmeye çabaladık. Kabaca işçi sınıfını temsilen bir parti oluşturma, onların adına devleti ele geçirip yine onların adına yeniyi inşa vb. temsili sistemleriyle sınırlarımızı çizmeye çabaladık. Bu bağlamıyla üretenlerin kendi yönetiminin doğrudan demokrasi olacağının mücadelesini vermeye çabaladık. ‘’Aslında bir anlamda Türkiye’de burjuva demokrasisi özlemleri sınıfsal mücadelenin hep önüne geçmiştir. Onu gölgelemiş ve unutturmuştur. Bir karar verilmelidir. Devrim diye burjuva demokratik devrimi mi savunulmaktadır? Yoksa işçi sınıfı ve üretenlerin devrimi mi? Uzun zamandır ‘’sol’’ ve eski dostluğa ve yoldaşlığa bakılmaksızın; burjuva demokrasisinin kendi çıkarına gelen yönlerini ve temsili sistemleri savunmakla, işçi sınıfının kendi yönetimi doğrudan demokrasisiyi hedefleyen devrim yolunda saflaşmakta ve kararını vermiş durumdadır... Bütün bu çelişkilerin bütünlüğünde’’sol’’ arasındaki çeşitliliklere ve farklara rağmen üç ana akım halinde saflaşma sürecindedir. Birincisi klasik kurtarıcılık anlayışıyla kratokrasi savunucuları. Kratokratlar. İkincisi emperyalizm çağında liberalizm keşifleriyle sistem içi çözüm ağırlıklı liberal sol. Liberaller. Üçüncüsü devrimci teorik- ideolojik ve mücadele birliğini yeniden, üretenlerin doğrudan yönetimi doğrultusunda oluşturmaya çabalayanlar. Yani bir yol açmaya çabalayanlar.
3- İki kutuplu dünyanın yıkılışı, uluslar arası tekellerin enerji alanları ve pazarları yeniden paylaşımı noktasında devletin rolünü azaltan ve özelleştiren bir yıkımla nüfuz alanları mücadelesinin geliştiğini tartışmaya açtık. Liberalizm ve globalizm eleştirileriyle sürecin uluslar arası tekellerin belirleyiciliğine doğru gelişen ve alt yapıda maddi belirleyici konumundaki uluslar arası tekellerin kendilerine uygun üst yapıyı oluşturmaya doğru ilerlediğini tespit ettik. Bu bağlamda düşüncenin metalaşması, nüfuz alanları savaşı, devletin özelleştirilmesi ekonomik alanlardan uzaklaştırılması ile gelişen yeni yapılanmalara doğru ilerlediğini tespit ettik. Acı gerçekle karşılaşma zamanı kapıda. Ülke uluslar arası tekelere satılanlarla artık senin olmaktan çıktı. Onlara bağımlı bir sömürgeyken onlara satıldı. Artık dolaysız ve direk patron onlar. Üretilen elde var sanılan herşey onların. Üretenlere ne kadar ücret ve ülke yüzde kaç vereceklerine bağlandı. Dünya sömürgecilik ve yeni sömürgecilik sistemlerinde meydana gelen değişiklerle, eski iki kutuplu dünyaya göre nüfuz alanları ve çıkarlar mücadelesi konsesüsünde buluşan dünyamızda, ederi ödenerek aralarında anlaşabilme olasılığının görece arttığı süreçlerdeyiz. Çünkü onlar kârlarını dünyanın geleceğinden daha çok düşünüyorlar! Düşüncenin meta haline gelişi bağlamında kendileri adına savaşabilecek bağlantılarıyla kendilerini riske atmadan ve ucuz maliyet ve kâr hesaplarından oluşan ‘’kontrollü’’bir savaşın içerissindeyiz. Kârlarına göre savaşın biçimlerinin değişeceği, bölgesel ve kontrollü olduktan sonra atom silahlarının bile kullanıldığı süreçlere doğru ilerleniyor. Dünya yok olursa kârlar da yok olacak!!!
 
4- Düşüncenin meta haline gelişi ile emperyalist sistemin işleyişindeki değişikliklerin yeniden tahlil zorunluluğuna dikkat toplamaya çabaladık. Bu bağlamda UKTH nın eskiden farklı boyutları ve pazarda alınıp satılan miliyetciliğin ezen veya ezilen ulus bağlamında değil, üretilenin sömürülmesi, nüfuz alanları, güç ve ele geçirilmesi anlamında ele alınması gerekliliği üzerine dikkat çekmeye çabaladık. Devletin sınırlarının ekonomik alanlardan çekilip kontrol ve militarizme kaydığı, meta haline gelmiş ideoloji ve etnik gurupların nüfuz alanları ve kâr savaşlarında kulanılırlığı, yanı sıra özel ordulara doğru gelişimi bilince çıkarmaya çabaladık. Bunun şimdiki aşamada yoğunlukla eğitim ve profosyonel destek alanlarında kullanıldığını tartışmaya çabaladık. Uluslar arsı tekellerin alt yapıda belirleyiciliğinin kendilerine yeni üst yapı kurumları oluşturma yönünde ilerlediğine dikkat çekmeye çabaladık. Bu yönüyle eski üst yapı kurumlarının parçalanması algısının yanılgı yaratığını liberalizm görüntüsünde daha azgın bir sömürü ve ezilen kitlelerin kontrolüne yönelindiğini tartışmaya çalıştık. Örneğin eski devlet ve kurumlarının yıkılmaya çalışılmasının barış süreci, liberalizmin zaferi vs. olarak yanılsama yaratabildiğini tartışmaya çabaladık. Uluslar arası tekellerin yardım kuruluşlarının desteğindeki sağ, dinci, milliyetci ideolojiler kadar ‘’sol tandansların’’ da uluslar arası tekeller açısından kullanım değerlerinden söz edilmesi gerektiğini bilince taşımaya çabaladık. Sorozcunun sağı solu olmaz ! Dünya çapında temel çelişki emek sermaye çelişkisinin uluslar arası tekellerin geldiği seviye ve kendilerine yeni üst yapı kurumları oluşturma girişimleriyle sömürü biçimlerinde düşüncenin meta haline getirilişi ile meydana gelen değişimlere dikkat çekme çabasında olduk. Düşüncenin meta haline gelişi ile ülkelerin ulusal devlet yapılarının yıkılışı ve hangi devletin hangi uluslar arası tekelin yüzde kaç oranıyla sahip olduğu ülke haline geldiği tartışılmaya başlanmıştır. Haatta avrupada hangi parlementerlerin hangi tekelin maaşlı çalışanı olduğu açığa çıkar tartışılır olmuştur. Değim yerindeyse eski sermaye ihracı, ithal ikame gibi yöntemlerin yerine ülkeleri direk satın alan, iç pazara yönelik ulusal ismli markaların yerini direk kendi ürünlerinin alması hiçte yadırganmaz hale gelmiştir. Bunun gibi liberalizm görüntüsü yaratan, bir tekelin içerisindeki çeşitli markaların bir biriyle suni rekabetinin yanılgısıdır. Burjuvazinin ortaya çıkışı ve devrimleri sırasında var olan serbest rekabete benzetilir bir yanılgının ‘’sol’’adına ortaya çıktığına dikkat çekmeye çabaladık.
5- Diyalektik ve tarihsel materyalizm yöntemiyle sıklıkla rastlanan düzlemlerin kaydırılması ve karıştırılmasına karşı nasıl mücadele edileceğini bilince çıkarmaya çalıştık. Bu bağlamda temel çelişme-baş çelişme, aşamalar-süreçler, teori-pratik-devrim ve mücadele anlayışı vb. konularda kabada olsa bakış açısını belirginleştirme çabasında olduk. Zıtların aynılaşması aynı düzlemde buluşması demek olmasına karşın, zıt kalarak aynı sonuca hizmet etmesi demek olan Paraidya görüşüyle açılımlar yapmaya çabaladık. Çünkü yaşamın kendisinde içerisinde Sovyetlere ve reel sosyalizme karşı zıt görünenlerin aynı sistemi tepeden ögütledikleri, en iyi kurtarıcı dünya görüşüyle akıllı dizayn kurtarıcılığın da alternatif görüntü de aynı sonuca ulaştıran çözümsüzlük olduğunu işlemeye çalıştık. Dev sol veya pkk veya SYRIZA türü’’klasik yukarıdan’’kurtarıcılığın zıt görüntüye karşın özde çok farklı olmayan temsili ve cumhuriyetçi, kratokrat vb. projeler olduğunu  tartışmaya çalıştık.
6- En büyük yanılsamalardan birisi de; egemen sınıfların çıkarına sonuç çıkmasını sağlayan, “ayrıcalıkların” aşağı yöne çekilmesi doğrultusunda düşünme ilkeliğidir. Ayrıcalık ya da imtiyaz diye görülenlerin daha fazlasına herkesin hakı olduğunu düşünemeyen bir ilkellik. Ezilen sınıflar ve halkların arasında da yankı bulabilmektedir. Bu yanılsama, sınıf perspektifini kaybetmiş etnik ve dinsel ağırlıklı vb. ‘’ona verilen bize verilmiyor’’ çıkarcılığında çeşitli manipülasyon ve algı operasyonlarıyla hakları kısıtlama işlevi görüyor. Ezilen sınıf ve halkların haklarını genişletme mücadelesine odaklanmak yerine, kimliğe, imtiyaz ve ayrıcalıklara vb. odaklanan  utanılması gerek ezilen sınıf yanılgısıdır.
7- Bilimde gelişimi’’kriz’’olarak yorumlamanın yanlışlığı üzerinde durmaya çabaladık. İnsanlar aleminin kendine uydurduğu’’bilim’’anlayışıyla doğa bilimleri farkını bilince çıkarma çabasında olduk. Bunların anlaşıldığını mı sanıyoruz?Yok ! Lakin birlikte organik yapılara ve üretimlere yürüyen çabalarla daha gelişeceğini biliyoruz. Herkesin aynı düşündüğü bir dünya olamayacağı açık gerçek. Bu ayrı düşüncelerin fikir çeşitliliği düzeyinde aynı potada eritilebildiği bir mücadeleden yana olacağız. Lakin farklı dünya görüşleri demek olan olay ve gelişimlere aynı sınıfsal çerçeveden bakamayan yaklaşımlarla bir arada olmamaya çaba sarfedeceğiz.
8- Geçmiş değerlendirmeleri konusunda son sözün devrimci bir hareketin ortaya çıkışıyla söylenebileceği tespitiyle değerlendirmelerde bulunduk. Üretenlerin yönetimi anlayışı ile sınıflar mücedelesinin demokrasi deneylerinin geldiği seviye arası volan kayışlarının kopmasının yenilgiyi hazırlayan neden olduğunu tespit ettik. Üretenlerin yönetimi tespitiyle Türkiye sınıflar mücadelesinde bir beyin fırtınası yaratanların, üretenlerin yönetimini sağlayamaması sonucu yenilginin ortaya çıktığını tespit ettik. Devrimci yenilginin zengin ders ve deneylerinden öğrenme ve aşma çabasında olduk.
9-Eskiden var olan hedeflere doğru pratiğin örgütlenmesi değil, reel sosyalizmlerin yıkılışı ve alternatif diye sunulan yatay örgütlenmelerle üst yapıyı ele geçirme projeleri de denilebilecek Avrupa komünizmi ve devamı akıllı dizayn kurtarıcılık projelerinin hızlı yıkımı ve yok oluşunun, temsili sistemlerden doğrudan demokrasiye gelişmenin zorunluluğunu işaret ettiğini tespit ettik. Bu bağlamda burjuva demokrasisini  ve temsili sitemlerinin son aşaması Cumhuriyet biçimini savunmak değil doğabilimsele gelişen bir mücadelede aşmak olduğunu bilince çıkarıp tartışmaya çabaladık. Emperyalizm çağında, uluslar arası tekelciliğin geldiği aşamada, burjuvazinin rekabetçi dönemini ifade eden değimlerin ‘’demokrasi, liberalizm vb.’’kullanılmasının algı operasyonu olduğunu bilince taşımaya çabaladık. Yok edilmiş anlamsızlaşmış değimlerle cumhuriyetin temel taşlarından laikliğin de anlamsızlığını, özünde sınıfın baskı aracı olan devletin tarafsızlığı tartışmasının absürtlüğünü bilince taşımaya çalıştık. Devrimci düşüncenin her düşünceye, inanca, fikre aynı mesafede olması değil,  doğabilimsel doğruları savunmak zorunluluğunda olduğunu ortaya koyduk. Bu bağlamda laikliği bilimsellik anlamında savunmanın yanılgısı ve düzen içi cumhuriyetçi bir tercihi ifade ettiğini, devrimcilerin laik eğitimi aşan bilimsel eğitimi savunmak zorunluluğunu bilince taşıma çabasında olduk.
10- İlk adımlarını düzenin sınırları içerisine atmak demek olan yasal parti çalışmasının farklı bir dünya görüşünden kaynaklandığını, mücadelenin gelişimi ile sonraki aşamalarda gerekli olabilecek bir adımın ilk adım haline getirilmesinin tercih değil, dünya görüşünden kaynaklanan siyasal yanlış olduğunu bilince çıkarmaya çalıştık. Bunun gibi sanki gidilecek varılacak hedefler bellirliymiş gibi eski alışkanlıklarla, geride kalanların liyakat usulü örgüt olmaları anlayışlarına karşıda mücadelede olduk. Liberalizm ve globalizm eşliğinde Türkiyede cuntaların olmadığı bir liberalizm beklentisini ilk adımları düzen içi alanlara atan projelerin SYRIZA laşma umutlarını temsil ettiğini tartışma mücadelesinde olduk. Bu içerikle keskin söylemlerin bir anlam ifade etmediğini, ‘’bozulan büyünün’’ kurtarıcı hayallerinin yıkılmasından da öte farklı bir dünya görüşü ile tahlil edilen dünya ve Türkiye’sinden kaynaklandığını bilince taşıdık! Kimseyle kişisel düzeyde sorunumuz olamayacağı gibi ayrı bir dünya görüşünden kaynaklı siyasal tespitleriyle akıllı dizayn kurtarıcılık vb. ile aynı yerde olunamayacağı ve bunun siyasal sorumluluğunun bilinçsiz ve bilinçli herkesin kendisinin üstlenmek durumunda olduğunu savunduk.
11- Partileşme süreci tespitinin mücadelede kadro anlayışıyla devamından yana tavır aldık. Organik canlı bir yapı ve ortak üretimleri doğabilimsel doğru hedeflere yöneltilmesi demek olan, bu bağlamıyla üretenlerin sınıf partisi olan öncü partinin oluşturulması yolunda kadrolaşma sürecinin zorunluluğu üzerinde durmaya çalıştık. Günümüz ve görevlerimiz açısından, yeni sömürgecilik metodlarındaki değişimlerle ve düşüncenin meta haline gelişinin üst yapı anlayış ve kurumlarında  ortaya çıkardığı yabancılaşma, tahribat ve yozlaşmaya karşı verilecek politik mücadelede yeniden yerli yerine oturtulmalıdır tespitini yaptık. Bu bağlamda günümüz ve görevlerımız doğrultusunda verdiğimiz mücadelenin doğabilimsel adalet, üretim, paylaşım ve eşitlik vb. doğrultusunda bu tahribatı ortadan kaldırmaya yönelik olması da gerekmektedir. sistem içi çıkar ilişkileri doğrultusunda kurulan ilişkilerden arınmış bir kadro ve partileşme süreci önemli görevlerimiz arasındadır. 
Kurulan ilişkiler yaşanılan kapitalizm şartlarına uygun biçimde değişmektedir. Bu şartlar altında devrimci ilişki tarzının geliştirilebilmesinin zorlukları ortadadır. Başka bir deyişle; yaşanılan ortamda var olmayan bir yaşamı ve ilişki tarzını geliştirebilme zorluğudur. Düşüncenin meta haline gelişiyle kurulan ilişkiler de ticaret ve alış veriş türü olabilmektedir. Bu bağlamda örgütlenme para ve güç meselesi, çalışmada bulunanlar organik üretim yapan kadro değil, kadrolu olarak ele alınabilir hale gelmiştir... Devrimci ilişkileri bir işi yapmak için kurulan ortaklık diye gören bir yaklaşım, kapitalizm tarafından düşüncenin meta haline getirilişinin tezahürüdür. Takım taraftarı olarak maça gitmek gibi. Bir konsere gitmek gibi vb. arızi, değişken, tesadüfi ve rastlantısal ağırlıklı olabilmektedir.
 Zorluk kapitalizm koşullarında devrimci bir dünyayı yeşertip yaşatmaktır. Bu sistemin işleyişine şu veya bu nedenden eklemlenmiş olanların devrim yapamayacakları ortadadır. Eklemlenme  teorileri ve bol laf kalabalığının dışında. Yapılan en önemli hatalardan biri de sistemin ilişkileriyle ya da değiştirilmesiyle devrim beklentisidir. Kapitalist ilişkilere kendine haklı nedenlerle eklemlenme durumunda ve yolunda olanların devrimci ilişki geliştirmeside mümkün değildir...
11- Nasıl bir demokrasi tartışmalarıyla, demokrasi doğanın üretim ve katkılarıyla oluşturduğunu ve verdiklerini kendi üretim ve katkılarıyla doğabilimsele geliştirme mücadelesi olduğunu bilince taşıma çabasında olduk. Demokrasi doğabilimsel zorunluluklarımızın özgürlüğünü yaşamaktır. Kapitalizmde kâr önceliği nedeniyle düşünce üretimi gibi bir sorun olmadığından, sosyalizmde çıkan sorunlar düşüncenin geliştirilmesi ve geçmiş devrimci ders ve deneyler doğrultusunda daha bilimsel çözümler üretilmesi ve aranması olarak ele alınmalıdır. Yaşam senin üretimin ve yeniden üretimin için doğadan aldıklarına kattıklarınla ürettiklerindir. Reaktör gibi üretim ve katkı demektir. Ve kapitalizm verilenleri tüketmek demek olduğundan doğaya aykırı ve yok olmaya mahkumdur.
12-Kratokrasi: Diğer devrimlerde yaşanıldığı gibi sosyalist bir devrim ve mücadelesinde ortaya çıkan farklılıkların ve düşüncelerin çözümü ve yöntemlerinde sorunlar yaşanmıştır. Demokratik merkeziyetçilikten katı merkeziyetçiliğe otokratik önderlik, liderlik, kurtarıcılık, kahramanlık türü bir gelişim yaşanmıştır. Düşünce farklılıklarının genelde güçle ikna ve bastırma genel kabul görebilmiştir. Bu bağlamda kapitalizm ve idealist dünya görüşüyle sınır çizgileri belirsizleşmiştir. Bunun içerisine kapitalistlerin fikir ayrılıklarının devrimci gelişimin sonunu getireceği bilinci ve deney birikimi ve bu yönde müdahalelerini getirince, iş daha da karmaşık bir hal almıştır. Bu uğurda manipüle ve algı operasyonları projelerine ayırdıkları milyar dolarlar ortadadır!
Bütün bunların farkına varıldığı, bilince çıkarıldığını mı sanıyoruz? Cevabını sizler vereceksiniz. Bu teorik ideolojik karmaşa ve siyasal yalpalama döneminde sadece dünya dönüyor demenin bile ne kadar anlamlı olduğunu sizlerin takdirine bırakırız. Doğabilimsel doğruların ve bu bağlamda siyasal sorumlulukların savunulması, içerisinde yaşadığımız şartları ve maddi yaşamı yani insanlar alemini aşan doğasal zorunluluklarımızı savunmaktır. Pazarlık konusu edilemez.
‘’Çağdaş materyalizmin, yani Marksizmin bakış açısından, bilgimizin nesnel, mutlak gerçeğe yaklaşıklığının sınırları tarihsel olarak koşulludur. Ama böyle bir gerçeğin varlığı koşulsuzdur. Ve ona yaklaşmakta olduğumuz gerçeği de koşulsuzdur.’’ Lenin
TEK YOL DEVRİM
KURTULUŞA KADAR SAVAŞ
ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

PİER PAOLO PASOLİNİ'Yİ HATIRLAMA

 
 
LUCA PERETTI
 
 
Heterodoks[ana akımdan sapmış] komünist olan Pier Paolo Pasolini'nin hayatına ve siyasetine bir bakış.
 
Pier Paolo Pasolini, Antonio Gramsci'nin mezarında, 1970. Wikimedia
 
Pier Pasolini'nin 1975'te vahşice öldürülmesinden sonraki gün, İtalyan Komünist Partisi'nin(İKP) gazetesi, L’Unità onu "vero militante," gerçek bir militan olarak tanımladı. Sadece birkaç on yıl öncesinde aynı gazetede bir makale, Pasolini'nin İKP'den atılmasına sebep oldu.
 
1949'da yerel parti lideri Ferdinando Mautino, "kendilerine ilericiler süsü veren ancak gerçek hayatta burjuva yozlaşmasının en zararlı yönlerini bağrına basan . . . birçok Gides ve Sartre'nin bazı ideolojik ve felsefi eğilimlerinin toksik etkileri"nin şiddetle aleyhinde bulundu. İKP bu "toksik etkiler" nedeniyle Pasolini'yi kovdu, ancak gerçek neden onun eşcinselliği idi. 
 
Bir heterodoks komünist olan Pasolini, tüm yetişkin hayatı boyunca Komünist Parti'nin destekçilerinden biri olarak kaldı. İKP ile olan karmaşık ilişkisi, öğrenci hareketlerine kuşkucu desteğinden tutun da Amerikan Yeni Sol'una neredeyse eleştiriden uzak delicesine hayranlığına kadar sıralanan, İtalya ve yurtdışındaki Sol'un geri kalanıyla etkileşimlerine ayna tutar.
 
İngilizce konuşulan dünyada Pasolini en çok film yapımcısı olarak bilinir. Sinema, 1960 ve 1975 yılları arasında onun asıl, ama asla yegane faaliyeti değildi. Romanları ve şiirleri de tercüme edildi ve incelendi ama çok daha az eleştirel ilgi gördü. Bazı tiyatro eserleri -çalışmalarının ufak ama önemsiz olmayan kısmı- ayrıca İngilizce'de boy gösterdi. Fakat İtalyan kültüründe ona kalıcı bir yer kazandıran bir halk aydını sıfatı çok daha az biliniyordu.
 
PASOLİNİ'NİN ROMASI
 
İKP'den (o zamanlar büyük ölçüde hala gay karşıtı olan) izole edilen ve eşcinselliği etrafında skandal patlak verdiğinde kendi şehrinde dışlanan Pasolini Kuzey İtalya'daki memleketini Roma için terk etti. Bu yeni bir başlangıçtı: şehirle ve özellikle de cafcaflı alt tabaka başkenti diye adlandırdığı yoksul alt sınıfların oturduğu periferdeki bölgelerle, "borgate"[varoş] ile güçlü bir ilişki oluşturdu. "Borgate" Pasolini'nin birçok romanına ve filmine ilham kaynağı oldu, fakat, ona Üçüncü Dünya mücadelesi gibi göründüğü için, ayrıca politik ve kültürel çalışmalarının da zemini haline dönüştü.
 
Sokak Çocukları ya da Şiddetli Yaşam gibi romanlarda ya da Roma'nın alt sınıflarıyla ilgilenen Accattone ve Mamma Roma gibi filmlerde Marksist bir gündem aramamalıyız. Bunun yerine Pasolini, bu çalışmaları süregelen bir değişimi sunmak için kullandı: asırlık geleneklerini ve Vatikan ya da diğer güçler tarafından yutulmamış bir topluluk olarak Romalıları yavaş yavaş kaybeden Güney köylülerine ait olan eski çağın sonu
 
Pasolini, nostalji hissiyle sunduğu bu toplum dışına itilmişlere ilgi duyuyordu. Ölümüne sayılı saatler kala son röportajında söylediği gibi, "asla o patron haline dönüşmeden patronu yenmek için mücadele eden o fakir ve gerçek insanlar"a özlem duydu. "Her şeyden dışlandıkları için sömürgeleşmemiş kaldılar."
 
Eski çağı öldüren kültürü ilerleme olarak görmedi: insanlıktan çıkmış, homojenleştiren ve yozlaştıran kapitalizm, kendi dillerine ve her zaman politik olmayan kendi dayanışmalarına sahip sakinlerinin varoşunun içini boşaltan bir soykırım(onun adlandırdığı). Bugün, küçük burjuva haline gelemeyenler, etraflarındaki dünya değiştikçe aidiyet duygularını kaybettiler.
 
Hemen hemen efsanevi işçi sınıfı ve alt sınıf tasavvuruna sahip olan ya da onları monolitik olarak gören çok sayıda diğer solcu İtalyan entelektüellerinden farklı olarak Pasolini, hakkında yazdığı insanları gerçekten tanıyordu. Eğer görüşleri bazen ince bir gelenekselciliğe sahipse de, Sol'un geniş kesimlerinin cahilliğine ya da İsrail-Filistin üzerine bir makalede, "lümpen proleterler ve yoksul halklara karşı [Komünistlerin] geleneksel ve herkesçe bilinen nefret" olarak adlandırdığı şeye düşmez. 1959'da İKP'yi "yoksul insanların partisi" haline dönüşmeye davet etti: yani, lümpen proleterlerin partisi.
 
PASOLİNİ VE KOMÜNİSTLER
 
“Gramsci'nin Külleri” adlı şiirinde Pasolini, aynı anda Gramsci ile birlikte ve ona karşı hislerini anlattığı İKP kurucusu ile olan bir diyaloğu hayalinde canlandırdı. Şiir, Pasolini'nin yaşamının ve çalışmasının en çok tartışılan yönlerinden biri olan iç çelişkilerini ifade eder. Adını verdiği kitap 1957'de yayınlandı, ancak Pasolini şiiri, birçok IKP üyesinin ve destekçisinin partiyle yollarını ayırmasına neden olan Sovyet tankları Budapeşte'ye girdiğinde 1956'nın önemli olayından önce 1954'te yazmıştı.
 
Fakat ne 1956 ne de 1954, Pasolini ile Komünist Parti arasındaki ilk gerilim belirtilerini işaret ediyor. II. Dünya Savaşı'ndan sonraki yıllarda Pasolini, Komünist Yugoslavya'ya sınır olan Friuli bölgesinde siyasi bir aktivist haline geldi. Hayatında ilk ve bir defa gerçek bir İKP militanı oldu ve bir parti delegesi olarak İtalya çapındaki ve Paris, Macaristan'daki mitinglere katılan yerel lider sayıldı. 
 
Fakat parti içerisindeki önemi onu partiyi eleştirmekten alıkoymadı. 1945'te kendisi bir partizan olan kardeşi Guido, savaşın son evresinde gerçekleşen çok tartışılan olaylardan biri olan Porzûs katliamında Komünist bir askeri birlik tarafından öldürüldü. Pasolini, 1948'in başlarında, yoldaşlarına partinin sorumluluğunu kabul etmeleri tavsiyesinde bulundu, ancak aynı zamanda, sağcı propagandayı körüklemek için kardeşinin ölümünü kullanan bu figürleri -Hristiyan Demokratlar da dahil- şiddetle kınadı. 
 
Pasolini'nin İKP ile ilişkisi, Komünist entelektüellere bir saldırı olan Manzum Polemikler'i yayınladığı 1956'da en gergin hale dönüştü. Eleştirdikleri, her insanın tahmin edebileceği gibi, tepki gösterdi, ancak ilginç bir şekilde en ateşli saldırı, İKP ile alakası olmayan ve dahası Pasolini'nin değerli dostu ve değişmez muhatabı olan heteredoks düşünür Franco Fortini'den geldi. Buna karşılık, Pasolini o on yılın sonunda, Komünist kültür dünyası ikinci romanı olan Şiddet Dolu Bir Yaşam'ı kucakladığında, İKP'ye çok yakın oldu.
 
1960-1965 yılları arasında İKP’nin yeni dergisi Vie Nuove'de köşeyazısı yazdı. Yazılarında, Macaristan edebiyatında entelektüellerin rolünden tutun da Brigitte Bardot'un intihar girişimine kadar çok çeşitli konular hakkında yorum yaparak partinin üyeleri veya sempatizanları, okuyucular ile etkileşime girdi. Bu ilginç ve az okunan (özellikle İtalya dışında) mecmua 1977'de Güzel Bayraklar olarak basıldı.
 
Bu işbirliğine rağmen, Pasolini asla gerçek organik bir entelektüel haline dönüşmedi. Her zaman farklı okuyucular aradı. Hayatının son evresinde, Il Corriere della Sera için,  bağımsız bir gazeteci Piero Ottone'un düzenlediği o zamanki (ve şuanki) İtalyan burjuva düzeninin ana çıkış noktasını yazdı. Pasolini orada hayatının en tartışmalı taraflarını yazdı, belki de bu tarafsız muhakeme ile her türlü sınırlamadan kurtulmuştu. 
 
Okuyucu sayısı arttıkça, İKP Pasolini'nin öncelikli muhatabı olarak kaldı. Okuyucu sayısı arttıkça, İKP Pasolini'nin öncelikli muhatabı olarak kaldı. Haziran 1975'te hala partiye oy vereceğini beyan etti, çünkü o, "eleştirel bilincin her zaman umutsuzca savunulduğu ve insan davranışının hala eski haysiyetini koruyabildiği bir ada" idi. 
 
1974 sonlarındaki "Biliyorum" başlıklı meşhur ve sık sık slogansal olarak başvurulan makalesinde şöyle demişti: 
 
"İKP, İtalya ve zayıf demokratik kurumlarının kurtarıcı erdemidir. İKP kirli bir ülkede temiz bir ülke, namussuz bir ülkede namuslu bir ülke, aptal bir ülkede akıllı bir ülke, cahil bir ülkede eğitimli bir ülke, tüketim ülkesinde hümanist bir ülkedir."
 
Hayatının son aylarında Pasolini, halk toplantısı davetlerini kabul ederek İKP'nin gençlik örgütü olan FGCI'nın Roman seksiyonu ile yakın bir ilişki kurdu. Onlardan biri olan Vincenzo Cerami, eğer yaşamış olsaydı, o zamanlar merkez solda liberter görüşlü bir güç olan Radikal Parti'nin kongresinde Pasolini'nin yapmayı düşündüğü bir konuşmayı okudu. Bu konuşmada Pasolini bir kez daha Marksizminini, İKP'ne desteğini ve komünizmin yeni nesline ilişkin büyük umutlarını vurguluyordu. 
 
Öldüğünde, Roman FGCI'nin başka bir üyesi olan Gianni Borgna, cenaze töreninde bizzat parti işi olan bir konuşma yaptı: Kültürler Evi'nde başladı, daha sonra İKP ile birlikte anıldı.
 
İtalyan Sol'unun inorganik, heterodoks bir entelektüeli olarak Pasolini entelektüellerin sadece İtalya'da değil aynı zamanda Batı dünyasının geri kalanında da ne rol oynadığını diğerlerinden önce kavradı. 1959'da yarattığı kültürel ve politik bir dergi olan Officina'nın ilk sayılarından birinde, Marksist entelektüellerin aslında bir çelişki yaşadığını yazdı. Onlar dinlemek istemeyen bir burjuva sınıfından bahsediyorlardı. Bu durum entelektüellerin manevi rehbere dönüşmelerini gerektirdi. Pasolini'ye göre bu süreç 1968'de tamamlandı: Sol -İKP'den söz etmiyor- artık kültürel hegemonyaya sahip değildir. Tam tersine endüstriye aittir. "Entelektüel, kültür endüstrisinin onu yerleştirdiği yerdedir: piyasa onu niçin ve nasıl ister?" diye yazdı.
 
1968
 
1968 yazında Pasolini, solcu olmayan Tempo dergisi için bir köşeyazısına girişti. İlk tefrikada şöyle yazdı: “Şüphesiz, okuyucu komünist olduğumu biliyordur. Ama aynı zamanda İKP'nin bir destekçisi olduğumu da biliyor, hiçbir karşılıklı taahhüdü ima etmeyen bir ilişki (aksine, oldukça gergin bir ilişki ve burjuvalar arasında olduğu kadar komünistler arasında da birçok düşmanım var). Makale ayrıca o zamanlar kurulan küçük bir partiden, Sosyalist Proleter Birlik Partisi'nden -Pasolini onu küçümser çünkü onu bölücü olarak görür- ve Katolik soldan da bahsetti. Ama o yıl Pasolini için bir başka yıkıcı muhatap ortaya çıkacaktı: öğrenci hareketi.
 
Çoğu insan Pasolini'nin öğrencilere karşı çıktığını ve tüm dünyaya yayılmış vazgeçmeyen bir mit olan, polisi desteklediğini düşünür. Pasolini üzerine 1971 tarihli bir belgesel olan Bir Film Yapımcısı'nın Yaşamı, "tamamen şaşırtıcı ve beklenmedik bir şekilde onun polisin yanında yer aldığını," söyleyen bir seslendirme içerir. 
 
Mit, İtalyan 1968'in başlangıcını işaret eden Valle Giulia Çatışması (İtalyan militanlar ile İtalyan polisi arasında Roma'daki çatışmalar] sonrasında Pasolini'nin yazdığı bir şiir olan "Çenç İnsanlara göre İKP" ile başladı. Her zamanki çelişkili tarzıyla, polislerden yana olduğunu çünkü öğrencilerden farklı olarak onların yoksulların çocukları olduğunu yazdı. Fakat, birkaç satır sonra, açıkça bir kurum olarak polisi karşıyız," diye belirtti. Bitiş daha açık olamazdı: " Eski devrim fikrimi bir tarafa bırakarak, sizin yanınızda İç Savaş savaşı olasılığını hesaba katmak zorunda mıyım?"
 
Şiirin tümünü okuma ve içeriğini bilme, Pasolini'nin öğrenci hareketine ilişkin düşüncesinin, genel olarak inanıldığından daha karmaşık ve lehte olduğunu görmemize yardımcı olur. Wu Ming topluluğunun[bir grup İtalyan yazarın oluşturduğu kuruluş] bir üyesi olan Wu Ming 1, şunları söylüyor: "Bu tiradların tümünü(sadece cımbızla çekilmiş gibi anlam çıkarılan 4-5 mısrasını değil, tüm yanlarını) okuduktan sonra hiç kimse Pasolini'nin polisle olduğu sonucuna varamaz."
 
Fakat, özellikle de Sağ'daki eleştirmenler sadece bir yazarı küçültmekle kalmayıp aynı zamanda kendi sebeplerinden ötürü onu kendi çıkarlarına kullanmak için -muhafazakarların onlarca yıl Antonio Gramsci'ye İtalya ve yurtdışında yaptıkları şey- rastgele alıntılar çekip çıkarabilir. 
 
Pasolini organik bir militandan ziyade bir destekçi idi ( ve nasıl olabilirdi ki, o zamanlar neredeyse elli yaşındaydı ve önceki solcu neslin bir parçasıydı), aslında 1968/69'da İtalya'da ortaya çıkan öğrenci ve diğer hareketleri destekledi. İtalyan halkının iki "demokratik devrimci deneyiminin sadece direniş ve öğrenci hareketi olduğu söyledi. 1968 Venedik Film Festivali'nde polis göstericileri şiddet kullanarak ezdiğinde, İtalyan Başbakanı Giovanni Leone'ye yazdığı açık mektupta daha fazlasını yazdı.
 
Tekrar ve tekrar polis aleyhine konuştu ve polise karşı yazdı, ancak bu, devletin silahlı kanadı için çalışan bireylere -çoğu zaman lümpen proleter ve köylü olanlar- karşı çıktığı anlamı taşımaz. Her şeye karşın, İtalya, Proletari in divisa (Üniformalı Proleterler) gibi örgütlerin silahlı kuvvetleri örgütlemeye çalıştıkları ve o yıllar boyunca belirli bir çekiş gücü kazandıkları bir yerdi.
 
1971'de Pasolini, parlamento dışı, 68 sonrası İtalyan solunun örgütlerinden biri olan Lotta Continua dergisinin direktörü oldu ve bu aynı örgüt ile birlikte faşist planlı Piazza Fontana bombalamasıyla ilgili bir araştırmacı belgeselin filme çekilmesine yardım etti ve finanse etti.
 
Bu bağlam dışında Pasolini'yi anlamak mümkün değildir. Wu Ming 1'in yazdığı gibi:
 
İçeriksiz bir sol nedir? Ona sokaklarda saldıran siyasi mirasçıları, ona sözle hakaret eden gazetecilik mirasçıları ve Pasolini'ye eziyet veren aynı hakim kültür tarafından beslenen. . . klişelere indirgenmiş ve zararsız hale getirilmiş bir avuç imge -ateş böcekleri, köylülerin dünyasının sonu, hippi'lerin tasdik edilmiş bedenleri... 
 
YENİ SOL
 
Pasolini'nin İtalyan olmayan ve Avrupalı olmayan sol ile olan ilişkisi, hem bir yer hem de kavram olarak Üçüncü Dünyanın filmyapımcısı için sahip olduğu önem göz önüne alındığında, kendi övgüsünü hak eder. Daha 1961'de Afrika'ya “benim tek alternatifim” olarak değindi ve Bandung'un[Endonezya'da Cava bölgesinin başkenti, 1955 Bandung Konferansı] dünyanın dörtte üçünün ve İtalya'nın yarısının başkenti olduğunu yazdı.
 
Pasolini'nin ABD solu ile ilgili görüşü, yeni fikirler, yeni uyarıcılar, yeni yüzler ve yerler aramaya ihtiyaç duyduğunu gösterir ve bazen bunların önemlerini abarttı. 1960'ların ortalarında New York'a yaptığı ilk ziyarette, Amerikan Yeni Solu'nun “Marksist Olmayan Sosyalizmin özgün bir formuna yol açacağına” ikna oldu. SNCC, SDS ve düzensiz bir şekilde Yeni Amerikan Solunu oluşturan diğer birçok hareketin bana İtalya'da Direniş zamanları hatırlatıyor," diye yazdı ve Harlem ziyareti sonrasında, "Üçüncü Dünya devriminin mücadele merkezi gerçekten Amerika'dır," diye iddia etti.
 
1968'de İtalyan öğrencilerine ünlü sövüp saymasında izlemek için bir örnek olarak Amerikan hareketine tam olarak işaret etti. Bu yüzden Pasolini'yi, Kaliforniya'da Zabriskie Noktası filmini çeken bir diğer önemli İtalyan film yapımcısı Michelangelo Antonioni de dahil olmak üzere, 1960'ların ikinci yarısında devrimci hareketler arayışında ABD'yi ziyaret eden çok sayıda entelektüel ile aynı hizaya koyabiliriz. Ayrıca Pasolini'nin Hatlem'e tepkisini, 960'ların sonu ve ölümü arasındaki düşüncesinin ana odağı olan Üçüncü Dünya'nın tartışmalı ve kesinlikle Avrupalı bir keşfinin bir parçası olarak görebiliyoruz.
 
İtalyan komünistlerin Batı'dan daha Doğu'ya baktıkları bir zamanda, Pasolini'nin ABD soluna olan hayranlığı bahsetmeye değerdir. Hayatı boyunca komünist olan bir şair ve denemeci, evrimleşen kapitalist dünyanın çelişki ve mücadelelerine karşı açık olurken, en umut verici devrim hareketlerini arayarak parti çizgisine karşı gelmekten korkmadı. 
 
Onun keskin, heterodoks düşünüşünü hatırlama, Pasolini'ye, tüm karşıtlıkları, küçülmeleri, bölünmeleri ama aynı zamanda Küresel solu etkilemesi ve ilham olması ile birlikte İtalyan solunun en iyi geleneklerinin bir parçası olarak yer vermemizi sağlar.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde