“En umutsuz kölelik kendin özgür olmadan özgür olduğunu sanmaktır” 
GOETHE
“İstanbul’da ilk gecekondu 1946 yılında Zeytinburnu Kazlıçeşme’de görüldü. 

İldeki toplam gecekondu sayısı 1949’da 5 bin olarak belirlenirken, bunlardan 3 bin 218’inin Zeytinburnu’nda bulunduğu tespit edildi. İstanbul’daki gecekondu sayısı, 1949 yılından itibaren çıkarılan çeşitli af yasaları ile hızlı bir artış gösterdi. Bu sayı 1950’de 8 bin 239, 1959’da 61 bin 400 ve 1963’te 120 bine ulaştı. 1963 yılında İstanbul nüfusunun yüzde 35’i, gecekondu alanlarında yaşayanlardan oluştu.
1973 yılında Boğaziçi, 1989’da da Fatih Sultan Mehmet köprüleri ve çevre yollarının hizmete açılmasıyla Hasköy, Gürsel, Kağıthane, Çağlayan, Harmantepe, Gültepe, Telsizler ve Ortabayır’daki gecekondulaşma apartmanlaşmaya dönüştü. 1980’li yılların ikinci yarısında Sarıgazi, Samandra ve Sultanbeyli, kaçak apartmanlardan oluşan ‘gecekondu kenti’ olarak gelişti. 1990’lı yıllarda Atışalanı, Esenler, Güngören ve Bakırköy merkezinde yer alan sanayi yerleşmeleri çevrelerinde ve Yenibosna, Sefaköy asfaltı boyunca Kocasinan, Küçükçekmece, Kirazlı, Güneşli, Halkalı sanayi alanları çevresinde ‘gecekondu apartman’ alanları oluştu.”
 
21. yüzyılda da Türkiye’de gecekondulaşma şehirli toprak ağaları [milletin bir tarafına koyan lümpen müteahhitler], politikacılar, vurguncular ve talancılar eliyle sürdürülerek karmaşık bir yapı içerisinde geniş bir ağ oluşturmaya devam ediyor. Geçmişin derme çatma briket ve teneke mahallelerinin yerini yaşadığımız çağda kaçak yapılaşmanın hiçbir yasa ve mahkeme kararı tanımayan devasa apartkonduları aldı. Kentsel dönüşüm adı altında gecekondu bölgeleri talan edildi. Ve yeni gecekondu bölgeleri oluşturuldu.
 
Yine de toplumun en alt kesimini oluşturan varoş sakinleri kendilerini ezen bu sisteme ve en tepedeki kişiye karşı seslerini çıkartmıyorlar. Çünkü gecekondular aynı zamanda yoksulların içine gömülü oldukları engin kayıtdışılığı da yansıtıyor. Ve bu kayırmacılık ekonomisinde kayıtdışılık geçici bir sapmadan ziyade ülke ekonomisinin yapısını oluşturuyor. Bu kayıtdışılıktan toplumun en alt kesimleri de en üst kesimleri de çıkar ve fayda sağlıyor. Dolayısıyla kayıtdışılık gecekonduların ve kenar mahallelerin çoğalmasını sağlarken, oluşan mahallelerin sakinleri de kamu hizmetleri taleplerinde bulunmaya başlıyorlar. Bununla birlikte siyasiler için yeni seçim malzemeleri, yeni ihaleler ve yeni yolsuzluklar için gün doğuyor. Her iki taraf da birbirini besliyor.
 
Ve işin ilginç tarafı, geçmişte, herhangi bir isyan tehlikesine karşı gecekondulaşma edebiyat, sinema ve basın yoluyla romantikleştirdi. Oysa gecekondulaşmanın siyasiler tarafından desteklenmesinin görünmeyen, gizli bir tarafı da vardı. Gecekondu sakinleri tarafından “şehir hakları”nı talep edecek olan özgürleştirici ve sosyalist toplumsal hareketlerin önüne geçme adına paramiliter grupların oluşturulmasına olanak sağladı. Üzücü olan ise görünmeyen bu sınıf savaşında kullanılan paramiliter gruplar kenar mahalle ve varoşların sakinleri tarafından da desteklendiler.
 
Türkiye’nin içinde bulunduğu tek adam düzeninde ve onun yarattığı korku imparatorluğunda eskinin bu senaryosu her an yeniden uygulamaya sürülecekmiş gibi tozlu raflarda bekletiliyor. 
 
Peki ama toplumun en fazla ezilen varoşlarda yaşayan bu kesimi kendilerini en çok ezeni neden destekliyor? 
 
Yukarıda bu desteğin ekonomik boyutu olan kayıtdışılığa dikkat çektik. Çünkü bu yoksul kesimler, şeffaf ve demokratik bilgi almanın imkansız hale getirildiği bu toplumda, “sosyal yardım,” ve yaratılan kayıtdışı kayırmacılık ve sadaka ekonomisi yoluyla besleniyorlar. Bu, bu tür bir desteklemenin ekonomik yüzü.
 
Diğeri ise bu desteğin sosyolojik boyutu… 
 
Din ve milliyetçilik kavramları sanıldığının ve düşünüldüğünün aksine bir inanç ya da gönül bağı değil sosyolojik kavramlardır. Sosyolojik kavramları da alıp idealizm sosuna bulayarak servis ederseniz özün üstünü örterek görünmesini istediğinizi ezilen ve sömürülen insanlara gösterebilirsiniz. Bu ezenlerin birincil taktiğidir: gerçeği maskelemek ve bir yanılsama ve yanılgıdan ibaret olan bir görüntü yaratmak.
 
Ezilen ve yarattıkları tüm zenginlik ellerinden çalınan emekçileri aldatmanın en kolay yolu ise onlara açlıklarını bile unutturacak ve gururlarını okşayıp kendilerini ifade edebilecek ve de diğer yandan kendilerini de ezen gibi hissettirebilecek kimlikler vermektir. 
 
İktidar sahipleri de kendi egemenliklerini sömürmek üzerine kurduklarından, kendi sömürü düzenlerini gizleyebilmek için bir kılıfa ihtiyaçları vardı. Bu kılıflar da din ve milliyetçiliktir. Politika ile kesiştiği sürece. Oysa bu kimlikler insanlığı kendi kanında boğan kimliklerdir. Politika ile çakıştığından toplumsal düzeyde yasalar ve normlar vasıtasıyla meşru hale getirilmiştir.
Duyguların okşanması ya da üstünlük elde etme hissi herkesin hoşuna gider. Hele ki, bir kimlik bunları sağlayabiliyorsa, sorgusuz sualsiz o kimliği sahiplenir, üzerimize geçiriveririz. O kimlik artık bizim kıyafetimiz olur.
Daha da ötesi, giydiğimiz bu kıyafeti o kadar severiz ki, benliğimizle özdeş hale getiririz. O kimliğe herhangi bir saldırı olduğunda taarruza geçer, ama biz de sahip olduğumuz kimliğin verdiği üstünlükle, komplekslerimizi ve duygularımızı okşadığından, alt kimlikleri gördüğümüzde saldırmaktan imtina etmeyiz. Yaşarken bir çok kimliğe ihtiyaç duyarız. Bu kimliklerin kendimizi ifade etmemizin basit yolları olduğuna kanaat getiririz belki de. Kendimizi çoğunluk hissetmemizin yolu da çoğunluğun sahip olduğu kimliklere sahip olmaktır. Bir kimlik çoğunluk haline getirildiğinde ise, o çoğunluğu oluşturan insanların beyinlerinin ele geçirilmesi, onların güdülüp istenilen istikamete yönlendirilmesi ve neticesinde farkına varamayacakları şekilde gizliden ve görünmez sömürülebilmesi kolay hale gelir. Bunu en güzel sağlayan ise iki tane kimliktir: Din kimliği ve Milliyetçilik kimliği.
 
İlk başlarda bir toprağa, bir kültüre yada bir pazara dayanan, zararsızmış gibi görünen millet olma ve milliyetçilik hisleri zaman geçtikçe ırkçılığa doğru evrilmiştir. Gururlanarak ve böbürlenerek, “Ben İngilizim”, “Ben Almanım”, “Ben Fransızım” demenin altında bu ırkçı duygular yatar. Aynı duygular din temelli ümmetçilik anlayışında da vardır. Aslında özüne bakıldığında, ümmetçilik de ırkçı duygular gibi hisler ihtiva eder. “Elhamdülillah Müslümanım” demek aynı gurur ve üstünlük kaynağına işaret eder. Kendi kimliğini diğer kimlikler karşısında üstün konuma geçirme hissi verir. Ve bu hisler politik zeminde meşruiyet kazandıkça kurumsallaşarak, benliğe sirayet ederek, üzerinizden çıkaramayacağınız bir kimliğe dönüşürler. Ve her nesilden bir diğer nesile öğrenme ve öğretme yoluyla otomatik olarak geçerler. İstediğiniz kadar doğduğunuzda kimliksiz olun, sizin adınıza yaratılan kimlikler aile yoluyla, okul yoluyla ve devlet yoluyla size aktarılırlar.
 
Dini politik alandan alıp özel alana atan ve hak ve özgürlükler kapsamında bireyin vicdanına bırakan burjuva medeniyeti, söz konusu milliyetçilik olduğunda aynı duyarlılığı gösterip milliyetçiliğin politik olan ile çakışmasına gözlerini kapatma bir yana onay verip ikiyüzlü davranmaktadır. Bugün Avrupa’da yükselen aşırı milliyetçi duygular ve ırkçı davranışlar bunun en güzel örneğidir. Burjuva demokrasisi altında devletler el altından gerici milliyetçiliği beslemekte ve göçmenlere karşı yabancı düşmanlığını körüklemektedirler. Avrupa’nın herhangi bir şehrinde yaşayan bir göçmen iseniz eğer, günlük hayatın koşuşturması içinde bile gözlerde size karşı yönelen ve sahip olduğunu sandığı milliyetçilik kimliğinin koruması altında, yerel halkın kendilerini sizden üstün konumlandıran aşağılık ve küçümseyen bakışlarını görebilirsiniz. Aynı durum bugün batılı devletlerin din konusunda yaratmak istediğiyle de örtüşür. Özel alana hapsettikleri dini, politik bir mesele olarak açıktan ve hukuken tanımlamasalar da, tarihin belli dönemlerinde yaşanan büyük ekonomik buhranlardan çıkış olarak gördükleri ve yaratmak istedikleri milletler arası savaşın patlak verebilmesi adına kullanabilecekleri ve insanların en hassas noktası inançları olduğundan, manipüle edebilecekleri bir araç niteliğiyle din ayrımcılığını ve din düşmanlığını kaşımakta ve tırmandırmaktadırlar. Hristiyanların ve diğer bütün dinlerin, Müslümanlara ve Müslümanlığa bakış açısı bu noktada değişime uğrar. Müslüman toplumlar da, geneli petrol ve enerji kaynaklarını ellerinde bulundurduğundan ve emperyalist devletler ve içerideki yerel işbirlikçileri tarafından iliklerine kadar sömürüldükleri için, bir tepki olarak dinin en gerici düşüncelerine sarılarak düşmanlığın artmasına tam da tersinden hizmet ederler. El-Kaide ya da İŞİD bunun ifadesinden başka bir şey değildir. Toplumun en alt kesimindeki ezilmişliğin dışa vurumudur bir anlamda. Bu yüzden de bu kadar destek görmektedir. Benzer durumlar Türkiye’de de yaratılmıştır. Senelerce laiklik adı altında yaratılan dini baskılar toplumun alt kesimlerinde bir itilmişlik ve ezilmişlik duygusu meydana getirdiğinden, halkın bu kesiminin en gerici dini inançlara daha sıkı sarılmasına ve geldiğimiz noktada sonuç itibariyle bir canavar yaratılmasına sebebiyet vermiştirler. O canavar da mezhepçiliği ve ümmetçiliği körüklemekte, aynı dinin farklı mezheplerine ve yabancı diğer dinlere karşı hoşgörü ve saygıyı toprağa gömmektedir. Bununla da kalmayarak, şiddeti körüklemekte ve telkin etmektedir. Türkiye sadece bu mesele ile de değil, gerici milliyetçilik ile de baş edememektedir. Hem gerici bir din anlayışının, hem de gerici bir milliyetçiliğin yükseldiği toplumda, gerçek demokrasi-ekonomik eşitlik- olmasa da, en azından biçimsel bir burjuva demokrasisi, yani fikirlerin, düşüncelerin ve inançların özgürce ifade edilebildiği bir özgürlük ortamı bulmak gün geçtikçe zorlaşmaktadır.
 
Oysa ki milletleri yaratan milliyetçilerdir. Milliyetçileri yaratan milletler değil. Dini de yaratan insan aklıdır. İnsan aklını yaratan din değil. Bütün bu gerici anlayışların çözümü ise tek bir bakış açısında, Aydınlanmanın Işığında gizlidir: ” Yeryüzü vatanım, insanlık milletim.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here