Özgürlük

RAYDAN ÇIKMIŞ

 
 
COLE STANGLER
 
Fransa'da bugünkü demiryolu ve devlet memurları grevi, Macron’un neoliberal gündemine karşı en son sendika çarpışmasıdır.
 
 
Paris'teki grevde demiryolu işçileri, 22 Mart 2018'de Bastille'de grev yapan devlet memurlarına katılıyorlar. Cole Stangler
 
Fransa dünyanın en iyi raylı sistemlerinden birine sahiptir. Ağ erişilebilir, uygun fiyatlı ve hızlıdır. Avrupalı komşularının çoğunu utandırır; Manş Tüneli'nin diğer tarafındaki düzensizlik de cabası. 
 
Aynı zamanda kamusallaşmıştır ve çalışanları, yüksek iş güvencesi ve erken emeklilik sağlayan özel bir çalışma durumundan faydalanırlar. Sözleşme, uzun zamandır iş seçkinleri ve sağcı hükumetleri kızdırdı - ki bu da doğal olarak şu anki Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un “reform” çabalarına konu olduğu anlamına geliyor. İş kanununu işverenler lehine revize ederek ve aşırı zenginlere uygulanan vergilerde kesinti yaparak, Fransa'yı “genç yenilikçi[start-up]” bir ulusa dönüştürmeyi hayal eden eski yatırım bankacısı bir sonraki hamlesine devam ediyor. 
 
DEMİRYOLLARI DİRENİŞİ
 
14 Mart'ta, Başbakan Edouard Philippe, demiryolu işçilerinin özel istihdam statüsünü ortadan kaldıracak ve Fransız Ulusal Demiryolları Kurumu'nun (SNCF) gelecekteki özelleştirilmesi için yasal çerçeve oluşturacak olan yasayı resmen açıkladı. İkinci hedef, Avrupa Komisyonu'nun, 2020 yılına kadar banliyö tren hatlarında özel sektör rekabetine izin verilmesi direktifleri arasında yer alır. Hükümetin önerisi uyarınca SNCF, yasal statüsünün bir kamu şirketinden “kamu tarafından finanse edilen” bir şirkete kaydığını görecektir. Önceki yönetimler, aynı hareketi posta hizmetine ve daha sonraları tamamen özelleştirilmiş olan Fransa Téeécom'a da uyguladılar.
 
Ancak hükümetin ana hedefi,  SNCF'nin 140.000 çalışanına uygulanan özel istihdam statüsü, demiryolu işçisi "statüsü"dür. Bu sistemde, çalışanlar ekonomik nedenlerle işten çıkarılamazlar ve Fransız işgücünü oluşturanların çoğundan daha erken emekli olabilirler. Genel emeklilik yaşı 62 iken, SNCF kondüktörleri 52 yaşında ve diğer demiryolu personeli ise 57 yaşında emekliye ayrılabilir. 
 
Sendikacıların ve solcuların çoğunun kolaylıkla kabul ettiği gibi, özel istihdam statüsü kendi başına savunmak için alengirli bir şeydir. Tanım olarak, sadece gazetecilerin, doktorların ve memurların kendi statülerinin olduğu gibi, sadece demiryolu işçilerine uygulanır. Çoğu genç ve işçi sınıfından insanların işsizliğe ve güvencesizliğe battığı bir zamanda demiryolu işçilerine ve onların iş avantajlarına karşı sempati kesinlikle herkesçe kabul edilmez. Nitekim, yakın tarihli bir anket statünün kaldırılması lehinde oylamanın yaklaşık 10'a 7 sonuçlandığını gösterdi. Cumhurbaşkanı ve kabine bunun ne anlama geldiğini biliyorlar. Reformların başarılı bir şekilde geçişi, demiryolu çalışanlarını, modern küreselleşmiş ekonominin gerçeklerinin farkına varması gerekenler, geçmiş dönemin ayrıcalıklı kalıntıları olarak onları resmederek, halktan soyutlamaya bağlıdır.
 
Etkili bir şekilde Başbakan Edouard Philippe, geçen ay hükumet komisyonu raporu ile önerilen diğer kapsamlı demiryolu bütçe kesintilerini görmezden gelmeyi tercih etti. Eski Air France CEO'su Jean-Cyril Spinetta tarafından denetlenen rapor, siyasi yelpaze üzerinden ters tepkileri tetikleyerek, kırsal ve düşük yoğunluklu bölgelerdeki hizmeti kaldırma çağrısında bulundu. Kabine bunun çok uzak bir adım olduğunu düşündü: hizmet, insanların demiryolu çalışanlarının ve sendikaların yanında toplanmaları riskini azaltıyor.
 
HAREKETİN BİRLEŞTİRİLMESİ
 
Her iki durumda da eleştirmenler, ister şu anda ister daha sonra teklif etsinler, bu başka demiryolu reformları hala yapım aşamasında olduğunu iddia ediyorlar. Böyle bir yaklaşım hükumetin böl-ve-yönet zihniyeti ile aynı hizada olacaktır. Geçen yaz başkanlığını kazandığından beri, Macron, direnişin kaçınılmaz kıvılcımını bir alev topuna dönüştürmeden onların duyurulma zamanını ayarlayarak çeşitli reformlarını çabucak ama dikkatlice kabul ettirmeye çalıştı. Geçen yıl Fransa, fakat 2016, 2010, 2006 veya 1995'te olduğu gibi geçmişin büyük ölçekli toplumsal hareketlerine benzemeyen sendikalardan, öğrenci ve emeklilerden oluşanbir dizi küçük çaplı gösterilere sahne oldu.
 
Soru, hükumetin nihayetinde bu sefer ileri gidip gitmeyeceğidir. Durumun bu olabileceğine dair işaretler var. Birincisi, demiryolu işçilerinin uzun bir kolektif mücadele tarihi vardır ve Fransız işçi sınıfının en militan kesimleri arasındadır. İkincisi, reformlar devlet memurları arasında giderek artan bir endişe ile aynı zamana rastlıyor. Hatta demiryolu reformları öncesinde kamu sektörü sendikaları, dondurulan ücretlere ve 120.000 kişilik işten çıkarmalara karşı 22 Mart'ta gösteri ve bir günlük grev çağrısı yaptılar. 
 
İş standartlarının savunmada birleşen demiryolu sendikaları kendi grev planlarını açıkladılar. 22 Mart'ta devlet memurlarına katıldıktan sonra, 3 Nisan ile 28 Haziran arasında grevler düzenlemeyi planlıyorlar. İşçiler, toplam 36 günlük grev anlamına gelen, üç gün aralıklarla iki günlük iş eylemleri gerçekleştirecekler. Plan, ılımlı sendikalar UNSA ve daha savaşçı CGT ve Sud-Rail ile hemfikir CFDT ile birlikte örgütlü emeğin nadir görülen ittifakından yararlanıyor. (CFDT aynı zamanda genel kurullarında daha fazla grev kararı almak için sıradan işçileri de zorlayacağını söylüyor.) Yine de, sendikalar demiryolu ağını engellemeyi ne kadar etkili başarmış olurlarsa olsunlar -ve üyelerini harekete geçirseler de, böyle yapma becerileri olsa da- izole bir hareketin hükumeti merhamete zorlaması olası değildir. Demiryolu işçilerinin halkın geniş desteğine ihtiyacı var.
 
Sadece, Fransa'nın politika ve ekonomisiyle durumları kötüleşen devlet memurları ve diğerleriyle birleşirlerse çok fazla şansları olur. Olası ittifak birliği mevcut. Üniversite öğrencileri, kısıtlayıcı harç işlemleri ihtimaliyle karşı karşıyalar, emekliler para kesintileri ile ve işçi sınıfının çoğu sistemli iş güvensizliğiyle uğraşıyorlar. Bu grupları birleştiren bir kitle hareketi muhtemelen demiryolu işçilerinin reformları yenmesi için tek yoldur - ve aynı şekilde, kendi politik zaferlerini kazanmak için diğerleri adına da bir fırsattır. Doğal olarak yorumcular, önerilen kamu sektörü emeklilik reformunu yenilgiye uğratmak için demiryolu işçilerinin kitlesel gösteri ve grevlerine yol açan 1995'i referans göstermeye başladılar.
 
Şu anda kopyalamak için çabaladığı büyük çapta üye olmayanları harekete geçirme becerisiyle alttan yukarıya ittiren o zamanki işçi hareketi çok daha güçlü idi. Fakat 1995’te olduğu gibi, bugün başarılı bir hareketin bildirisi daha geniş toplumsal değerlere hitap etmek zorunda kalacaktır: kamu hizmetlerinin savunulması, yeterli iş standartlarının korunması ve bu gibi meseleleri modası geçmiş gören bir hükumete karşı işçi sınıfı dayanışmasının önemi. Sonunda, başbakanın söylediklerine rağmen, demiryolu işçilerine hemen hemen asgari ücret maşı öderler.
 
Geçtiğimiz günlerde çıkan bir televizyon röportajında, Yeni Anti-Kapitalist Parti'nin (NPA) sözcüsü Olivier Besancenot, ülkenin geri kalanının demiryolu reformlarına niçin dikkat etmesi gerektiğini açık bir şekilde dile getirdi. “Eğer bir işçi, bir çalışan, işsiz bir kişi veya emekli olarak, başka bir çalışanın ayrıcalıklı olduğunu düşünmeye başlarsınız, çünkü sahip olmadığınız bir avantajı olduğu için, o zaman aynı söylemin kısa bir süre sonra size karşı da kullanılacağını unutmayın," dedi. "Hepimiz demiryolu işçisiyiz!"
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

YOKSULLUKLARI İÇİN YOKSULLARI SUÇLAMAYA SON VERİN

 
 
SPENCER PISTON
 
ABD politik sistemi yoksulların etkisini sınırlandırmak için kurulmuştur. Tam anlamıyla olan buysa, neden onları suçluyoruz?
 
William Powell Firth tarafından 1888'de resmedilen "Yoksulluk ve Zenginlik" Sotheby's New York / Wikimedia
 
 
Neden bu kadar çok akademisyen yoksullukları için yoksulları suçluyor?
 
UCLA siyaset bilimcisi Daniel Treisman, “Yoksullar Neden Zenginleri Soyup Soğana Çevirmek İçin Oy Kullanmıyor” başlıklı yazısında şöyle yazıyor: “Demokraside gelir eşitsizliği kendini teoride düzeltmelidir." Yoksul çoğunluk, zenginleri vergilendirmek ve kendi aralarında kazancı bölüştürmek için oy kullanmalıdır. Ama ABD'de olan bu değildir. Treisman, bu belirgin bulmacayı bir dizi faktörün açıklayabileceğine dikkat çekerken, yoksul insanların politik cehaletine, ekonomik eşitsizliğe ilişkin yanlış algılarına ve "kendilerini aşağı yukarı ortalamanın altında gören milyonların arzularına" odaklanıyor.
 
Diğer birçok akademisyen, ekonomik eşitsizliği, oy kullanma davranışına ve yoksulların tutumlarına bağlayan benzer tartışmalar yapar. Yale Üniversitesi'nden siyaset bilimcisi Ian Shapiro, örneğin, çoğu yoksul insanın, zenginlere yüksek bir vergi faturası çıkarılmasını istemediğini çünkü kendilerini zenginlerle değil ama kendilerine toplumsal düzende yakın olanlarla kıyasladıklarını iddia eder. 
 
Fakat, bir sonraki kitabım "Amerika'da Sınıf Tutumları"nda gösterdiğim gibi, bu tartışmalar güçsüz bir temele dayanıyor: fakir insanların zenginlere ağır vergi koyup koymama üzerine direkt oy verme fırsatına sahip olduklarını zannediyorlar. Aslında, temsili bir demokraside, insanlar politikacılara oy veriyor ve politikacılar politika yapıyorlar. Politikacıların halkın istediğini yapacağı konusunda bir garanti yoktur.
 
Ekonomik eşitsizlik için fakirleri suçlamak yerine, halkın vergi artışlarına doğrudan oy vermesine izin verildiğinde neler olur'a bakmak daha yararlıdır. 
 
Son yıllarda, bir dizi eyalet girişimi seçmenlere yüksek gelirlilerin vergi yükünü arttırmada imkan sağladı. Çoğu kez(hepsi olmasa da) bu girişimler başarılı olmuştur. 2016 yılında, Maine seçmenleri, 200.000 $ 'dan fazla geliri olanlara yüzde 3 oranında ek vergiyi onayladı. Aynı yıl, California'da yaşayanlar da zenginler üzerindeki vergileri artırmak için oy kullandılar. 
 
Gelecek daha fazlasını vaat ediyor. Örneğin,  Massachusetts’te, 1 milyon doların üzerindeki kazançlarda vergiyi arttırmayı teklif eden bir anayasa değişikliği bu yıl içerisinde yapılacak oylamada yer alacak. Yakın tarihli bir anket, kayıtlı seçmenlerin dörtte üçünün değişikliği desteklediğini gösteriyor.
 
Demokratik eğilimli eyaletlerin dışındaki bölge sakinlerinin benzer kanunları nasıl oylayacağını kesin olarak bilemeyiz. Amerikalıları ulusal olarak temsil edici örneklerin anketleri çoğunluğun, zenginlerin daha fazla ödeme yapmasını istediklerini sürekli olarak göstermektedir. Yoksul Amerikalıların zenginlere ağır vergileri özellikle desteklemeleri olası.
 
Diğer bir deyişle, sorun, yoksul insanların zenginler üzerindeki vergilerin artmasına karşı çıkmaları değil miydi. Sorun şu ki, çoğu zaman ne istediklerinin önemi yoktur. Princeton Üniversitesi profesörü Martin Gilens'in etkili bir makalesinde ortaya koyduğu gibi, yoksul Amerikalıların ve hatta orta sınıf Amerikalıların, fikirleri varlıklı karşıtlarından saptığında kamu politikasında neredeyse söz söyleme hakları yoktur. "Fiili politika sonuçlarına etkinin, gelir dağılımının en üstünde olanlar için özel olarak her hakkı saklı görünür," sonucuna varır Gilens. 
 
Aralık ayında meclisten geçen GOP vergi yasa tasarısını göz önüne alın. En üsttekilere büyük bir servet transferi, yasal düzenleme tarihsel açıdan halkçı değil. Sonuç kamuoyuna bağlı olsaydı, yasa başarısızlığa uğrayacaktı. Her şeye karşın geçti. 
 
Bunun bir kısmı gelir eşitsizliğindeki büyüme ve bağış yapan sınıfın gücü ile ilgilidir. Ama aynı zamanda en başından itibaren Amerikan politik sistemi içinde pişip kavruldu. Anayasanın kurucuları, temsilcilerin seçimi için ortalama vatandaşın katılımını sınırlandırarak onların etkisini bilinçli azaltmışlardır. James Madison, kongrenin, "halkın görüşlerini, seçilmiş bir grup vatandaşların -kongre temsilcileri- aracı vasıtasıyla yürürlüğe sokarak temdit etmek" zorunda olduğunu ileri sürer. Bu seçilmiş memurların, "halkın kendisi tarafından telaffuz edilirse eğer, kamu yararına amaç için toplanmaktan çok daha uygun olacak" politikayı geliştirmeye başlayacağını umuyordu. Madison, temsilcilerin kamuoyunun düşünce ve fikirlerini takip etmeyeceklerine ve bunun iyi bir şey olduğuna inanıyordu.
 
Anayasa kurucuları özellikle yoksul insanların kamu politikası üzerinde aşırı etkisi olabileceğinden endişe ediyorlardı. Sosyal bilimciler Michael Delli Carpini ve Scott Keeter'in gözlemlediği gibi, kurucular, "sosyoekonomik statüleri sivil liyakat ile eşitleme eğilimine girdiler". Alexander Hamilton okurlarına, ulusal yasamanın "tamamen toprak sahipleri, tüccarlar ve profesyonel mesleklerden oluşacağına" güvence verdi. Bugün yaşıyor olsaydı, Hamilton, milyonerlerin Kongre'de ve Yüksek Mahkemede çoğunluğu oluşturduklarını öğrenmekten memnun olabilirdi. Son on üç cumhuriyetin dokuzunu da kontrol ettiler. Yine de, bir şekilde çoğu, sistem fakirlerin etkisini sınırlamak için tasarlanmasına rağmen, politik sistemdeki nüfuz eksikliğinden dolayı yoksul insanları suçlamaktadır.
 
Oy haklarının artık beyaz erkek toprak sahipleri ile sınırlı olmadığı doğrudur. Ayrıca, birçok fakir insanın seçim siyasetine katılmadığı da doğru. Ancak bundan, yoksullar zenginlere vergi artışını reddediyorlar sonucu çıkarılamaz. Daha ziyade, çoğu hükumetle, özellikle de rehah sistemi ya da eyalet hapishanesi ile ilgili tecrübeleri yüzünden yabancılaşmıştır ya da hapsedilme veya ağır suç mahkumiyeti sebebiyle oy kullanmadan tamamen çıkarılmıştır. Öyleyse neden fakir insanlar zenginleri soyup soğana çevirmek için oy kullanmıyorlar? Bu çok basit: çünkü onlara bu seçenek verilmiyor. Daha iyi soru, "Fakir insanlar daha çok gücü nasıl ele geçirebilirler?".
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

AFRİN'İN DÜŞÜŞÜ

 
 
GÜNEY IŞIKARA / ALP KAYSERİLİOĞLU
 
 
(Ç.N.: Amacımız değişik fikirlerin de gerektiği kadar söz ve yer hakkı bulabilmesi olduğundan, aynı düşünceleri paylaşmasakta tartışmalara katkı olacağı düşünülerek bu tür yazıları da çeviriyoruz. Rojava, liderliğinin uluslararası ve sol arenada destek bulma girişimi adına yarattığı bir mittir. Emperyalizmin kullanımına her an amade "botlar" vazifesini görmeye "taktiksel" olarak olsa bile hevesli bir oluşum, ezilen halkların yaralarına merhem olamaz. Hele ki, Lenin ve Stalin'den, emperyalist batı ülkeleriyle yapılan dönemin anlaşmalarını kendi taktiklerini haklı çıkarma ya da gerekçelendirme adına, diyalektik yöntemin ve zaman ve de mekanın çok ötesine geçerek örneklendiren bazı "sosyalistler" daha çok hayatın kendisinden öğrenmek zorunda kalacaklar! Türkiye devleti için ise söz söylemeye bile değmez. Yapılacak tek şey var: Ezilen Halkların Birleşmesi! Ezilen Halkların tek taktiği, tek programı ve tek stratejisi doğrudur: BİRLEŞMEK! Zincirlerinden Başka Kaybedecek Hiçbir Şeyleri Olmayan Ezilen Türk, Kürt ve Arapların Bölge Egemenlerine Karşı Birleşmesi!)
 
Türkiye, Kürtlerin elindeki Afrin şehrini düşürdü. Ancak Erdoğan'ın Kürtlerin kurtuluş hareketini ezmek için hamlesi geri tepebilir.
 
Berlin'deki göstericiler Çarşamba günü Türk ordusunun Afrin'i işgalini protesto ettiler. Michele Tantussi / Getty
 
20 Ocak'ta Türk ordusu, kuzeybatı Suriye'deki Afrin'in Suriyeli-Kürt kantonunu işgaline başladı. Hava saldırıları ve Özgür Suriye Ordusu'na bağlı güçlerin desteğiyle ağır silahlı Türk ordusunun yoğun savaşı sonrasında 18 Mart'ta Afrin şehir merkezinin kontrolü ele geçirildi.
 
Afrin'i kuşatmak ve uzun süredir devletsiz ve uzun süredir ezilen Kürtlerin politik özerklik alanı oluşturdukları Rojava'nın diğer iki kantonundan onu ayırmak uzun zamandır Türkiye'nin politikasıydı. Türkiye’nin 2016 “Fırat Kalkanı Operasyonu” Kobanê ve Afrîn arasındaki alanı temizlemeyi ve de birleştirmeyi ve lojistik hatlarını engellemeyi amaçladı(ve ekseriya başarılı oldu). Alayvari ismiyle son operasyon, "Zeytin Dalı Operasyonu," Kürtlerin bağımsızlık umutlarına daha da ket vurma peşinde koşuyor.
 
Saldırının bir dönüm noktasını işaret edip etmediği belirsizdir. Fakat açık olan şudur ki, en son gelişmelerin, hem Türk lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın despotik özlemleri hem de Kürtlerin ulusal bağımsızlık hayalleri için önemli sonuçları olacaktır. Kürt yanlısı solcu parti HDP aniden yükseldi ve Türk devleti daha açık bir şekilde otoriter bir baskı biçimini seçtikten sonra, Kürt güçleri Türkiye'nin bir düzineden fazla ilinde özerklik ilan etti. 
 
SAVAŞA HIZ VERMEK
 
Afrin'in Erdoğan'ın ilgi odağı olmasının ana nedeni basittir: Rojava, Kürt kurtuluş hareketinin amaçlarının eksiksiz uygulanabilir ve gerçekçi olduğunu -yani, cinsiyet eşitliği ve sosyalizmin ilkelerine dayanan, ulusal baskı sorununu çözen demokratik bir federasyon inşa etmenin mümkün olduğunu- kanıtladı. 
 
2012'de Rojava'da politik özerkliğin kurulması Türkiye'deki Kürt hareketine hem siyasi-ahlaki hem de askeri bir destek verdi. Kürt yanlısı solcu parti HDP aniden yükseldi ve Türk devleti daha açık bir şekilde otoriter bir baskı biçimini yeğledikten sonra, Kürt güçleri Türkiye'nin bir düzineden fazla ilinde özerklik ilan etti. Türk devleti, ayaklanmanın askeri kanadını ezmek için, kentleri moloz yığınına çeviren ve yüzlerce sivilin canını alan, 2015-16'da özerk oluşumlara karşı uzun soluklu askeri bir cihadı başlatarak karşılık verdi. Gözler çok geçmeden Rojava'nın kendisine döndü. 
 
Geçtiğimiz birkaç yıldır Türkiye otoriterliğin ve hatta faşizmin yükselmesine şahit oldu. Tepeden Erdoğan tarafından başı çekilen bu süreç, sadece muhalefeti bastırmayı değil, aynı zamanda cumhurbaşkanının partisi AKP'nin liderliği ardında örgütlü sağ kanadı ve toplumun hayal kırıklığına uğratılmış kesimlerini (yeniden) birleştiren yeni bir ulusal söylem keşfetmeyi amaçlar. 
 
Kürt kurtuluş hareketini ve Rojava'yı ezmek, bu projeye dosdoğru iki biçimde uyuyor: birincisi, Kürt bölgelerinin ve halklarının sömürgeleştirilmesi ve zorunlu asimilasyonu, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ilkelerinden biridir ve bu nedenle, Türk milliyetçiliğinin temel direği haline gelmiştir. Kürtlere karşı en ateşli ve en etkili şekilde mücadeleye öncülük eden kişi, milliyetçi sağcı kampın en iyi öncülüğünü yapan kişi olarak böylelikle görülüyor. (Bu, milliyetçi-faşist bir parti ve geleneksel olarak AKP'nin baş düşmanı olan MHP'nin neden Erdoğan’ın partisinin önemli bir müttefiki haline geldiğini açıklıyor.) İkincisi, zalim diktatörlük ve güç diplomasisi yoluyla yasama hakimiyeti kurulur kurulmaz -Erdoğan'ın Türkiye'sinde olduğu gibi- ayak altındaki her şey ezilmelidir. Devlete ve topluma hükmedemeyen bir faşist, sadece taklitçi bir faşisttir ve kendilerini öncülük etmek için daha yetkin olarak gören diğer faşistler tarafından süratle meydan okunur.
 
Erdoğan ve AKP'nin içine düştükleri durum budur: Kürt kurtuluş hareketine karşı savaşa başarılı bir şekilde hız vermeli ya da kırılgan koalisyonları içerisindeki kriz eğilimleri derinleşecek ve mevcut düzeni tehlikeye sokacaktır.
 
SAVUNMA
 
Afrîn saldırısının ilk günlerinde, işgalin şu hatlar boyunca gelişmesi genelde bekleniyordu:  Rusya ve ABD, Türkiye'nin Afrîn'e belirli bir noktaya kadar ilerlemesine izin vereceklerdi - ABD, NATO müttefikinin açlığını gidermek için, Rusya Kürtlere sopa göstermek ve onlara şunu demek için: ya Suriye lideri Beşar Esad'a baş eğersiniz ya da Türkiye'nin sizi ezmesine izin vereceğiz. Bu arada Kürtler, maksimum özerklik adına her şeyleriyle savaşacaklardı. Hat boyunca bir yerde bir anlaşma olacaktı ve Esad'ın Suriye Arap Ordusu birlikleri ilerleyecekti. 
 
Durum daha farklı bir hal aldı. Büyük bir hamle sonrasında Türk ordusu ve müttefik güçler, hava saldırılarının yardımıyla çok yönlü yaklaşarak, hızlı bir şekilde şehir merkezine yöneldiler. Sivil kayıplar saat başı yükseldi. Türk devleti, Afrin'e Kürt olmayan Suriyeli mültecilerin yeniden yerleşmesinden bahsetmekle birlikte, çoğunlukla Kürt sivilleri zorla sürerken, ufukta etnik temizlik görüntüsü belirdi. İnsan hakları örgütleri felaketin hızla yaklaştığı uyarısında ve uluslararası eylem çağrısında bulundu.
 
Bunların hiçbiri Türk ordusunu ve müttefiklerini durdurmadı. 18 Mart'ta şehir merkezini, Türk bayrağını(Özgür Suriye Ordusu bayrağıyla birlikte) göndere çekerek ve zalim Zahhak'a karşı ayaklanmaya öncülük eden efsanevi bir Kürt ve Farsça figür olan Demirci Kawa'nın(Kaveh) bir heykelini devirerek, şehir merkezini ele geçirdiler. Sembolik olsa da bu eylemler, Türk işgalinin altında yatan motivasyonları ortaya çıkardı: yayılmacılık ve Kürt karşıtı nefret.
 
Yaklaşık 60 günlük kuşatma sonrasında Kürt güçleri, daha büyük sivil kayıplardan kaçınmak için şehirden çekilmeyi tercih etti. Savaşın, Kürt güçlerinin doğrudan karşı karşıya gelme yerine vur-kaç taktiklerini uygun bulacakları yeni bir aşamaya geldiğini ilan ettiler.
 
Bu yeni taktiğin ilk belirtileri Pazartesi günü ortaya çıktı: Türk ordusunun müttefikleri Afrîn'de sivil konutları ve dükkanları yağmalarken, suç işleyenlerin çoğunu öldüren bir bomba patladı. Kürt lideri Saleh Müslüman da, bu yeni yaklaşıma ilişkin, bir cepheden çekilmenin savaşı kaybetmek anlamına gelmediğini belirten bir tweet attı.
 
DİĞER AKTÖRLER
 
Türkiye Afrin'de yaptığını yabancı aktörlerin, üstü kapalı ya da başka şekilde onayı olmadan yapamazdı. Rusya ve ABD özellikle öne çıkıyor. 
 
Ruslar, ABD'yi Kürt güçleri ile olan bağları için suçlayarak ve böylece Türkiye'yi "kışkırtarak," Türkiye'nin askeri operasyonunu açıkça savundu. Rusya aynı zamanda kuzey Suriye üzerindeki hava sahasını da kontrol ediyor - onun onayı olmadan Türk uçaklarının Afrin üzerinde uçamazdı ve askeri operasyon mümkün olmayacaktı. Rusya’nın çıkarları Türkiye ile ABD arasındaki çatlağı genişletmek ve böylelikle NATO'yu alt etmektir.
 
Öte yandan ABD, Kürtlerle olan bağlarının IŞİD ile mücadele etmekle sınırlı olduğunu vurgulayarak sözde ittifakını savunmak için fazla bir şey yapmadı. Bu suskunluğun bir bölümü şüphesiz Türkiye'nin NATO üyeliği ile ilgilidir. Türkiye’nin Afrîn’e adım atmasına izin vermek, dost bir NATO ülkesi ile yakın zamanda gerilen ilişkileri düzeltmenin nispeten kolay bir yolu. 
 
Çeşitli motivasyonlara rağmen Rusya ve ABD konusunda tek bir şey çok açık: her ikisinin de Rojava devriminin demokratik ve toplumsal yönlerini derinleştirmeye hiç hevesi yok. ABD şu şekilde itiraf etti: 2014 yılında, ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan bir devlet büyüğü, ISIS'in ağır saldırısı altında olan Kobane'nin ABD'nin önceliği olmadığını beyan etti.
 
Rusya ve ABD'nin istediği şey, Rojava'nın kendi çıkarlarına göre gelişmesidir - Rojava devriminin eşitlikçi ilkelerine hiçbir stratejik veya ideolojik taahhütleri yoktur. Dolayısıyla Afrîn'deki askeri operasyona doğrudan veya dolaylı onayları bir ihanet olarak adlandırılamaz daha ziyade düz emperyalist planlar. Her ikisi de Kürtlerin kontrolleri altında olmasını istiyor - demokratik özlemlerin canı cehenneme...
 
KOLONİLEŞTİRİCİ TÜRKİYE
 
Şehir merkezi de dahil olmak üzere Afrîn'in geniş bölgelerinin fethi, Suriye’de Türkiye’nin nüfuz alanını genişletti. Ve Erdoğan kazandığından hoşnut değil: operasyonun kuzey Suriye'ye yani diğer kantonlara kadar devam edeceğini defalarca vurguladı. Türkiye, Kürtlere karşı mücadeleyi genişletmek için Irak'ta askeri bir cephe bile açabilir(ancak böyle bir hareket bu noktada gerçekçi görünmüyor)[Ç.N.: dün itibariyle ana haber bültenlerinde Türkiye'nin Sincar istikametine doğru Kuzey Irak'ta 15 km içeri girdiği haberleri yayınlandı].
 
Zeytin Dalı Operasyonunda Türkiye'ye yardım eden, eski El Kaide kuvvetlerinden, Salafi cihadçılardan, daha ılımlı İslamistlerden ve diğerlerinden oluşmuş, TFSA olarak bilinen Özgür Suriye Ordusu'dur(Suriye Devrimi'nin başlangıcında oluşan ilerici unsurlarla hiç bir alakası yoktur). Erdoğan, Türkiye'nin "Suriye topraklarında gözü olduğu" için değil, operasyonun Suriyeliler adına Suriyeliler ile birlikte yürütüldüğünün kanıtı olarak Türkiye'de bulunan Suriyeli mültecilerin yanı sıra, TFSA'yı işaret ediyor.
 
Böyle bir retorik, saldırının zalimliğini ve Erdoğan'ın gerçek motivasyonlarını çok çok az örtbas eder. Saldırının ahlaksızlığını belgeleyen çok sayıda resim ve video ortaya çıkmıştır (çoğunlukla TFSA'nın kendi militanları tarafından çekilen ve paylaşılan). Sivillerin ayrım gözetmeksizin hedef alınması günün konusudur.
 
Türkiye, kuzey Suriye'nin bazı bölgelerinde az çok sömürgeci bir güç haline gelmiştir: Ankara atamalı bölge ve il valileri, Türkiye kontrolündeki polis ve jandarma güçlerinin yardımı ile birlikte devlet gücünün dizginlerine kumanda ediyorlar ve Türkiye hali hazırda kendi himayesinde üniversiteler ve imalat bölgeleri inşa ediyor. Askeri operasyonu başarılı olmalı ancak Afrin'de daha az sömürgeci olacak. Aslında, MHP'nin genel başkanı Devlet Bahçeli, Esad ile Kürt güçleri arasında - hala kapsamlı olmayan - anlaşmayı, en azından istikrar, barış ve huzur dönene kadar, "en az yüz yıl önce verdiğimiz toprakları koruma hakkına sahip olduklarını" belirten bir bahane olarak ele aldı. Cumhurbaşkanı sözcüsü benzer şekilde dolambaçsız sözlerle peşi sıra geldi: “Hiçbir niyetimiz yok, ne de [Esad] rejimine geri vermeyi[Afrin'i] düşünüyoruz.”
 
Bu, Erdoğan tarafındaki kafa karıştırıcı, miyop bir tavırdır. Açık olarak yapılan kolonileştirmeden fayda sağlayan ortada olan bir sömürgeci dar hizip ve grupların dışında insanların güvenini ve sevgisini kazanan gibi nasıl gözükecek? Türk devleti, topraklarını ve yurtlarını açık bir şekilde acımasızca sömürgeleştirerek tekrar Arap ve Kürtlerin desteğini kazanabileceğini nasıl düşünüyor? 
 
Geri püskürtme için büyük bir potansiyel var. Kürtler savaş oyununu Türkiye içinde veya dışında yeni cepheler açarak genişletebilirler. Militan Kürdistan İşçi Partisi'nin idari komitesi üyesi olan Duran Kalkan, Afrîn'deki gerilla savaşına, PKK'nın yeni ve daha büyük eylemlerinin eşlik edeceğini belirtti.
 
Öte yandan, cihatçı grupların askerileştirilmesi, ülkeye hakimiyetini yeniden tesis etmek için Suriye ordusu kuzeye doğru ilerledikçe işleri daha da karmaşık hale getirecektir. Kürt kuvvetlerinin çekilmesiyle birlikte Suriye Ordusu ve Türkiye ve onunla bağlantılı cihadçılar çarpışmaya hazır olmalılar. Ve o zaman, cihatçılar Türkiye'ye değilse nereye gidecekler?
 
Afrîn'deki olayların gidişatını etkileyebilecek son bir gelişme, Başkan Donald Trump’ın devlet bakanı olarak Rex Tillerson’u kovması ve eski CIA direktörü Mike Pompeo’nun yerine geçmesidir. Tillerson Trump'ın kabinesinde nispeten ılımlı bir bakandı; güçlü bir İslam karşıtı çizgi ile birlikte Pompeo çok daha şahin.
 
GÖRÜNÜRDE İSTİKRAR YOK
 
Türkiye'nin Afrîn’i işgali için başka bir sebep var. Ekonomik ve sosyal göstergelerin endişe verici olduğu bir ortamda, Erdoğan'ın gelecek yıl için planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde kamu desteğinin düşmesine engel olmak zorunda. 
 
Hükümet, sürpriz sonuçlardan kaçınmak için önlemler alıyor. Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) resmi damgası olmayan oy pusulaları geçersiz sayılırdı. Yeni oy verme yasasına göre bu oylar sorgusuz sualsiz geçerli sayılacak. YSK'ya ayrıca seçim bölgelerini birleştirmek ve oy sandıklarını diğer bölgelere taşımak için yetki verildi.
 
İlgili bir görüntüde Erdoğan'ın AKP'si ve MHP arasındaki bağlar  daha önce yasaklanmış bir taktik olan Halk İttifakı(Cumhur İttifakı) adlı resmi bir seçim oluşumuna dönüştü. İttifak, MHP'yi yüzde 10'luk seçim barajı altında kalmaktan kurtaracak(pek çok kişinin İYİ Parti'yi kurmak için partiyi terk etmesinden sonra kaçınılmaz olarak). Genel olarak Cumhur İttifakı, AKP'nin liderliği altındaki tüm sağ kampı birleştirmeyi amaçlıyor.
 
Seçim hilekarlıklarının yanı sıra, işgal sonrası  benzeri görülmemiş bir manipülasyon ve ideolojik seferberlik kampanyası başlatıldı. Askeri saldırının, sorgulanması(bırakın muhalif olmayı) fiilen yasa dışıdır. Yüzlerce insan eleştirel sosyal medya yayınları nedeniyle gözaltına alındı ve tutuklandı. Erdoğan da dahil olmak üzere hükümet yetkilileri defalarca terörist olarak muhalifleri(ya da destekçileri) etiketlediler. Ana akım medya, “bölgenin teröristlerden nasıl arındırıldığını” göklere çıkarıyor ve operasyonun başarısının propagandasını yapıyor. İşgale açıkça destek vermeyen sanatçılar ve ünlüler televizyon gösterisinde hedef alındılar ve teşhir edildiler. Futbol takımları ve okul sınıfları, onaylarını belli etmek için askeri üniformalar içinde kendi fotoğraflarını çekip paylaştılar. AKP toplantılarına katılanlar da “bizi Afrîn'e götür” sloganları attılar.
 
Yine de, AKP'nin hakimiyeti güvende değil. HDP hariç Afrin saldırısı tüm büyük partilerin desteğini alsa da, tüm sağ kanat partiler Cumhur İttifakı'na katılmadılar. AKP'nin içinden çıktığı sağcı Saadet Partisi ve Akşener'in İYİ Parti'si ittifak üyesi olmayı reddettiler. Anketler Afrîn işgali için yüzde 70 ila 80 oranında destek olduğunu gösterirken, diğer önemli konularda kamu hoşnutsuzluğuna işaret ediyorlar. Bir ankete göre, Türkiye'nin yüzde 39'u Suriye'ye karşı tutumunu destekliyor, yüzde 66'sı Erdoğan'ın dayattığı acil durumun ekonomiye zarar verdiğini düşünüyor, yüzde 20'si yargıya güveniyor ve yüzde 17'si de medyaya güven duymuyor.
 
Biraz sol eğilimli anket şirketi KONDA'nın genel müdürü, Türk seçmenlerinin yaklaşık yüzde 60'ının parti çizgilerine yoğun bir şekilde kutuplaştırılmış halde kaldığını(AKP karşıtı ya da yanlısı olarak), yüzde 40'ının parti ilişkisine oldukça kayıtsız kaldığını ve günlük hayatta daha çok geçim derdiyle ilgilendiğini ileri sürüyor. Seçmenlerin bu dilimi, partilerin hiçbirinin ülkenin sorunlarını çözemeyeceğine giderek daha fazla inanıyor. 
 
Bir diğer anket şirketi olan MAK, AKP yanlısı girişimcilerin ve aydınların “sessiz kalsalar bile” “içerleme” belirtileri sergilediklerini bildiriyor. Görünüşe göre, özellikle başkanlık sisteminin bu tür koalisyonlarla başa çıkmak için kullanılmasına rağmen, koalisyon olacağı konusunda özellikle rahatsızlık duyuyorlar. Ve ayrıca "tek adam rejimi"ne şüpheyle yaklaşıyorlar.
 
Erdoğan’ın güçlü bir rol üstlenmeye yönelik çabalarına rağmen, toplumun en az yarısında hoşnutsuzluk devam ediyor. Afrin'in askeri işgali onun konumunu güçlendirme potansiyeline sahip. Ya da istikrarsızlığı daha da ağırlaştırabilir.
 
SIRADAKİ
 
Türkiye Zeytin Dalı Operasyonu'nu başlatmadan birkaç gün önce HDP milletvekili Ayhan Bilgen bir tahminde bulundu: "Eğer Afrin'e bir saldırı varsa . . . eğer başarılı olursa o zaman bir iç savaş olacaktır ya da başarısız olursa bir darbe."
 
Bu henüz geçmedi, riskleri ve sonuçları ağır olabilir. Türkiye, Kürtlerin moralini ve siyasi-askeri konumunu zayıflatarak, ilk raundu kazandı. Ama hikaye henüz bitmedi. 
 
Kürt güçleri, Kobanê ve Jazira'nın kalan kantonlarını savunmaya daha hazırlıklı ve daha kararlı olacaklar. Saldırı, özellikle Türkiye'nin doğuya doğru devam etmesi durumunda daha fazla istikrarsızlığa yol açabilir. Bölgesel ve uluslararası duyarlılık alev alabilir. Ve Türkiye için, ödemek zorunda kalacağı kolonileşmenin orta ve uzun dönem maliyetleri var. 
 
Erdoğan geçen haftasonu zaferinden sonra çok iyi bir konuma gelmiş gözükebilir. Ancak devam eden saldırı daha ciddi püskürtmeleri tetikleme potansiyeline sahip.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

BATI LONDRA'DAN EMEKÇİ KADINLARLA BİR DİZİ RÖPORTAJ - BÖLÜM 5

 
 
19 Mart 2018
 
(Ç.N.: İster mavi yakalı olsun ister beyaz yakalı olsun, ister milliyetçi olsun ister dinci isterse modern, laik ve ilerici olsun Türkiye'de yaşayan insanların -özellikle de bilinçlerine zerk edilen aşırı gerici milliyetçilik yüzünden kadın ve erkek "Türkler"in çoğunluğunun- çok kötü bir edinimi var: Türkiye'yi ve kendilerini dünyanın merkezinde sanıyorlar. O yüzden herkes onlara "düşman," herkes onların bölünmesini ve parçalanmasını "istiyor". Oysa bu, kendilerine egemen sınıf ve diktatörler tarafından sunulan, yapılan sömürü ve yolsuzlukların üstünü örtmeye yarayan taktiksel bir aldatmaca...Egemen sınıflar ve onların devletteki temsilcileri tek bir şeyin sürekli parçalanmasını ve bölünmesini isterler ve bu amaç uğruna katletmekten de çekinmezler: İşçi Sınıfı... İşçiler dünyanın her yerinde aynıdır. Kadını, erkeği, çoluğu çocuğu aynı... Ezilen ve göz yaşı dökendir... İşte biraz da bu nedenle bu röportaj dizisini çevirdik...İşçinin rengi, dili, dini, ırkı, cinsiyeti ve milliyeti yoktur...Nereye giderse gitsin işçi bir işçidir. İsterse Maldiv Adalarına isterse Fiji'ye gitsin sömürülecek ve ezilecektir. İşçinin bir tek emek gücü vardır...Ve işçinin tek kurtuluşu da sahip olduğu o emek gücüdür. Hiçbir ordunun, hiçbir gücün, hiçbir silahın karşısında duramayacağı bir güç... 1917 Şubat Devrimi'nin ilk gün fitilini ateşleyerek 1917 Ekim Devrimi'ne giden yolu insanlığa armağan eden tüm Emekçi Kadınlara saygılarımızla!)
 
 
image1
 
KEMI
 
"Hollanda'da doğdum. Annem Jamaikalı, o zaman sadece on altı yaşındaymış. Babam Nijerya’lı. Bir süre sonra babamla Nijerya'da Lagos'a taşındım. Babamın orada farklı eşlerden çocukları vardı. Dokuz kardeşim olduğunu biliyorum. Babam bir süre sonra yaşadığımız evi terk etti ve  üvey annemle birlikte kaldım. Uzun lafın kısası o zamanlar birazcık Cinderella hikayesi gibiydi. Üvey annem bana ruhsal ve fiziksel olarak kötü davrandı. Çocukken kendime olan güvenimi hemen hemen kaybetmiştim. Sonuç olarak, ev dışında olmak her zaman evde olmaktan iyiydi.
 
Liseyi bitirdim ve üniversiteye gittim. Endüstriyel İlişkiler ve Kişisel Yönetim eğitimi aldım. Beş yıllıktı, ama üniversite sık sık grevde olduğu için bunu tamamlamak yedi yılımı aldı. O sırada kendi odam vardı, o kadar da kötü değildi. Her zaman arkadaşlarımla olurdum ve parti yapmayı severdim. Her zaman oldukça bağımsız bir akla sahiptim, özellikle kadınlarla ilgili geleneksel düşünce biçimlerine hapsolmak istemedim.
 
Bir ofis işi olsa dahi, üniversite derecemle Nijerya'da bir iş bulmaya gerçekten çalışmadım ve aslında bunlar bana göre değildi. Her neyse, Nijerya'da pek çok kişi, üniversite mezunu olsalar bile bir iş bulamıyor. Orada çok fazla sorun var - yoksulluk, yolsuzluk... Hayat zor. Orada altyapı yoktur. Örneğin, her evin kendi jeneratörü vardır, aksi takdirde elektrikiğiniz yoktur. Yardım parası diye bir şey yoktur. Ama kum yiyemezsiniz, değil mi? Orada, eğer hiçbir şeyiniz yoksa, sadece avuç açabilirsiniz. Halkım orada acı çekiyor. Onlara yardım etmeye çalışıyorum fakat hayat burada da zor.
 
ABD'de, Kanada’da ve İngiltere'de ailem var. Ben İngiltere’de denemeye karar verdim çünkü burası sanırım daha kadın dostu ve burada genel olarak Kuzey Amerika’dan ve özellikle de sokaklarda silahların patladığı ve aşırı ırkçılığın olduğu ABD'den çok daha az şiddet var. Bu yüzden İngiltere'ye geldim ve ilk başta ailemle birlikte yaşadım - burada amcalarım var, bildiğiniz geniş aile. Başlangıçta Essex'te yaşadım. 
 
Üniversite derecemin burada hiçbir değeri yoktu ve okula tekrar dönmek istemedim. Dadı olarak bir iş buldum. Bir yıl boyunca bir aile için çalıştım ve ortak konutta yaşadım. 2 yatak odalı bir evde bir oda buldum. Ev sahibi diğer odada yaşıyordu. Altmış yaşlarında şişman göbekli bir İngiliz'di. Çoğunlukla onunla etkileşime girmedim, doğrudan odamda giderdim. Ama bir gün "Günaydın"ına karşılık verme şeklimden hoşlanmadı ve bana bıçak çekti! Sükunetimi korudum. İki hafta sonra evi terk ettim. Bu aile dışında ilk konaklama deneyimim oldu.
 
Daha sonra dadı olarak başka bir iş buldum, ama bu sefer evdeydim.  İki çocukla bir odada yattım. Haftada sadece 100 £, elden nakit ödendi. Bununla ne yapabilirim? Tabii ki, bir kira ödemek zorunda değildim, ama hafta sonu boyunca çocuklarla evde kalmak istemedim. Kendi hayatım olamazdı.
 
2014'te bakıcılık yapmaya başladım. Bir acenteye kayıt oldum ve kısa bir alıştırma yaptım - bir gün kadar, işte öyle bir şey. Aslında bakıcılık benim için sorun değildi. Afrika'da sıkı bağları olan ailelerde yaşarız. Daima etrafta getir götür işlerini yapan genç kız ve erkek yeğenler olur; evde yaşlılara bakarız vb. İnsanlar burada da aynı şekilde işiyor ve sıçıyor, değil mi?
 
Kahvaltı, öğle ve akşam yemeği için insanların evlerine günde üç ya da dört kez yarım saatliğine gittiğiniz evde bakım işinde çalıştım. Herşeyi yapmak zorundasınız: çamaşır yıkama, yemek pişirme, ilaçlarını aldıklarından emin olma vb. Her zaman asgari ücrette ödendi. Ne var ki sorun, yeterince zaman elde edememek çünkü insanların evlerine gidip gelmeniz gerektiği ve seyahat masraflarınız ödenmediği için, zoru zoruna günde ücretli altı saat elde edebiliyorsunuz ve bu eğer şanslı iseniz.
 
Asla evde bakım işinde çalışmak istemedim. Çok fazla stresli.  Bütün bu insanlar birlikte aynı yerde, çok fazla gelir. Evde bakım işine dönersem, yapabileceğim, yardımcı işçi olmak isterim - sırayla engelli insanların evinde on iki saat kalırsınız, o zaman oraya git buraya gel probleminiz olmaz. 
 
Ama genel olarak bakıcılara daha fazla ödeme yapılması gerektiğini düşünüyorum. Çok şey istiyor. Herşeyi yapmak zorundayız. Bok temizlemek zorunda kalabiliyoruz. Kendimizi birçok hastalığa maruz bırakıyoruz. Bazen de "yolun sonuna" hazırlamak zorundayız, yani, ölmek üzere olan ama evde kalabilen insanlara gideriz. Bu zor. Hayatlarımızı riske ederiz ve onlar bize çerez parası verirler.
 
Bakım işinden fazla para yapamadım, bu yüzden online iş baktım ve birkaç geçici iş bulma acenetesine kayıt yaptırdım. Batı Londra'da bir yiyecek fabrikasına gönderildim. İlk defa bir fabrikada çalışıyordum ve zordu. Her şeyden önce doğu Londra'da yaşadığım için gerçekten çok uzak kalıyordu. Geç vardiyaya kaldığımda, saat 17.00'den 1 am'a kadar(ya da mesai varsa daha geç), gece otobüsüne binmek zorunda olduğum için, eve gitmek bir ömür sürüyordu. Tabii ki yine asgari ücretliydi. Ve son olarak, bu tür bir işte her zaman ayakta durmalısınız - üretim hattında veya ambalajda, hep aynı şey.
 
Fabrikada da çok fazla gerginlik vardı. Aslında, orada çalıştığım ilk gün cehennem gibiydi. ekip liderleri sabırsız ve kabaydılar. Sanki yanlış meslek yapıyormuşsunuz gibi size bakıyorlardı. Beş dakika işe geç kaldı ya da mesai arkadaşıyla tartıştı diye çeşitli sebeplerden insanların evlerine geri yollandığını gördüm. Pek çok Hintli ve Doğu Avrupalı iyi İngilizce konuşamadığı için aramızda ayrıca dil engeli de vardı. Sonuç olarak, sürekli çalışanlar yeni gelenlere belirli bir görevi nasıl yürüteceklerini açıklamaya çalışmak için sabırsızlanıyorlardı. Nihayetinde bu münakaşalara yol açıyordu, sözlü ve hatta bazen fiziksel.
 
Paketleme bölümüne transfer edildiğimde, durum düzelmedi.İçeri girdiğim andan itibaren komik dik bakışlar ve gülünç göz atmalara muhatap oldum. Benim ilk doğan kadar genç olan, genç bir adam ne zaman onunla konuşmaya çalışsam ya da bir soru sorsam bana aldırış etmiyordu. Beni görmezden geliyor ve ağzımdan ne çıksa aldırış etmiyordu. Çok fazla sinir bozucuydu ve ne yapacağımdan pek de emin değildim. Bir seferinde, mesai arkadaşımla sözlü münakaşa ediyorduk ve o bena maymun diye seslendi ve ailemin hayvanat bahçesine ait olduğunu söyledi... O esnada bir üretim hattı müdürü bana doğru geliyordu fakat hiçbir şey sormadı.
 
Son olarak, bir süre hijyen ekibinde çalıştım. Ekip liderleri veya yöneticileri ile minimum etkileşim olduğu için daha iyiydi - size emir yağdırmazlar, basitçe şunu ya da bunu temizle derler ve siz de yaparsınız. Yine de gerginlikler oluyordu ve işime saygı duymayan birkaç mesai arkadaşımla tartıştım. Bu gibi durumda, genellikle sizi destekleyecek kimse yoktur ve geçici bir çalışan olduğunuz için, herhangi bir açıklama yapamadan ve kendinizi savunmaya fırsat vermeden sizden kurtulabilirler.
 
Büyük bir şirket için ofisleri temizliyorum. Daha az stresli ve asgari ücretten biraz daha fazla ödeme yapıyorlar. Fakat, yine de bir şekilde kendimi gerçekten mutlu hissetmiyorum. Daha iyi şeyler istiyorum çünkü parayla ilgili hala sınırdayım. Ve Nijerya'da insanlarım var. Onlara yardım etmek istiyorum. Bu sebeple, eğer daha iyi bir ücretle yardımcı işçi pozisyonu bulabilirsem, bakım işine geri dönmek istiyorum. Göreceğiz.
 
Ben çoğunlukla Londra'nın doğusundaki ortak evlerde yaşadım. Genel olarak iyiydi, ama ben asla ev arkadaşlarımla arkadaşlık edemedim. Herkes kendi işine bakıyor gibi. İtalyanlar ile 6 yatak odalı bir evde yaşadım. Bunlardan ikisi öğrenci, diğerleri işçi idi. Güzellerdi, ama zamanın% 99'unu odamda geçirdiğimi söyleyebilirim.  İtalyanların mutfakta rastgele karşılaştıklarında biraz sohbet ettiklerini ve oturma odasında bir süre birlikte oturduklarını fark ettim. Ama bana asla olmadı. Sanırım çünkü hepsi İtalyandı ve aynı dili konuşuyorlardı ve ortak bir paydaları vardı.
 
Şu anda yaşadığım evde bir İngiliz adam var ve diğerlerinin hepsi Siyah insanlar(bir oğlan, bir kız, yeni doğmuş bir bebekle bir çift). Sosyalleşmiyoruz. Her neyse, oturabileceğimiz bir alan bile yok ve biraz mahramiyete sahip olma bile zor olduğundan zaten insanları odanıza davet etmek de istemezsiniz. Ama bu tür bir yaşamın insanı asosyal yaptığı da doğru. Kendinizi diğerlerinden izole ediyorsunuz ve otobüste, metroda, işte vb aynı şekilde davranıyorsunuz.
 
Burada pek fazla sosyalleşmiyorum. Nijerya'da çok farklıydım ama şimdi böyle hissetmiyorum. İşi bitirdiğimde, eve gitmek ve kendimi odama kilitlemek istiyorum. Elbette bir ortakla bu şekilde bir eş bulmak kolay değil. Şu an için bekarım fakat biriyle ciddi şekilde tanışmak ve bir aile kurmak istiyorum. En azından bir çocuğa sahip olmak isterdim, çünkü öldükten sonra bir şey bırakmak istiyorum. Ama anlıyorsunuz, zaman işliyor. Online arkadaşlık sitesine giriyorum ancak onun da sorunları var. Online olarak bir çok eğlenceli çocuğa rastlıyorsunuz ama neyin peşinde olduklarını bilmiyorsunuz.
 
Şu an hala İngiltere'de kalmak istiyorum. Umarım burada aşkı bulabilir ve bir aile kurabilirim. Fakat eğer işe yaramazsa, aynı zamanda ailemin de olduğu Kanada'yı deneyebilirim. Dediğim gibi, ABD değil, asla orada yaşamak istemiyorum. Ama Kanada bir seçenek olabilir."
 
*www.angryworkersworld.wordpress.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

MARIELLE FRANCO'YU KİM ÖLDÜRDÜ

 
 
ELLA MAHONY
 
Geçen hafta, Brezilyalı sosyalist Marielle Franco, Rio'da sokakta suikasta uğradı. Ölümü etrafındaki sorular Brezilya'nın gerici sağı için en korkulu olanlardır.
 
Brezilya, Rio de Janeiro'da Marielle Franco'nun cenazesinde yas tutanlar. Agência Brasil Fotografias
 
"Marielle Franco'yu kim öldürdü? ” Bu, Brezilya genelinde pankartlar üzerinden yayılan, duvarlara sprey boyayla yazılan, trafik tabelalarına keçeli kalemle çizilen ve WhatsApp ve Facebook'ta paylaşılan sorudur. Gerçek bir soruşturma ve adalet talebi - ama aynı zamanda bir suçlama olarak içten bir soru ortaya atıldı. 
 
İNFAZ
 
Geçen hafta, 14 Mart Çarşamba akşamı, Brezilya'nın Sosyalizm ve Özgürlük Partisi'nden(PSOL) belediye meclis üyesi olan Franco, Cobalt model bir araba yanına yanaştığında ve onun arabasına on üç el ateş ettiğinde, Rio de Janeiro'daki Rua Joaquim caddesinde seyir halindeki bir arabadaydı. Kurşunlar onu ve şoförü Anderson Gomes'i öldürdü. Arkada Franco ile oturan sekreteri kurtuldu.
 
Eldeki tüm kanıtlar Franco'nun ölümünün bir siyasi infaz olduğuna ve aynı zamanda iyi planlandığına işaret ediyor. O akşam erken saatlerde Franco, Rio'nun Lapa mahallesinde “Siyahi Kadınlar Güç Yapısını Değiştiriyor,” adlı bir etkinliğe katıldı. Etkinliğe ev sahipliği yapan “Siyah Kadın Evi”ne vardığında, onu daha sonra takip edecek olan Cobalt dışarıda çoktan yerini almıştı. Evden içeri girdiğinde, bir adam arabadan çıktı, cep telefonuyla bir arama yaptı ve beklemeye geri döndü. 
 
İki saat sonra Franco, Gomes ve basın sekreteri evden ayrıldılar ve Kobalt peşlerindeydi. Yeni raporlar ayrıca, Gomes arabayı sürerken ikinci bir arabanın takibe katıldığını gösteriyor. Gerçek şu ki, Franco renkli camların ardında gizlenmiş olmasına rağmen, doğrudan oturduğu koltuğa ateş açtılar. Rio Cinayet Masası'na göre, tetikçiler tecrübeliydi ve "ne yaptıklarını biliyorlardı." Soygun süsü vermek için, arabadan bir şey almaya çalışmadılar. 
 
Cuma günü, Franco ve Gomes'i öldüren mermilerin 2006 yılında Brezilya Federal Polisi için satın alınan bir sevkiyattan geldiği raporlarının ortaya çıkması üzerine cinayetin kaynağıyla ilgili şüpheler derinleşti. Aynı sevkiyat, Sao Paulo eyaletinin tarihindeki en kötü katliam olma payesine erişen, on yedi kişinin öldürüldüğü Sao Paulo'daki 2015 polis operasyonunda da kullanılmıştı. Üç askeri polis ve bir sivil muhafız cinayetle suçlandı.
 
Franco'nun hayatı ve politikası bağlamında bunun polis unsurları tarafından gerçekleştirilen bir siyasi cinayet olduğu şüphesi kaçınılmazdır.
 
"BİZİ ÖLDÜRMEYİ BIRAKIN!"
 
Franco’nun web sitesi şu cümle ile açılır: "Benim adım Marielle Franco. Ben bir kadınım, ben bir siyahım, ben bir anneyim ve ben bir gecekondu çocuğuyum." Bu cümlede insan, Franco'nun politik hayatının ve Rio de Janeiro'da tetiklediği taban siyasetinin yeniden yapılanmasının özünü bulabilir.
 
Franco eğitim masraflarını karşılamak için on yedi yaşında çalışmaya başladı. Gençken, çok yakın bir arkadaşı, polisle insan tacirleri arasındaki çapraz ateş sonucu seken bir kurşunla öldürüldü. O an, siyah Brezilyalılar ve gecekonduda oturanların insan hakları adına Rio de Janeiro polisini askerden arındırmak için tutkulu bir mücadeleciye dönüşerek politik yaşamını etkin hale getirdi. 
 
Kızını bekar bir anne olarak büyütüp yetiştirirken, Rio'nun en büyük varoşundaki polisin "asayişi sağlama" operasyonlarını eleştiren bir bilimsel tezi savunarak lisans ve lisanüstü derecelerine devam etti. "Polis devleti, baskıyı ve yoksulları kontrol etmeyi hedefliyor. Bu resmin en simgesel işareti varoşların asker tarafından kuşatılması ve giderek artan bir hapsetme sürecidir," diye yazdı. Kampanyaların bu sürecin memnuniyetsizliğini ya da bu süreci "dışlamayı" içermeye çalıştığını, onların çoğunluğunun yoksul olduklarını ve giderek şehrin getto ve hapishanelerine mahkum edildiklerini ileri sürdü. 
 
Giderek artan iddialı siyasetini, politikacılar ve Rio'nun kaçakçı milisleri arasındaki bağlantılara ilişkin şiddetli tartışmalara yol açan soruşturmalara öncülük etmesiyle tanınan PSOL'nin eyalet temsilcisi Marcelo Freixo'nun makamına götürdü. Sonradan Brezilya'nın tarihin en yüksek gişe hasılatı filmi olan Elite Squad 2'de resmedilen soruşturmalar, geçici olarak Avrupa'ya sürgüne gitmesine zaman zaman onu zorlayan sayısız ölüm tehdidini ona kazandırdı. Freixo için on yıl çalıştıktan sonra Franco, PSOL'un aday listesinden 2017'de şehir meclisine seçildi ve Rio'nun beşinci en yüksek oy alanı oldu.
 
Franco’nun seçimi şehirde sol politika için bir dönüm noktası oldu. Varoşların fakir, siyah bir kadınının Brezilya'nın siyasi kurumlarının elit mekanlarında görünmesi neredeyse hiç duyulmamıştı ve hemen hemen ona duyulan her saygı, şehrin belediye meclisine hakim olan beyaz erkeklerle bağlantılı zenginlere karşı varlığının temsil ettiği mücadeleyi vurguladı. Ayrıca, polis devleti ile hesaplaşmada kurumsal Sol'un başarısızlığı ve yoksulları, gençleri ve Brezilya'nın varoşlarının siyahlarını bastırmada polis devletinin rolü ile ilgili sert bir eleştiri yürüttü ve bu grupların Sol'un gidişatına katılımlarını ve onu sahiplenmelerini yeniden canlandırma sürecini başlattı.
 
Franco'nun cinayetinin hemen ardından, çoğu kişi, hafta sonu boyunca yaptığı etkinliklerin suikastı kışkırttığını varsaydı. Cinayete zemin hazırlayan günlerde, o Cumartesi Acari varoşundaki saldırgan bir operasyon gerçekleştiren, şehrin en ölümcül olanı olarak nam salmış 41. Rio Askeri Polis Müfrezesini özellikle eleştiren bir dizi makaleyi online olarak yazdı. “Hepimiz Acariliyiz!” Franco hafta sonu yayınladı; “Bizi öldürmeyi bırakın. Varoşların yaşamı değerlidir.”
 
Yine de bu, Franco'nun statükoya tek meydan okuması değildi. Şubat ayının ortalarında, Brezilya’nın gayrı meşru bir şekilde yerleştirilmiş başbakanı Michel Temer, ülkedeki ordunun Rio de Janeiro’da, Karnaval’daki şiddet olaylarına karşılık olarak, güvenlik operasyonlarını üstlenmesini emretti. Daha büyük olasılıkla Temer, kötü bir emeklilik reform tasarısının geçmesi için utanç verici yıkımını dikkatlerden kaçırmak ve tek haneli onaylama oranlarına destek bulmak istedi. Doğal olarak Franco, askeri müdahaleye şiddetle karşı çıktı ve 28 Şubat'ta, bununla ilgili olası suistimalleri izlemekle görevlendirilmiş bir komisyonun başkanı oldu.
 
İlave unsurlar cinayet davasını daha da karmaşıklaştırıyor. Onu ve Gomes'i öldüren kurşunlar, 41. Müfrezeye bağlı askeri polisten değil, federal polisten geldi. Olaya iki arabanın karışması yüksek planlama ve koordinasyonun olduğunu gösteriyor. 
 
Tüm bu faktörler sayesinde suikastının, eylemlerine bir tepki olduğunu kesin olarak belirlemek zor görünüyor. Glenn Greenwald'ın yazdığı gibi, "Franco'yu kimin öldürdüğünü kesin olarak belirlemeyi zor kılan elbette onun cesaretiydi; onun ölmesini arzulayan uzun bir olası şüpheliler listesinin çok sayıda şiddet dolu, yozlaşmış ve güçlü kesimine karşı bir tehdit oluşturuyordu." 
 
Fakat birkaç şey çok açık: polis unsurlarının sorumlu olduğu; Marielle ile çalışan daha geniş bir taraftar topluluğuna terör ve korkutma mesajı gönderme niyetinde olduğu; ve saldırganların yüzsüzlüğünün ve  profesyonelliğinin göstergesi altında Rio'nun politik sınıfının üyeleri tarafından tetikçilerin korunuyor olduğu. Bu sebepten dolayı sol sadece, “Quem matou a Marielle Franco?”("Marielle Franco'yu kim öldürdü?") diye sormuyor, aynı zamanda, “Quem mandou a morte de Marielle Franco?” — “Marielle'nin ölüm emrini kim verdi?”.diye de soruyor.
 
MARİELLE MÜCADELESİ
 
"Hiç kimse diğer belediye meclis üyelerinin çoğunun nerede olduğunu bilmezken ve herkes herkesi ararken," Jacobin’in Brasilia’daki[Brezilya'nın başkenti] editörü Sabrina Fernandes, "PSOL'dakiler hemen ardından bu korkunç on beş dakikayı atlattılar," diye hatırlattı. Başlangıçta, Facebook'taki tepkilerin çoğu şok, korku ve istikrarı bozma duygusunu ifade etti.
 
Bununla birlikte ertesi gün kitlesel kıpırdanmalar giderek belirginleşiyordu. Franco'nun PSOL'li yoldaşları David Miranda ve Marcelo Freixo onun ahşap tabutunu acılı kalabalık arasında taşırken duygusal bir sahnenin ortaya çıktığı Rio Belediye Mecli binası dışında geçen Perşembe binlerce kişi toplandı. Sao Paola'da suikaste karşı gösteriler, patlamaya hazır bir atmosfer yaratmak için şiddetle bastırılan devlet okulu öğretmenlerinin greviyle çakıştı. Başbakan  cinayet hakkında yorum yapmak zorunda kaldı ve haberler İngiliz medyasında çıktığında,  #MariellePresente hashtag'i uluslararası olarak Twitter'da trend oldu. Pazar Günü Franco'nun çıktığı varoşun neredeyse iki bin oturanı onun onuruna harekete geçti.
 
Bu hikayede eğer ufak bir umut ışığı varsa, o da Franco'yu öldürenlerin ve onun ölüm emrini verenlerin kendilerine fazla güvendiğidir. Franco'nun öldürülmesi, bu suikasti - ve askeri müdahale yönetimi altında meydana gelmesini- diktatörlük dönemi taktiği olarak kabul eden Brezilya'nın bilincinde açık yaraya neşter vurdu. Kitlesel hareketlenmeler, Brezilya toplumunun geniş katmanları arasında böyle bir taktiğin mümkün olan en güçlü şartlarda reddedilmesi gerektiğine ve Marielle'nin temsil ettiği sol güçlerin savunulması gerektiğine işaret ediyor.
 
Bu tepkiler karşısında Sağ Franco'ya iftira atma ve dikkatleri polis ve Rio'da askeri müdahaleyi destekleyen siyasi güçlerden başka yöne çevirme girişiminde bulundu. Haftasonu boyunca, diğerlerinin yanında, Franco'nun kızının babasının kötü şöhretli bir uyuşturucu kaçakçısı olduğunu; suçlu bir milisin onun belediye meclisine girmesi için destek sağlamakla sorumlu olduğunu; uyuşturucu kullandığını ve "suçluları savunduğunu" iddia eden "sahte haberler" WhatsApp ve Brezilya sosyal medyası aracılığıyla süratle yayıldı. (Bu son iddia, varoş sakinlerinin haklarını savunan kahramanca mücadelesinin üzerini art niyeli boyamadır.) Bu iftiralar Franco'nun hayatı ve mirasına bir hakaret olsa da, dolaşımları, Franco ile birlikte Sol'u gömmenin yollarını arayan kesimlerde, hafta boyu hareketlenmelerin neden olduğu çaresizliği ele verir.
 
Bu arada, suikastın üstünün örtülmesini engeleyemeyen Brezilya'nın büyük medya tekelleri, onun mahkum edilmesinin herhangi bir değerlendirmesinden çok onun ölümünün operamsı duygusal görünüşüne vurgu yaparak, Franco'nun politik yaşamını strelize etmeye çabaladı. Örneğin, Heavyweight TV Globo mahalli yayını, Franco ve onun ölümünün durumu üzerine uzun, detaylı bir film yayınladı. Ancak Greenwald'ın Intercept'te yazdığı gibi, "Marielle'nin siyasetini açıklar gibi görünen dizi, neredeyse sağdan sola her Brezilyalı politikacının güle oynaya destekleyeceği cümlelere, tüm insanların özgür doğduğuna ve eşit davranılmayı hak ettiğine yönelik sakinleştirici, tartışmasız beyanatlara basit olarak dönüşen(film) insan hakları tanımı tartışmasına sözde alçakgönüllülük göstererek aşırı banal idi." Hemen ardından mahalli yayın, bir Rio gecekondusunda bir çocuğun acımasızca öldürülmesinin heyecan yaratan olayına geçiş yaptı, "o zaman hemen, askeri müdahaleyi daha fazla finanse etmeyi düşünmek içinTemer'in tam o an bakanlarıyla nasıl toplantı yaptığını resmederek, Brasilia'daki muhabirlerinden birine canlı bağlandı."  
 
Onun şiddetle karşı çıktığı askeri operasyona desteği canlandırmak için Franco'nun ölümü üzerine geniş çaplı öfkeyi manipüle ederek, dizi, Brezilya ana akım medya yayınlarının Sağ'ın açık karalama ve yalan kampanyalarıyla ne kadar içli dışlı olduğunu uygun bir şekilde resmetti.  
 
Bu tür yanlış yönlendirmelerin etkili olması muhtemel değildir. Siyasi bir suikast ve polis müdahalesine işaret eden kanıtlar çok belirgindir; Franco’nun politik hayatının gerçekleri tartışılmaz; ve öfkeli radikal sol - özellikle Brezilya’nın büyüyen siyah ve LGBT hareketleri ve Franco’nun temsil ettiği “mulheres faveladas” lar, onun mirasını sürdürmeye kararlılar. 
 
Son birkaç ay içinde Brezilya politikası, Sol'u parçalara ayıran ve felce uğratan akut bir kriz haline dönüştü. Lula'nın mahkumiyeti Brezilya toplumunu kutuplaştırdı, İşçi(siz) Parti'ye çok az hareket alanı bıraktı ve aşırı sağcı bir politikacı olan Jair Bolsonaro'nun başkanlığa adaylık olasılığına kapı araladı. Sendikalar, Temer’in kemer sıkma programını tamamen geri püskürtmeyi başaramadı. Pembe Dalga'nın bir zamanlar krize girmesine ve dermansızlığına öncülük yapan Latin Amerika ülkeleri ile beraber Brezilya Solu'nun bölgede önem vermesi gereken birkaç olumlu örnek var. Tüm bu unsurlar, bu sonbahar yapılacak başkanlık seçimlerine yavaş çekim tren kazası hissi vermek için birleşti.
 
Marielle’nin suikastı, Brezilya’nın solu içinde birlik çağrısını yenilemeye yol açtı, fakat bu kendi başına solun iç çelişkilerini çözemez.  “Não nos calarão!” — "Bizi susturamayaclar!" sloganlarının yankılandığı cesur hareketlenmelere rağmen Marielle'nin savunduğu yoksul siyah gençlik hala giderek artan bir şekilde arsız ve cesaretlendirilmiş polis gücüyle karşı karşıya. Marielle'nin adından bahseden Sol için atomizasyon ve tasfiye endişesi belirmeye devam ediyor.
 
Bununla birlikte Marielle’nin suikastçılarının aşırı güvenli oldukları görünüyor. İşin ciddiye binmesi sonları oldu -hem kendileri için hem de Sol için. Ve Marielle'nin temsil ettiği mücadeleyi tasfiye etmek yerine, onu serbest bıraktılar.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

ÖZEL MÜLKİYET NASIL BAŞLADI

 
 
MATT BRUENIG
 
Liberterler bu basit soruyla karşılaştıklarında afallama eğilimi gösterirler. 
 
 

Colorado. Cimarron'da "hayvanları toplama", 1898'den fotokrom baskı. Kongre Kütüphanesi
 
Belki de liberter düşünceye dair en ilginç şey, mülkün ilk edinimini tutarlı bir şekilde haklı çıkarmanın hiçbir yoluna sahip olmadığıdır. Bir zamanlar sahipsiz olan bir şey, karşılıklı rıza ile olmadan diğerlerinin özgürlüğünü yok etmeksizin nasıl sahipli hale gelebilir? İmkansızdır. Bu, liberter düşünce sistemlerinin tam anlamıyla yeryüzüne çıkamayacağı anlamına gelir. Hiçbir çıkış yolu olmadan varsayımsal tarihin sıfır noktasında sıkışmışlardır. 
 
Sözüme güvenmek zorunda değilsiniz. Ciddi liberterler iyi kötü bu durumu kabullenirler. İşte Robert Nozick:
 
"Eğer geliştirilebilen sahipsiz nesnelerin miktarı sınırlı ise, bir nesneyi geliştirmeyi ona tam mülkiyet sağlama olarak görmek mantıksızdır. Bir nesnenin bir kişinin mülkiyetine altına girmesi için tüm diğerlerinin durumu değişir. Daha önce nesneyi kullanmada özgürler iken(Hohfeld'in mantığında), artık değillerdir."
 
İşte Matt Zwolinski:
 
"Eğer daha önce herkesin kullanımına açık olan bir toprak parçasının etrafına bir çit koyarsam, benim olduğunu iddia edersem ve rızam olmadan o arazinin üzerinde yürüyen herhangi bir kimseye karşı şiddeti kullanacağımı ilan edersem, diğerlerine karşı kaba kuvvete(ya da en azından kaba kuvvetle tehdit) girişmişim gibi kesinlikle görünecektir. Bir zamanlar serbest yapmalarına rağmen onların dolaşma özgürlüklerini sınırlıyorum. Benim isteklerime uymazlarsa onları fiziksel şiddetle tehdit ederek bunu yapıyorum. Ve onlara has herhangi bir provakasyona karşılık olarak böyle yapmıyorum fakat basitçe onların müdahaleleri olmaksızın kaynaktan daha iyi istifade edebileyim diye yapıyorum."
 
Üstelik, bu kavrayış ile ilgili bu kadar komik olan şey,  yalnızca bunun özgürlükçülüğe karşı ikna edici bir karşı sürüm olması değil, bundan ziyade liberter ilkelerin kendisinin özel mülkiyeti yasakladığını ileri sürüyor gibi görünmesidir.
 
Emin olmak gerekirse, liberter filozoflar bu sorunun üstesinden gelmek için çeşitli yollar geliştirdiler. Locke, herkesçe bilinen, diğerleri için "yeterli ve iyi gibi" mülkiyet kalması koşuluyla edinime kısıtlama getirir. Nozick, Locke'nin lafzi koşulunun imkansız olduğunu ve "durumun" belli belirsiz refah devleti yanlısı kavramlarla tanımlandığı yerde diğerlerinin "konumunu" geriletmeyen mülkiyet edinimine benzer bir sınırlama sunduğunu göstermeye devam eder. Zwolinski bile Nozick'den bir adım daha ileri gider ve ilk mülk ediniminin zararlarının temel bir gelir ile dengelenmesi gerektiğini söyler. 
 
Bu yaklaşımların hiçbiri, mülk ediniminin diğerlerinin haklarını ihlal ettiği temel sorununu çözmez. Bir tür kamulaştırmanın ilk-edinim versiyonu gibi, bir şekilde onu telafi etmeye sadece çalışırlar. Sanırım, işler yolunda gittiği sürece iyi, ancak liberterlerin çoğunun bu telafi planları ile uygulanan bu tür süregelen transferlere epey karşı olduğuna ilişkin sorun sıkıntı çıkarır.
 
 
CAPLAN ESİNTİSİ
 
Liberty Con'daki tartışmasında Elizabeth Bruenig, Bryan Caplan'a sahipsiz mülkiyetin nasıl sahipli hale geldiğini sordu. Tartışmada soru ile adeta boğuştu, ne yazık ki, şu anda bu web sitesinde daha kolay anlaşılır bir biçimde detaylandırılan nihai cevabı aptalca önsezi şişirmelerine(bir yerde adlandırdığı gibi, "halk ahlakı"na) yaslanır.
 
"Bir sürü açık haklı edinim örnekleri vardır; onları bir kere anladıktan sonra, daha puslu örnekleri analiz etmek için onları kullanabiliriz. Bazı açık örnekler nelerdir? Bir adada tek başına yaşayan bir birey, bazı yiyecekleri büyütür, bir ev inşa eder, bir heykel yapar ya da taş çıkarır. Eğer adada başka biri ortaya çıkarsa, yeni gelen ahlaki olarak bu mülkiyete saygı duymak zorundadır. Bu sadece "bana göre" ya da "liberterlere göre" değil; "özbilinçli sosyalist filozoflardan başka neredeyse herkese göre" böyledir. Diğer açık örnekler: Eğer iki kişi karşılıklı olarak kaynaklarını ve güçlerini bir araya getirmeye razı gelirse, o zaman ödülleri anlaşılmadık nokta bırakmayan bir formüle göre -ister 50/50 isterse 90/10 ya da her neyse- bölün. Ya da : bana yeni bir kulübe inşa etmeniz için size 10 pound yiyecek veririm."
 
Burada iki sorun var, biri, dar sınırlar içinde seçtiği örnek ile ilgili ve diğeri, daha geniş bir şekilde seçtiği yöntemle ilgili.
 
Örnek ile ilgili sorun, adadaki tüm diğer insanları temizleyerek, mülkiyet edinimini çok açıkça sorunlu hale getiren özgürlüğü yok etmeyi elimine etmesidir. Adaya bir kişi yerine eğer on kişi vursaydı ne olacaktı? O zaman onlar arasından biri belirli kaynakların ve ada arazilerinin kendisinin olduğunu ve buna saygı duymayanların şiddetle saldırıya uğrayacağını ileri sürecekti? Bu, bir insandan çok daha fazlasının olduğu gerçek hayattaki mülkiyet edinim örneğini daha çok andırır. Ayrıca, bir kişilik varsayımsal bir toplum yaratarak üstesinden gelmek yerine mülkiyet edinim sorununu açıkça resmeder. Yöntemle ilgili problem, bir bütün olarak ele alındığında insanların halk ahlakının özgürlükçü olmadığıdır. 
 
İnsanların genel olarak ekonomik alemdeki şeyler hakkında nasıl hissettiklerinin değerlendirmesi, genelde bırakınız yapsınlar kapitalizminin onlara doğru gibi geldiği sonucuna yol açmayacaktır. Bunu biliyoruz çünkü hiçbir toplum şimdiye kadar bu kurumları seçmedi ve çünkü liberterler durmadan demokrasinin ne kadar kötü olduğuna ilişkin kitaplar yazıyorlar, öyle çünkü genel olarak insanlara liberter dünya görüşü sempatik gelmiyor.
 
Halk ahlakının ekonomi konusunda nerede olduğuna dair dürüst bir değerlendirme muhtemelen şöyle bir şey olabilir: insanlar, mülkiyet haklarının olması gerektiği ama aynı zamanda mülkiyet haklarının bir dereceye kadar adalet ve refah hedeflerine dönüşmesi gerektiği dünya görüşüne kabaca özdeş olan ekonomik ahlaklılık konusunda biraz çelişkili fikirlere sahiplerdir. Bu genel görüşe katıldığımı söylemiyorum, hatta normatif görüşlerinizi bu şekilde oluşturmalısınız. Fakat eğer, Caplan'ın yaptığı gibi, düzgün normatif yöntem halk ahlakıdır diyecekseniz, o zaman, sadece oportünist bir biçimde ondan tek bir parça kopararak değil halk ahlakının ne olduğunu gerçekten kapsamlı bir şekilde hesaba katarak bunu yapmalısınız. 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

FACEBOOK SAYFAMIZ