30 Mart Kızıldere,devrimci iradenin,örgütü örgüt yapanların Türkiye devrim tarihine altın harflerle kazıldığı gündür.
30 Mart Kızıldere,yoldaşlığın,dayanışmanın,kararlılığın,devrimci eylem bilincinin ve biçiminin Anadolu topraklarına kanla yazıldığı zamandır.
30 Mart Kızıldere,siper yoldaşlarının,önderliğin ve sınıflar mücadelesinin hayat bulduğu yerdir.
30 Mart Kızıldere,bilinçtir,teoridir,pratiktir,eylemdir.
30 Mart Kızıldere,son sözün değil,ilk sözün kararlılıkla söylendiği ve devrimin mayalandığı topraktır.
30 Mart Kızıldere,tasfiyeciliği,reformizmi,her türden teslimiyeti ve konformizmi red ediştir.
30 Mart Kızıldere eğemenlere karşı emekçilerin direniş savaşının başladığı ve günümüze kadar örgütlendiği yaşamdır.
30 Mart Kızıldere Onlardır, Thkp/c dir, Devrimci Yoldur
30 Mart Kızıldere MAHİR ÇAYANDIR
Kızıldere Devrimci Yolumuzdur.
Bu yıl 30 mart’ta On’ları anarken,ekonomik krizin etkilerinden,darbe girişimi safsatalarından,Ohal’ koşullarında işinden edilen akademisyenlerden,işçiler emekçilerden,gerici faşist saldırganlıklardan,Ohal’de referanduma giden ve ortadoğunun emperyalist saldırganlıklar ve vekalet savaşlarıyla yeniden dizayn edilmeye çalışıldığı bir süreçte yoğun bir gündemi yaşarken, Bu yoğun gündem,devrim mücadelesinin karmaşıklığı düşünüldüğünde çok küçük, geçtiğimiz uzunca yıllar boyunca yürütülen sistemli ideolojik saldırıların, yaşanan küresel mali kriz ve ardından kapitalizme Emperyalizme karşı geliştirilen muhalefetin eski gücünü de yitirdiğini söyleyebiliriz.
Ne var ki bunca kaotik süreçlerin yaşandığı bu tabloya rağmen, sınıflar mücadelesini bir üst aşamaya sıçratacak ve Türkiye halklarının umudu olacak proletarya partisinin varlığından söz etmemiz mümkün değil. Elbette bir proleterya partisi örgütlemenin çok uzağındayız. Fakat devrim iddiasını ve siyasal iktidar çıtasını yükseltecek hareket tarzına karşıda sol çevrelerdeki mesafeli tavır gözlerden kaçmamaktadır Yukarıda sözünü ettiğimiz ve özellikle son 30 yıla damgasını vuran ideolojik saldırıların en büyük zararlarından biri “iddiasızlık” oldu. Egemen yapıyı düzen dışı ve düzen karşıtı bir politik perspektifle karşılamak ve siyasal iktidara talip bir dil kurmaktan imtina etmek dolayısıyla sistem içi siyaseti içselleştirmek devrimci hareketin ruhuna sızan bir hastalık oldu.
Bu bağlamda değerlendirdiğimizde, THKP-C’nin bulunduğu noktadan oldukça geri olduğumuzu söyleyebiliriz.
Sınırlı sayıda kadrosu ve köklü bir pratik deneyimden yoksun olmasına karşın THKP-C’yi avantajlı ya da ileri kılan bir çok noktaya temas etmek mümkün. Ancak bugüne direkt temas etmesi açısından başlıca iki noktaya değinmeyi elzem olarak görüyoruz.
1-THKP-C yürütmüş olduğu ideolojik mücadele neticesinde Marksizm’in tahrifine dayanan siyasal eğilimleri mahkum etmiştir.
Bugün THKP-C’nin algılanmasında ciddi sorunlarla karşı karşıyayız. Kimi kesimlerce salt bir direnme geleneği yahut bir kahramanlık destanı gibi algılanan THKP-C, aslında bütün bu duygusal yaklaşımların ötesinde, ortaya koyduğu tespitler silsilesi ve bu tespitlerin öngördüğü mücadele biçiminin özü ile anlamlıdır.
THKP-C, ülkede neredeyse tüm bir sol hareketin dışarıdan ikame, revizyonist bir çizginin takipçiliğini yaptığı bir dönemde ülke özgülüne uygun ve sistemi cepheden gören bir siyasi hat geliştirmeyi başarmıştır. Kısa bir tarihsel döneme oturmasına rağmen geride bıraktığı devrimci deneyim ve stratejik mevzilenişiyle bugün hala Türkiye devrimci hareketinin ana eksenini oluşturmaya devam etmektedir.
Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim 1 yazısının önsözünde sosyalist hareketin tam bir ideolojik keşmekeşlik içerisinde bulunduğunu söylemesi tesadüf değildir.
THKP-C’nin programatik metinleri olarak tarif edebileceğimiz Kesintisiz Devrim broşürleri de tam bu noktadan hareketle ilk gündemini devrimci kadrolarda varolan zihin bulanıklığını aşmak adına Marksist devrim teorilerine çevirmiştir.
Bugün aynı kafa karışıklığı çeşitli düzlemlerde yine karşımıza çıkmaktadır. Kimi konularda saflar netleşmiş olsa da Marksizmin ve Leninizmin tahrifini esas alan burjuva ideolojilerinin çeşitli görünümleri, sistem ve sistemi değiştirme noktasındaki “politik analizler” devrim çizgisinden uzak bir seyirde devam etmektedir. Dolayısıyla ideolojik keşmekeşlik noktasında değişen birşey yoktur.
THKP-C mücadele ettiği dönemde, yürütmüş olduğu ideolojik mücadele ile önünde duran fikri engelleri bertaraf etmiş ve gözünü ülke devriminin izleyeceği rotanın pratik sorunlarına çevirmiştir. Su gibi temiz ve inci tanesi gibi göz alıcı bir siyasal netliği Türkiye devrimine kazandırmıştır
2- Örgütlülük ve meşruiyet ilişkisi THKP-C’nin gündemi olmamıştır.
Türkiye Devrimci hareketinde bir dönüm noktası olan THKP-C örgütlü mücadeleyi her daim vazgeçilmez olarak önüne koymuş ve aslolanı yani devrimi yapmakla mükellef olan örgütü hiç bir zaman kendine tabi olması gereken alt örgütlenmelerin gerisine düşürmemiştir.
Elbette ki konjonktürel olarak mücadelenin bulunmuş olduğu duruma uygun araçları geliştirmek devrimcilerin görevidir. Ancak devrim yapma iddiasındaki hiç bir kadro kitlelerde devrimcilere ve devrimci örgütlere dair yaratılan “fobik durumun” arkasına saklanarak sürekli hedef küçültme ve nihai hedefle arasına sürekli bir duvar örme gafletine düşmemelidir. Yenilgi dönemlerinin ardından devrimci saflarda yenilginin hezimete dönüşmesi anlaşılır bir durumdur. Ancak, “sert bir çarpışmadan sonraki bir yenilginin devrimci değerleri, kolayca kazanılmış bir zafere eşit bir olaydır” ve sorunu bu düsturla ele alanlar pratik süreçte hezimetin saflarından ayrışırlar. Bu ayrışmanın ilk gerekçesi ise örgütlülüğü, örgütün biricikliğini ve onun meşruluğunu tartışma konusu yapmamasıdır. THKP-C’nin bize bıraktığı önemli miraslardan biri de budur. Kapitalizm varsa devrim meşrudur ve devrim örgütlü mücadele ile yapılabilir. Devrimci örgüt sorununu sonu gelmez gerekçelerle belirsiz tarihlere ertelemek, geleneğimize yapılacak en büyük haksızlıktır.
Geleneğimiz bu noktada 70’li yıllarda doğru bir sınav vermiş olmasına karşın aynı başarıyı 90’lı yıllarda gösterememiştir ve bu sorun günümüzde aşılması gereken bir engel olarak önümüzde durmaktadır.
***
THKP-C’nin ve Onlar’ın yaratmış olduğu değer, kahramanlıktan ziyade karşılaşılabilecek her sonucun vehametinden bağımsız, ödenecek bedel ne olursa olsun, Marksizmin Leninizmin gösterdiği devrimci yolda ısrardır, kararlılıktır. Buradan yola çıkarak devrimci hareketin başarısı yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığımız ve tüm yakıcılığıyla sol içerisinde salgın bir hastalık gibi dolaşan ve Kızıldere’de kaybettiğimiz on yiğit yoldaşın asla aralarında dolaşmasına izin vermediği iddiasızlığın, yılgınlığın mahkum edilmesine bağlıdır.
Devrime dair inancını, Marksizme-Leninizme olan bağlılığını ve düşmanı örgütlülüğü ile göğüsleyecek cesareti bilincinde muhafaza etmeyi başaranlar, şafağı utançla değil zafer naralarıyla karşılayanlar olacaktır.
İşçi sınıfının kazanılmış haklarına bir bir el konulduğu, her muhalif düşüncenin alabildiğine saldırıya uğradığı, faşizmin açık ve dolayımsız kol gezdiği, devrimcilerin linç girişimlerine maruz kaldığı bir ülkede ve dahası yeni konsepti ve yeni tehdit algısı ile dünyayı cehenneme çeviren emperyalizmin yeni çığırtkanlıkları ile inleyen bir dünyada yaşıyoruz. Ve bu günün devrimci görevi kaybedilen bir muharebede mevzileri terk etmek için mazeret aramak, günah keçileri bulmak ya da dönemsel geri duruşları karakter haline getirmek değil bir adım öteye yeni siperler kazmaktır.
Bu anlamda Kızıldere, döktükleri kanlarıyla tarihe yeni zaferlerin ilk kelimelerini yazmanın geleneğidir. İddiasının arkasında durabilmenin geleneğidir ve utangaçlık hiçbir zaman devrimcilerin harcı olmadığı gibi bu günde değildir. Halk adına istediklerini cüretle haykırmak bu uğurda dövüşmek Kızıldere’nin bize bıraktığı en büyük mirastır. Ve bu mirası taşımak ise ancak ve ancak aynı cürete sahip devrimcilerin harcıdır.
Buradan yola çıkarak çabamız hareketin yeniden yaratılması sürecinde, ideolojik-politik-örgütsel sorunların aşılması çabasında önümüzde duran deneyim ve geleneği doğru algılayıp bugünün Türkiye’sinde somut koşulların somut tahlilinin öngördüğü şekilde nihai hedefini doğru koymuş devrimci bir örgütün yaratılması çabası olmalıdır.
ON’ların Yolu Devrimin Yoludur!
Evet,Kızıldere bir yoldur anlayana.Tüm halkların, kültürlerin ve inançların eşit zeminde,birinin diğerine açık ya da örtük üstünlüğünün olmadığı sınırsız ve sınıfsız bir dünyayı yeniden yaratmak için savaşmak ve kazanmak isteyenlerin Devrimci Yol’u.
Neo-liberal yıkıma,Emperyalizme ve Faşizme karşı bizlerin eylem klavuzu olan ON’lar,sömürü düzeninin sözde demokrasi örneklerinden biri olan seçim oyunlarına ve burjuva yasallığına sığdırılamazlar.
” ..Günümüz toplumundaki bütün kötülüklerin temelini koruyup,aynı zamanda,bizzat kötülükleri yok etmeyi istemek,burjuva sosyalizminin esasıdır..” *
Bu, burjuva sınırları içerisinde verilebilecek demokrasi mücadelesinin hiçe sayıldığı anlamına gelmez ama kalıcı bir çözüm ve barış ancak işçi sınıfının zaferinden sonra mümkün olabilecektir.
Dünya çapındaki katliamlara,evrensel yalanlara,tüm insanların köleleştirilmesine ve insanların, ikiyüzlülük ve kinle yozlaştırılmasına karşı Isyan eden ve hepimize yer olan bu dünyayı
Eşitlik
Adalet ve
ÖZGÜRLÜK
temelinde küreselleştirmek isteyenler,Kitlesel Ayaklanmalar ile Silahlı mücadeleyi bir tek hedef için birleştirdikleri takdirde bu gücün karşısında hiçbir sermaye ve hükümet varlığını sürdüremez.
Özgürlük herkes için,herkes ÖZGÜRLÜK için!
KURTULUŞA KADAR SAVAŞ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here