Sınıf mücadelesi sadece, insanlara “demokrasi” olarak dayatılanın aksine, sandığa gidip oy vermekten ibaret değildir. Sınıf mücadelesi sadece bir avuç seçkini yok etmek de değildir. Ya da sokaklarda sadece barikat kurmak da değildir. Sınıf mücadelesi toplumda mevcut olan sınıflar arasındaki politik ve sosyal rekabettir. Kimi zaman bu rekabet ücret talepleri, dilekçeler, grevler ve ititatsizlik, kimi zaman da silahlı mücadeleler şeklinde olur. Marx’ın Manifesto’da belirttiği gibi, kimi zaman kapitalistler bu talepler karşısında boyun eğer ve tavizler verirler kimi zaman da tavizler anca zorla alınıncaya kadar direnirler. İşte tam da bu yüzden ezilenlerin tarihi aslında siyasi üstünlük mücadelesinin de tarihidir. Ezen sınıf için içlerinden çıkardıkları kişilerin -ister bir demokrat ister despot bir diktatör olsun- pek bir önemi yoktur. Onlar için önemli olan siyasi üstünlüğü sağlamaları ve sağlanan siyasi üstünlüğün onların çıkarları doğrultusunda işlev görmesidir. Diğer bir deyişle siyasi üstünlük kar peşinde koşan burjuva sınıfına kar sağlamakla yükümlüdür. Onun önünde bir engel teşkil ettiği anda siyasi üstünlüğü uygulamakla yükümlü olan siyasiler bir yenisiyle değiştirirler.
Ezilen işçi sınıfı için önemli olan, neyin rekabeti içinde olduğunun ve kendisinin taraflar arasındaki bu görünmeyen savaşta ezilen ve yenilen taraf olduğunun bilincine varmasıdır. Bu bilince varmasının önündeki en büyük engel de kendine “yabancılaşması”dır.
“İnsan yaşamını nasıl sürdürür? Yaşamaya ihtiyaç duyulan mal ve hizmetlerin üretimi yoluyla. Bu şeyler kapitalist toplumda nasıl üretilir? İşçi sınıfının emeğinin sömürülmesi yoluyla, yani, değer üretmek için bir meta olarak emeklerini bir başka sınıfa satan bir insan sınıfına ihtiyaç duyarak. Bu sistemin sonucu nedir? O işçilerin, hayatlarının büyük çoğunluğunda gitgide riskli hale gelen geçim araçlarına erişim yüzünden sürekli daha da üretmeleri gerektiğinden, emeklerine “yabancılaşmasıdır.”
Ancak işçiyi kendine yabancılaştırma salt üretim yoluyla sağlanmaz. Çünkü siyasi üstünlük için sadece üretim içindeki yabancılaşma yeterli değildir. Ezilen ve sömürülen işçinin başkaldırı ve ayaklanmasını önlemede kullanılabilir politik bir araç değildir işçinin emeği. Politik bir araç olmadığı sürece de işçi sömürüldüğünün ve gasp edildiğinin bilincine çok daha kolay varır. Oysa kullanılacak bir politik araç tüm bu sömürünün üstünü örtme ve onu maskeleme vazifesi görür. Ve ideolojik mekanizmalar da bu politik araç işçilerin bilinçlerine bir zehir gibi zerk edilebilir. Bu politik araç için en uygun özelliklere sahip olan olgular ise din ve milliyetçiliktir. Tek yapılması gereken dini ve milliyetçi kimlikleri politik olan ile çakıştırarak bir çoğunluk duygusu oluşturmaktır.
“Duyguların okşanması yada üstünlük elde etme hissi herkesin hoşuna gider. Hele ki bir kimlik bunları sağlayabiliyorsa sorgusuz sualsiz o kimliği sahiplenir üzerimize geçiriveririz. O kimlik artık bizim kıyafetimiz olur.
Daha da ötesi giydiğimiz bu kıyafeti o kadar severiz ki benliğimizle özdeş hale getiririz. O kimliğe herhangi bir saldırı olduğunda taarruza geçer ama biz de sahip olduğumuz kimliğin verdiği üstünlükle komplekslerimizi ve duygularımızı okşadığından alt kimlikleri gördüğümüzde saldırmaktan imtina etmeyiz. Yaşarken bir çok kimliğe ihtiyaç duyarız. Bu kimliklerin kendimizi ifade etmemizin basit yolları olduğuna kanaat getiririz belki de. Kendimizi çoğunluk hissetmemizin yolu da çoğunluğun sahip olduğu kimliklere sahip olmaktır. Bir kimlik çoğunluk haline getirildiğinde ise o çoğunluğu oluşturan insanların beyinlerinin ele geçirilmesi, onları güdülüp istenilen istikamete yöneltilmesi ve neticesinde farkına varamayacakları şekilde gizliden ve görünmez şekilde sömürülebilmesi kolay hale gelir.” İnsanlar kimlikler vasıtasıyla finansal ve sosyal başarıya ulaşarak ontolojik değerlerini kanıtlayabilecekleri yanılsaması içinde yaşıyorlar. Kendilerini kimlikleriyle ifade edebildiklerini varsayıyorlar. Bu onlara bir üstünlük hissi veriyor. Ve fayda ve çıkarlar kamçılandığı ve teşvik edildiği ölçüde kimlikleri uğruna sergiledikleri davranışların politika yoluyla sağlanan meşruluk bir savunma mekanizması oluşturmaya olanak verdiğinden kendi kimliğinden olmayan karşısında gösterdiği şiddet, normalleşiyor ve içsel hale geliyor.
Sömürüyü gizleme ve siyasi üstünlüğü sağlama doğrultusunda burjuva sınıfı tarafından sömürülenler üzerinde yaratılan tüm bu çoğunluk kimlikler nihayetinde sürekli bir şekilde şiddeti doğururlar. Şiddet ve kimlik içiçe geçer. İçerisine politika bulaştırılmış şiddetsiz bir kimlik, kimliksiz bir şiddet pratikte neredeyse hiç yoktur. Kapitalist bir burjuva için kar elde ettiği sürece bir işçinin dini, milliyeti, ırkı, rengi, kültürü, dili hiçbir surette bir önem arz etmese de, siyasi üstünlük kurma açısından sömürdüklerinin sömürüldükleri için değil kimlikleri için mücadeleye yönlenmesinde ve bu doğrultuda kışkırtılmasında fayda vardır. Yaratılan şiddet ise kar getirdiği sürece meşru hale getirilerek toplumsal yapının çeşitliliğine göre dinleştirilir ve millileştirilir.
Şiddet ister vücuda ait ayrılmaz bir parça olarak isterse de vücudun kendisi olarak görülsün, hangi sistem içerisinde olursa olsun şeyler politika ile çakıştırıldığı sürece şiddet -ve diğer yandan uğruna ölme ve öldürme- meşru kılınır. Kapitalizmde bu, yeni pazar ve kaynakların sömürülmesi adına yapılır. Reel sosyalizmde iktidarın mutlak gücünü kaybetmeme adına yapılır. Bir tanesi bireyi sınıfın üzerine koyar, bir diğeri ise sınıfı bireyin üzerine koyar. Sınıf da birey de politikalarını meşrulaştırmanın bir aracı olarak işlev görür. Ve ulusal olan -modern devlet öncesi ve günümüzde de dini olan- politikayla kesiştiği sürece de uğruna ölmek ve öldürmek içsel bir hal alır. Oysa merkeze konması gereken ne birey ne de sınıftır. Merkeze konması gereken, insanın kendini geliştirme potansiyelini kullanma hakkının birilerinin çıkarları uğruna politika vasıtasıyla elinden nasıl alındığı, insanın kendi kendini geliştirebileceği boş zamanının nasıl çalındığı, insanın insanı nasıl sömürdüğü, kısacası insandır. Sosyalizm devlet iktidarını, dolayısıyla politikayı ele geçirme mücadelesi değildir. Sosyalizm sadece ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırma mücadelesi de değildir. Sosyalizm sınıfları, yani politikayı ortadan kaldırma mücadelesidir. Tam da bu nedenle mücadele aslında sosyal ve siyasal bir çatışma ve rekabettir. Günümüzde politika ile çakıştırılan bir şeyin ne kadar tehlikeli olabileceğine en güzel örnek milliyetçiliktir. Bilimsel olarak kanıtlanmasına, 1789 Devrimi öncesinde hiç bir millet ve milliyetçi olmamasına [Hollanda bir istisna, çünkü burjuva devrimi daha önce meydana gelmiştir.] ve tüm bunlar sonradan uydurulan tanımlamalar olmasına rağmen burjuva sınıfının egemen kültürünün “hayali cemaatleri” olan milletlerin tarihi insanlar tarafından ezeli olarak algılanmaktadır. Hatta hiçbir alakası olmamasına rağmen arkeoloji bilimi milliyetçileştirilir. Milattan önceki yıllarda adlı adınca Türklerden, Türk dilinden ve Türk milletinden bahsedilmektedir. Oysa tüm bunlar bilimsel değildir, bahsi geçen dönemlerde böyle tanımlamalar yoktur; olması da mümkün değildir, çünkü “milletleri yaratan milliyetçilerdir”. Diğer bir deyişle, burjuva sınıfıdır. Devlet iktidarını tesis ve muhafaza edebilmek için de milliyetçiliği politik olanla çakıştırmıştır. Bir şey de politik bir kimlik haline getirilirse, yasalar, kanunlar, devlet, eğitim ve tüm üst yapı kurumlarıyla zehirli kimliğini insanlara meşru bir kılıf içerisinde zorla dayatır. Aileyle, okulla, işyeriyle, anneyle, babayla, arkadaşla, kitapla, diziyle, filimle akla gelebilecek her şeyle dayatır. Çocukluğunuzdan ölümünüze kadar nasıl bir milliyetçilik ile zehirlendiğiniz buna en güzel örnektir. Nihayetinde yaratılan biz ve bizden olmayanlar olur. İnsan merkezden alınır yerine milletler ve milliyetçilik, dinler ve ümmetçilik konur. Geride kalan ise, politika ile soyup soğana çevrilen, sömürülen, varlığını milletin ve dinin varlığına armağan eden insanların ölü yığınlarıdır.
Suriye’dir, Yemen’dir, Afganistan’dır. Milli çıkarlı savaştır, kandır, gözyaşıdır. “Din” uğruna ölme, öldürmedir. İnsanlığı çarmıha germedir.
Geride kalan ise işkembesi parayla çatlayacak kadar dolmuş olan bir burjuva sınıfı olur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here